Brüksel Conrad Otel'in kapısından girip de manzarayı gördükten 5 dakika sonra "Avusturya bu kadar korkmakta haklı" diye düşündüm. Türk orduları (!) AB kapısına öyle bir çıkartma yapmışlardı ki Avusturyalılar'ın sadece bu otelin lobisini görmeleri, kapılarına dayanan Osmanlı ordularını, kendilerine kruvasan yapmayı öğreten Türkler'i anımsamaya yeter de artardı bile...
Otel silme Türk doluydu. Hele basın, hele medya... Senelerdir görmediğim gazeteci arkadaşlarımla burada karşılaşmak ve hatta geleceğini kendisi bile son dakikada öğrenerek New York'tan atlayıp gelen Salih Memecan'la burun buruna gelmek beni hiç şaşırtmadı.
Bizim Türkiye burada olmasına burada ama yabancı medya da bizimkileri aratmıyor. Geldiğimizde birbirlerinin tepesine çıkmış, ellerinde kamera ve tavana değen mikrofonlarıyla Erdoğan ile Berlusconi'nin üst kattaki görüşmelerini bitirip aşağı inmelerini bekliyorlardı. Ben de herkesle birlikte 'Press Room'a gideceğime aralarına karışıp beklemeyi tercih ettim. Malum; nerede hareket, orada bereket. Atalarını dinleyeceksin.
Bir saatlik itiş kakış bekleyişten sonra bizim 'kanka'lar omuz omuza geldiler ve bir dakika kadar benim önümde durarak bir iki soruyu kısaca cevaplayıp hızla çıktılar.
Biraz sonra Karamanlis'le, akşama doğru ise Schröder'le görüşeceği bildirilen Tayyip Erdoğan Avrupa Parlamentosu'ndan dün çıkan sonucun da etkisiyle son derece rahat ve güvenli görünüyordu.
Öğle yemeğinde yanımda oturan TABA'nın (Türk Amerikan işadamları Derneği) Başkanı Adnan Nas AB'nin Türkiye'yi almakla neler kazanacağından söz ederken mutluluğu yüzünden okunuyordu. Brüksel'in havasından mıdır, suyundan mı bilmem insan buraya gelince "bundan sonra nelerle karşılaşacağız" sorusunu tümüyle unutuyor.
Sonuç değil başlangıç...
Oysa ilerleyen saatlerde konuştuğum, aynı zamanda Belçika'da 'Free Lens' çalışan Fransız gazeteci ve siyaset bilimci Dr. Odile Harvey, 17 Aralık'ın Türkiye için sadece başlangıç olduğunu ve başta Fransa olmak üzere "halkların" çıkaracağı sorunları objektif olarak açıkça söylemekten çekinmedi.
Söyledikleri daha önce Avrupa Parlamentosu üyelerinden, liderlerinden duyduklarımızın "halk ağzıyla" tekrarıydı. "Ermeni olayının kabul edilmesi için bastıracaklar, Chirac ne dedi duydunuz" dedi.
"Avrupalılar Türkiye'yi hiç tanımıyorlar, tanıyanlar da getireceği problemler açısından tanıyor ve siyasilerin düşüncesi onları ilgilendirmiyor" diye ekledi. 'Türkiye'nin sadece gelişmiş kentler demek olmadığını biliyorlar, zaten birçok ülkeyle problem yaşanıyor, gereğinden fazla fon ayrılıyor bir de bu dev ülke çıkacak" endişesi olduğunu vurguladı. Sınırlarından, yüz ölçümünden, Kıbrıs'tan, din ve kültür farkından, bu nedenlerle Türkiye'ye çok uzun bir süre serbest dolaşım izni verilmeyeceğinden söz etti.
Bugün için bunların hepsi, hele de Brüksel'den bakınca bize vız geliyor. Hele şu akşamı da başarıyla atlatalım, gerisini sonra düşünürüz!
Bu şehitleri onurlandırın (2)
Dün, Rusları Sarıkamış'tan püskürtmek için Enver Paşa'nın emriyle bel yüksekliğinde karlarla kaplı Allahüekber Dağları'nı geçmeye zorlanan 90 bin askeri anlatmaya başlamıştım. Ayaklarında çizmeleri bile olmadan, çorap ve çarıklarla, aç susuz kilometrelerce yol yürüyen, yine de önlerine çıkan Ermeni çeteler ve Rus birlikleriyle kahramanca savaşan ve bir kısmı Sarıkamış'ta tuzağa düşürülen ordumuzun neler yaşadığını "Sarıkamış Dramı" isimli kitaptan biraz daha alıntı yaparak size aktaracağım.
Bunu yapmamın nedenlerinden biri de bazılarımızın bu ülke sınırlarının pek kolay çizildiği yanılgısına düşüyor veya pek kolay unutuyor olmaları.
Orta 2. sınıf Tarih kitaplarında sadece 3 satır, Orta 3'te 5 satırla verilen(!), lise kitaplarında ise (ne hikmetse) hiç yer almayan bu çok önemli olayı hepimizin bilmesi gerekiyor.
'"Savaşçılar geceyi ormanda ağaçlar altında geçirmişlerdi. Çoğu yakılan ateşlerin başında gecelemiş, ateş söner de donarız korkusuyla gözlerini yummamışlardı. Ateş başı bulamayanların, şurada burada azıcık kestireyim diyenlerin heykelleşmiş cesetleri görülüyordu... Alayının geride bıraktığı yürekler acısı görünüm, doktorun sinirlerini bozmuştu. Sağlıklarını korumak için didindiği savaşçıların böylesine ucuz, böylesine pisi pisine ölmelerini kabul etmek ağrına gidiyordu... At üstünde duracak dermanının kalmadığını anlıyor, soğuğun uyuşturduğu bedenini saran uyku isteğini yenmeye çalışıyordu. Isı sıfırın altında 30 dereceden az değildi... Gözünü bir yumdu mu bir daha açamayacağını biliyordu. Ne açlık, ne korku, ne telâş duymaz olmuştu..."
(17 Aralık AB Kararı nedeniyle, bugün bitmesi gereken yazının son kısmını yarına bırakıyoruz...)
Not: Dün "Ne demişler?" köşesinde Daniel Defoe ismi dizgi hatası nedeniyle Defoc olarak yazılmış. Özürlerimle düzeltiyorum..
Avrupa Birliği nasıl istilâ edilir...
Brüksel Conrad Otel'in kapısından girip de manzarayı gördükten 5 dakika sonra "Avusturya bu kadar korkmakta haklı" diye düşündüm
Haberin Devamı

