Kafalarda 17 Aralık AB zirvesiyle ilgili o kadar çok soru dolaşıyor ki bugün sabahtan beri konuştuğum herkes farklı duyguları dile getirmekte... Toplum ikiye bölünmüş gibi, bir kısmı "kesinlikle masadan kalkılmalı, bu şartlar altında müzakere kabul edilmemeliydi" derken bir kısmı "her şeye rağmen memnun" ki ben de bu gruba dahilim. Zira sonuçta Cumhuriyet'ten bu yana önümüze koyduğumuz en önemli hedef olan "çağdaş medeniyetler seviyesine çıkma" arzumuz çağdaş medeniyet tarafından tescillenmiş, Türkiye'nin geleceğin Avrupa ülkesi olarak tanınması sağlanmıştır.
Peki bu memnuniyet endişeleri azaltıyor mu, hayır!
Bakıyoruz gazetelerde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, Hollanda Dışişleri Bakanı Bot'tan gelen "Ankara Anlaşması hükümlerini, 10 yeni AB üyesini içine alacak şekilde düzenleyen protokolü hemen imzalaması" isteğine 'Siz mağlup bir ordunun komutanı ile mi konuşuyorsunuz' cevabını verdiği haberi... Normalde alkışlamamız gerekir.
Bakıyoruz Başbakan Erdoğan'ın "Masadan kalkarım tehditlerinin işe yaradığı ve iyi bir sonucun alındığı haberi zafer gibi verilmiş... Normalde alkışlamamız gerekir.
Veya Rauf Denktaş'ın Abdullah Gül'e teşekkür ettiği haberi... Bizim de "bravo" dememiz gerekir. Bunu yapabilmeyi ben o kadar isterdim ki. Ama... Engelleyen nedenler var.
Ne yaparsan yap sonunda "özel statü" durumunu kabul etmek zorunda kalacaksın. Güney Kıbrıs'ın veto hakkı orada duruyor ve bunu kulanacağı tehdidini savurmaya devam ediyor, Fransa "Ermeni soykırımını kabul etmezsen referandum yapanm -veya her halükârda- yaparım" diyor, Avusturya referanduma gideceğini söylüyor. Serbest dolaşımın sonsuza kadar kısıtlanacağı, kalıcı olacağı sonuç bildirgesinde açıklanıyor. Güney Kıbrıs'ı içine alacak şekilde Ankara Anlaşması protokolünün 3 Ekim 2005'e kadar imzalanması şartı konuyor.
Her şey biliniyordu!
Üstelik ucu açık süreç, kalıcı kısıtlamalar, özel statü gibi konuların hepsi 6 Ekim ilerleme Raporu'nda aynen bize bildirilmiş. Güney Kıbrıs konusu ise aynı rapordan önce, 17-18 Haziran Avrupa Konseyi kararında "Ankara Anlaşması hükümleri 25 AB üyesi ülke ile uyumlu hale getirilecek" şeklinde belirtilmiş. 6 Ekim'den 4 gün önce, 2 Ekim'de Türkiye yeni bir bakanlar kurulu kararnamesi çıkarmış ve;
"Güney Kıbrıs'ı da Gümrük Birliği yapacağı 10 ülkenin arasına dahil edeceğini" açıklamış.
Yani, zaten konu Türkiye'ye önceden bildirilmiş ve Türkiye de bunu taahhüt etmiş. 17 Aralık'ta da masada (bile bile lades yapıp bir de kriz çıkararak) dünyanın önünde söz vermiş.
Şu anda ise tüm gücünü ve dost devletlerin desteğini kullanıp Güney Kıbrıs'a Annan Plânı'nı kabul ettirmekten başka bir çaresi kalmamış.
Öte yanda, tüm tavizleri verse, tüm istekleri karşılasa bile veto ve referandum tehlikeleri tepesinde Demokles'in Kılıcı gibi duruyor. Yani burada daha önce hiçbir aday ülkenin karşılaşmadığı şartlar sözkonusu. Tabiî olay; 6 Ekim Raporu 257 sayfa olarak önüne geldikten 1.5 saat sonra Başbakan Erdoğan'ın onca karmaşık maddeyi anında(!) kavrayıp "Dengeli, iyi bir rapora benziyor" açıklaması yapmasında, iyice inceleyerek doğru projelerin üretilmemesinde.
Ve tabiî gerçeklerin topluma en doğru şekilde yansıtılmamasında. Bugüne kadar gerçekleri tam açıklamayan veya saptıran liderlerin sonunda hep hezimete uğradıklarını, onların da başlangıçta güçlü olarak iktidara geldiğini unutmamak lâzım.
Medyanın bu konudaki yanlış tutumunu da göz ardı etmemek!!
Erdoğan ve Gül'ün AB tepkileri
Kafalarda 17 Aralık AB zirvesiyle ilgili o kadar çok soru dolaşıyor ki bugün sabahtan beri konuştuğum herkes farklı duyguları dile getirmekte...
Haberin Devamı

