"Zenginlerin iyilikseverlikleri" ve SSK'lar!

Muazzez isimli okurumun "Muzo" kod adıyla gönderdiği mail ilginç. Hastane sahibi iş adamlarımızın da ilgisini çekebilir düşüncesiyle buraya alıyorum. Zaten o da özellikle, Anadolu Grubu tarafından yeni kurulan Johns Hopkins Hastanesi ile ilgili yazımdan sonra göndermiş mektubu

Haberin Devamı

Muazzez isimli okurumun "Muzo" kod adıyla gönderdiği mail ilginç. Hastane sahibi iş adamlarımızın da ilgisini çekebilir düşüncesiyle buraya alıyorum. Zaten o da özellikle, Anadolu Grubu tarafından yeni kurulan Johns Hopkins Hastanesi ile ilgili yazımdan sonra göndermiş mektubu.

"Sayın Ruhat Mengi, Yazınızda söz ettiğiniz zengin iş adamlarının yapmış olduğu hastaneler, okullarla ilgili bir şey söylemek isterim. Biz işçiler ve emekliler bu hastane ve okullardan (çoğunluk bizleriz) yararlanamadıktan sonra halka ne yaran var?

Johns Hopkins Medicine'e yine bizlerden hiç ama hiç kimse gidemeyecek. Çünkü biz asgari ücretle çalışan insanlarız.

Bir hafta önce 1 haftalık bebeğimi doktora götürdüm. Bronşit olmuş, hemen kuvöze koymamız gerekir ama 2 milyar dediler! Daha tedaviye başlamadan parasını söylediler. Mecburen SSK'ya gitmek zorunda kaldım. Her gün sabah gidip akşam evime dönüyorum aklım bebeğimde kalıyor. Çünkü ertesi gün bebeğim pislik içinde elime veriliyor. Siz Hopkinsler'den bahsediyorsunuz. Zengin iş adamları birleşip de SSK'lara bir çözüm bulsalar ya! SSK'daki doktor 'mikrop kapmıştır' diyor ama SSK'nın kapısından girdiğiniz an milyarlarca mikropla karşı karşıyasınız.

Yazacak o kadar çok şey var ki! Belki bu yazımı hiç okumayacaksınız! Olsun! Okumayın! Sizin övgü dolu yazınız bana bu cümleleri yazdırdı, içim öyle dolu ki!

Teşekkürlerimle, Muazzez."

Bu sözlerdeki acıyı, üzüntüyü ancak kendinizi onun yerine koyarsanız anlayabilirsiniz. Muazzez hanım çok haklı bir saptamada ve istekte bulunmuş. Keşke kalite sunabilen hastanelerimiz hiç değilse belli sayıda işçi, memur ailelerine de hizmet verebilseydi.

Tabii bu SSK hastaneleri sorununun asıl muhatabı Sağlık Bakanlığı. Ve çözüm de SSK'lan Sağlık Bakanlığı bünyesinden çıkarıp bir başka bakanlığa devretmek değil. Ciddi şekilde üzerine eğilerek şikâyetleri minimuma indirmek.

Ama nedense Sağlık Bakanlığı pek meşgul. Bu konuyla ilgilenecek vakti yok gibi... Neyle mi meşgul? Orasını kimse bilmiyor işte. Çok üzgünüm Muazzez Hanım, çok. Keşke size yardımcı olabilseydim!

En azından mektubunuzu mutlaka okuyacağımı ve değerlendireceğimi bilmenizi isterim. Umarım bebeğiniz en kısa zamanda sağlığına kavuşur.

15 milyar fahiş mi, değil mi?
TCK eski tasarısına itiraz yazılarım nedeniyle bana açılan davaların sonuçlarını gören ve beni arayan bazı hukukçular "takıntılı" kelimesinden dolayı aleyhimde 15 milyar TL. tazminata hükmedilmesine inanamadıklarını söylüyorlar.

Öte yanda gazetemizin avukatlarından, Ankara'daki "Doğan Soyaslan davaları"nda Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sayın Sema Kendire! ile birlikte beni savunan Avukat Ülkü Harhar ilginç bir noktayı hatırlatıyor. 2002 yılında Hıncal Uluç aleyhine eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından açılan 15 milyar TL'lik davaya da Ülkü Hanım bugün bizim gazetemizin hukuk bürosu başkanı olan Avukat Müjdat Gültekin'le birlikte katılmış. O davada Yargıtay 15 milyar TL'nin "fahiş tazminat" olduğuna karar vererek "mahkeme kararı"nı bozmuş. Mahkeme İsrar etmiş. Şu anda dosya Hukuk Genel Kurulu'ndaymış.

Bu kararlarda söz konusu şahısların kimliği, konumu ve "bu kişilerin basının övgüsü, alkışları kadar sert eleştirilerini de, kabul etmesi" gibi şartlar da etkili oluyor. O zaman, bir Cumhurbaşkanı'nın bir durumda eleştiriyi kabul etmesi olabiliyorsa hukukçunun neden olmasın diye düşünüyor insan.

Sonuç olarak, kararlar ne olursa olsun daha önce söylediğim bir sözü tekrarlayacağım; Yeni TCK ile bizim ve gelecek kuşakların daha medenî, daha âdil ve güvenli bir yaşamı olacak.

"Bu yolda mağlup bile galip sayılır!"

Not: Okurumuz Hüsnü Akalın sözlükten "takıntı" kelimesinin karşılığını çıkarmış, mutlaka yayınlanmasını rica ediyor: "Takıntı: Bir şeye ilişik bulunan şey" ve soruyor: Suç bunun neresinde?

Aynı soruyu biz ne zamandır soruyoruz bilseniz Hüsnü Bey!

"Vururum lan seni"!
Ben tenkitçibaşı filân değilim tabii, herkes gibi "bana ne, ne halleri varsa görsünler" deyip geçmek pek de rahat olur aslında ama gördüklerim beni dürtüklüyor işte. Bu da bir tür gazeteci hastalığı olmalı...

Bir dizide "Onun için elini kana bulamaya değmez" cümlesi kullanılıyor örneğin... Hemen aklına geliveriyor gazetecinin: Ne için veya kim için değer? Öyle cümlelerimiz var ki başka dillerde olmayan, birkaç kelimeyle zehri yayıverebiliyor milyonlara...

İşte bir tane daha; bir dizide hoşlanmadığı durumla karşılaşan komedi sanatçısı; "Çek elini lan kız kardeşimin omuzundan. Vururum lan, çıldırtmayın adamı" diyor. Çok gülüyoruz, efektle birlikte canlı kahkahalar, kahkahalar. Yine aklına geliyor gazetecinin; demek tek bir omuza el atma "vurmak" için yeterli. Çıldırıveririz, vuruveririz kolayca.

Haberlerde neden bu kadar çok cinayet, bu kadar çok şiddet izleyip durduğumuzu merak ediyoruz ki?

Ben de karışmayacağım artık, küçük kızım "Ee anne, sen de insana rahatça dizi izletmez oldun" diyor zaten!

DİĞER YENİ YAZILAR