Bakalım BM'ye yutturabilecek misiniz?

20 Ocak 2005

Dün "TÜRKLER-Bin Yılın Yolculuğu 600-1600" sergisi için Londra'ya geldim. Heatrow'a iner inmez, burada yaşayan ve bizi karşılamaya gelen arkadaşlarımız heyecanla "Türk sergisinin Londra'da büyük yankı uyandırdığını, İngiliz medyasının çok geniş yer verdiğini ve insanların izlemek için sıraya girdiğini" nefes nefese anlattılar. Aman ne hoş, biraz da tarihimizle, kültürümüzle kendimizden söz ettirelim. Biraz da Türkiye'nin köklerini, zengin tarihini hatırlatalım...Ama bugün konumuz bu değil. Türk toplumunun, özellikle Türk kadınının geleceği... CEDAW Sivil Toplum Forumu, TCK Kadın Platformu, Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Vakfı, Uçan Süpürge Derneği başta olmak üzere 300'den fazla kadın kuruluşu tarafından hazırlanan 3. rapor ve buna cevap niteliğindeki devlet raporu Birleşmiş Milletler'e sunuldu.Bundan önce yasalarda eksik bırakılan maddelerle, kadınlara karşı sürdürülen ayrımcılıkla, önlenemeyen şiddetle ilgili olarak defalarca "imza attığımız uluslararası anlaşmalara uyulmuyor, bunları yutturamazsınız" sözlerini tekrarladığımızda bu uyarıları umursamayanlar, şimdi uyarı yaptığımız her konuda, her yasada hesabı ya BM'ye veya AB'ye verecekler. Zira Avrupa, kadının insan haklarının yerleşmesine büyük önem veriyor ve bu nedenle Türkiye'den önce, Türk kadın örgütlerini AB'ye aldı ve onları Avrupa Kadın Lobisi'ne üye yaptı.Bundan sonra, imzalanan sözleşmelere, verilen sözlere ne kadar uyulduğunu "onların ağzından" dinleyecekler. Yapılacak toplantılar sonunda CEDAW (BM Kadına Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi) komitesi tarafından hazırlanacak "Kadın hakları karnesi" uluslararası ilişkilerde, kararlarda son derece etkili olacak.Mal rejimi büyük sorun!Siyasette kadının geri bırakılması, bununla ilgili olarak siyasi kota, Türkiye'de işsiz kadın sayısındaki artış, kadınların eğitimi, önlenemeyen şiddet, yasalardaki eksikler, evlenme yaşı ve yöntemleri gibi birçok önemli sorunumuz bir haftadır New York'ta yapılan toplantılarda CEDAW tarafından incelendi. Yani mesele, dikkatlerin israrla çekildiği gibi sadece kadına karşı şiddet değil... Yelpaze oldukça geniş."Kadın ve Aileden Sorumlu" Devlet Bakan'ı Güldal Akşit yaptığı konuşmada; rapordaki iddialara karşılık Medeni Kanun ve yeni Türk Ceza Kanunu ile olumlu düzenlemelerin de yapıldığını, töre cinayetlerinin ise Türkiye'nin bir gerçeği olduğunu ama üzerinde çalışıldığını anlatmış. (Yalnız Türkiye'nin değil, bağnazlık sorunu olan bütün ülkelerin gerçeği.)Evet, değişen bu yasalarla olumlu gelişmeler oldu ama örneğin; Medeni Kanun'un Mal Rejimi Yürürlük Maddesi'ndeki önemli eksiklik kadınların yarısının yasadan yararlanmasını engelliyor. Raporda mal rejimi maddesinin (diğer ülkelerde olduğu gibi) geriye doğru işlemesinin sağlanması üzerinde de israrla durulmuş. Bunun en önemli nedeni, boşandığı takdirde yeni yasa öncesindeki uygulamaya tabi olacağını (kısacası sokakta kalacağını) bilen kadının her türlü aile içi şiddete de katlanmak zorunda kalması.TCK'da ise, aylarca tekrarlayıp durduğumuz ve itiraz ettiğimiz gibi "töre cinayetleri" ne ağır ceza getirilirken "namus cinayetleri"nin (kimselerin anlamayacağı şekilde) bu maddenin dışında bırakılması cinayetlerin asla önlenememesine neden olacak. Kadın kuruluşlarının ve CEDAW'ın tekrar TCK'ya dönüş nedeni de bu...EnsestTabiî geri dönüldüğünde, "Türkiye'nin en yaygın ve önemli sorunlarından biri olan ensest ilişki'ye ceza verilmemesinden, "gençlerin karşılıklı rızaya dayalı ilişkilerine hapis cezası verilmesi" ne kadar bir çok madde de tekrar incelenecek.Siyasette 'kota'ya gelince: Neden %30'da İsrar edildiğini anlamak da mümkün değil. Söz konusu eşitlik ise, ayrımcılığın bitmesi ise, kota niçin Fransa'da, İtalya'daki gibi %50 olmasın ki?Neyse, şimdi hiç değilse kadın örgütlerinin bu konuların tümünü düzeltmeyi başaracağına eminiz. Türkiye için harika bir gelişme!

Devamını Oku

Başbakan'a teşekkürler!

19 Ocak 2005

Sonunda doğru yol bulundu ve 45 bin dolarlık hediye iade edildi. Başbakana ve eşi Emine Erdoğan'a gerekeni yaptıkları için teşekkür borçluyuz."Gerekeni yaptıkları için dediğinize göre neden teşekkür ediyorsunuz" itirazlarını duyar gibi oluyorum, birazdan bunu ifade eden mailler gelmeye başlar. Nedenini açıklayayım; çünkü Tayyip Bey ve eşi basında günlerdir süren tepkileri duymamış gibi yapabilir, kendi bildiklerini okuyabilirlerdi. Gerçi geçmişte halkın ve medyanın tepkilerine kulak asmayan siyasetçilerin ve partilerin silinip gittiği çok görülmüştü ama bu tehlikeye rağmen takmayanlarda görülmüştü.Tayyip Erdoğan birçok kez yapıldığı gibi inandırıcı açıklamalarla "olayı kitabına uydurmaya" veya kapatarak zaman aşımına uğratmaya çalışmadı. Küçük bir denemesi oldu gerçi ama onu unutabiliriz artık.Başbakan'ın bu kararıyla, ona yaranmaya ihtayacı olanların "ne olmuş hediye almışsa, bazı basın abartıyor" demelerinin, bu yönde programlar hazırlamalarının haksızlığı da anlaşılmış oldu.Tayyip Erdoğan Türkiye'yi yönetmeye talip olan, bu onurlu görevi üstlenenlerin kurallara, yasalara uyması gerektiğini gösterdi. Umarız bundan sonrası için unutulmayacak bir örnek olur!"TÜRKLER" sergisi, müzikaller ve "Özer"!Ne zamandır yazmak istiyorum, bir türlü sıra gelmiyor.Londra'da 17 Ocak'ta başlayan, 20 Ocak Perşembe (bugün) saat 18:30 da ise bu nedenle Garanti Bankası tarafından özel bir resepsiyon düzenlenen TURKS (Türkler) -1000 Yılın Yolculuğu sergi si için çok sayıda iş adamı ve basın mensubu Londra'da bulunuyor.Türkiye'nin 2004 Aralık ayında Brüksel'de başlattığı "Analar, Tanrıçalar, Hanım Sultanlar" sergisi muhteşemdi ve o kadar büyük ilgiyle karşılaştı ki diğer Avrupa ülkeleri de sergi için sıraya girdiler. TÜRKLER sergisinin de benzer bir ilgi göreceği şimdiden belli oluyor. Ülkemizin tanıtımı açısından bu sergilerin inanılmaz faydası var, onun için; dikkatle, özenle, en iyi şekilde düşünerek hazırlayanlara sonsuz teşekkür borçluyuz.TÜRKLER sergisi için Londra'ya gidenlere birkaç öneride bulunmak istiyorum; Andrew Lloyd Weber'in son müzikali, başrolünü ünlü İngiliz sanatçısı Michael Crawford'un oynadığı "The Woman in White"ı mutlaka görmeye çalışsınlar (Biletleri otellerden değil, Leicester Square veya Palace Theatre'dan almak gerekiyor. Fiyatlar çok farkediyor.)Gençler için, daha önce filminde Elvis Presley'in oynadığı ve onun müzikleriyle hazırlanan Jailhouse Rock kaçırılmayacak, çok hoş bir müzikal (Piccadily Theatre). Tabî Marnına Mia'yı hâlâ görmeyenler için o birinci tercih olmalı. Bir de "The Producers" oyun olarak çok beğeniliyor (Theatre Royal.)Restoran olarak ise Özer ilk tercih. Yemekleri, sunumu, restoranın atmosferi, dekoru ve her şeyiyle kusursuz, insan bir Türk restoranının bu kadar başarılı olmasıyla gurur duyuyor. Rezervasyonsuz yer bulmak genellikle imkânsız.Adres: 5. Langham Place, Regent St.Tel:020 7323 05 05Taksiye sadece 'Özer' demeniz de yetiyor aslında. Öyle popüler olmuş ki bilmeyen yok.Hak edilen bayram!Sevgili okurlarım, canlarım ciğerlerim; Günlerdir hiç tanımadığım isimlerden yazılı ve telefonla, sayamayacağım kadar çok bayram tebriki geliyor. Yalnız benim değil, benim şahsımda çok sevdikleri, tiryakisi oldukları VATAN gazetesinin, VATAN ailesinin bayramını kutluyorlar.Tabiî bu arada VATAN'ın, iki yıl gibi kısa bir sürede neredeyse tüm rakiplerini geride bırakıp en üst sıradaki iki gazeteyi çok yakından takip eder hale gelmesi, AB grubu okuyucuda ise çoğu zaman zirveyi koruması ile onun nefesini enselerinde hissederek telaşa kapılanların gazete fiyatını düşürdükleri yetmiyormuş gibi koro halinde saldırıya geçmelerinin, kendi aralarındaki anlaşmazlığa bizi de karıştırmaya çalışmalarının okuyucu üzerinde en ufak bir etkisi olmadığı, okurun yalana, iftiraya prim vermediği de görülüyor Türkiye'nin, patronu olmayan, bağımsız gazetecilere ait tek gazetesi VATAN dedikodulara, saldırılara kulak asmadan korkusuzca yoluna devam ediyor.Bayram tebriklerine, bize gösterdiğiniz takdire, sevgiye teşekkür ediyor, ben de siz sevgili okurlarımın mübarek Kurban Bayramı'nı en iyi dileklerimle kutluyorum. Sağolun, var olun!

Devamını Oku

Atatürk'ün özel bilgileri neden yayınlanamaz?

18 Ocak 2005

"Latite Hanım'ın günlüğü" başlığıyla dün yazdığım yazıya okurlardan ve uzmanlardan çok sayıda olumlu tepki geldi ve gelmeye devam ediyor. Görülen o ki Atatürk'le kısa süre evli kalan Latife Hanım'ın, başarısız olan ve boşanmayla sonuçlanan bu evliliğin arkasından yazdığı mektupların ve anıların "25 yıl sakıncalı bulunduktan sonra" nihayet, yayınlanmaya karar verilmesine sadece ben değil, büyük bir çoğunluk karşı çıkıyor.Dün gelen mail ve telefonlar arasında "kişilik haklan ve hukuk" konusunda en çok söz sahibi isimlerden biri; Prof. Dr. Safa Reisoğlu'nun telefonu da vardı. Borçlar Hukuku, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu üzerine çok değerli kitapları bulunan ve bu konularda uluslararası görevlerde bulunmuş olan Prof. Reisoğlu yazımdan dolayı beni kutladıktan sonra şunları söyledi:"Bu üç kanunda da şahsiyetin korunmasına ilişkin özel hükümler vardır. Bir insanın kişilik haklarını zedeleyecek nitelikte bir yayının/yayımın durdurulması istenebilir. Latife Hanım'ın anılan ve mektupları eşini de aynı derecede ilgilendirmektedir, bunlar üzerinde o evliliği paylasan kişinin de eşit haklan vardır ve bugün o hayatta olmadığı için bunlar yayınlanamaz.Ayrıca özel konumda, Cumhuriyet'in kurucusu ve simgesi olmuş bir şahsın, hayatta olmadığını da göz önüne alarak bu girişimin durdurulması, milletçe bu hataya engel olunması gerekir." ilgili kanunlar hakkında en yetkili ağızdan yapılan bu açıklama sanıyorum Latife Hanım'ın evraklarını tasnif için o yıllarda bilirkişi tayin edilmiş olan ve bu anıların yayınlanmasını 25 yıl süreyle sakıncalı bulan 95 yaşındaki Prof. Dr. Reşat Kaynarın "tek başına karar veremeyeceğini" açıkça ortaya koyuyor.Eğer o anılarda bir milletin kahramanı, idolü bir ismin manevi şahsiyetini zedeleyici açıklamalar yer alıyorsa ve üstelik bunlar, dün belirttiğimiz gibi terkedilmiş bir eşin tarafsız olmama ihtimali yüksek (ayrıca doğruluğunun kanıtlanması imkânsız) olan bilgiler ise, değil tek bir şahsın, hiç kimsenin bu konuda yetkisi olmamalı.Kanunlara aykırı olan bu girişimin durdurulması gerekiyor. Durdurulmadığı takdirde derhal dava açacak (ve kesinlikle kazanacak) çok sayıda vatandaş var bildirmiş olayım. Herhalde Atatürk'le ilgili bir konunun tazminatı da "yasa dinlemeyenler"i pişman edecek değerde olacaktır!

Devamını Oku

Latife Hanım'ın günlüğü

17 Ocak 2005

Dedikodu gazetesi çalışmaya başladı bile. "Çok yakında Latife Hanım'ın anıları yayınlanacak" haberi çıktı ya, daha anılar yayınlanmadan dedikodu gazetesindeki tefrikalar neredeyse tamamlandı.Sanki gerçeğin ta kendisiymiş gibi anlatılan hikâyeleri, "anılar arasında bu da varmış" diye söylenenleri duysanız takkeniz uçar.Ben bu konuşmaları sadece gazeteci olarak dinliyorum. Daha önce yine gerçekmiş gibi anlatılan, internet sitelerinde, TV programlarında "mühim haber, ciddi araştırma sonucu" gibi dolanıp duran ve sonunda asparagas olduğu anlaşılan haberleri dinlediğim, okuduğum gibi... Yani en az dörtte üçüne inanmayarak...Hoş, ben fısıltı gazetesinden değil de, diğerleri gibi Internet'ten, TV'den, gazeteden de duysam, Latife Hanım'ın Atatürk'le ilgili anılarına 'tek taraflı haber' olarak bakarım ve inanmam. Şimdi hayatta değil, arkasından konuşmuş gibi olmayalım (anılarında ne yazdığını da henüz bilmiyoruz) ama; kısa süren evliliği içinde Atatürk'ün her hareketine karışmış, arkadaşlarından tercihlerine, yaşam tarzına kadar her şeyini tenkit etmiş, başkalarının yanında onu uyarmış, azarlamış, bağırmış bir eşin, bütün bunların neticesinde isteği dışında gelişen boşanmadan sonra gerçeği olduğu gibi yazabileceğine inanmak ne derece doğru olur?İntikam duygusuTerkedilmiş bir kadının hatıralarında intikam duygusunun ve başka tepkilerin yer almayacağına kim emin olabilir?Çıkardığı ve Atatürk'ün isyanıyla sonuçlanan her kavgada, kendisini ailesinin evine gönderdiğinde yalvararak araya Salih Bozok'u koyup geri dönen, döner dönmez aynı tartışmaları sürdüren Latife Hanım'ın kıskançlıkla çıkardığı olayları, yine kıskançlıkla; Mustafa Kemal'i görmek için gelen Fikriye'yi Köşk'ün kapısından kovduruşunu ve Fikriye'nin bu nedenle intihar ettiğini bilirken, bu yapıdaki bir insanın doğru bir durum analizi yapabileceğine veya olayların gerçek yüzünü anlatmayı başaracağına inanabilir miyiz?Atatürk, hayatı askeri okullarda, savaş meydanlarında sıkıntılar içinde geçmiş bir kahraman. Gerçek bir kahraman. Ama sonuçta o da hatalarıyla, günahlarıyla, sevaplarıyla bir insan. Ne yaşamış, ne yapmış olursa olsun kısacık ömrüne işgal altındaki, parçalanmış bir imparatorluktan genç, çağdaş, özenilen bir cumhuriyet yaratmayı sığdırmış bir insanı hiç kimse sıradan fanilere uygulanacak ölçülerle değerlendiremez.Ne Atatürk gibi bir insanla evliliği "herhangi bir evlilik" le karıştıran Latife Hanım, ne de bir başkası.Onun için ben Mustafa Kemal'in cevap veremeyeceği, doğrulayıp yalanlama imkânı bulunmayan özel yaşamına dair hiçbir bilgiye, "sır"a inanmam. İnanmayacağım gibi dinlemekle, okumakla bile ona saygısızlık yaptığım duygusuna kapılabilirim. Bence, bugün bile dünya liderlerinin, adına saygıyla, takdirle andığı, düşmanı olan generallerin cenazesinde saygı duruşunda bulunduğu, böylesine özel bir insana ait bilgiler terkettiği karısının ağzından yayınlanmamak.Özel yaşama saldırıBasın, yayın özgürlüğüne kısıtlama değil söz ettiğim, çok özel bir insanın özel yaşam alanına "halka mal olmuş" bahanesiyle dalma ve üstelik fena halde yanılıyor ya da aldatılıyor olma hali.Latife Hanım'ın evrak metrukesini tasnif için bilirkişi tayin edilen Prof. Dr. Reşat Kayner kendi insiyatifiyle anılarının 25 yıl süreyle yayınlanmamasını tavsiye etmiş. 25 yıl 2005 Şubat'ta bitiyor. İyi ama bugün 95 yaşında olan ve bu belgeleri incelemek üzere bir bilim kurulu oluşturulursa bunun içinde yer almaya istekli görünen Prof. Kaynar'ın, süre belirlemeye o gün için kamuoyu bilgisine sunmakta sakınca gördüğü belgelerin bugün "yakın tarih açısından önemli" diyerek açıklanmasına niçin tek başına kolayca karar verebiliyor? Öyle ya, Atatürk'ün özel yaşamının, karısıyla arasında geçenlerin yakın tarihe değil, olsa olsa dedikoduculara bir katkısı olur değil mi?Doğal ve helal!Artık biliyorsunuz, köşemdeki hataları düzeltmeden geçmem. Okurlarınma "Ne demişler?" köşesinde' Yanlışlarınızı, hatalarınızı itiraftan çekinmeyin' sözleri yazarken kendi yazımdaki hataları görmemiş gibi davranmak olmaz.Tekrar tekrar okunmasına rağmen bazen gözden kaçanlar oluyor, bazen de yazılar sayfaya yerleştirildikten sonra telefonla yaptığımız düzeltmelerde dizgi hatası olabiliyor.Dünkü yazımda 'Halkın parasıyla finanse edilen bir özel TV kanalında 45 bin dolarlık hediyenin ne kadar da doğal ve helâl olduğu anlatılıyordu' cümlesinde "helâl" kelimesinin kaldırılmasını telefonla bildirdim. "Ve" bağlacı silinmeyip unutulunca 've olduğunu' şeklinde çıkmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.Bu arada, Avrupa ülkelerinde "hediye" konusunu araştırmaktayım. İngiltere'den gelen yazıda "Hediyelerin mutlaka Parlamento'da kayda geçirildiği, uygun görülmeyenlerin iade edildiği" bilgisi veriliyor.Blair'in bedava seyahatiBir örnekle birlikte... Cümleyi aynen yazıyorum:"Tony Blair'in bir Fransızın davetiyle gittiği bedava seyahati kayda geçirtmeyi unutması skandala neden oldu."İş adamlarıyla, büyük firmalarla yakın ilişkiler, çıkılan bedava seyahatler dahi nasıl dikkatte izleniyor görüyor musunuz/görüyor muyuz? Bunun için mi onlar güçlü bir Avrupa ülkesi, biz ise sürekli yalpalayan, bir türlü doğrulamayan Türkiye'yiz acaba?

Devamını Oku

Halk hediyeyi onaylıyormuş, mesele yok o zaman!!

16 Ocak 2005

Neden kendimi uzaydan gelmiş kadar yabancı hissetmeye başladım bilmiyorum. Bir kez daha itiraf ediyorum ki ülkemdeki gelişmelerle "uyum sorunu" yaşamaktayım.Ya ben buraya ait değilim veya burası hızla başka bir yere dönüşmekte...Hediye konusunu sürdürmemek, artık çözeceklerine inanarak başka önemli meseleler üzerinde durmak için dün ara verdim ve "kadınların kızlık soyadını kullanma sorunu ile uluslararası sözleşmelerle çelişen ikinci yasa"dan bahsettim. Ama yok abicim bitmiyor ve öyle abuk gelişmeler oluyor ki sus susabilirsen.Halkın parasıyla finanse edilen bir TV kanalının ünlü "anchorman"i 'hediye alınmışsa ne olmuş sözleriyle başladığı programında halkla sokak röportajları yaparak siyasetçilerin, başbakanların değerli hediye kabul etmesinin ne kadar da doğal' ve olduğunu millete anlatmaya, anlamayanlara kabul ettirmeye çalışıyor.Bunun üzerine ünlü bir yazar, yine TV'de, haklı olarak "Eğer bunlar çok sayıdaki konuşma arasından cımbızla çekilenler değilse, milletin çoğunluğu böyle düşünüyorsa yazık bizim gayretlerimize" diyor. Sonra da hediyelerin sadece 45 bin dolar değerindeki pırlanta 'gerdanlık ve broş' olmadığını, bu alışkanlığın ülke adına yapılan alışverişlerde özel uçak, özel otobüs istemeye, özel araçlar kabul etmeye, istenen ve alınan limuzinleri eşlere tahsis etmeye kadar vardığını anlatıyor.Anlatmayıp da ne yapsın? Türkiye'de bi rileri "kendileri dışındaki herkesi budala" zannetme alışkanlığını giderek gelenek haline getiriyor. Herkes sussa, bu birileri haklı olacak ve budalalık da sürüp gidecek. Aslına bakarsanız, hediye konusundaki bu gayretkeşliğe karşı sorulacak tek bir soru var: Eğer gerçekten özel kişi ve kuruluşlardan değerli hediye kabul etmek bu kadar doğal bir siyasi gelenek ise ABD başkanları, tüm üst düzey bürokratları ve siyasetçilerinin 200 doların üstünde hediye kabul etmesi neden yasaklanmıştır? Benzer kuralları neden diğer batı ülkelerinin siyasileri de benimsemiştir?Hediyeler neden, önce kaydı yapılıp sonra hemen Beyaz Saray'daki (veya diğer ülkelerin yönetim binalarındaki) müzelere konur?Kanun ne diyor?Bizim 'Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu'muz, neden 'Her türlü seçimle iş başına gelen kamu görevlileri ve dışardan atanan Bakanlar Kurulu üyeleri başta olmak üzere, devlet kurumları, siyasetçiler, gazeteciler ve önemli kamu görevinde bulunan herkes için' değeri 10 aylık net "asgari ücret" toplamını aşan eşyaları, aldıktan itibaren bir ay içinde kendi kurumlarına teslim etmek zorunda olduklarını söylüyor? (Sadece 'yabancı devlet adamları veya milletlerarası kuruluş temsilcileri tarafından verilen imzalı hatıra fotoğraflarının çerçeveleri' bu madde hükümlerine tabi değil...)Demokrasilerde bütün vatandaşlar eşit haklara sahiptir, kimseye ayrıcalık tanınamaz Biz eğer bazı vatandaşları ve onların ailelerini, rüşvet, haksız kazanç, değerli hediye kabul etme, yolsuzluk nedeniyle yargılıyor, yargılanmalarını TV'lerden millete izletiyor ama bazılarına da ("yazılı"sı bir yana) yazılı olmayan dokunulmazlıklar sağlıyorsak o yönetme "demokratik" demek de son derece komik bir varsayım olabilir ancak.45 bin dolarlık, "özel bir şahıs veya kuruluş" hediyesi devlet tarafından kabul edilemez. Tek çözüm iade edilmesidir.Bu arada, böyle hataların; liderlerin yanlarına devlet prosedürlerini bilen (akraba, ahbap, torpilli danışmanlardan söz etmiyoruz) danışmanlara, uzmanlara sorulmadan karar verilmesinden oluştuğunu da unutmamak gerekiyor.

Devamını Oku

Kadının soyadı neden önemli!

15 Ocak 2005

Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in "kadınların kızlık soyadını kullanması" konusunda, Bakanlığı'ndan yapılan açıklamanın tam aksine bir açıklama yapması ve AİHM'nin bu konudaki kararını desteklediğini söylemesi iyi oldu.Onun açıklaması üzerine ben de aynı gün yayımlamayı düşündüğüm ama deprem konusuna öncelik vererek bir gün ertelediğim "Adalet Bakanlığı'na adaleti kim öğretecek" başlıklı yazımı hemen değiştirdim.Bakan Çiçek çok, çok önemli bir cümle söylemiş: "Eğer uluslararası sözleşmelerle bizim yasalarımız çelişirse sözleşme uygulanır."Bu durumda "erkeğin soyadının mutlaka kullanılması" doğal olarak eşitliğe aykırı bir durum yarattığı ve sözleşmelerle çeliştiği gibi Medeni Kanun'un Mal Rejimi'nde kadın nüfusu ikiye bölüp, 17 milyon kadının yasadaki olumlu gelişmeden yararlanmasını önleyen "Yürürlük maddesi" de aynı durumu yaratmaktadır. Halen evli olduğu halde aynı yasadan yararlanamayan kadınlarla bu kez hem erkekler hem de kadın nüfusun diğer yansı arasında eşitsizlik yaratılmıştır.Ayrıca, "soyadı" ile ilgili yasa hakkında Bakanlık'tan yapılan açıklamada "Soyadı seçme görevi ve hakkı evlilik birliğinin başkanı kocaya aittir (...) Yasak koyucu eşlerden birine öncelik tanımıştır" sözlerinde de hata var. Yeni Medeni Kanun "aile reisi" kavramını ortadan kaldırıp demokratik bir aile yapısını benimsemiş ve hiç kimseye özel haklar vermemiştir. 'Yasak koyucu" ise herhalde "yasa koyucu" olmalıydı.Bakan'ın bu açıklaması; evlendikleri zaman babanın kütüğünden kocanın kütüğüne transfer olan, soyadı ile birlikte tüm kimlik kartları, belgeleri, kredi kartları değişen, ayrılacak olursa yeniden baba kütüğüne dönen, yeniden evlendiğinde bütün işlemlere baştan başlayan kadınlar için son derece memnunluk verici.Kadın hukukçular, çocukların da, sanki annenin varlığı önemsizmiş gibi babanın soyadı ile onun soyuna ve kütüğüne ait olduğunu, bu eşitsizliğin ortadan kalkması için Avrupa ülkelerinde kimlik kartlarında babanın adının da bulunmadığını söylüyor ve "çocuklar" konusunun ele alınmasını istiyorlar.Yukarıdaki düzeltmeleri yapmak için Medeni Kanun'a mutlaka geri dönmek gerekecek.Beyoğlu'na yeni bir nefes; biriki...Kim sevmez ki İstiklâl Caddesi'nde yürümeyi, bir kafede, muhallebicide oturmayı, kitapçılarında zaman geçirmeyi... İstanbul'un en özel semtlerinden biridir Beyoğlu ve umuyorum sonsuza kadar da böyle kalacak.Korunabilirse; bugün olduğu gibi güzel köşeler eklenerek gelişip aynı zamanda tarihi, otantik havası da kaybedilmezse... Neyse ki bu konuda kesin bir kararlılık söz konusu, sevindirici bir kararlılık!Örneğin bir süre önce yemlenerek açılan Markiz Pastanesi ve hemen yanında güzel restoranları, mağazalarıyla Markiz Pasajı'nın İstiklâl Caddesi'ne önemli bir katkısı oldu. Markiz, aynen eski İstanbul'da olduğu gibi, son derece popüler ve orijinal yapısını koruyan keyifli bir mekân. Pasaj ise şık, modern ve eğlenceli bir dinlenme-alışveriş merkezi.Geçen Çarşamba akşamı caddede dolaştıktan sonra Markiz Pasajı'na gittim. Tam girişte açılan "biriki" isimli 'Cafe-Restoran'ı görmek için... İyi ki gitmişim, size de önerebilirim. Daha önce Armani Cafe'nin genel müdürlüğünü yapan Kerem Suner'le Zeynep Moroğlu'nun birlikte açtıkları biriki'nin çok hoş ve rahat bir atmosferi var. Yemekleri, mezeleri çok lezzetli. Benim için enteresan olan farklı, rastlanmamış tatları bulabilmek ve burada Çin'den, İtalyan'a, Türk'ten Belçika yemeğine, mönüde her türlü farklı lezzet mevcut.Eh, güzel müzik, güzel yemek, sıcacık bir ortam, daha ne İstersiniz? Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım.Beyoğlu'nun göbeğinde yeni bir nefes Markiz Pasajı ve biriki... Mutlaka gidin, hele hiç gitmediyseniz hemen.Bana hak vereceksiniz.HünkarBu arada, yemekten, restorandan söz etmişken Nişantaşı, Abdi İpekçi Caddesi'ndeki Hünkârı da size hatırlatmadan geçemeyeceğim. Daha önce şöhretini çok duymuş olmama rağmen arkadaşlarımın İsrarı ile birkaç hafta önce gidebildim. Bence de tarif edilir gibi değil, müthiş bir şey!Feridun Bey'in yemeklerinin lezzetini gördükten sonra her yıl mutlaka kendi el lezzetimle pişirdiğim yılbaşı hindimi de bu yıl onlara sipariş ettim. Çok güzeldi çok...Hünkâr'a gidin ve kadınbudu köfte ile zeytinyağlı lahana dolmasının tadına bakmayı da unutmayın.Fiyatlar yüksek değil, merak edenlere onu da söylemiş olayım!

Devamını Oku

Gazeteci kimliğimizle aldığımız hediyeler

14 Ocak 2005

Detaylarla ilgilenmeyi konunun esasına eğilmekten daha iyi başaran ve daha çok seven bir milletiz biz. Emine Erdoğan'ın 30 bin dolarlık hediyesinde de durum değişmedi.Gelen maillerin çoğunda hangi hediyenin, kime verildiği, Moskova Belediye Başkan Yardımcısı'nın kendisine verilen broşu Emine Hanım'a verdiği, böylece toplam miktarın 30 bin dolar yerine 45 bin dolar olduğu gibi detaylar var.Oysa bunların hiç biri önemli değil... Önemli olan; bir işadamından değerli bir hediyenin alınmış olması... Perşembe akşamı bir kanalda geç saatte verilen haberlerde Emine Erdoğan'ın "bu hediyenin gelirini depremzedelere bağışlayacağı", Cuma günü ise Başbakan'ın "hediyeleri 'en fazla değeri yazan' gazeteye satacağı" esprisi(!) söylendi ki bunlar da önemli değil. Hatta anlamsız.Kime ve nereye bağışlanırsa bağışlansın veya satılırsa satılsın sonuçta armağanı kabul etmiş durumdalar. Üstelik Emine Hanım, 30 bin dolarlık kolyenin üstüne Rus belediyecinin verdiği 15 bin dolarlık broşu da almış. Acaba yanlarında başka Rus görevliler olsa, onlara da hediye verilse ve onlarda bu hediyeleri Emine Erdoğan'a vermeyi teklif etseler hepsini alacak mıydı?Biz de, Tayyip Bey de, Emine Hanım da biliyoruz ki yapılan önemli bir yanlış var ortada.Başbakan, konu ile ilgili olarak yaptığı son konuşmada mağaza sahibinin "hediyenin değerini 10 bin 600 dolar olarak açıkladığını" (ve hatta yazılı olarak bildirdiğini) belirtmiş. Peki kolyenin ve broşun fiyatını da önce gazetecilere aynı şahıs söylememiş miydi? Ayrıca (Başbakan'ı yalanlamak gibi olmasın, kendisine inanmak isteriz ama) bizde vergi kaçırmak için bile fiyatların gerçek değerinin çok altında gösterilmesi her zaman başvurulan bir yol değil mi? Ve yine ayrıca, hediyeler 10 bin değil, 1000 dolar olsa ne fark eder, sonuçta o da pahalı hediye sayılmaz mı?Tayyip Erdoğan bu sıkıntılara gireceğine, hediyeyi basına satmaya kalkacağına hemen iade etmeliydi. Basının isteği ziynet eşyası almak değil, siyasetçilerin işadamlarıyla alışverişine, özellikle hediye alışkanlığına son vermek. Yeteri kadar açık anlatılamıyor mu bilmiyorum ki?İğneyi kendinize!M. Fuat Akbaş isimli okurumuz 30 bin dolarlık hediye ile ilgili tepkilere, yazılara bozulmuş."İğneyi kendinize, çuvaldızı başkasına! Siz bugüne kadar gazeteci kimliğinizle aldığınız hediyeleri ne yaptınız? İade mi ettiniz, yoksa aslında onlar sizin hakkınız mıydı?" diye soruyor.Ben iade etmedim, çünkü gazeteciliğe başladığım günden bu yana hediye kabul etmedim. Kendine ve görevine saygılı gazetecilerin de etmeyeceğine inanıyorum. Kabul ettiğim hediyeler; benden habersiz adıma dikilen ağaçlar, okutulan öğrenciler, donatılan okul kütüphane ve sınıflandır. Evet, bunları kabul ediyorum, çünkü bana değil başkalanna, topluma yarar sağlıyor. İşte bu kadar Fuat Bey, olay budur. Eğer "Hediye verdim" diyen varsa hemen ortaya çıksın, memnuniyetle size duyuracağıma söz veriyorum.Basın, demokrasilerde "dördüncü kuvvettir. "Yasama, yürütme ve yargı"dakilerin alamayacağı gibi onların da değerli armağan alma veya çıkar sağlama hakları yoktur. Sebep de özgürlüklerinin kısıtlanması, borçluluk durumunun doğmasıdır. Haydi, haksız olduğumu söyleyin!

Devamını Oku

Bu hediyeyi almaya hakkınız yok!

13 Ocak 2005

Muhalefet partisi iç işleriyle(!) meşgul olduğu için onların görevi çoğu kez basına düşüyor. Gerçi iktidar partisi AKP'nin, ne muhalefetin ne de medyanın uyanlarından etkilenmesi söz konusu değil, kim ne derse desin onlar padişah özgürlüğüyle istediklerini yapıyorlar.Gözler, kulaklar kapalı... Halk deseniz aynı vurdumduymazlık içinde. Yapılan yolsuzluklar, hatalar, eksikler onları ilgilendirmiyor, göz boyamak için ortaya konan senaryolar, basmakalıp popülist konuşmalar yetiyor. Deprem önlemleri pek ilgilerini çekmiyor ama TV'nin çöpçatan programına katılanların yaşadığı her şeyi maşallah ezbere biliyorlar.Biz yine de, bütün bu akıl almaz duruma rağmen uyarma görevimizi yapmak zorundayız. Rusya'daki Arkadia Alışveriş Merkezi'nin açılışı sırasında bir kuyumcu Emine Erdoğan'a 30 bin dolar tutarında broş ve kolye hediye etmiş. Bu değerli hediyelere bakarken Emine Hanım'la Tayyip Bey'in yüzünde öyle mutlu bir ifade var ki... Ve tabiî bu mutlu andan sonra hediye kabul edilmiş. Aynı sırada Moskova Belediye Başkan Yardımcısı'na da pırlanta-mercan karışımı bir broş hediye eden kuyumcu (bir de biz reklâmını yapmayalım, ismini özellikle kullanmıyorum):"Bu hediyeleri hatıra olsun diye verdik. Maddi değeri önemli değil. Biz Moskova'da hızlı büyüyecek bir firmayız. Kısa sürede 20 mağazaya ulaşmayı planlıyoruz" demiş.Siz hiç 30 bin dolarlık hatıra eşyası gördünüz mü? Hani mağazalar, Tom Hanks'e de yapıldığı gibi önemli konuklarına, bir tespih veya nazır boncuğu benzeri küçük hatıra eşyaları verebilirler ama pırlanta broş kolyeden hiç hatıra olur mu?Bu pek akıllı mağaza sahibi kendi dışındaki vatandaşları da pek saf bellemiş anlaşılan... Türk siyasetinde (son derece dikkatli, her şeyi kurallara uygun yapanlar olduğu gibi) pahalı armağan verme (veya alma) heveslileri daha önce de görüldü, bugün de var. Ama gerçek şu ki, normal şartlarda hiç kimse bu kadar pahalı hediyeyi karşılık beklemeden veremez.Veremeyeceği (veya vermeyeceği) gibi siyasetçilerin de aynı nedenle pahalı hediye kabul etme hakları yoktur. Diğer ülke liderlerinin onlara getirdiği değerli hediyeler bile ya TBMM'ye veya müzelere verilmek zorundadır. Zira o hediyeler şahsa değil mevkiye, makama getirilmiştir.Biz bunlara benzer açıklamaları '6-7 bin davetliden, yabancı liderlerden toplanan pahalı düğün hediyeleri, sandıklar dolusu altınlar' konusunda da yazmıştık. Hiçbir şey değişmedi. Siyasetçilerin "Türkiye'nin bakanı, başbakanı, cumhurbaşkanı" olduklarını unutmamaları gerektiğini, o hediyelerin E hanıma veya T beye değil; Başbakanın eşine veya kendisine verildiğini anlatabilmek için ne yapmalı? Bu nedenle batı ülkelerinde başkanların, başbakanların cüzi bir değerin üstünde hediye kabul etmediğini bilmiyorlar mı?Moskova Belediye Başkan Yardımcısı'nın da hediyeyi almış olmasının hiç önemi yok. Aynı hatayı o da yapmış.Başbakan Erdoğan'ın 30 bin dolarlık hediyeyi iade etmesi, edene kadar tepkilerin sürmesi şart.Bu alışkanlığın devam etmesi kabul edilemez!

Devamını Oku