Sevinilecek bir olay, bir haber yakalayınca sizinle paylaşmak istiyorum hemen... Malûm, bu tür haberlerle sık karşılaşmıyoruz. Mahkemelerden öyle düzgün kararlar çıkmaya başladı ki insanın zil takıp oynayası geliyor.İşte Fırtına Vadisi'nden gelen neşeli yankılar; benzersiz bir tarih, kültür ve doğa zenginliğine sahip olan, bu nedenle, dünyada koruma altına alınmış 200 bölge arasında bulunan Hala ve Fırtına vadilerindeki hidroelektrik santrali inşaat sonunda durdurulmuş. Yöre halkı ile Çamlıhemşin-Hemşin Vakfı'nın Trabzon İdare Mahkemesi'nde açüğı iki davanın sonucu şöyle:Mezkûr santral için verilen ÇED (Çevre Düzenleme) raporunda hukuka uyarlılık yoktur ve olayda üstün kamu yararı, santralin yapılmasında değil doğal çevrenin korunmasındadır. Böyle, daha önce nasıl ve hangi baskılar altında verildiği anlaşılmayan ve santralin yapımına izin veren ÇED raporu iptal edilmiş. Bundan güzel haber olur mu? Sadece doğru kararın çıkması değil; yöre halkının, STK'ların, üniversitelerin ve medyanın birlikte verdiği mücadelenin ne kadar etkili olduğunu bir kez daha göstermesi açısından da önemli. Bu yıl ilk defa gerekli dayanışmanın sağlanması ve böylece birçok olayda istenen sonucun çıkması Türkiye için çok önemli bir gelişme.Benim de daha önce, santrale izin verilmesine yazılarımla karşı çıktığım Fırtına Vadisi'nin kurtulmasına çok ama çok sevindim. Yöre halkını ve çözüm hareketine öncülük eden Çamlıhemşin-Hemşin Vakfım kutluyorum.Onlar da bana gönderdikleri mektubu "yasal ve seviyeli mücadelemizde Fırtına Vadisi'nin yanında yer alarak yöreye sahip çıkmanızdan aldığımız gücü, hazzı Fırtına Vadisi'ne ve Fırtına Vadisi dostlarına anlatmaktan büyük mutluluk duyacağız" diye bitirmişler.Umanm yalnız bu kuşaktan dostlara değil torunlarına da anlatırlar. Ve bu olay gelecekteki benzer girişimlere engel olunması açısından bir örnek olur. İlk fırsatta "Fırtına"yı görmeye gideceğim!Kadın ve Bilim!Hatırlayacaksınız Harvard Üniversitesi Rektörü Lawrence Summers'ın yaptığı aptalca konuşmayı... Hani "kadınlardan bilim insanı çıkmaz" dediğini anlatan haberi benim köşenin yanına koymuşlardı ve ben de (üstüne üstlük bir kimya mühendisi olarak) sinirlendiğimi ama muhatap olmaya değmeyeceğini (!) söylemiştim.Tabii sinirlenen yalnız ben değildim, önce kendi üniversitesinin, sonra ABD'deki birçok üniversitenin kadın öğretim görevlileri, bilim bölümlerinin öğrencileri ayaklandılar. Yale Üniversitesi'nde, Milli Bilim Akademisi üyesi kadın bilimcilerle araştırmacılarla yapılan röportajlar açıklandı.Summers'ın "kadınlar anneliğe ve aileye öncelik verdikleri için bilimde başarılı olamıyorlar" sözünün doğru olmadığı, kadın bilimcilerin işlerine erkekler kadar ciddiyetle eğildiği bu röportajlarla vurgulandı.Bütün bunların sonunda ne olmuş, şimdi oraya gelelim: Rektörün konuşmasının yarattığı öfke okula yüklü bir paraya malolmuş. Harvard, prestijini kurtarabilmek amacıyla kadınlar ile azınlıklara daha çok eğitim ve çalışma şansı yaratılması için 25 milyon dolar harcayacağını açıklamış.Haberi veren "The Boston Globe"; "Summers, umarız bundan sonra dilini tutmayı ve görüşlerini modernize etmeyi öğrenir" diyor.İnsanın ağzından çıkanı kulağı duyması gerekir, ahımız nasıl tuttu adamı, görüyorsunuz değil mi?
İki gün önce Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Güldal Akşit telefonla arayarak New York'taki CEDAW toplantısı ile bazı konularda son gelişmeleri anlattı. Sayın Bakan'a bizleri bilgilendirdiği için teşekkür ediyorum.Önce Erzurum'da bir kız yurdunda "kendilerine baskı uygulandığını söyledikleri ve intihara yeltendikleri için" Yurt Müdürü ile Vali tarafından zorla medyanın önüne çıkartılan kız öğrencilerle ilgili son durumu açıklayan Bakan Akşit "İl Müdürü ile Yurt Müdürü'nün görevden alındığını, soruşturmanın devam ettiğini ve dikkatle izlendiğini" bildirdi. Türkiye'de kız çocukları ve genç kızları korumak, barındırmak amacıyla açılmış tüm yurtlara örnek olacak bir gelişme bu... O yurtlar, çocuklar itilip kakılsın, hakaret görüp ezilsin diye açılmıyor, onları fiziki ve psikolojik açıdan sağlam bireyler olarak yetiştirip topluma kazandırmak için açılıyor, umarız yönetenler bu gerçeği bir daha unutmazlar.Güldal Akşit daha sonra, Türkiye'de kadın hakları konusundaki eksiklerin tartışıldığı CEDAW toplantısında üzerinde durulan konuları anlattı. Söz alan her ülke temsilcisinin, Türkiye'de Kadın Hakları ile ilgili gelişmeler dolayısıyla kendilerini kutlayarak konuşmaya başladıklarını, diğer eksiklik ve aksaklıkların giderilmesi için de ümit taşıdıklarını dile getirdiklerini söyledi.En önemli sorunların başında gelen yeni TCK'da namus ve töre cinayetlerinin aynı maddeye alınmaması, aynı cezaların uygulanmaması konusundaki gelişmelerle ilgili soruma "yasa henüz yürürlüğe girmemesine rağmen mahkemeler namus ve töre cinayetlerini ayırmadan en ağır cezaları veriyorlar. Bekleyip uygulamayı görmek en doğrusu" cevabını veren Akşit'le en çok soru ve itiraz aldığımız Medeni Kanun'un Mal Rejimi Yürürlük Maddesi'ni de konuştuk."Yasaların bizde geriye işlememesi nedeniyle bu sorunun ortaya çıktığını ama yeniden yasal düzenlemelerin her zaman yapılabileceğini" söyleyen Bakan "hiçbir konuda inatlaşma olmayacağını, doğrusu neyse onun yapılacağını" da sözlerine ekledi. (Oysa bizim Medeni Kanun'umuzu aldığımız İsviçre dahil bir çok Avrupa ülkesinde, yasa değiştiğinde, yeni yasa bütün kadın nüfusa aynı şekilde uygulandı.)Adalet Bakanı Çiçek'in "Yasalar uluslararası sözleşmelerle çelişirse, sözleşmedeki şartlar uygulanır" sözlerini hatırlayacak olursak daha çok şey değişecek gibi görünüyor.Türkiye'de Kadın Hakları'nın CEDAW'da ele alınması ve "eksik-hatalı yasalara dönüş" çok iyi oldu. Hem onları, hem de sığınma evlerinin derhal açılmasını hemen tartışmaya başlamak lazım!Star'ın pahalı program hakkı var mı?Son günlerde basında yapılan bazı açıklamalardan öğrendiğimize göre Star, program yapımcılarına ve sunucularına çok yüksek ödemeler yapıyor. Bir programa günde 15-20 milyar, sunucuya 8-10 milyar ödeyen kanal özel bir kanal olsa ve bunu kendi gücüyle yapıyor olsa kimse bir şey diyemez. İyi bir sunucu veya iyi bir yapımcı, hakkı olduğuna inandığı parayı isteyebilir ve alabilir. Ama bu kanal halen, aynen TRT gibi devlet tarafından finanse ediliyor. Yani ödemeler milletin kesesinden yapılıyor. Durum böyle olunca vatandaşa da itiraz hakkı doğar. Örneğin; stüdyoda yapılan bir yarışma programına günde 15-20 milyarın neden verildiğini sorabilir. Örneğin, kanal devlete geçtikten sonra hangi harcamalarda, masraflarda kısıntıya gidildiğini, çalışan insan sayısını ve hepsinin full kapasite çalışıp çalışmadığını sorabilir.Milletin cebinden harcama yapan, böylece haksız (hem de çok haksız) rekabete neden olan, nedense kısa vadede çözümü de bir türlü sağlanamayan gazete ve TV'lere sonsuza kadar susacak değiller ya...Memuru, işçisi, öğretmeni, öğrencisi açlık sınırında (veya altında) yaşayan bir toplum olarak çok bile susmadık mı bunlara?
TV'lerin vurdumduymazlığına dayanan bir büyük sorun daha... Biz, sanatçıların gezmesi, tozması, evliliği, boşanması, magazin, reality show dolanıp dururken, lâle sümbül biçerek, kahve tütün içerek günümüzü gün ederken, reklâm, reyting, tiraj bencilliğiyle halkı uyuştururken bu halk ölüyor. Bayram tatiline çıktığı için yollarda ölüyor, deprem önlemlerini es geçtiğimiz, hatırlatmadığımız için ölüyor. Her yaz mevsiminde damlara serdiği yataklarından zemine çakılarak ölüyor. Şofben veya doğalgaz sızıntısından, taksilerde -tehlike bilinmesine rağmen kaldırılmayan- LPG patlamasından ölüyor.Önemi yok değil mi, "Giden gitsin kalan sağlar bizimdir"... Bu da bir tür nüfus plânlaması (!) bile sayılabilir. Geriye kalanlar Semranım'ı, 'sit-com'ları filan kaçırmasınlar yeter. Ne milletmişiz abicim, gerçekten bizi laboratuvarlara alıp incelesinler ya... Bırakın AB'ye girmeyi, AB bizi alsın mikroskop altında incelesin.Bunca sorunu olan, her gün ihmalden ölüm, her gün cinayet, tecavüz, soygun, vurgun yaşayan ama bunları önleyecek programlar isteyeceğine, yapacağına TV'sinde de oturup en kanlı mafya dizilerini, küfürün, şiddetin en şanlısını çocuklarıyla izleyen bir toplum, ancak incelenebilir.Kısa süre önce dünya güzeli, üniversite mezunu bir genç kız şofben zehirlenmesiyle, 21 yaşındaki genç polis çift doğalgaz sızıntısıyla öldü. Taksim'in göbeğinde, TV'lerin önünde iğrenç tacizler yaşandı. Bunlar sadece duyduklarımız. Duymadığımız binlercesi var. Ama boşverin bu can sıkıcı. Sahi, sizin bu haftaki en popüler kaynana ve gelin adayınız kim?'KPSS' basit bir olay değil!Çok önemli olan ve TV konuşmalarında "O sadece bir genel kültür sınavıdır, bu kadar itiraza gerek yok" sözleriyle geçiştirilemeyecek kadar sorun yaratan diğer konu KPSS. Bu konuda yazdığım "Evde çürüyen öğretmenler" başlıklı yazıdan sonra Türkiye'nin dört köşesinden adeta 'mail' yağdı. İnanın bana pek az konuda böyle bir tepki bombardımanı görülmüştür.Sadece şu satırlara bakın: "İnsanlar yeni bir yıla girdiler coşkuyla, doruktaki sevinçlerle. Oysa bu yıl, bekleyişimin üçüncü yılı olacağından nasıldır sevinç duymak, nasıldır tatlı uykular bilmiyorum. Haber edilseydi bize önceden, diploma ve düşlerimizle evimizin bir köşesine savrulacağımız, yemin olsun kaçardık o rüyadan korkutucu dalgalardan kaçarcasına!".."Tok, açın halinden anlamazmış" derler ya, işi, gücü olan, keyfi yerinde insanlar da bu idealist genç öğretmenleri anlayamaz. Ben kendimi onların yerine koymaya çalışıyorum; öğretmen olduğu halde otellerde resepsiyon memurluğu veya sekreterlik yapanların, daha da kötüsü hiçbir işi olmayıp evinde "öğrencilerin hayaliyle" gün, saat sayanların. Zor bir fakülte dönemini hayallerle ve başarıyla bitiren gençlerin önüne zor bir sınav koyarak eğitim sistemindeki bozukluğun cezasını onlara çektirmek adalet değildir. Doğu'da, Güneydoğu'da okullar öğretmen beklerken bu gençler neden iş bulamıyor ve zehir zemberek yıllar geçiriyorlar?Diğer bakanlıklardan, bakanlardan sorularımıza cevap alıyoruz. AKP Hükümeti'nden önce (özellikle de, Allah rahmet eylesin Milli Eğitim'e sonsuz yararları olmuştur; Müsteşar Bener Çordan'ı kaybetmeden önce) Milli Eğitim Bakanlığı'ndan da alırdık, şimdi ses seda çıkmıyor.Beyler kendimiz için değil, ümitle, merakla, stres içinde bekleşen öğretmenler için soruyoruz, nedir cevabı?Bu sınavda geçemiyorlar diye sonsuza kadar diplomaları yok mu farz edilecek?Bakan Hüseyin Çelik'in KPSS sorununun nasıl çözüleceğine dair cevabını bekliyoruz!
Dün, "Türkler" sergisi için geldiğim ve birkaç gün daha kalmaya karar verdiğim Londra'da bir arkadaşımla konuşurken konu yine siyasete kilitleniverdi..."Bu yıl iyi atak yaptık" dedi arkadaşım. "Avrupa'nın başkentlerinde harika sergiler açıyoruz, Türk filmleri arka arkaya sinemalara geliyor, DVD'leri mağazalarda satılıyor, ünlü sanatçılarımız başkentlerde konserler veriyor..."Kısa bir duraklamadan sonra, yüzündeki mutluluk ifadesi kaybolarak ekledi: "Ama Türkiye'de siyaset yine karmakarışık değil mi? Hiç düzelmeyecek miyiz biz?"Onu rahatlatacak şeyler söylemek için hafızamı zorladım, zira uzakta da olsak yakından izlediğimiz Türkiye gündemi gerçekten de kötü siyasi alışkanlıklar bırakılmış, artık "olumlu çizgiden sapmama" kararı alınmış gibi görünmüyordu doğrusu. Açıkçası ben de İngilizler'in ne kadar rahat, huzurlu, sorunları çözülmüş bir millet olduğunu görüp imrenirken, bir yandan da bizim "ne olursa olsun, ne kadar kötü tecrübeler yaşarsak yaşayalım 'eski tas eski hamam' kalışımıza, aynı siyasi alışkanlıkları, istismarı devam ettirişimize" üzülüp duruyordum.Söyleyeceğim şu ki sevgili dostlar, "Davulun sesi uzaktan hoş gelir" sözü de her zaman için doğru değil. Bizim davulların sesi uzaktan da hiç hoş gelmediği gibi galiba insanın içini daha çok acıtıyor. Bir tarafta ilerliyormuş gibi yaparken diğer tarafta aynı yerde sayıp duruyoruz. Görüntü neye yarar ki, kafalar değişmedikten sonra...Başbakan provokasyonu!Adnan Menderes'i, sorgulayacak bir 'maddi istismar' konusu bulamadıkları için "Örtülü Ödenek'ten cımbız almakla veya kahvaltılarını karşılamakla" suçlayan ve sonunda idam eden bir toplum (ne yazık ki o karan verenler de bu topluma ait idiler) şimdilerde hâlâ on binlerce dolarlık hediyeleri kabul eden başbakanlar için mazeret uydurmakla meşgul. Hayır, hayır; ona "hediyeyi geri verdiği için teşekkür ettiğimi" unutmadım, o başka mesele... Ama birilerinin çıkıp da "kabul edilmesine kılıf uydurmaya çalışması" bana kabul edilemez geliyor."Bir büyük yanlış yapıldı -duyduğumuza göre ondan öncekiler de benzer yanlışları tekrarlamışlar- bundan sonra asla yapılmaması için çok dikkat etmeliyiz" değil söylenen, mazeret bulma cabası...Ve daha bu tartışma bitmeden aynı Başbakan, teşekkürleri ağızlarımıza tıkayarak bu kez "kurban kesimi" konusunda bir başka fahiş hataya girişiyor. İnsanların 2005 yılında artık ülkelerinde vahşet sahneleri izlemek istemediklerini anlamak çok zormuş gibi, insanlık dışı kesimlere yapılan itirazları yine "dine karşı hareket" olarak algıladığını söylüyor.Toplumu bilerek kutuplara bölüyor, provoke ediyor. Bir Başbakan'ın bu tür bir davranışı (hele de herkesin düşüncesini açıklamakta özgür olduğu demokratik bir ülkede ve hele de kendisi düşünce ve ifade özgürlüğünü -iktidara geliş nedenleri arasında o "mağduriyetin" büyük rolünü unutmasın- savunurken) kabul edilebilir mi?Yapılan şey, maalesef artık oy getireceği kesin anlaşılmış bir din istismarını sürdürmek, aynı zamanda vatandaşı da "saf" yerine koymaya devam etmek değil midir?İşte bunlar yurturuldukca/yutuldukça ortaya çıkan yeni lider adayları da aynı yoldan yürümeyi tercih ediyorlar. Bu yol kolay, bu yol zahmetsiz çünkü...Sonunda Türkiye'ye yazık oluyor, ne gam? Beyler koltuk kapsın veya koltuğu korusun da...Davulun sesi uzaktan da kötü geliyor, hem de çok kötü.Bakan Topbaş'a soruyoruz...İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş boyasız ve çatısız binalara kızıyor, bunlara ceza kesileceğini söylüyormuş. Bu güzel... Ama depreme karşı güçlendirilmeyen binalar için nasıl bir önlem ve ceza düşündüğü sorusunu da getiriyor akla.Öyle ya, boyasız ve çatısız bina çirkindir ama can almaz. Diğerleri ise, olacağı söylenip duran bir büyük depremde binlerce kişinin ölmesine neden olacak. Önlemler ne durumdadır bilmek hakkımız, değil mi? Sık sık soruyoruz ve bekliyoruz Sayın Başkan, bir etraflı açıklama da deprem için yapın lütfen!
Hatırlayacaksınız, geçen hafta "Lâtife Hanım'ın Günlüğü" başlığı ile Atatürk'le kısa süre evli kalmış olan Lâtife Hanım'ın anıları ve mektuplarından söz etmiştim. Bu yazıda bir karı koca arasındaki özel ilişkinin, bilgilerin, anıların, kendilerinin ölümünden sonra yayınlanmasına kimsenin karar veremeyeceğini, hele söz konusu kişi Atatürk ise hiçbir şekilde izin verilmemesi gerektiğini söylemiştim.Aynı gün beni arayan, Medeni Kanun, Borçlar Hukuku gibi konu ile ilgili kanunların uzmanı Prof. Dr. Safa Reisoğlu da bu görüşü desteklemiş, "Herkes için geçerli, ama Atatürk'le ilgili olduğunda milletçe sahip çıkmak, önlemek gerekir" demişti.Yine o yazılarda Lâtife Hanım'ın mektup ve anılarını tasnif için o yıllarda bilirkişi olarak görevlendirilen ve bu bilgilerin yayınlanmasında "25 yıl süreyle sakınca gören" Prof. Reşat Kaynar'ın şimdi nedense birden bire fikrini değiştiriverdiğinden de söz ediliyordu.Ben de bu turuma karşılık 'Prof. Kaynar yasalara rağmen bu kadar önemli, bu kadar özel bir durumda nasıl tek başına karar verebiliyor ve kararının doğru karar olduğunu topluma empoze edebiliyor?' sorusunu sormuş, itiraz nedenimi ise 'karşı tarafın, Mustafa Kemal'in şu anda doğrulama, yalanlama imkânı olmadığı halde, bizim de tarafsızlığına emin olamayacağımız birtakım özel bilgilere, kamuoyuna mal olmuş bahanesiyle dalmanın yanlışlığı ve zaten yasalar açısından da mümkün olmayışı' şeklinde açıklamıştım.Son okuduğum habere göre; 95 yaşındaki Ordinaryüs Profesör, aynen dediğim gibi "Kamuoyuna mal olmuş" sözleriyle "yayımlanmalıdır" israrını sürdürüyor. Hem de Lâtife Hanım'ın yasal varisi Dilek Bebe'nin "Bu bilgiler insanların özel hayatına aittir. Mahremdir. Kamuoyuna açıklanmasında hiçbir yarar olmadığı gibi bunu yapmaya da kimsenin hakkı yoktur" demesine rağmen.Kendisine yapılsaydı...Peki bu profesör ne istiyor dersiniz? Acaba kendisi, hayatına ait, diyelim ki eşiyle arasında geçen pek özel olaylara ait bilgilerin, ölümünden sonra birileri tarafından halka açıklanmasından hoşlanır mıydı? Bu kadar İsrarın sebebi nedir?Ayrıca bir profesör kanunlara rağmen nasıl bu kadar İsrara olabilir, onlar kanun-kural dinlemezse başkaları dinler mi?Türk Tarih Kurumu bu belgeleri, Cumhurbaşkanı'nın "Atatürk Müzesi'ne koyacağız" diyerek istemesine rağmen vermemekle doğruyu yapmıştır.İlkeler, kanunlar ya vardır, herkese eşit uygulanır veya yoktur. O zaman da işte böyle sorunlarımızı çözemeden, freni patlamış serseri kamyon gibi yokuş aşağı yuvarlanır gideriz.Sağlık Bakanı neyi abartılı buluyor?Kurban bayramı boyunca birçok kurban kesiminin hâlâ kurallara uyulmadan yapıldığını, ellerinde satırlarla sokakta hayvan kovalayanları, boğaların alnına bıçak saplayanları, kısacası eski vahşetin sürmekte olduğunu okuduk, TV'lerde izledik durduk. Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise kurban kesimi konusunda gösterilen tepkileri abartılı bulduğunu belirtmiş ve "daha çok kurban keseceğiz ama çevreyi rahatsız etmeden yapmaya zamanla alışacağız" demiş. Bu tepkiler abartılıysa, bu da halkın hep birlikte gösterdiği tepkiye karşılık pek silik bir açıklama doğrusu. Böyle diyeceğine "isteyen bundan sonra da kurbanını keser ama gelecek yıldan başlayarak kesim yerlerini biz belirleyecek ve buralarda kimseyi rahatsız etmeden, kurallara uygun kesimi sağlayacağız" dese daha anlamlı olurdu. İstenen şey tavsiye veya sabır telkini değil çözüm. Ç-Ö-Z-Ü-M!
Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun, daha önceden "büyük ihtimalle iptal olacağını" söylediği Viyana'daki Türk-Ermeni toplantısı iptal edilmiş.Yusuf Halaçoğlu, "bizim her türlü kolaylığı göstermemize, arşivlerimizi açmamıza ve belgeleri istenen her dilde sunmamıza rağmen Ermenilerin hiçbir belge sunmadığını" söylemişti. Şimdi ise Ermeni soykırımı iddiasının AB sürecinde önümüze çıkarılmasının bizim aleyhimizde bir sonuç doğurmayacağını, son yıllarda yaptıkları çalışma ve araştırmaların "kesinlikle soykırım olmadığını" ortaya çıkardığını söylüyor.Sağladığımız bütün bu kolaylıklara rağmen "soykırım iddiasında bulunan" (ve hatta yüzde 100 eminmiş gibi bunu yasalarına, Hitler'in Yahudi soykırımı ile aynı maddeye koyan, sınırları içinde soykırımı kabul etmeyen konuşmaları bile suç sayan) Fransa'nın ve diğer ülkelerin neden Ermenileri soykırım iddiasını açıkça tartışmaya ve belgelerini çıkarmaya zorlamadıkları çok ilginçtir değil mi? Türkiye'ye her türlü baskıyı uygulayanlar, sıra karşı tarafa gelince pek sessizleşiveriyorlar nedense...Ama bence daha da ilginç olanı, Türkiye'ye baskı uygulayanların yan tarafında yer alarak "Ermeni soykırımını kabul edelim gitsin. Her iddianın başına 'sözde' kelimesi ekleyerek sorunları çözemeyiz" diye bastıran ve bu süper aydın(!) konuşmalarını Türkiye'de yapmaları yetmiyormuş gibi Amerika'lara koşarak bir de oranın üniversitelerinde konferanslar verip tekrarlayan Türk entelejansiyası..."Biz tarih uzmanı değiliz ama" diye başladıkları konuşmalarını akıl almaz bir cahil cüretiyle, küstahlık ve sorumsuzlukla sürdürdüler son yıllarda. Kimse de çıkıp onlara "Kardeşim madem ki tarih uzmanı değilsin, hiç değilse konuşmadan önce otur da memleketinin tarihini, arşivlerini ve dönemin yabancı diplomatlarının ağzından olayları oku" demedi.Utanırlar mı dersiniz?Acaba şimdi, masadan kaçanları görünce birazcık olsun utanıyorlar mı, merak ediyor insan...Haydi, kendi devletlerine çağrıda bulundukları gibi karşı tarafa da bulunsunlar. Ama bence biraz sıkar onları, Türkiye'den giden dostluk grubuna Ermenistan'da yapılan muameleyi duydular. Grubun Ermeni tercümanı bile davranışlara isyan etti sonunda...İsviçre Dışişleri Bakanı Calmy Rey hanım, soykırım konusunda öyle hassasmış ki Türkiye'ye yapacağı resmi ziyareti bile özellikle "Ermeni Soykırım Günü" ilân edilen 24 Nisan'a almış. Alsın ve 'hay hay, buyursun gelsin' ama ağzının payını da alsın lütfen... Hamfendiyi önce TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile görüştürelim, 'sevgili soykırım(!) mağdurları'nın karşılıklı toplantıdan neden kaçtığını ve belgelerimizi ondan dinlesin.Türk'ün Türk'e yaptığını cümle âlem yapamıyor gerçekten. Ne bitmez tükenmez bir aşağılık kompleksiymiş bu.Bir PKK'lıyı seçimlerde Türklere öneren Türkiye'nin Danimarka Büyükelçisi Fügen Ok'a nasıl bir yaptırım uygulanacak, o da ayrı bir merak konusu. Bu sorumsuzluk ve düşmanlıkların sonu gelmeli artık!
Muazzez isimli okurumun "Muzo" kod adıyla gönderdiği mail ilginç. Hastane sahibi iş adamlarımızın da ilgisini çekebilir düşüncesiyle buraya alıyorum. Zaten o da özellikle, Anadolu Grubu tarafından yeni kurulan Johns Hopkins Hastanesi ile ilgili yazımdan sonra göndermiş mektubu."Sayın Ruhat Mengi, Yazınızda söz ettiğiniz zengin iş adamlarının yapmış olduğu hastaneler, okullarla ilgili bir şey söylemek isterim. Biz işçiler ve emekliler bu hastane ve okullardan (çoğunluk bizleriz) yararlanamadıktan sonra halka ne yaran var?Johns Hopkins Medicine'e yine bizlerden hiç ama hiç kimse gidemeyecek. Çünkü biz asgari ücretle çalışan insanlarız.Bir hafta önce 1 haftalık bebeğimi doktora götürdüm. Bronşit olmuş, hemen kuvöze koymamız gerekir ama 2 milyar dediler! Daha tedaviye başlamadan parasını söylediler. Mecburen SSK'ya gitmek zorunda kaldım. Her gün sabah gidip akşam evime dönüyorum aklım bebeğimde kalıyor. Çünkü ertesi gün bebeğim pislik içinde elime veriliyor. Siz Hopkinsler'den bahsediyorsunuz. Zengin iş adamları birleşip de SSK'lara bir çözüm bulsalar ya! SSK'daki doktor 'mikrop kapmıştır' diyor ama SSK'nın kapısından girdiğiniz an milyarlarca mikropla karşı karşıyasınız.Yazacak o kadar çok şey var ki! Belki bu yazımı hiç okumayacaksınız! Olsun! Okumayın! Sizin övgü dolu yazınız bana bu cümleleri yazdırdı, içim öyle dolu ki! Teşekkürlerimle, Muazzez."Bu sözlerdeki acıyı, üzüntüyü ancak kendinizi onun yerine koyarsanız anlayabilirsiniz. Muazzez hanım çok haklı bir saptamada ve istekte bulunmuş. Keşke kalite sunabilen hastanelerimiz hiç değilse belli sayıda işçi, memur ailelerine de hizmet verebilseydi.Tabii bu SSK hastaneleri sorununun asıl muhatabı Sağlık Bakanlığı. Ve çözüm de SSK'lan Sağlık Bakanlığı bünyesinden çıkarıp bir başka bakanlığa devretmek değil. Ciddi şekilde üzerine eğilerek şikâyetleri minimuma indirmek.Ama nedense Sağlık Bakanlığı pek meşgul. Bu konuyla ilgilenecek vakti yok gibi... Neyle mi meşgul? Orasını kimse bilmiyor işte. Çok üzgünüm Muazzez Hanım, çok. Keşke size yardımcı olabilseydim!En azından mektubunuzu mutlaka okuyacağımı ve değerlendireceğimi bilmenizi isterim. Umarım bebeğiniz en kısa zamanda sağlığına kavuşur.15 milyar fahiş mi, değil mi?TCK eski tasarısına itiraz yazılarım nedeniyle bana açılan davaların sonuçlarını gören ve beni arayan bazı hukukçular "takıntılı" kelimesinden dolayı aleyhimde 15 milyar TL. tazminata hükmedilmesine inanamadıklarını söylüyorlar.Öte yanda gazetemizin avukatlarından, Ankara'daki "Doğan Soyaslan davaları"nda Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sayın Sema Kendire! ile birlikte beni savunan Avukat Ülkü Harhar ilginç bir noktayı hatırlatıyor. 2002 yılında Hıncal Uluç aleyhine eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından açılan 15 milyar TL'lik davaya da Ülkü Hanım bugün bizim gazetemizin hukuk bürosu başkanı olan Avukat Müjdat Gültekin'le birlikte katılmış. O davada Yargıtay 15 milyar TL'nin "fahiş tazminat" olduğuna karar vererek "mahkeme kararı"nı bozmuş. Mahkeme İsrar etmiş. Şu anda dosya Hukuk Genel Kurulu'ndaymış.Bu kararlarda söz konusu şahısların kimliği, konumu ve "bu kişilerin basının övgüsü, alkışları kadar sert eleştirilerini de, kabul etmesi" gibi şartlar da etkili oluyor. O zaman, bir Cumhurbaşkanı'nın bir durumda eleştiriyi kabul etmesi olabiliyorsa hukukçunun neden olmasın diye düşünüyor insan.Sonuç olarak, kararlar ne olursa olsun daha önce söylediğim bir sözü tekrarlayacağım; Yeni TCK ile bizim ve gelecek kuşakların daha medenî, daha âdil ve güvenli bir yaşamı olacak."Bu yolda mağlup bile galip sayılır!"Not: Okurumuz Hüsnü Akalın sözlükten "takıntı" kelimesinin karşılığını çıkarmış, mutlaka yayınlanmasını rica ediyor: "Takıntı: Bir şeye ilişik bulunan şey" ve soruyor: Suç bunun neresinde?Aynı soruyu biz ne zamandır soruyoruz bilseniz Hüsnü Bey!"Vururum lan seni"!Ben tenkitçibaşı filân değilim tabii, herkes gibi "bana ne, ne halleri varsa görsünler" deyip geçmek pek de rahat olur aslında ama gördüklerim beni dürtüklüyor işte. Bu da bir tür gazeteci hastalığı olmalı...Bir dizide "Onun için elini kana bulamaya değmez" cümlesi kullanılıyor örneğin... Hemen aklına geliveriyor gazetecinin: Ne için veya kim için değer? Öyle cümlelerimiz var ki başka dillerde olmayan, birkaç kelimeyle zehri yayıverebiliyor milyonlara...İşte bir tane daha; bir dizide hoşlanmadığı durumla karşılaşan komedi sanatçısı; "Çek elini lan kız kardeşimin omuzundan. Vururum lan, çıldırtmayın adamı" diyor. Çok gülüyoruz, efektle birlikte canlı kahkahalar, kahkahalar. Yine aklına geliyor gazetecinin; demek tek bir omuza el atma "vurmak" için yeterli. Çıldırıveririz, vuruveririz kolayca.Haberlerde neden bu kadar çok cinayet, bu kadar çok şiddet izleyip durduğumuzu merak ediyoruz ki? Ben de karışmayacağım artık, küçük kızım "Ee anne, sen de insana rahatça dizi izletmez oldun" diyor zaten!
Son aylarda komedi türünde yapılan filmlerimizin Türk Sineması'ndaki basan çizgisini giderek arttırmasından büyük mutluluk duyuyorum demiştim, aynı mutluluk tiyatro için de geçerli.Bundan önceki yıllarda kabareler dışında beni en çok eğlendiren oyunlar genellikle Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Tiyatrosunda oynananlardı. Onların salon komedilerini her zaman çok beğenmişimdir, bugün de öyle. Nedense şu anda aklıma "Şen Sazın Bülbülleri" geldi. Unutulmaz bir 'müzikal komedi'ydi o da. Ahmet Gülhan ve Nevra Serezli'nin oradaki oyunları olağanüstü idi. Tekrar karşılıklı oynamayışlarına, hele Ahmet Gülhan'ın TV'de ve tiyatroda yeterince yer almayışına hep üzülmüşümdür.Yetenek israfı işte... Sanki onlar gibi sanatçılar sık sık yetişiyormuş gibi, bu yetenekleri bekletir, bazı yeteneksizleride zorla şöhret yapmaya çalışırız.Herneyse gelelim en son izlediğim komediye. Uzun süredir oyun yönetmeyen Haldun Dormen'in "2 nin 1'i" isimli oyunu yönettiğini duyunca buna da koşarak gittim. "Koşma" lafı mecazi değil, görseniz, gerçekten koşar adım gidiyorum beğeneceğime inandığım oyun ve filmlere.Ray Cooney tarafından yazılan Two in One (2'nin 1'i) da başrolleri yıllar önce Haldun Dormen ve Metin Serezli oynamışlar. Bugün Volkan Severcan ve Ali Sunal oynuyor ama ne oyun...Tiyatronun iki başarılı ve ünlü ismi kendi yerlerinde onları görünce ne düşündüler, ne hissettiler bilemem, bildiğim Severcan ile Sunal'ın süper bir ikili oluşturdukları. Volkan Severcan çok zor bir rolün altından "dünya çapında oyun" denebilecek bir performansla kalkmış. Ali Sunal rahmetli babası Kemal Sunal'dan sanat yeteneğini fazlasıyla aldığını son derece klâs bir oyunla ortaya koyuyor. Gerçekten "inanılmaz iyi"ler. Burada da ekibin geri kalanı benzer bir başarıyı paylaşıyor; "genç kadınlar" da Ebru Vardal ve Ceren Erginsoy, "otel müdürü" rolünde Argun Kınal, "Çinli Garson" da Sefa Zengin müthiş rahat ve sevimli oynuyorlar.İngiliz İçişleri Bakanı'nın karısıyla kaldığı otelde bir kaçamak yapmak istemesiyle başlayan hikâye tesadüfler ve sakarlıklar sonucu arap saçına dönerek sürüyor. Haldun Dormen'in orijinal buluşları ve her detayda gizli esprileriyle ortaya çıkardığı bu başarılı oyun eğer İngilizce olarak Londra'da Covent Garden'da oynanabilseydi, hiç şüphem yok oradaki oyunların çoğundan fazla beğeni toplardı.Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün'ün katkısını da unutmamak lâzım. Aşkın Yaşı Yok isimli komedisinden sonra aynı ay içinde ikinci başarılı komedinin Tiyatro'sunda, Tiyatro İstanbul'da sahne almasını sağlamak nasıl bir usta olduğunu gösteriyor.Bu oyunu sakın kaçırmayın, bayılacaksınız. Hele gençlere İsrarla öneriyorum.''Hababam sınıfı'' sınıfı geçti!Gidip gitmemekte kararsızdım doğrusu... Bu kararsızlığımdan Pazartesi akşamı karşılaştığım, tiyatro sanatçısı Şahnaz Çakıralp'e de söz ettim."Bence görmelisiniz" dedi Çakıralp iri yeşil gözlerini açarak "bu film güzel olmuş, beğeneceğinize eminim."Eh, benim gibi bir 'sinemakolik'e iyi bir filmden söz edilirse dayanabilir mi? Dayanamaz tabiî, ertesi akşam koştum izlemeye. Bundan önceki 'son versiyon' beni sarmamıştı fazla zorlama vardı ve doğallık olmadı mı film de olmuyordu. Üstelik Şener Şen, Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal, Ayşen Gruda, Tarık Akan ve tüm o muhteşem ekibin oynadığı olağanüstü güzellikteki "Hababam"lardan sonra yenisini beğenmek de zor oluyordu açıkçası. Öyle bir "sınıf, öyle bir okul yaratmışlardı ki her gece izleseniz bıkmıyordunuz. Nitekim TV kanalları da hemen hemen her gece izlettiler bize...Bu sonuncu, "Hababam Sınıfı Askerde" doğallığı yakalamış. Film boyunca salon kahkahadan kırıldı. Ekip çok çok iyi. Hani "en iyileri seç" deseniz seçemem, zorlanırım. Memet Ali Alabora ilk filmdekinden çok daha rahat ve başarılı, Peker Açıkalın ve Şafak Sezer, süper bir performans sergiliyorlar, (Leopar desenli tangayla motora bindiği sahnesinde beni gülmekten koltuktan düşüren) Mehmet Ali Erbil de aynen öyle, bu kez çok başarılı. Hülya Avşar rolünün hakkını veriyor, Kerem Alışık da diğerlerine oranla daha küçük bir rolde "deneyim ve yetenek" ikilisinin nasıl bir fark yaratacağını gösteriyor. Kısacası bu film iyi, ailece büyük bir zevkle izleyebilirsiniz. Gözünüzden gelecek yaşları silmek için yanınıza mendil almayı unutmayın... Komedi tarzı filmlerdeki başarımızın giderek artması beni öyle sevindiriyor ki!