Dün Fransız kanalı TV-5'te, enteresan(!) bir tesadüfle Apo'yu anlatan bir program yayımlandı. Abdullah Öcalan'ın gösterildiği, kardeşi Osman Öcalan'ın da konuşarak "Onu solgun gördüm, sağlığı iyi değil" dediği programda Apo "siyasi suçlu" olarak sunuluyor ve tutuklu olmasının da "büyük bir haksızlık, üzücü bir durum" olduğu vurgulanıyordu.
Hemen arkasından gelen haber programı ve Belçika TV'lerinin haberleri de dün Belçika'da Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden gelen 10 bin Kürt'ün "Kürt halkının tanınmasını istiyoruz" mesajını vermek üzere yaptığı yürüyüşü gösteriyordu.
Tam Türkiye'nin AB'den müzakere tarihi beklediği zor eşikte, tam Türkiye'nin Leyla Zana ve arkadaşlarının Herald Tribune'e verdikleri ilânla çalkalandığı günde gerçekten de enteresan bir tesadüf (!) değil mi bu?
Provokatör kim?
Nasıl kusursuz bir organizasyondur ki dört koldan Avrupa'ya ve basınına aynı anda on binlerce kişinin "Türkiye'yi köşeye sıkıştırma" baskısı uygulanabiliyor?
Kim hazırlıyor, bu geniş çaplı provokasyonu kimler ve nasıl bir iletişimle organize ederek sunuyor?
30 bin kişinin ölümünden sorumlu bir terör örgütü nasıl Kürt halkın temsilcisi, örgütün başı ise mazlum bir siyasi suçlu olarak gösteriliyor ve daha da önemlisi bunlar AB'nin sözüm ona aklı başında, sözüm ona aydın siyasetçilerine kabul ettirilebiliyor?
Açıkçası ben bildiğiniz gibi herhangi bir yönden gelen kışkırtmalara kapılmamaya, 'hiç değilse bu kez ani ve yanlış çıkışlarla AB yolunun kapatılmasına' katkıda bulunmamaya çalışanlardanım. Bu dönemde sakin düşünmemiz, acele karar ve konuşmalardan kaçınmamız gerektiğine inananlardanım. Zira bunu yaptığımızda, her öfkeyle kalkışımızda zararla oturduğumuzu, 25 yıl parlamenterlik yapmış, bu ülke için aralıksız çalışmış bir insanın kızı olarak edindiğim deneyimlerden de biliyorum. Bununla birlikte AB'nin, "Kopenhag Kriterleri''ni -kendilerinin de bütün konuşmalarında kabul ettikleri gibi- tümüyle yerine getirmiş ve bundan sonra (diğer aday ülkelerden de istenen) öne sürülecek 'uyum' sarflarını da elinden geldiği kadar yerine getireceğini taahhüt eden Türkiye'ye "Kürt, Ermeni, Rum istek ve iddialarının tümünü de kabul edin" dayatmasını tam şu anda yapıyor olmasının sabırları taşıracak boyuta geldiğini görmemek mümkün değil.
Tarih verilse bile...
17 Aralık'ta AB'den "Bir yıl içinde müzakere" tarihi çıkmasına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Ama çıksa bile, AB diğer aday ülkelere yapmadığı siyasi baskılan; Lozan'ı neredeyse yok sayan, Anayasa'nın ise Kürtleri "çoğunluk", "asli unsur" kabul edecek şekilde değiştirilmesini isteyen, Ermeni soykırım iddiasının kabulünü, Kıbrıs'ta tam teslimiyeti dayatan sarfları ileri sürdüğü takdirde hiç fark etmeyecek, yeniden başlandığı noktaya dönülecektir.
Türkiye'de yapılan anketler Kürt vatandaşların büyük çoğunluğunun milliyeti sorulduğunda "Türk" olarak cevap verdiğini gösterirken, bu ülkede Kürtler gibi birçok etnik grubun bulunduğu, nüfuslarının milyonlarla ölçüldüğü ve bunların bütün bölgelere dağılmış halde yaşadığı bilinirken bazı Avrupalı dostların veya medyanın bu gerçekleri görmüyor, bilmiyor gibi davranarak bölücülüğü kışkırtmaları kabul edilemez.
Biz derslerimizi çalışıyor, öğreniyoruz. Onlar da öğrenmek zorundalar. Zaman içinde öğrenecekler de. Sabırlı olmak zorundayız.
En azından "Elimizden geleni yaptık" diyebilmek için.
Bu arada, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın AB sürecinde dikkatli konuşmalarını, gelişmeleri hızlı algılayarak verilmesi gereken cevaplan yerinde vermesini takdir ettiğimi de bilmenizi isterim.
Yemekler daha iyi olmalı!
Son Brüksel seyahatimde Hürriyet yazarı Gila Benmayor'la beraberdik. Sevgili Gila konferansı düzenleyen Avrupalı parlamenterlere verilen akşam yemeğini beğendiğini yazmıştı iki gün önce... Demek ki o, yemek konusunda benim kadar titiz değil diye düşündüm.
Bana göre lezzet ve sunum çok, çok önemlidir. Hele yemeklerinin güzelliğiyle tanınan bir milletin yabancılara sunduğu yemekler... Hele dünyanın en zengin menülerine sahip bir ülkenin yemekleri...
Firmanın adını tekrarlamayacağım ve benim de takdir ettiğim, çoğu kez tercih ettiğim ünlü bir otel olduğunu söylemekle yetineceğim.
Ne imambayıldı, ne tabaklarda bekletildiği için kurumuş kuzu ile iç pilav, ne börek ve ne de daha önce hiç görmediğim kabak tatlısı güllaç karışımı (ikisine de benzemeyen) tatlı bizim yemeklerimizi temsil edebilir durumdaydı. Benimle aynı masada oturan herkes aynı fikirdeydi ve bazıları çıkıp bir restoran aramayı tercih ettiler.
Açıkçası ben o ahçıların yerinde olsam, yemek sonrası ortaya çıktığımda biraz mahçup hissederdim kendimi.
Salon kalabalıktı ama bu herhalde mazeret olamaz değil mi?
Daha çok dikkat etmek, sorumluluğu üstümüze almışsak yüzümüzün akıyla çıkmak gerekiyor.
Haksızsam ahçılar bana lütfen haksız olduğumu bildirsinler!
Avrupa'nın da öğrenecekleri var!
Dün Fransız kanalı TV-5'te, enteresan(!) bir tesadüfle Apo'yu anlatan bir program yayımlandı. Abdullah Öcalan'ın gösterildiği, kardeşi Osman Öcalan'ın da konuşarak "Onu solgun gördüm, sağlığı iyi değil" dediği programda Apo "siyasi suçlu" olarak sunuluyor ve tutuklu olmasının da "büyük bir haksızlık, üzücü bir durum" olduğu vurgulanıyordu
Haberin Devamı

