CHP'de neler oluyor? .. Son derece renkli bir ülke olan, insanları sıkılacak (ya da kafa dinleyecek) tek bir boş an bulamayan Türkiyemiz'in son eğlencesi bu; CHP'nin koltuk kavgası.Aslına bakarsanız olayda beni ilgilendiren Deniz Baykal'ın "yeni lider adayı" olarak ortaya çıkan Mustafa Sarıgül ü bertaraf etmek için giriştiği faaliyet değil. Bizde siyasetçilerin, hele de deneyimli olanların onca bilgiye ve tecrübeye rağmen hâlâ "ikinci adam"ları (veya adayları) yok etme çabaları, bunu yaparken ya tam aksine "yoktan kahraman var etmeleri" ya da kendilerinin de o adamlarla, adaylarla birlikte yok olmaları artık en bilindik gerçeklerden biri...Üstelik Türk toplumunun "mağdurun yanma geçme" alışkanlığı da bir başka bilindik gerçek... Tayyip Erdoğan da aynı şekilde Erbakan'a muhalefetle "değişim beklentisine cevap" olarak ve cezaevi mağduriyeti nedeniyle birdenbire zirveye çıkarılmamış mıydı? DYP de, ANAP da -siyasi başarısızlıklar yanında- ümit olabilecek "ikinci adam"ları yok etme alışkanlığıyla oylarını kaybetmemiş miydi?Türkiye'de gerçekten demokratik bir siyaset ortamı olsa, milletvekillerinin liderden farklı görüş bildirmeleri, bir mitingde konuşmaları ihraç nedeni olabilir miydi? Türkiye bir "şartlanma-şartlandırılma" dönemi yaşıyor, insanlar yıllardır çektiklerinin sonucu olarak bir şeylere şartlanıyorlar veya oynanan oyunlarla, yazılan senaryolarla şartlandırılıyorlar. Şu anda da toplum "uzlaşmacı olmayan siyasetçiye karşı tavır almaya şartlanmış durumda. Normal olarak bundan ders çıkarmak gerekir değil mi, değil işte... Bizde bir veya birkaç musibet derse yetmez, ders almak için sıfırlanmak gerekir.Burada beni ilgilendiren şu rüşvet olayı. CHP Yüksek Disiplin Kurulu üyesi Ergün Aydoğan'ın "Bana poşet içinde para gönderildi" iddiası. Bugüne kadar, seçimlerde poşet içinde verilen rüşvetler, milletvekillerine "kritik anlarda parti değiştirmesi için" teklif edilen rüşvetler (bakanlık teklifleri de buna dahil), banka hortumlayanların gerekli yerlere dağıttığı rüşvetler, siyasi ve toplumsal olarak tartışılmadığı ve rüşvet alışkanlığı dürüstlüğün kanını emen bir sülük gibi beslendiği için bugün hâlâ bu ilkel olayla karşılaşıyoruz. Rüşvet bir bumerang gibi dönüp duruyor ve siyasi partileri can evinden vuruyor.Bir gün akıllanacağız akıllanmasına da kaç musibet görmemiz lâzım çözüm aramak ve "temiz toplum" çabasına girmek için, onu bilemiyorum işte!Bir ışık da siz yakın!Öyle bir ışık ki bu hem onları hem de sizi aydınlatıyor. Yüreğinizi işitiyor, kalbinize ferahlık duygusu veriyor. Bundan önceki yıllarda ben kendi imkânlarımla da elimden geldiği kadar yaktım bu ışıklardan... Türkân Saylan'ın başkanı olduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği nin inanılmaz bir gayretle Türkiye'nin her köşesinde açtığı eğitim seferberliğine katkıda bulundum, öğrenciler okuttum. Son birkaç yıldır (eksik olmasınlar) bazı firmalar benim adıma yeni yıl armağanı olarak bu hediyeyi seçiyorlar.Benetton bunlardan biri... Bu yıl şöyle yazmışlar mektubu:"Sayın Ruhat Mengi, Biliyor musunuz?.. Sizin adınıza yakılan ışıklar ülkemizi aydınlatıyor. Benetton, ÇYDD'nin 'Bir Işık da Siz Yakın' kampanyasıyla tam 9 yıldır üniversitelerimize desteği sürdürüyor(...)Deneyimlerinizi, bilgi ve birikimlerinizi öğrencinizle paylaşarak, ona önerilerde bulunup yol göstererek kampanyaya daha da anlam katacağınıza inanıyoruz.Yarınlarımız için bir ışık da siz yakın.Saygılarımızla."Aslında kendi yardımlarımda öğrencilerin belli bir şahsa minnet duymadan okumalan açısından kimliğimin bildirilmemesini tercih ediyorum. Ama bir başkasının benim adıma yardım yaptığı durumlarda onları arıyor, konuşuyor ve bana ihtiyaçları olduğunda nasıl bulacaklarını söylüyorum. Bu kez de Anadolu Üniversitesinde okuyan öğrencimi hemen arayacağım.Öyle büyük bir zevk ki bu bilseniz... İmkânı olan herkes bir ışık yaksa, kimbilir istediği ve hak kazandığı halde okuyamayan kaç genç bu fırsatı yakalayabilirdi. Üstelik öyle kaçınacak gibi büyük paralar da değil söz konusu olan. Her ay bir eğlence veya kuaför parasını feda etmeniz yeter. Haydi bir ışık da siz yakın ve ÇYDD'yi arayın.Arıkanlı ve Red BullBu arada 2005'e girerken özel kuruluşların çoğunun artık "yeni yıllar için" eğitim amaçlı yatıranlara yöneldiğini mutlulukla not etmek istiyorum. Örneğin Ankanlı Holding "Bu yıl hepimizin geleceği olan gençlere umut; size de farklı bir mutluluk hediye etmek istedik" diyor ve Maltepe Cumhuriyet İlköğretim Okulu'na yeni bölümler ekleyerek okulun fiziksel ve akademik ihtiyaçlarını karşıladıklarını bildiriyor. Arıkanlı Holding'i bu seçiminden dolayı kutluyor, onlara ve benim adıma Kırmızı Boğa Çocuk Eğitim Vakfı na bağış yapan Red Bull'a da teşekkür ediyorum. Keşke bu bağışın da çocuklara nasıl faydası olacağını bilseydim.Kitabınız var mı?Ben topladım hepsini... Topladım ve Nusaybin Yatılı İlköğretim Bölge Okulu ile Çatalca Kestanelik Çok Programlı Lisesi'ne gönderdim. Okumuş olduğum ve uzun süredir kütüphanemde tuttuğum kitapları, çocuklarıma ait olan hikaye, roman ve eski ders kitaplarının hepsini... Ama benimle iş bitmiyor tabiî, ihtiyaç karşılanmıyor. Sizin de yardımınız gerekli.Şanlıurfa Siverek Karakeçi Köyü'nün öğretmeni Nazmi Yılmaz diyor ki:"Merhaba; ben bir köy öğretmeniyim. Okulumuza kütüphane kurduk ama ne masamız ne de kitabımız var, bizlere yardım eder misiniz?"İnanın hepsi yarım saatlik bir iş. Kullanmadığınız kitapları toplayın ve gönderin. Sizin evinizde kütüphane raflarında durup duran bu kitaplar "hiç kitabı olmayan" öğretmen ve öğrenciler için çok şey ifade ediyor.Maddi durumu iyi olanlar keşke bu okullara masa ve bilgisayar da gönderebilseler. Eğitime hizmetten daha anlamlı yardım olur mu? Tel: : 0532 408 60 68
Bernard Shaw'un dün "Ne demişler?" köşesine yazdığım sözünü daha önce de kullandığımı biliyorum ama gel gör ki çok seviyorum bu sözü ve sık sık da tam yerine denk geliyor. Ben de "Olacak O Kadar"daki gibi manzara koyacağıma onu kullanıyorum.Tekrarlayalım Shaw'un sözünü:"Benim espri yöntemim gerçeği söylemektir. Dünyada bundan komik espri olamaz."Şimdi bakınız Rahşan Ecevit'in son konuşması: "Müslüman bir insanım ve İslâm'ı yaşamak istiyorum. Dinimiz elden gidiyor. Önce ülkenin başına türbanı, çarşafı doladılar. Derken AB çıktı. Vatandaşlarımızı iknayla Hıristiyan yapıyorlar, dinimiz elden gidiyor, buna razı olamam.""Ya ne yaparsınız hanımefendi?" diye sormak istiyorsunuz bunu duyunca değil mi, iste ben sizin adınıza da soruyorum:Ne yaparsınız hanımefendi? Af Yasası'nda yaptığınız gibi duygu sömürücü konuşmalarla bir kez daha olumsuz bir gelişmeye mi neden olursunuz? Eşinizin yaptığı tarihi hata, verdiği yanlış karar sonucu Avrupa Birliği'ne kolayca girme fırsatını elden kaçırmış, sırf bu nedenle bugün Güney Kıbrıs'ın eline düşmüş bir ülkeye bir kez daha "AB'nin yanlış olduğunu" anlatmaya çalışır, hiç değilse "anlamayan" ve her duyduğuna inanan kafaları mı bulandırırsınız?Sağlığı bozuk olduğu, yürürken, konuşurken bile yardıma ihtiyaç duyduğu halde İsrarla koltuğunu bırakmayan, bu yüzden kendi partisini sıfırladığı gibi Türkiye'ye yüzde 35 oyla Medis çoğunluğunu ele geçirmiş bir iktidar kazandıran eşinizin hatalarını aklınızca bu konuşmalarla "hafifletmeye" mi çalışırsınız? Yoksa bunca yıldır dininizden, inancınızdan hiç söz etmediğiniz, laik-demokratik bir rejimde buna gerek olmadığına (haklı olarak) inandığınız halde şimdi gerek duyduğunuza göre yapmak istediğiniz, hatalarla yok olmuş bir partiye -din istismarının oy getirdiğini görerek- oy kazandırmak mıdır? DSP'nin de ılımlı İslâm partisi olduğunu mu anlatmaya çalışıyorsunuz?Katillerin, tecavüzcülerin, 60 bin suçlunun sokaklara salınıp yeni suçlar işlemesine destek verirken hatırlatmaya gerek görmediğiniz "din"i bugün dile getirmenizin tek nedeni misyonerlik midir gerçekten?Öyle ise insanları neden kendi dini, inancı ile başbaşa bırakmıyor, herkesin kendi inancını seçme ve koruma hakkını savunmuyor, halkın kolayca inanan ve dininden de kolayca vazgeçen budalalardan oluştuğunu ima ediyorsunuz?Biz anlamakta güçlük çekiyoruz, biraz daha açıklayın lütfen Sayın Rahşan Ecevit. Zira açıklamadığınız takdirde yaptığınız konuşma Bernard Shaw'un sözündeki "komik espri"lerden biri olarak kalacak!"Başbakan arkamda"İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş büyükşehirlilerin çoğunun (benim de) beğendiği, onayladığı bir başkan. Dün VATAN 34'te Safile Usul'un "hastalığı ve Başbakan Erdoğan'la arasının iyi olmadığı, üstelik bu nedenlerle başkanlığı bırakacağı" yönündeki dedikoduları cevaplarken "Başbakan arkamda, bundan kimsenin şüphesi olmasın" demiş.Bunu görür görmez tepkisi geliyor: "Ne gerek var, halkın oy çoğunluğuyla gelmiş bir başkan 'başbakanın arkasında olduğunu' söylemeye neden gerek duyar?"Onun çalışkanlığına, doğruluğuna, başkanlığı hak ederek aldığına inanan biri olarak ben de aynı tepkiyi gösteriyorum. Hiç değilse böyle insanlar işini zirvedekileri yağlamaya gerek duymadan yapmalı.VATAN 34'ün harika bir İstanbul eki haline geldiğini de söylemeden geçemeyeceğim. Gazetemizin okurlarından gelen takdirler de bunu açıkça ortaya koyuyor. Her gün böyle dört başı mâmur bir ilâve hazırlamanın zorluğunu bilerek VATAN 34 ekibinin yeni yılını da kutlamak istiyorum.Aynı başarıyla gelecek nice yıllara... Bu dileği sizin için de tekrarlıyorum Sayın Topbaş!
Yılbaşı haberlerine bakıyorum, baktıkça cinim tepeme çıkıyor. Yolda yürürken bir araba gelip iki gence çarpmış. Doğal olarak kızmış ve söylenmişler. Bunun üzerine araçtan inen biri gençleri bıçaklayıp kaçmış. Biri ölmüş, diğeri kurtulmuş.Anne ile oğlu aşırı sürat yüzünden TEM'den uçarak hayatını kaybetmiş. Üniversiteli bir genç içki ve esrardan sonra Ecstasy aldığı için ölmüş.Gözcü Gazetesi Yayın Yönetmeni Rahmi Turan'ın sekreteri, içkili bir sürücünün içinde bulunduğu araca çarpması ile yaşamını yitirmiş. Ve daha bir sürü benzer olay...Söylerken dile kolay (ki hiç de öyle gelmiyor bana) ama ateş düştüğü yeri yakar, kaç aile ihmâl ve bile bile yapılan yanlışlarla yeni yıla içi yanarak girdi.Nedir bütün bu sersemliğin nedeni artık araştırsak diyorum... Bu sınırları zorlama, aykırı davranma, başkalarının hayatıyla oynama, bu saldırganlık nedir? Niye kuduruyoruz?Düzgün yaşamak, kendine ve diğer insanlara ve de yasalara, kurallara saygılı olmak bu kadar mı zor?Tanrım, dönüp dolaşıp TV'leri, en yaygın iletişim aracını suçlamaktan kendimi alamıyorum. Hiçbir kanalda, hiçbir önemli sorunun çözümüne yardımcı olacak program yapılmıyor. Bu yapılmadığı gibi dizilerin tamamında küfürden, kavgadan, hakaretten geçilmiyor. Sanki milletin 'normal ve tek' konuşma, davranış yöntemi bu... Tutturmuşlar bir reyting çılgınlığı, abuuk subuuk ne varsa sürüyorlar önümüze.SinyalBir de üstelik en fazla rezillik içereni kim yapmışsa, öbürleri "Tüh biz kaçırdık" diye hayıflanarak. Bu gidişle sonunda ilginç olmak adına "Sex and the City" benzeri dizilere varacak iş.Tek bir düzgün program geliyor aklıma; Show TV'deki Sinyal... Trafik kurallarını, dünya televizyonlarından da alıntılar yaparak, araya eğlence sıkıştırarak, ünlü isimleri direksiyona geçirerek o kadar güzel öğretiyorlar ki ödül verme imkânım olsa en büyük TV ödüllerini "Sinyal"i hazırlayanlara verirdim.Bu arada TRT'nin de, reyting derdi olmamasına, binlerce çalışanına, devletin döktüğü trilyonlara rağmen etkileyici, beğenilen, eğitici programlar yapamadığını, Ayşe Özgün, Mehmet Barlas, Baki Özilhan gibi isimlerin düzeyli programlarını da bitirdiğini hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bir program kötüyse durdurulması anlaşılabilir; örneğin Ayşe Özgün'ün "TRT'de görülmemiş derecede kaliteli" programı (ve diğerleri) hangi nedenle bitirildi açıklasınlar millete değil mi? Siyaset midir neden, başka bir şey mi insanlar anlasın.TRT keyfî uygulamalar yapılan bir kurum olamaz. Her yeni genel müdürde ümitle bekliyoruz ama ne yazık ki boşa çıkıyor beklentiler. Çok yazık!"Kadından Sorumlu"Bakan değişiyor mu?Yeni yılda değişecek bakanlar arasında "Kadın ve Aileden Sorumlu" Bakan Güldal Akşit'in de adı geçiyor. "Olabilir" diyeceksiniz, biliyorum. Evet, olabilir, diğerleri değişebiliyorsa o da değişebilir ama bir değişiklik TV konusunda da söylediğimiz gibi "daha iyi"ye doğru yapılacaksa kabul edilir.Onun yerine bir başka kadın milletvekilinin adı dolaşıyor fısıltı gazetesinde ki erkek milletvekili olsa bu kadar itirazla karşılanmazdı. Adı geçen hanım, TCK'nın tartışılma döneminde kadınlarla ilgili her olumsuz durumda (bunu düzeltmek için konuşacağına) parti yönetiminin gözüne gireceğini düşünerek hiçbir milletvekilinin yapmadığı "kadın karşıtı" konuşmalar yapmıştı.Hafızalar o kadar da kötü değil, herkes hatırlıyor ve "Aman Allah korusun" diyor.Bu kadar ciddi şiddet olayları, genç kız ve çocuk tecavüzleri, bu nedenle intiharlar yaşanan, kadın sorunları çözülmemiş bir ülkede böyle birini bakan yaparsanız kimse kabul etmez.Hatırlatmış olayım.
Biz bu filmi daha önce görmüştük. Hem de bir değil, birçok kez... Türkiye'yi yönetmek için vaatlerle başa gelen hükümetler verdikleri sözleri unutmakta "kendi çıkarları için" yarar görmüşler ve üç maymunlar gibi "görmedim, duymadım, söylemedim" yaparak elleriyle gözlerini, kulaklarını ve ağızlarını sıkı sıkıya kapatmışlardı.Ama olmadı. Bu oyunun tutmadığı, milletin de verilen sözlerin unutulmasını(!) yutmadığı her seferinde görüldü... Halk, kendisini aldatanları sildi süpürdü ve doğru davranacağına inandığı yeni birilerini aradı. Böyle olduğunu bilmelerine rağmen yeni gelenlerin neden hâlâ israrla üç maymunluğa heveslendiklerine akıl sır erdirmek mümkün değil.Ben bu durumu, her tür rezaletin sergilendiği TV programlarını, "Semra Teyze"leri İsrarla izleyen ve hatta yılbaşı ekranlarını bile bunlarla dolduran anlayışa olan güvenlerine bağlıyorum. "Bu millet Semra Hanım'ı da beğenip baş köşeye oturtuyorsa bizim yaptıklarımızı da yutar" anlayışına...Büyük yanılgı! Türk milleti bunları izliyor izlemesine de iş siyasete gelince, kendi geleceğini bire bir ilgilendiren noktaya varınca iyi düşünüyor ve kararını öyle veriyor.Cumhurbaşkanı'nın 2005 beklentisiAyın 30'unda Perşembe günü "bizim 2005 beklentilerimiz''! yazmıştım. Demokratik bir ülke olmak için "seçim" ve "siyasi partiler" yasalarının değiştirilmesinin, "milletvekili dokunulmazlıkları"nın sınıflandırılmasının yeni yıl içinde artık kaçınılmaz olduğunu. Cumhurbaşkanı Necdet Sezer de yeni yıl mesajında bu üç konuya öncelik vermiş ve "ivedilikle ele alınması" gerektiğini söylemiş.Basın, her ne kadar sık sık Türk siyasetçileri tarafından "kendilerine karşı bir tutum" almakla suçlansa da, Türkiye'de basına yapılanlar dünya basın örgütleri tarafından "basın özgürlüğüne, bilginin özgürce dolaşmasına darbe" olarak değerlendiriliyor ve bu durumun derhal değişmesi gerektiği söyleniyor.Basın halkın sözcüsü, halkın aynası. Beğenseler de, kızsalar da onun uyanlarını dikkate almak zorundalar. Aynı uyarıyı Cumhurbaşkanının da yapması AKP için kayıp değil, kazanç bence.2005 yılında (hatta ilk yarısında) 'üç maymunlar'ı oynamaktan hemen vazgeçmeleri kendileri için iyi olacak!Kadınlar vitrin mi?AKP Afyon Milletvekili Reyhan Balandı "Afyon İl Başkanı kadın eli sıkmıyor, kadın milletvekili olduğum için davet mektuplarına unvanımı yazmıyor" diyerek partisinden istifaya kalktığında önce pek şaşırmıştım. Haklıydım da, bizde normal olarak milletvekilleri güçlü durumunu koruyan bir partiden kolay kolay istifa etmezlerdi.Oysa şimdi, olayın devamında duyuyoruz ki Afyon AKP İl Başkanı bu kadarla kalmamış, Balandı'nın namusuna da dil uzatmış. En kolay yol bu değil mî Türkiye'de? Karşısındaki kadınsa ve diş geçiremiyor, başka türlü baskı altına alamıyorsan namusuna saldır. At çamuru, izi bile kalsa kârdır.'Milli Görüş'çü de olsan, din-iman laflarıyla da yatıp kalksan bunu yapman günah değildir. "Kadın" zaten ikinci sınıf vatandaş değil mi, dünyaya "erkeğe hizmet" için gönderilmemiş mi? Bırak günahı, sevap bile kazanabilirsin... Ostelik daha önce bu tür radikal tavır ve konuşmalar yapanlar "partin" tarafından ödüllendirilmedi mi, bakarsın işine de yarar.Bu kez yaramadı işte. AKP yönetimi önce soruşturma açılmasını, sonra da soruşturma bitene kadar İl Başkanı'nın istifasını istedi. Ve Burhanettin Çoban istifa etti.AKP'nin bu olaydaki tutumunu takdir etmemek mümkün değil. Şimdi, kadınların bu partiye vitrin olarak alınmadıklarını göstermeleri ve Reyhan Balandı'nın yeniden AKP'ye dönmesini sağlamaları gerekiyor.Tabii Reyhan Hanım'ın istifa için başka nedenleri yoksa!
Hülya Gülbahar Türkiye'nin en akıllı, en başarılı ve en dinamik kadın avukatlarından biridir. Onlar, başta bu köşede sık sık adı geçenler olmak üzere "başarılı, dinamik" dediğimiz kadın hukukçular pire gibiler. Bakıyorsunuz duruşmada, 2 saat sonra arıyorsunuz bir başka şehirdeki bir toplantıya veya konferansa katılmak için yolda. Türkiye'nin her köşesinde kadınlarla konuşuyor, uyarıyor, eğitiyor, öğretiyorlar. Bu da yetmiyor, inanılmaz bir internet bilgi ağı oluşturuyorlar. Kısacası, biri on kişiye bedel bir tempo ve performansla çalışıyorlar.Hülya geçenlerde Çanakkale'ye gitmiş TCK hakkında konuşurken bazı hanımlar "Biz konuyu iyi biliyoruz, Ruhat Hanım'ın yazılarından bütün detayları öğrendik" demişler. Sohbet dönüp dolaşıp bana dava açan bir hukuk profesörünün "Rüzgârda eteği uçan kadın hayasızdır" lâfına gelmiş. Kadınlardan biri bu cümle söylenince atılmış:"Biz Çanakkaleli kadınlar bu ölçüye göre çok hayasız olmalıyız. Çünkü burası o kadar rüzgârlı ki eteğin uçmadan yürümek imkânsızdır."Bu lâftan sonra toplantının ciddiyeti bozulmuş, kahkahalar durmak bilmemiş.Çanakkaleli hanımlar muhakkak ki gülerken bu sözün bazı üniversite hukuk kitaplarında yer aldığını, hukuk öğrencilerine ders olarak öğretildiğini bilmiyorlardı.Güleriz biz ağlanacak halimize!Sokakta kutlama yapanlar!Ahmet Boray isimli okurumun isteğini dün yazdım ama öyküden yer kalmadığı için ne yazık ki yayımlanamadı. Ahmet Bey Nişantaşı, Abdi İpekçi Caddesi'nin yılbaşı kutlamaları için kapatılmasından, bu nedenle gerektiği takdirde ambulans ve itfaiye araçlarının giremeyişinden şikâyet ediyordu. İki şikâyeti daha var bununla ilgili... Çeşitli noktalarda saatler boyu çalınan yüksek volümlü müziklerin yüzlerce insan sesiyle birleşince ortaya çıkardığı dayanılmaz gürültünün bu çevrede yaşayan kalp-tansiyon hastalarını, yaşlıları rahatsız ettiğini ve üstelik civarda yeterince tuvalet olmadığı için çoğu kimsenin tuvalet ihtiyacını gidermek için apartmanların kapı ve girişlerini kullandığını söylüyor.Evet, yazmakta geç kaldım ama tamamen atlanacak gibi bir şikâyet de değil bu. Sokak partileri belediye için, mağazalar, restoranlar için güzel bir reklâm fırsatı olduğu kadar, katılanlar için de hoş bir kutlama tarzı kabul ediyorum. Ayrıca birçok ülkede yeni yılın benzer sokak partileriyle karşılandığını da biliyoruz. Ama oralarda mekân dar caddeler ve sokaklar değil, geniş meydanlar. En önemlisi de oralarda muhakkak "yeterince tuvalet" önlemi de alınıyordur bu partiler düşünülürken...Sonuç olarak Ahmet Boray ve onun gibi şikâyet edenler de kendi açılarından çok haklılar. Hiç değilse bir sonraki yılın organizasyonunu yapanlar bu konulara dikkat etmeliler.Biliyor musunuz, işin bu yanı daha önce hiç aklıma gelmemişti!Turkcell ve Coca Cola'dan yeni yıl armağanı!Mektup şöyle başlıyor: "Sayın Ruhat Mengi, 5000 kızımız var bizim, gözleri ışıl ışıl okuma isteğiyle dolu... Bildiğiniz gibi 'Çağdaş Türkiye'nin Çağdaş Kızları' adıyla 2000 yılından bu yana sürdürdüğümüz proje kapsamında her yıl 5000 kızımız Turkcell bursuyla öğrenimine devam ediyor.Kızlarımız derslerinde basan göstererek, öğrenim merdiveninde basamakları birer birer çıkarak bizlere en güzel hediyeyi veriyor, göğsümüzü kabartıyorlar."Tam 4 yıldır, her sene 5000 kız öğrenciye burs veren Turkcell yılbaşında da öğrencilerini sevindirmek için onlara seçtikleri kişiler adına kitap göndermeye karar vermiş. Bu isimler arasında benim de bulunduğumu bildirerek yeni yılımı kutluyorlar.Aynı şekilde Coca Cola: "2005 yılına girerken Hakkari'deki çocuklarımıza sizin adınıza bir yeni yıl armağanı gönderdik. Şemdinli Derecik Şehit Garlar Okkan İlköğretim Okulu'ndaki öğrenciler yeni yıla yeni kitaplarla girecekler" diyor.Ne hoş bir buluş! Ben bu tür armağanlara bayılıyorum. Yeni yıl için sizin adınıza bir öğrenciye kitaplar hediye edilmesi veya burs verilmesi kadar güzel ne olabilir?Turkcell'in gönderdiği kitaplar: Richard Bach'tan "Martı" ile Doğan Cüceloğlu'ndan "İyi Düşün Doğru Karar Ver"...Ben de ÇYDD'ye destek veren ve bu güzel buluşu yapan Turkcell'in, Coca Cola'nın, adıma Antalya'da 40 Ağaç diken Yıldız Entegre Ağaç San. A.Ş.'nin, yeni yıl için tebrik mektupları gönderen tüm sayın bakan ve milletvekillerinin, üniversite rektörlerinin, belediye başkanlarının, okurlarımın, dostlarımın, kurum ve kuruluşların yeni yılını en iyi dileklerimle kutluyorum.
Oh, nihayet yeni yıla istediği gibi girebilecekti. Gerekli tüm harcamalarını yapmış, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamış, hediyelerini almıştı. Küçük bir hindi ile o akşam için yapacağı yemeklerin malzemeleri de hazırdı.Pencereye doğru yaklaşarak dışarıyı seyre koyuldu. Bir süredir yağan kar bahçeyi beyaz bir ipek örtü gibi kapladıktan sonra durmuştu... Yorgun gözlerle usta bir ressamın elinden çıkmış gibi duran bu beyaz tabloyu izlerken mutlulukla gülümsedi."Doğa bile elinden geleni yapıyor. Yeni bir yılı karşılamak için her şey hazır."Geriye sadece kendisine vermeyi plânladığı armağan kalmıştı. Aylardır almak istediği ve birkaç gün önce ayırttığı kabanı artık alabileceğini hatırlayarak sevindi. Hediye almayalı öyle uzun zaman olmuştu ki...Dışarı çıkmak üzereyken gözü çocuklarının izlemekte olduğu televizyona ilişti; ekranda Asya adalarında olan depremde yakınlarını kaybeden küçük bir çocuk vardı. Yıkıntılar ve sular arasında bekleşen, kayıplarını arayan kalabalığın arasında şaşkın gözlerle, elinde bir kâğıt tutarak dolaşmaktaydı küçük kız... Üzerinde: "Annesini, babasını ve iki kardeşini arıyor yazan bir kâğıttı bu... Gözlerinden iki damla yaş süzülüdü; onlar da yeni bir yıla gireceklerdi. Bu depremde ölenler, yakınlarını kaybedenler, bulma ümidiyle koşturup arayanlar.Bir anda, her şey önemini yitirdi.Ne anlamı vardı ki hediyenin, kutlamanın ve bütün bu hazırlıkların..."Hayır, hayır hayat devam ediyor, kendimi olumsuz düşüncelere kaptırmamalıyım" diye fısıldadı. "Üstelik bu benim hakkım, nasıl da çalıştım, yoruldum bütün yıl... Küçük bir armağandan ne çıkar?"Giyinerek yola koyuldu, alışveriş merkezinin ışıklı koridorları, neşeli kalabalıklar onu kendine getirebilirdi.Tam mağazaların bulunduğu binaya girecekken kapının önünde bir battaniyeye sarınmış oturan 7-8 yaşlarındaki erkek çocuğunu gördü. Yüzünün, saçlarının günlerdir yıkanmamış olduğu anlaşılan çocuğun gömleği ile pantolonunun görünen kısımları yamalıydı. Yer yer yırtık pantolondan çamurlu bacakları çıkmıştı. Ayağındaki eski ve kocaman ayakkabıların teki siyah, teki kahverengiydi. Aklına biraz önce televizyonda gördüğü çocuk geldi: "Her şeye rağmen ondan şanslı" diye düşünerek yürürken durdu. Geri döndü ve oğlanın yanına yaklaştı: "Okula gidiyor musun?".. Evet anlamında kafasını salladı oğlan."Gel sana ayakkabı alalım"... Çocuk ifadesiz yüzünü kadına çevirerek cevapladı: "Teşekkür ederim istemem, babam yeni yılda alacak, söz verdi.""Baban da alsın, biz de alalım" dedi kadın, o babanın belki de sözünü hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğini bilerek... İsrarla çocuğu yerinden kaldırdı. Birlikte alışveriş merkezindeki en güzel çocuk mağazasına gittiler.Ona kalın bir kaban, pantolon ve ayakkabı aldılar, para ancak bunlara yetmişti. Çıktıklarında oğlanın gözleri gizleyemediği bir mutlulukla parlıyordu. Tekrar aynı kapıya geldiler. Kadın: "Haydi battaniyeni al ve evine git. Okulunu da sakın aksatma" dedi. Oğlan mahcup mahcup gülümsedi: "Aksatmam, babam da öyle istiyor zaten..."İyi seneler!- Size de...Oğlan karların arasında gözden kaybolurken kadın kendi kendine söz verdi, bundan sonra her yılın son günü fakir ve kimsesiz çocukların kaldığı yurtları ziyaret edip biriktirdiği paralarla aldığı hediyeleri verecekti onlara. Bir de sevgisini!Geri dönerek kabanı ayırttığı mağazaya gitti, tezgahtar kız onu görür görmez dolaptan kabanı çıkardı."Ayırtmıştım ama alamayacağım" dedi kadın; "kendime başka bir armağan aldım da!" Kıza mutlu yıllar dileyerek çıktı.Bir şarkı mırıldanarak evine doğru yürümeye başladı. Bu yılın iyi bir yıl olacağını hissediyordu!***Sevgili okurlar, bu yılın son gününde ben de sizin için kısa bir öykü yazmaya karar verdim ve dün bunu yaptım. Umarım fazla hüzünlü olmamıştır.Paylaşarak, dayanışmayla, sevgiyle geçecek bir yıl diliyorum hepinize...Bana gelince, 2005'te resimdeki muzip kedi gibi kartoplarımı gereken yer ve kişilere atmaya devam edeceğim.Kapacaksınız, bu da benim işim...
Eh, şükür kavuşturana, yeni bir yıla girmek için yine saatleri saymaya başladık. Türkiyemiz için kolay bir yıl olmayacak 2005, birçok sorunla uğraşmaya, çözüm bulmak için çalışmaya devam edeceğiz.Ayrıca hepimizin bu 2005 yılından beklentileri de var tabii, bize 2004'ten daha çok ümit, mutluluk, güzellik vaad etmeli değil mi? Bizi yönetenler bir yandan dış sorunları çözerken bir yandan da vatandaşlarının beklentilerine cevap vermeli, verdikleri sözleri de tutmalılar değil mi?Örneğin demokrasi adına birçok "paket'i arka arkaya çıkardıkları, yasaları değiştirdiklerini hatırlayarak demokrasinin ilk adımlarını atmaları gerek, değil mi?AB bizi inandırsın!Şu her konuda pek demokrat, insan haklarına, düşünce ve ifade özgürlüğüne pek inanan ve savunan, olur olmaz nedenlerle bizi dürtükleyip duran AB'nin de önümüzdeki yıl bizi samimiyetine inandırmasını bekliyorum ben...2002'de, 2003'te, 2004'te "Demokrasi için yasaları değiştirin, şunu yapın, bunu yapın" diye emredip durdular, biz de kuzu kuzu tüm isteklerini yerine getirdik. Şu ana kadar yaptıklarımıza bir itirazım yok, hepsi zaten bize gerekli şeylerdi ama... Bu her şeyi isteyip duran AB nedense yukarda sözünü ettiğim "demokrasinin ilk adımı" nı o kadar önemsemedi.Neydi bu adım; çoğulcu demokrasinin, toplumun her kesiminin Meclis'te temsilini sağlayan, bir partinin %35 oyla Meclis'in %65'ine sahip olmasına izin vermeyen, siyasette %47'si temsil edilmeyen bir toplumu demokratik saymayan anlayış ve bunun uygulaması olan doğru seçim sistemi.Avrupa "Barajı düşürün" dedi ama bunun için hiç israrcı olmadı. Oysa Türkiye'nin şu andaki Meclis tablosu gibi bir tablo hiçbir bati ülkesinde görülmemiştir ve kabul edilemez.Yargıdan kaçan milletvekili olmamalı!Toplum son seçime "Seçim" ve "Partiler" yasalarından aylar boyu şikâyet ederek, değişmesini isteyerek geldi. Ama Ecevit Hükümeti'ni oluşturan partilerin üçü de kendini buğday ambarında gördüğünden aralarında anlaşarak bu değişikliği yapamadılar. Hatalarını anladıklarında ise vakit çok geç olmuştu.Bugünkü tek parti iktidan "Seçim Yasası"nı değiştirmekten korkmaması gerekecek kadar güçlü göründüğü gibi, istediği değişikliği anında yapabilecek kadar da koltuğa sahip.Yani 2005'te "Seçim" ve "Partiler" yasalarını değiştirip milletvekili dokunulmazlığını da sınırlandıracak yasayı çıkarmamaları için hiçbir neden yok.Korkacak nedeni olmayan dokunulmazlık konusunda da cesaret gösterebilir ki herhalde ülke yönetenlerin de bir korkusu olmamalıdır.Hele de başbakanlıktan sonra "başkanlığa" talip bir genel başkan, partisini bu değişikliklere mutlaka ikna etmelidir.Herkesin dosyaları açıkta, her vatandaş yargıya hesabını veriyor da milletvekili neden vermesin.2005'te Başbakan Erdoğan'dan bu "demokratik" adımları bekliyoruz. AB'den de konunun takibini...Ya 2004'te dut yemiş bülbül gibi susan, bu konuları "as" sayan medyamıza ne demeli?Kış ortasında sivrisinek!Son günlerde Arnavutköy, Ulus, Etiler semtlerinde oturan hangi tanıdığıma rastlasam "Sizde de kocaman sivrisinekler var mı?" sorusuyla karşılaşıyorum. Bu semtlerde yıllardan beri sivrisinek yaz mevsiminde bile görülmezdi, şimdi kış ortasında bir sinek muhabbetidir gidiyor.Sorumlusu herhalde belediye olmalı. Ya buralara yakın bir sinek ortamı oluştu veya mücadele yapılmadığı, temizliğe yeterince dikkat edilmediği için soğuktan filan etkilenmeyen bir sivrisinek türü ortaya çıktı.Benden haber vermesi. Zira kışın orta yerinde böyle bir şikâyet oluyorsa siz bahan, yazı düşünün.Beşiktaş Belediyesi' ne bir duyurayım dedim. Namoğlu döneminde bu şikâyetlerin hiç olmadığını da hatırlatmak istiyorum.
Bakanların basında öyle fotoğrafları, TV'de öyle görüntüleri çıkıyor ki görenler memlekette hiç sorun kalmamış zanneder. Bir de büyük firmaların başındaki iş adamlarının "ekonomi harika" açıklamalarını eklediniz mi ortalık güllük gülistanlık.Bu arada en ciddi tartışma ve haber programlarına, açık oturumlara kadar tüm ekranları kaplamış olan "Semra Teyze-Sinem ve babasına karşı" muhabbetlerini atlamayalım. Memleketin en önemli sorunlarından biri de bu ve çözmemiz(!) şart ya, 24 saat koca koca adamların, kadınların "Yavrum sen altınları bozdur da bir ev al" tavsiyelerini, "Ooh iyi oldu Semra Hanım'a" yorumlarını, Semra Hanım'la oğlu Ata'ya gelen hacizleri, Sinem'in en özel, en mahrem konularından babasının cezaevi günlerine kadar tüm detaylan kapış kapış, aç kurtlar gibi paralıyor, lime lime ediyoruz.Hani izledikçe, ki izlememek mümkün değil, örümcek ağı gibi, zehirli gaz gibi her alana sızmış durumda olay, "Bu millete her şey müstahak" duygusuna kapılmamak çok zor ama biz yine de kapılmamaya çalışalım.Bunu başarabilmek için ben kilo veriyorum sıkıntıdan, onu da söylemiş olayım.Filmi geriye saralım, başa dönelim; sorunları halledilmiş, bakanları mutluluk tabloları sergileyen bir ülkede yaşıyoruz, gel gör ki TV programlarında koltuk kapanlar dışındaki halk mutsuz. 2005 yılına da mutsuz girecek ve bu gidişle o yılı da mutsuz geçirecekler.Meslek sahibi, en iyi üniversiteleri bitirmiş ama işsiz ve beş parasız gençlerden gelen mektuplar içimi acıtıyor. Genç öğretmenler "ev köşelerinde çürüyoruz" diye ağlaşıp duruyorlar.Milli eğitim bakanı çözmeli!Aynı nedenle gelen yüzlerce mektuptan biri... Trabzon'dan öğretmen Hülya Eyigün tarafından gönderilmiş ve aynı şikâyeti (KPSS), diğerleriyle benzer cümlelerle düe getiriyor:"2 yıldır ben ve birçok arkadaşım bu KPSS sınavıyla uğraşıyoruz, bu konuda çok mağduruz. 17 yaşında üniversiteyi kazanıp 4 yılda okulumu başarıyla tamamladıktan sonra sınıf öğretmenliğini bitirdim. 21 yaşında hayata atılıp kendi ayaklarım üzerinde durabileceğimi hayal etmiştim. Oysa ki, özellikle doğuda öğretmen açığı varken, birçok okulun kapısı bu nedenle kilitlenmişken ben ve öğretmen arkadaşlarım evde çürüyoruz. Bitirdiğim bölüm itibariyle de kendi branşım dışında hiçbir işte çalışamıyorum. Devlet bizim gibileri vekil öğretmenliğe zorluyor. Ben ve benim gibi arkadaşlarımın yıkılan hayallerine, yaşadığımız maddi ve manevi çöküntülere son verilmesini istiyoruz.Lütfen bizim konumuzla ilgili olarak da bir suç duyurusunda bulunun ve ilgilileri göreve davet edin. Saygılarımla..." Bu mektubu okuyunca siz de yüz binlerce kişi de benim gibi bu haksızlığa isyan duygusuna kapılmıyor musunuz?Sorunu Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik'in çözebileceğine inanıyor, çok sayıda genç öğretmenin mağduriyetine hiç değilse 2005 yılı başında son vermesini, öğretmensiz okulların da böylece öğretmene kavuşmasını diliyorum.İyilik yalnız öğretmenlere değil, o okullarda eğitim alacak öğrencilere de yapılacak, unutmayalım.Milli Eğitim Bakanlığı'ndan bilgi rica ediyoruz.Şiddet uygulayanlar ne oldu?Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Güldal Akşit genellikle bizim veya kadın hukukçuların, sivil toplum örgütlerinin dikkatini çekerek uyan yaptığı konuların üzerine eğilir, çözülmesi için uğraşır.Erzurum Nene Hatun Kız Yetiştirme Yurdu yönetimi ile Erzurum Valisi'nin bu yurdun 6 kız öğrencisine uyguladıkları baskı için ne yaptığını ise henüz duyamadık.Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık gibi, Türkiye için olmazsa olmaz bir bakanlığa gerekli bütçenin ayrılmaması yıllardır kanayan ve bir türlü iyileştirme adımı atılmayan, görmezden gelinen bir yaradır. Aslında hükümetler için bir tercih değil, zorunluluk olması gereken bu konu nedense bizde hep tercih gibi algılanmıştır. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın bazı konulara aşırı yoğunlaşırken bazılarını tümüyle 'es' geçmesi anlaşılmaz bir tutum. Artık her şey onun emriyle olduğuna göre Kadın Bakanlığı bütçesi için de bir emir çıkarmasını rica etsek acaba yapar mı?Bu arada Sayın Güldal Akşit'ten de, önce bu kız yurdunda olanlar, kızların basın önüne zorla çıkarılarak teşhir edilmesi, edenler için gerekenin yapılması, o genç kızların şu anda ne durumda olduğu konusunda ilgi ve bilgi rica ediyoruz.Ayrıca kız yurdu, sığınma evi gibi mekân ve konuklarının gizliliğine dikkat edilmesini, davul zurnayla, fotoğrafçı ve kameramanlarla sığınma evi açılmamasını sağlaması da gerekiyor.Geç bile kalındı ama zararın neresinden dönülse kârdır!