AB Zirvesi sonuç bildirisiyle ilgili birçok konu hâlâ siyasetçiler tarafından bile iyi anlaşılabilmiş değil. Bu nedenle zaman zaman enine boyuna tartışmak gerekiyor. Dün "özel statü" ile ilgili iki paragraftan söz etmiştim bugün devam ediyoruz.Basın Kulübü'nde Mesut Yılmaz a sorular sorarak bu bildiri üzerinde tartışırken ben sonunda "özel statü"ye yol açacak iki maddeyi birbirine bağlayarak 'aday ülkeyi dinleyecek ama özel statü kararını üye ülkelere bırakacaklar' deyince iki meslektaşım ellerindeki sonuç bildirisini sallayarak şiddetle karşı çıktılar ve 'dinleme' durumunun söz konusu olmadığını söylediler. Ben hâlâ kendi söylediğim gibi yorumluyorum. İki paragraf birbiriyle bağlantılıdır ve herhangi bir şartın yerine getirilmemesi halinde elbette ki önce görüşmeler yapılarak karar verilecektir.2005'te referandum var mı?İkinci sorum "Mayıs 2005'te Fransa ve Avusturya'nın yapacağı referandum" la ilgiliydi. "Mayıs'ta hiçbir referandumun olmadığı" itirazı yapüdı. Oysa 2005'te AB Anayasası Avrupa ülkelerinin onayına sunulacak. Fransa ve Avusturya yine sonucu referandumla, diğerleri parlamentolarında alacaklar.Sonuçta Anayasa'nın kabul edilmesi ile ilgili senaryolarda, 20 Aralık'ta Financial Times'ın bir yazan tarafından da belirtildiği gibi "AB'de 'çekirdek grup (ülkeler)' ile bir 'dış çeper'in oluşacağı ve bu şartlarda Türkiye'nin de dış çeperde yerini alabileceği" görüşü bulunuyor.Fransa Cumhurbaşkanlığı'na oynayan Sarkozy'nin "AB Anayasası'na 'evet' diyeceğim ama Türkiye'ye 'hayır' oyu kullanacağım" demesinin bir nedeni de bu olmalı.Kısacası Mayıs'taki referandumlar da sonuçta Türkiye'yi ilgilendirecek. Bu yazı, programda, özellikle iki meslektaşım tarafından yapılan itirazlara bir açıklama olur sanıyorum.Bu arada, ne yaparsak yapalım müzakere süreci sırasında veya sonunda herhangi bir nedenle "özel statü"nün ve "referandum"un gündeme gelebileceği ihtimalini unutmamak lâzım.Türkiye ve dünyadaki gelişmeler durumları tamamen tersine, bizim lehimize de çevirebilir, bu ihtimal de var, öbürü de.Her an uyanık olmamız, dikkatle izlememiz gerekiyor.Tiyatroda kadın yılı!2005 yılı Türk Tiyatrosu'nda "kadınların yılı" olacak gibi görünüyor, izlediğim bütün oyunlarda kadın oyuncuların başansı kesinlikle erkekleri gölgede bırakacak düzeyde!Önce 7 Kocalı Hürmüz'ü ikinci kez izledim. Yönetmen Kemal Kocatürk'ün ustaca, modern dans gruplarıyla güncelleştirdiği müzikalde Oya Başar yılların deneyimiyle müthiş bir Hürmüz yaratıyor. Biletlerin haftalar öncesinden tükenmesi Başar ve tüm ekibin başarısının açık göstergesi.Aşkın yaşı yok...İkinci oyun Tiyatro İstanbul'un, başrollerini "Çocuklar Duymasın" dizisinden tanıdığımız Demet Tuncer'le İsmet Üstekin'in oynadıkları komedi; Aşkın Yaşı Yok... Yine tüm ekibin, genç oyuncular ile İsmet Üstekin'in rahat oyunları ve başarısı göz dolduruyor. Ama ilk kez tiyatrosahnesinde izlediğimiz Demet Tuncer'in oyunu, sempatisi, hele danslan müthiş.Zevkle ve kahkahalarla izlenen bu komedide de "kadın" sürükleyici unsur. Ayrıca Tiyatro'nun Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün ile oyunu başarıyla yöneten ünlü tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç'in de kadın olduklarını unutmayalım.Haybeden gerçeküstü aşk...Yılmaz Erdoğan'ın yazdığı ve Demet Akbağ'la oynadığı Kaybeden Gerçeküstü Aşk"ı Beşiktaş Kültür Merkezi'nde izledim. Birçok sahnesinde yüksek sesle attığım kahkahalara engel olamadığım oyunda her iki sanatçı uzun yıllardır birlikte çalışmanın verdiği rahatlığı sergiliyor ve bir aşkın başlangıcından -neredeyse- bitişine kadar geçirdiği evreleri başarıyla canlandırıyorlar ('Neredeyse' diyorum, zira evliliğin aşkı bitirmediğini oyunun sonunda görüyoruz.)Ben ikisini de her zamanki gibi büyük zevkle izledim ama 'Demet Akbağ kendini aşmıştı' diyeceğim. Süper bir performanstı doğrusu.Bu oyunları kaçırmayın, üçü birbirinden güzel. Şimdi sırada Yıldız Kenter'in son oyunu "Oscar ve Pembeli Meleği" ile Alışık Tiyatrosu'nun "Ağır Roman" ı var. En kısa zamanda onları göreceğim.(Not: Dünkü yazımın başında Amerikan Konsolosu David Arnett'in evindeki davet tarihi "22 Ocak" olarak yazılmış, tabii ki "22 Aralık" olacaktı. Birkaç kez kontrol edilmesine rağmen demek ki gözden kaçabiliyor. Özürlerimle düzeltiyorum.)
22 Ocak Çarşamba akşamı Amerikan Konsolosu David Arnett ile eşi Vivi'nin evlerinde verdikleri yeni yıl davetinde Mehmet Ali Birand'a da aynı soruyu sordum:AB eğer şartlar yerine getirilmediği veya bir şeyler aksadığı için Türkiye ile "Özel üyelik.." statüsüne karar verecek olursa bu konuda Türkiye'nin görüşünü almaz mı?"Elbette alır, almaz olur mu?" diye cevap verdi Birand. "Bu kadar ciddi bir gelişmeyi o ülkeyle görüşmeden, tartışmadan yapacağı düşünülemez"...Ertesi gün; Perşembe akşamı bir TV açık oturumunda diplomat ve siyasetçiler, bir başkasında siyaset bilimci öğretim görevlileri henüz Avrupa Konseyi sonuç bildirgesinin tam olarak anlaşılmadığını, milletvekillerinin de Türkçe metni daha yeni görebildiğini anlatıyorlardı. Biz ise 19 Aralık Pazar akşamı, Zirve'den iki gün sonra Habertürk'ün Basın Klübü programında Mesut Yılmaz'la birlikte sonuç bildirisinin analizini yapmaktaydık.Bu nedenle o program, birçok izleyicinin de belirttiği gibi son derece yararlı oldu. Aradan bir hafta geçti bu konuya dönemedim ama şimdi o geçen haftanın da katkısıyla geri dönmek istiyorum.Basın Kulübü'nün ilerleyen saatlerinde benim iki sorum tartışma yarattı, bunlardan biri Avrupa Konseyi Sonuç Bildirisi'nde 23. maddenin 5. paragrafı olan "özel statü" durumuyla ilgiliydi. Bana göre 5. ve 6. paragraflar arasında bağlantı var (tabiî bu yoruma bağlı), her ikisi de sonunda "özel statü"ye gidecek maddeler.Beşinci paragraf "aday ülke bütün üyelik şartlarını yerine getiremezse AB'ye mümkün olan en güçlü bağlarla bağlanacaktır" cümlesiyle özel statüyü açıklıyor. Altıncı paragraf ise "Aday devlette demokrasi, insan haklarına saygı, temel hak ve özgürlükler gibi konularda ciddi ve kalıcı bir aykırı durum söz konusu olursa Birlik kendi inisiyatifi ile veya üye devletlerin üçte birinin isteği ile müzakereleri askıya alma ve alternatif bir çözümün şartlarını teklif etme hakkına sahiptir. Konsey böyle bir teklife 'çoğunlukla' ve üye ülkeyi dinledikten sonra karar verecektir..." diyor. Yani, her ikisinde de belli nedenlerle "özel statü" den söz ediliyor.Yaşanan birinci karışıklığın nedeni buydu.İkinciye gelince... Onu da yarın anlatacağım.
İşin içine hatır gönül, ahbaplık, akrabalık girince, can alıcı noktalara yanlış adamlar seçilince ve koca bir ülkenin en hayati konuları bu adamların eline bırakılınca neler olabileceğini gördük. AB Zirvesi'nde tercümanların yaptıkları kendilerine göre küçük, diplomasinin ve doğru anda doğru kararın önemi göz önüne alındığında büyük hataları hepimiz biliyoruz.Bunun nedeni Başbakan ve Dışişleri Bakanı'nın her konuda yalnız başlarına karar almaları. Sanki "başkanlık sistemi" Türkiye'de çoktan uygulamaya geçmiş gibi bir görüntü var ortada.Bazı Avrupa ülkeleri Ermeni iddiasını tek tek "gerçek olarak" kabul etmeye ve diğerlerini de aynı şeyi yapmak için teşvike başladılar. Bu eylem yayıldığı takdirde aynen "AB'ye girmek istiyorsan Güney Kıbrıs'ı da devlet olarak tanımak zorundasın" baskısı gibi "Ermeni soykırımını da kabullenmek zorundasın" baskısı gelecek.Aynı Avrupa'nın siyasetçileri PKK'yı veya bombalı eylemlerine devam eden Kongra-Gel'i de Kürtlerin temsilcisi olarak görüyor, Türkiye'nin Güneydoğu'sunda bir "Kürdistan"ın varlığından söz etmeyi sürdürüyor, Kürt vatandaşlarımızı ısrarla bölücülüğe teşvik ediyorlar. Türkiye'nin gelişmeleri son derece dikkatle izlemesi ve kendi doğrularını tam zamanında savunması şart. Bunu da ancak Avrupa Birliği'ni iyi bilen, siyaset tekniğine ve diline hakim diplomatları, siyasetçileriyle yapabilir.Bu işte ahbaplık veya parti ayırımı gözetmek son derece yanlış olur ve bunun bedelini bütün Türkiye gelecek kuşaklarıyla birlikte öder.Ermeni soykırımını kabul etmek önce Bernard Lewis'in dediği gibi "atalarımıza ihanet", sonra da Fransa'nın yaptığı "Hitler'in Yahudi soykırımının yanına Türkler'in Ermeni soykırımı ilâvesini kabul etmek" demektir. Ve bu etiket bizim olduğu gibi çocuklarımızın, torunlarımızın da alnına yapışacaktır.Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, en iyi diplomatlarımızın, hattâ Mesut Yılmaz, İlhan Kesici gibi AB konusunda yıllarca çalışmış, konuyu çok iyi bilen -şu anda siyaset dışı- isimlerin yardımını alarak çalışmaları sürdürmesi çok akıllıca olur. Bugüne kadar hep siyasi korkular veya hırslarla iyi yetişmiş insanlar kızağa çekildi, bilgilerinden yararlanılamadı.Hiç değilse şu anda bunları bir yana bırakıp güç birliği oluşturalım. Karşı "taraflar"ın güç birliğine belki ancak böyle dayanabiliriz!Yeni bir hayata başlamak imkânsız mı?Bugün yine Haşmet Babaoğlu'nun yazısından söz edeceğim. Malum ben de onun yazılarını severek okuyanlardan biriyim.Okur, bazen onaylar, bazen de karşı görüşte olduğumu düşünürüm.Babaoğlu'nun önceki gün "Yeni'sini bırak, hayatı iste, yeter!" başlıklı yazısı da üzerinde tartışılabilecek bir konu üzerineydi, "Kırgınlıklar ve yenilgilerin sancısı üzerine kurulmuş bir hayata yeniden başlamak fikrine hiç inanmadığını" söylüyor, bu hayata size yalnız kendinizin verebileceğini, o zaman da kişiliğinizin peşinizi bırakmayacağını ve sizi izleyeceğini anlatıyor, genç yaşlarda; Borges'in dediği gibi "yeniden başlasaydım hayata, daha çok hata yapardım" anlayışının uygulanamayacağı sonucuna varıyordu.Acaba her zaman böyle midir? Yoksa çoğu kez bunların tam aksi geçerli olabilir mi?.. Ben olabileceğine inanırım, İnsan her yaşta aksiliklere, yenilgilere karşı çıkabilir, kırgınlıklar ve yenilgiler üstüne yepyeni ve mutlu bir yaşam inşa edebilir. Ve hatta, eğer bu kırgınlık ve yenilgilerde kendi kişiliğinin olumsuz etkisi varsa o kişiliği de yenileyebilir. Hatalara üzülmek ve pişmanlıkların prangasını taşımaktansa o hatalar ve pişmanlıklardan ders çıkararak daha hatasız bir gelecek hazırlamak mümkündür.Yaş almanın, olgunlaşmanın, yeni yılları "kutlayarak, yeni ümitlerle" karşılamanın anlamı da budur zaten. Ne demişler?.. "Deneyim, herkesin hatalarına verdiği addır." Ne demişler?.. "Geçmişe bağlanarak geleceği kuramazsınız."Mutlu ve olumlu adımlar için önce lugatınızdan "imkânsız" kelimesini silmeniz gerekir. Elbette "hiç olmayacak" şeyler de vardır hayatta. Ama gerçekten ister ve elinizden geleni yaparsanız çoğu kez olmayacak şeylerin oldurulabileceği de su götürmez bir gerçektir.Ne demişler?Gereksiz yere kendine acındıran kimse, gerçekten ihtiyacı olduğunda acınmamayı hak eder.Montaigne
Her türlü rezaleti görmeye, duymaya "uyuşturucu gibi" alıştırıldık ya artık tepki vermiyoruz. Ama bu rezalet de yenir yutulur gibi değil, hiç kimse böylesi çağdışı bir şiddet gösterisine susamaz.Erzurum Nene Hatun Kız Yetiştirme Yurdu'nda yaşları 13-16 arasında değişen 6 genç kıza yurt yönetimi ile Vali'nin işbirliği sonucu yapılan baskıdan söz ediyorum. Haberi duymayanlar için kısaca anlatayım: Bu çocuk yaştaki kızlar intihara teşebbüs ediyorlar. Kurtarıldıktan sonra "neden" olarak kendilerine yurt yönetimi tarafından uygulanan aşırı baskıyı gösteriyorlar. Yönetim buna fena halde içerliyor, işin içine Vali de giriyor ve kızları zorla medyanın önüne çıkararak, teşhir ederek onlara "nedenin bu olmadığını, dikkat çekebilmek veya yurttan ayrılmamak için intihar ettiklerini" söyletiyorlar. Kızlar teşhir edilmek istemiyor, basına ve bu insanlara "lütfen yapmayın, tanınmak istemiyoruz" diye yalvarıyorlar ama kâr etmiyor. Köleler gibi itelene kakalana medyanın önüne sürülüyorlar. Çocuğa şiddet, insana şiddet, kişilik haklarına saldırı değilse nedir bu yapılanın adı?Yargı gerekeni yapmalı!Burada bir suç işlenmiştir ve ben bir vatandaş olarak duyuru yapıyorum. Bununla da kalmıyor şikayetçi oluyorum. Yapılan önce "insan haklarına" sonra da yetiştirme yurtlan, sığınma evleri gibi; adı üstünde 'koruma kurumları'nın yönetmeliklerine, kurallarına aykırıdır. Bu gibi yerlerde bulunan kız ve kadınlar "gizlilik" kuralına tâbidir, devletin koruması altına alınmışlardır. Onların kimliklerini ve ilgili bilgilerini teşhir etme hakkına kimse sahip değildir. Orman kanunları ve kurallarıyla, valiler dahil hiç kimse bu genç kızların kişiliğine saldırıda bulanamaz.Vali Bey "Bunda bir mahzur yok. Biz bir aile sayılırız" buyurmuşlar. Hangi aile çocuğuna böyle bir davranışı reva görür? Yaşadıkları bu zorbalığın onların psikolojisini, yaşamını, sosyal ilişkilerini altüst edeceğini, belki de yeni bir intihar girişiminin nedeni olabileceğini düşünemeyecek aile var mıdır?Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Güldal Akşit'i, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'i ve yargıyı göreve davet ediyorum. Yurt yönetimi ile Erzurum Valisi'ne bu sorumsuz davranışlarının hesabı mutlaka sorulmalıdır!Ermeni iddiası ilerliyor..Ermeni soykırım iddiası Avrupa'da -yıllardır yarıp durduğumuz gibi- hızla yol almaya başladı. Son olarak Hollanda Meclisi'nden geçti ve kabul edildi, üstelik kabul ederken "dansı diğer ülkelerin başına" temennisinde bulunmayı da ihmal etmediler. Ermeniler ise bu durumdan cesaret alarak 2005'te konuyu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gündemine sokmayı planlıyorlar.Başta Ermeni iddiası olmak üzere bize sıkıntı veren konulan aşmak için Türkiye'nin gerçekten acil ve çok ciddi bir çalışmaya, bu arada olumlu reklâma ihtiyacı var. Bu ülkeyi anlatan, Kıbrıs savaşının nasıl başladığını, gazetelerimizde çıkan ve Rumlar'ın kendi ağızlarıyla anlattıkları pişmanlıkları, Ermeni isyanlarının başlangıcını, gelişmeleri, her iki tarafın da kayıplar verdiğini gösteren belgeseller, filmler hazırlanmalı. Türkiye'nin otelleri, modern okulları, hastaneleri, AB'ye aday ülke olmanın geri kalmış bölgelerimizdeki gelişmeyi nasıl hızlandıracağı en uygun görüntü ve anlatımlarla sunulmak.Önemli ülkelerin TV'lerinde izlenen saatler "satın alınarak" gösterilmeli.Bir kez daha sorayım, halâ ne bekliyoruz?
Yangın olayından hemen sonra yazmak istedim ama Brüksel seyahati, AB konusu filân derken bir türlü sıra gelmedi. Dün Haşmet Babaoğlu'nun köşesinde bir okur son derece doğru bir konuya değinmiş. Glasgov'da bir Türk gecesi düzenlediklerini ama kiralanan salonun sahibinin "tehlikeli olabileceği" düşüncesiyle gerçek mumlarla oynanacak "Çayda Çıra" oyununa izin vermediğini anlatıyor.Yalnız o salon değil, hiçbiri vermez. Çünkü Batı'da güvenlik konularında sıkı kurallar vardır ve herkes bu kurallara uymak zorundadır. Uymadığı takdirde sorumlu olanların tamamından bunun hesabı sorulur.Büyü filminin afişlerinde bile BÜYÜ kelimesi alev renginde ve şeklinde yazılmış. Davetiyede de öyle. Çekimler esnasında da ekip magazin basınında bolca yer alan esrarengiz(!) olaylarla karşılaştı. O zaman, birçok kişinin, orada bulunup yanma tehlikesi atlatanların da aklına gelen "reklâm" ihtimali tam olarak araştırılmalı değil mi? Belki ufak çapta bir yangın tehlikesi atlatmak iyi bir reklâm haberi olurdu ama yanıcı dekorlar kullanıldığı için iş kontrolden çıkıverdi kimbilir. (Nitekim yangın olayından sonra filmin çok iyi gişe yaptığını hep beraber duymadık mı?)Bu tür büyük ve üzücü olayların arkasından ağlaşmak geri kalmış ülkelere özgü bir davranış şeklidir, maalesef bize de.Hayır, artık böyle olmamalı. Yanıcı dekora, onların altında-yanında mumlara izin verenler ve yapanlar sorumluluğu üstlenmeliler.Benim de çok sevdiğim ve sık sık gittiğim (Büyü filminin ise galasına davetli olduğum halde gitmediğim) o sinemada yüzlerce kişi ölebilirdi, ölmemiş olmaları hatayı hafifletmiyor. Tuba Ünsal'ın açtığı davayı destekliyorum!
17 Aralık Avrupa Birliği Zirvesi'nde Güney Kıbrıs'la ilgili kriz anında ve diğer sorunlardaki tartışmalar sırasında İngiltere Başbakanı Blair ve Dışişleri Bakan'ı Straw'un, bizim en güçlü destekçimiz olduklarını hatta bir ara Blair'in Papadopulos'u esaslı şekilde azarladığını biliyoruz.Peki İngiltere bu desteği bizi çok sevdiği için mi veriyor acaba, merak etmiyor musunuz?Ben ediyorum, onun için de araştırdım ve İngiliz Parlamentosu'nda yakın dostları olan İngiliz işadamı arkadaşlarımla konuşarak işin aslını öğrenmeye çalıştım. Aldığım cevap şöyle:"Seviyor mu? Evet, belki bu gayrette İngiltere'nin, kendisiyle hemen her zaman aynı saflarda yer almış olan Türkiye'ye duyduğu sempatinin rolü vardır ama asıl neden tabii ki İngiltere'nin kendi çıkarlarıdır. İngilizler, Fransa'nın Avrupa Anayasası'nı bu kadar istemesinin gerçek nedeninin, bu anayasa ile Avrupa'nın tek bir devlet haline gelmesi ve onlara 'idare etme kolaylığı' sağlaması olduğunu biliyorlar. Fransızlar'ın içinde 'Vichy' denilen ve 2. Dünya Savaşı'nda Nazileri desteklemiş bir grubun devamı var. Sarkozy de bu gruba dahil.Ve Fransa aslında, isteklerini yaptırmak için Almanları da 'işbirliği' halinde tutuyor ve kışkırtıyor. Bu nedenle İngiltere, kendi 60 milyonluk nüfusuna eklenecek 70-75 milyonluk bir Türkiye'nin 'birlikte hareket etmeleri halinde' Fransa ve Almanya'nın gücünden daha fazlasını oluşturacaklarını düşünüyor."Bunları söyleyen İngilizler bizim, Avusturya ile Güney Kıbrıs'ın aleyhte çalışmalarından, referandum veya vetolarından fazla çekinmememiz gerektiğini, AB'nin onları ikna etmesinin zor olmadığını, asıl önemli etkenin Fransa olacağını da vurguladılar.Özellikle Güney Kıbrıs'ı Avrupa'da hiçbir ülkenin sevmediğini ve Türkiye'nin önündeki zaman içinde bugün "büyük sorun" gibi görünen bazı şartları, kendi çıkarlarını gözetecek şekilde esnetmesinin ve kabul ettirmesinin "başarılı bir diplomasi"yle mümkün olacağını söylemeyi de unutmadılar. Bu bilgileri siyasette bağlantılı, yakından izleyen İngiliz işadamlarının görüşü olarak bir köşeye not edelim. Söz ettikleri "başarılı diplomasi"nin 260 sayfalık raporları aldıktan bir saat sonra "iyi görünüyor" demek olmadığını, deneyimli diplomatlar ve siyasetçilerle organize şekilde çalışmak gerektiğini de unutmayalım.Avrupa Parlamentosu'ndaki "Yes'ler!Bazı köşe yazıları ve konuşmalarda Avrupa Parlamentosu oylamasındaki sonucun "çoğunlukla" evet çıkmasına gereğinden fazla önem verildiğini görüyorum. Oysa AB'nin nasıl çalıştığını iyi bilen gazeteci ve siyasetçiler bunun ancak ülke temsilcilerinin tercihini göstermek açısından anlamlı olduğunu, son kararları ise hiç etkilemeyeceğini söylüyorlar.Ayrıca o "evet'lerin daha sonra önümüze sürülecek ve "Bakalım bundan sonrasına dayanabilecek misiniz" dedikleri şartların tümünün kabulünden ve 10 yıllık bir gelişme sürecinden sonraki girişe "evet" olduğunu da bilmemiz gerekiyor.Ümidimizi kaybetmeden, parti ayrımı, popülizm gözetmeden, kendi içimizde birbirimizi yemeden, elele vererek şartları lehimize çevirmeye çalışmalıyız. Kimbilir belki bugün için kaçınılmaz görünen "özel statü" durumunu, Ermeni soykırım iddiasının açığa kavuşturulmasını da gerçekten ister ve çalışırsak çözebiliriz. İlk adım "imkânsız" sözcüğünü lugatımızdan çıkarmak olmalı!Not: Ermeni iddiasını çözmek için neden bilirkişilerin, Bernard Lewis, Andrew Mango gibi tarihçilerin de bulunacağı bir toplantıyı AB'ye, Fransa'ya biz teklif etmiyoruz ve arabuluculuk istemiyoruz?
Kafalarda 17 Aralık AB zirvesiyle ilgili o kadar çok soru dolaşıyor ki bugün sabahtan beri konuştuğum herkes farklı duyguları dile getirmekte... Toplum ikiye bölünmüş gibi, bir kısmı "kesinlikle masadan kalkılmalı, bu şartlar altında müzakere kabul edilmemeliydi" derken bir kısmı "her şeye rağmen memnun" ki ben de bu gruba dahilim. Zira sonuçta Cumhuriyet'ten bu yana önümüze koyduğumuz en önemli hedef olan "çağdaş medeniyetler seviyesine çıkma" arzumuz çağdaş medeniyet tarafından tescillenmiş, Türkiye'nin geleceğin Avrupa ülkesi olarak tanınması sağlanmıştır.Peki bu memnuniyet endişeleri azaltıyor mu, hayır!Bakıyoruz gazetelerde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, Hollanda Dışişleri Bakanı Bot'tan gelen "Ankara Anlaşması hükümlerini, 10 yeni AB üyesini içine alacak şekilde düzenleyen protokolü hemen imzalaması" isteğine 'Siz mağlup bir ordunun komutanı ile mi konuşuyorsunuz' cevabını verdiği haberi... Normalde alkışlamamız gerekir.Bakıyoruz Başbakan Erdoğan'ın "Masadan kalkarım tehditlerinin işe yaradığı ve iyi bir sonucun alındığı haberi zafer gibi verilmiş... Normalde alkışlamamız gerekir.Veya Rauf Denktaş'ın Abdullah Gül'e teşekkür ettiği haberi... Bizim de "bravo" dememiz gerekir. Bunu yapabilmeyi ben o kadar isterdim ki. Ama... Engelleyen nedenler var.Ne yaparsan yap sonunda "özel statü" durumunu kabul etmek zorunda kalacaksın. Güney Kıbrıs'ın veto hakkı orada duruyor ve bunu kulanacağı tehdidini savurmaya devam ediyor, Fransa "Ermeni soykırımını kabul etmezsen referandum yapanm -veya her halükârda- yaparım" diyor, Avusturya referanduma gideceğini söylüyor. Serbest dolaşımın sonsuza kadar kısıtlanacağı, kalıcı olacağı sonuç bildirgesinde açıklanıyor. Güney Kıbrıs'ı içine alacak şekilde Ankara Anlaşması protokolünün 3 Ekim 2005'e kadar imzalanması şartı konuyor.Her şey biliniyordu!Üstelik ucu açık süreç, kalıcı kısıtlamalar, özel statü gibi konuların hepsi 6 Ekim ilerleme Raporu'nda aynen bize bildirilmiş. Güney Kıbrıs konusu ise aynı rapordan önce, 17-18 Haziran Avrupa Konseyi kararında "Ankara Anlaşması hükümleri 25 AB üyesi ülke ile uyumlu hale getirilecek" şeklinde belirtilmiş. 6 Ekim'den 4 gün önce, 2 Ekim'de Türkiye yeni bir bakanlar kurulu kararnamesi çıkarmış ve;"Güney Kıbrıs'ı da Gümrük Birliği yapacağı 10 ülkenin arasına dahil edeceğini" açıklamış.Yani, zaten konu Türkiye'ye önceden bildirilmiş ve Türkiye de bunu taahhüt etmiş. 17 Aralık'ta da masada (bile bile lades yapıp bir de kriz çıkararak) dünyanın önünde söz vermiş.Şu anda ise tüm gücünü ve dost devletlerin desteğini kullanıp Güney Kıbrıs'a Annan Plânı'nı kabul ettirmekten başka bir çaresi kalmamış.Öte yanda, tüm tavizleri verse, tüm istekleri karşılasa bile veto ve referandum tehlikeleri tepesinde Demokles'in Kılıcı gibi duruyor. Yani burada daha önce hiçbir aday ülkenin karşılaşmadığı şartlar sözkonusu. Tabiî olay; 6 Ekim Raporu 257 sayfa olarak önüne geldikten 1.5 saat sonra Başbakan Erdoğan'ın onca karmaşık maddeyi anında(!) kavrayıp "Dengeli, iyi bir rapora benziyor" açıklaması yapmasında, iyice inceleyerek doğru projelerin üretilmemesinde.Ve tabiî gerçeklerin topluma en doğru şekilde yansıtılmamasında. Bugüne kadar gerçekleri tam açıklamayan veya saptıran liderlerin sonunda hep hezimete uğradıklarını, onların da başlangıçta güçlü olarak iktidara geldiğini unutmamak lâzım.Medyanın bu konudaki yanlış tutumunu da göz ardı etmemek!!
16-17 Aralık'ta Brüksel tümüyle Türkiye'ye kilitlenmişti. Öyle büyük bir medya ilgisi vardı ki yabancı basın mensupları "bu kalabalığı daha önce hiçbir zirvede görmediklerini" söylüyorlar, AB trafiğinden zaten fena halde bıkmış olan taksi şoförleri ise birçok yolun kapatılmasına, trafiğin her an tıkanmasına kızıyorlardı.Bize genellikle tepeden bakan, yıllar boyunca "üyeliğimizin bir hayâl olduğunu" söyleyip duran Avrupa Birliği'nin sonunda bu noktaya gelmesi ve Brüksel'in görülmemiş bir ilgiyle "Türk günleri" ne sahne olması sanıyorum hepimizin gururunu fazlasıyla okşadı.Avrupa Konseyi'nin basın salonunda o kadar çok Türk gazeteci ve televizyoncu bulunuyordu ki bir ara 'Hazır tam kadro gelmişken şunlara çiğ köfte yapıp tavana yapıştırmayı da öğretiverseydik. Nasıl olsa bundan böyle onlar da bizim alışkanlıklarımızdan kapacaklar' diye düşünmedim değil. Şaka bir yana düşünün bakın "Meclis'te milletvekillerinin tavana çiğ köfte yapıştırması" olayını ben bile dehşetle hatırlıyorum, yani meclisinde böyle olaylar yaşanan bir milletiz biz. Daha ne marifetlerimiz, ne eksiklerimiz, milyonlarca işsiz, eğitimsiz insanımız, önleyemediğimiz trafik kazalarından yolsuzluğa, rüşvete ne kötü alışkanlıklarımız (!) var. Avrupa'nın korkmamasını nasıl bekleyebiliriz ki?Güney Kıbrıs'ı AB üyesi bir devlet olarak tanımamızın sakıncaları ve gelecekte ne sorunlar yaratabileceği teknik bir konu, onun için ancak uzmanlar ve siyasetçiler birlikte düşünerek karar verebilirler. 17 Aralık'tan çok önce, yakında öne sürülecek diğer siyasi konularla birlikte açıklığa kavuşturulmalı ve müzakere tarihi de ondan sonra mı alınmalıydı, bu da apayrı bir konu. Belki müzakere tarihi için anlaşma biraz erken imzalandı, bilemem.Ama... 17 Aralık akşamı Akşam gazetesi yazarları Ayşe Önal, Nuray Başaran, Vatan muhabiri Safile Usul ve bir grup yazar, muhabir arkadaşla Grande Place'ta bir balık lokantasında yemekteydik. Ayşe Önal o günü Yunanlı gazetecilerle geçirdiğini söyleyince atıldım:'Sonuçtan memnunlar mı, üzgünler mi?'"Üzgünler"se de ben sevineceğim, ondan soruyorum."Yunanlılar memnun, Rumlar öfkeli."Beklenmeyen bir cevap, hayretle nedenini sorduğumda Ayşe şunları söyledi: "Bu olay Kıbrıs Rumları ile Yunanlılar'ı karşı karşıya getirdi. Kararın alınacağı toplantıda Karamanlis Türkiye'nin isteklerinin kabul edilmesinden yana tavır koyarken Papadopoulos fena halde sinirlenmiş. Tony Blair masadan kalkmaması için Erdoğan'ın yanında beklerken, ingiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw da Papadopoulos'un arkasında beklemiş. Papadopoulos'u vetodan zor vazgeçirmişler. Türkiye'nin müzakerelere başlamasında en çok rolü olan ülke İngiltere olmuş."Belki bu sözler, Yunanlılar'ın ağzından duyulan itiraflar sizi biraz rahatlatabilir. Brüksel'deki genel kanı; Türkiye'nin Kıbrıs konusunu zaman içinde kendisine de uygun şartlarda çözebileceği... Umarım bunu da başarırız!Not: Sevgili okurlar, bu akşam HaberTürk'te Basın Kulübü programında Mesut Yılmazla Avrupa Birliği'ni konuşacağız. Aranızda izlemek isteyenler olacağını düşenerek önceden haber veriyorum...Ermeni sorunu; Kitaplar, bilgilerKültür Bakanlığı'nın Ermeni olaylarıyla ilgili internet sitesini açıkladığım yazıdan sonra okurlarımız bu konudaki diğer siteleri haber vermeye devam ediyorlar.Ermeni Araştırmaları Enstitüsü'nün bu konuyla ilgili yayınlar ve programlar yaptığını bildiren mektubunda Müfit Ağırman bu enstitünün faaliyetlerinin "www.eraren.org"dan izlenebileceğini söylüyor.Ayrıca: "www.basbakanlik.gov.tr" adresinden de başbakanlık arşivlerini görmek mümkün. Hatırlattığı için Ufuk Şen'e teşekkürler.