Yaşam boyu aşk... Var mıdır?

13 Şubat 2005

Önce bütün sevgililerin "günü" nü kutlayarak başlayalım; ne mutlu sevenlere... Kalbinde sevgiye yer olanlara... Aşkla başlayıp aşkla yaşayabilenlere, aşkı besleyip büyütme, saygıyla sürdürme yeteneği olanlara.Bu yetenekten yoksun olduğu için anlık, günlük (sözüm ona) aşklarla ömür tüketenler, bununla kalmayıp aşkın herkes için geçici, kısa sürmeye mahkûm bir olgu olduğunu iddia ederler. Ne kadar tartışılsa bitmeyecek bir iddiadır bu.Doğru tez onlarınki midir yoksa beraberliklerinin değerini bilen; sabır, sevgi, paylaşma ve özveriyle aşkı yaşatabilen ve yaşayabilenlerinki midir acaba, bu fazlasıyla yoruma bağlı bir soru...Evliliklerinin "altın" yıldönümünde "Biz hâlâ her gün birbirimiz hakkında yeni bir şey öğreniyor, her gün yeniden aşık oluyoruz" diyen çiftlerle çok karşılaştım ben. Ve çok genç yaşlarda başladım onları izlemeye... Bir sırrı vardı mutlaka bu başarının, olmalıydı.Manchester Üniversitesi'nde okuduğum yıllarda yakın arkadaşım olan Isobel'in, 'Chester' isimli kasabada çok mutlu bir hayati paylaşan anne ve babası bu çiftlerden biriydi. Onları 20 yaşında, yeni aşık olmuş bir çiftten ayıramazdınız, öylesine bulutların üzerinde yürüyor gibiydiler. Öylesine bir aşkla bakarlardı birbirlerinin gözlerine.Bir süre önce, 'Çerkez kızın aşkı' başlığıyla hikâyelerini üç gün yazdığım annemle babam da onlardan biriydi. Ümitsiz başlayan aşklarını 7 yıllık bir bekleyişten sonra "mutlu son"a bağlamış ve babamın ölümüne kadar geçen uzun yıllarda birbirlerini aynı aşkla sevmişlerdi.Hayır, sevgi değildi yalnız, aşktı eminim. Birbirlerinden ayrı kalmaya dayanamayan, kavuşacakları anı iple çeken sevgililerdi onlar. Bir çok böyle çift tanıdım ben...Elbette her aşk sürmek zorunda değildir... Herkes aynı şansa veya yeteneğe sahip olmayabilir ama bu, "olmayanlara" ömür boyu aşklara saygı duymama, bunu yalanlama hakkını da vermez.Beyoğlu'ndaki Markiz Pasajı'nda Cumartesi günü açılan "40 gün 40 gece Aşk" sergisinden dün söz etmiştim. Bugün, Sevgililer Günü'nde tekrar hatırlatmak istiyorum."Aşkı anlat bana"Organizasyonunu "bernaylafem"in ve Markiz'in birlikte yaptıkları sergide benim de bir köşem var."Aşkı anlat bana" dediler, biz de kendimize göre anlatmaya çalıştık... Aşk tek bir objeyle anlatılabilir mi; bazıları için evet, bazıları için hayır. Orada bunun cevabını göreceksiniz."40 gün 40 gece Aşk" sergisindeki köşem için yazdığım yazı "Aşk bazen bir gülümseme, bazen tek bir bakıştır. Aşk her şeydir." sözleriyle bitiyor. Sevgililer Günü alışkanlığını Türkiye'ye getiren Hıncal Uluç'u kutluyorum.Sevgilileri de... Bugün aşık olmayanlar ise üzülmesinler, yarın olmayacaklarını kim bilebilir?Kimin sesi daha güzel?Ebru Gündeş "Ben Hülya Avşar'la, Gülben Ergen'i rakip kabul etmiyorum, onlarda ses yok" der demez Avşar'la Ergen'in cevap bombardımanına tutuldu.Cevaplar "mizah" açısından zengindi, epey güldürdü okuyanları; Gülben Ergen "kalite"sini, Hülya Avşar ise "zekâsını" vermeyi teklif ettiler Gündeş'e... Türkiye'de herkes kendi 'PR'ını yaptığı, ajansa menajere bile gerek kalmadığı için, yine herkes her özelliğe sahip olduğunu iddia edebiliyor ona diyecek yok da, Ebru Gündeş bunlardan değil "ses"ten söz ediyordu aslında.Ve ses konusunda onunla rekabet edecek isim de pek az var Türkiye'de, doğruya doğru... iddiası olan, onun şarkılarını alıp söylesin bakalım ne kadar beğeniliyor, değil mi? Güzel şarkı seçmekle, güzel sese sahip olmak farklı şeylerdir.Gülben Ergen'in "Ebru'nun çirkinliği kalbine vurmuş" sözüne gelince. Bu "güzellik", "ses güzelliği" gibi kavramlar göreceli şeylerdir aslında, buna rağmen Ebru'ya çirkin demek "herkese göre" haksızlık olur. Ebru Gündeş güzel olduğu kadar şirin, sevimli bir kadın. Ve ayrıca bir tartışmayı "tartışma ekseninde" götürmek daha akıllıcadır, başka konulara atlanırsa sonu gelmez bunun....Herkes herkese bir şeyler diyebilir.Örneğin ben kendi görüşümü söyledim; Ebru'nun sesi de, kendisi de çok güzel. Bu tartışma şekli ise hiç değil!

Devamını Oku

Gurur duyulacak sağlık merkezi

12 Şubat 2005

Dün öğle saatlerinde Gebze'de, açılışı yapılan Anadolu Sağlık Merkezi'ndeydim. Ormanlık bir bölgede, yemyeşil ağaçlar arasında kurulmuş dev tesisi daha ilk gördüğüm anda gurur duydum. Sağlık Merkezi'nin kurucusu, Anadolu Holding İcra Başkanı Tuncay Özilhan'ın açıklamalarını ve sinevizyonda gösterilen hastane bölümlerini gördükçe mutluluğum, gururum daha da arttı.* Kâr amacı gütmeyen, hastaların yüzde 10'una ücretsiz bakacak olan muhşetem bir vakıf hastanesi.* Beyin, kalp, kadın hastalıkları ve kanser başta olmak üzere her alanda dünyadaki tüm yeniliklerden, buluşlardan anında faydalanacak, 14 yıldır ABD'nin en iyi hastanesi seçilen Johns Hopkins'le işbirliği içinde açılan, onların doktorlarının konsültasyon yapacağı harika bir tesis.* İçinde en son teknoloji, "uzay neşteri" denilen ve normal dokuya zarar vermeden kanserli hücreleri (örneğin beyin tümörlerini bir saatte) yok eden radyocerrahi cihazı da bulunan onkoloji bölümü ve 500 doktoru ile tüm hastalara ümit verecek.* Bu doktorların yüzde 50'si yurtdışı deneyimli...* Deprem sonrasında bile operasyona devam edecek şekilde yapılmış binalar.Daha ne isteriz ki? Maddi imkânı olmayan insanlardan gelen "Bize yaran olmayacak ki" şikayetleri de "yüzde 10 ücretsiz servis" uygulaması ile biraz giderilmiş oluyor. Ümidimiz, zaman içinde bu oranın artması ve daha çok "fakir ve çaresiz" hastanın da bu süper imkândan yararlanması.Bugüne kadar açtıkları meslek liseleri, öğrenci yurtlan, okullar, açarak devlete devrettikleri sağlık ocağı ve ebe evleri, acil yardım servisleriyle, her yıl burs verdikleri (çoğu kız) 750 öğrenciyle ülkeye büyük hizmet yapan Anadolu Holding'i; kurucusu İzzet Özilhan ve İcra Başkanı Tuncay Özilhan'ın şahsında, bütün kalbimle kutluyorum. Onlara hepimiz teşekkür borçluyuz.Alacakları, kalplerin en derininden kopup gelecek dualar herhalde en büyük ödülleri olacak!40 gün 40 gece AŞK!Fark yaratmak diye buna derim ben... Buluş kimden çıkü bilmiyorum ama (bir tahminde bulunayım; Bernaylafem? Olsa olsa onlar olabilir) "parlak" olduğuna hiç şüphe yok.Özel günler için herkes kendi çapında parlak fikirler üretmeye çalışıyor ama Markiz'in Sevgililer Günü için düşündüğü sergi sanıyorum bu yılın en çok ilgi çeken çalışmalarından biri olacak."40 gün 40 gece AŞK" sergisi için 59 ünlü isme şu soruyu sordular:"Sizin için 'AŞK'ı en iyi temsil eden şey nedir?"Bu ünlü isimler de oturup günlerce deriiin düşüncelere daldı: " Acaba aşkı bir objeyle, bir işaretle nasıl anlatabilirim?"Kolay iş değil, düşünün bakalım yaratıcılığınız nereye kadar gidiyor? Sıradan, kalıplaşmış bir buluş da olmamalı üstelik!Cem Yılmaz, Yalın, Demet Akbağ, Ajda Pekkan ve diğerleri!Sergide kimlerin aşkı yok ki? Katılan isimleri duysanız onlar için aşkı neyin ifade ettiğini siz de görmek istersiniz.Son aylarda müziğiyle, konserleriyle gençlerin sevgilisi haline gelen Yalın (Kenan Doğulu neden yok merak ettim, o da olmalıydı), Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Demet Akbağ, Ajda, ünlü gazeteciler, modacılar, fotoğraf sanatçıları, Işın Karaca kimi sorsanız orada...Dün, 12 Şubat'ta açılışı yapılan sergi 23 Mart'a kadar Markiz Pasaj'da olacak... Sevgililer Günü gitmek çok iyi fikir, ama gidemezseniz daha sonra görmeyi unutmayın! Ben açılıştan da önce gördüm, çok hoş!

Devamını Oku

Rakamlar burada, Pamuk da açıklasın!

11 Şubat 2005

''Şuna Nobel ödülü verseler de kurtulsak" demişti dün bir meslektaşımız... Verirler yakında merak etmeyin, Nobel'lik bir çıkıştı yaptığı. Bakın günlerdir ondan söz ediliyor; tarihçilerin itirazları, köşe yazıları hep yaptığı gerçek dışı açıklamayla ilgili.Kitaplarıyla bu kadar yer alabilir miydi basında? Hayır, kesinlikle alamazdı.Şöhreti kendinden menkul isimler vardır ya onlardan biri Orhan Pamuk da... Türkiye'de kime sorsanız "onun romanlarını bir türlü sonuna kadar okuyamadığından, sıkıcı ve anlaşılmaz bulduğundan" söz edecektir size. Ama tabiî üstün zevk ve anlayışa sahip birileri de çok beğendiğini söyleyecektir.Anlaşılmaz, izlenmez, okunmaz olanı anlayabilmek hüner ya, onlar "hünerli" şahsiyetlerdir... Okunsa da, neler okunmuyor, neler dinlenmiyor Türkiye'de. Bir şekilde medyatik olan her şeyin alıcısı var, o nedenle yazarların da medya ilgisine mazhar olmak için yazarlık yeteneği dışında yollara saptığını, haksız rekabete girdiğini görüyoruz zaten... Böyle enteresan bir toplum burası..."Belki" öyle, "Belki" böyle..."Orası" ise başka! Türkiye aleyhinde konuştunuz, faaliyet gösterdiniz mi ödüllendirilirsiniz, "iki kere iki = dört" bir durumdur... Ve onlar bilirler bu durumu;"Pamuk Bey gibi Türkiye'de can güvenliğim yok" derler. 'Türkler 1 milyon Ermeni'yi, 30 bin Kürt'ü kesmiş" derler.Murat Belge' nin Minnesota Üniversitesi'nde yaptığı gibi "Tarihçi değilim ama..." diye başlayarak "Soykırım kavramı üzerindeki İsrar Türkiye'nin korkusunu arttırıyor. Toprak talebinde bulunulmasından korktukları için her türlü katliamı inkâr ediyorlar, oysa uluslararası hukuk terimleriyle, eylemler 'soykırım'a mükemmel şekilde uyuyor" derler.Soykırımı anlatmak üzere kendi tarihini inkâr ederek kitap yazan Taner Akçam gibi Kanada radyolarına Türkiye aleyhinde açıklamalar yaparlar.Sabancı Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapan Doçent Halil Berktay gibi "Belki 800 bin, belki 1 milyon Ermeni öldürülmüştür. Güneydoğu'da kaç Kürt'ün öldürüldüğünü bilmiyorum ama rahatlıkla 30 bin Kürt ölmüş olabilir" derler.Üniversite sormalı!Bu beylere "Belgelerle kanıtlayın" dediğinizde cevap alamazsınız. Çünkü onlar söze "belki"lerle, "tarihçi değilim ama'larla başlamış ama tarihe ihanet etmekten yine de geri kalmamışlardır.Dün Orhan Pamuk u "telâffuz ettiği rakamlarla ilgili" arşiv, belge göstermeye davet ettim. Bugün Halil Berktay'dan da aynı şeyi istiyorum: Bir üniversite öğretim görevlisi emin olmadığı, kanıtlayamayacağı bir açıklama yapamaz. Buyursun "rahatlıkla" söylediği rakamları ispattasın. Kendi prestiji de söz konusu olduğu için Sabancı Üniversitesi de ondan bunu istemelidir.Örneğin; ölen 30 bin Kürt'ün çoğunun PKK saldırılan, tuzakları sonunda ölen askerler, korucular, öğretmenler, köylüler olup olmadığını bize rakamlarla anlatmalı. Bu tür çok sesliliğe kimse itiraz etmez. Ama öbürüne? Öbürü için nasıl bir tanım bulunabilir acaba?"Kendisiyle ve gerçeklerle yüzyüze gelmekten" söz ediyor, haydi gelsin!Gelelim rakamlara!Önce rahmetli Büyükelçi Kâmuran Gürün'ün hemen hemen tüm yerli ve yabancı arşivleri tarayarak yazdığı Ermeni Dosyası'na bakalım: Sayfa 226,"İstanbul Patriği 1921 yılında, İngilizlere verdiği bir istatistikte, o tarihte Sevres Anlaşması'ndan önceki Osmanlı huduttan içinde bulunan Ermenileri, göç ettirilmiş olanlardan yerlerine dönmüş olanlar dahil 625 bin olarak göstermiştir.Rusya'ya göç etmiş olanlarla birlikte 1.045.000 rakamına varırız.Türkiye'nin 1914'teki Ermeni nüfusu 1.300.000 civarında olduğuna göre (bütün yabancı arşivler aynı rakamı veriyor), savaş içinde ölen Ermeniler'in toplamı 300.000'i bulmaz."Gürün, bu hesaptan sonra iki ayrı hesap daha yapıyor; bunlardan biri şöyle: Fransa, Kanada, Amerika, Yunanistan, Bulgaristan ile diğer ülkelere göç etmiş ve orada yaşayan Ermeniler'in, o ülkelerdeki sayıma göre toplamı 825 bin. Bu rakama unutulan veya hesaplanmayanlar için fazladan 50 bini de ilave ediyor: 875 bin. Türkiye'deki 123 bini eklerseniz 998 bin. 1914'teki Ermeni nüfusu olan 1.300.000'den bu rakamı düşünce geriye kalan 302.000.Hangi hesabı yaparsanız yapın (diğer belgelerde de görülüyor) sonuç aynı. Haydi, şimdi yukarıdaki isimlerin hesabını bekliyoruz. Biraz zamanlarını alacak ama yapmazlarsa da kendi toplumlarına ve tarihlerine çok ayıp olacak.

Devamını Oku

Düşünce özgürlüğü, ihanet özgürlüğü mu?

10 Şubat 2005

Demokrasi insanlara icabında saçmalama özgürlüğü de verir. Örneğin "Hyde Park'ın Konuşma Köşesi"nde çıkıp saçmalamak serbesttir. Sıradan insanlar ağzına, aklına geleni bu köşede sınır tanımadan ifade edebilirler.Bununla birlikte gelişmiş demokrasilerde siyasetçilerin, aydınların "düşünce ve ifade özgürlüğü" (bizde bazı meslektaşlarımızın inandığının aksine) Hyde Park köşesindekinden farklıdır. Onlar bu özgürlüğe mantık ve bilgi katmayı, sokaktaki adamdan farklı konuşmayı konumlarının gereği sayarlar.Topluma mal olmuş, sözü dinlenen ve kayıtlara geçen, dış basında, dünya kamuoyunda duyulan kişiler olmanın sorumluluğudur bu.Gelişmemiş, kompleksli demokrasilerde ise Hyde Park örneği sürer gider. Bizde olduğu gibi...Hatırlayacaksınız, Ermenistan'a yapılan "gerçeği arayış, arşivleri, belgeleri ortaya koyma" teklifleri havada kaldı. Ermeni yetkililer iki kez toplantıdan kaçtılar. Oysa yalnız Türk arşivleri değil, İngiliz, Rus, Amerikan, Fransız, Alman ve Avusturya belgeleri, bu ülkelerin yazarlarının, ansiklopedilerinin yazdığı bilgiler de incelenecek ve Ermeniler ile "soykırım iddiası"na katılan herkes aydınlatılmış olacaktı.Onlara "neden kaçtıklarını" sorması gereken Avrupa bugün Türkiye'yi "soykırımı kabul etmesi için" sıkıştırıyor. Fransa, henüz 'plânlı bir katliam' olup olmadığı kesinlik kazanmamışken sınırları içinde "soykırım yoktur" diyeni cezalandırabiliyor ve bu olayı yasalarına Hitler'in Yahudi soykırımının, Yahudilerin tüm ülkeden kökünü kazımak üzre yapılan plânlı bir eylemin yanına koyabiliyor. Oysa Türkiye'de Ermeniler sadece Doğu'da, isyanlar ve tehcir sırasında çıkan çatışmalarda ölmüşlerdi, diğer bölgelerde, şehirlerde (isyan çıkaranlar dışında) yaşayanlar ise hiçbir zarar görmemişti.Bunları rakamlarla, olaylarla günlerce yerli ve yabancı kaynaklardan alarak yazdık. Seneler öncesinden devleti "yakında karşınıza çıkacak, anlatan artık" diyerek uyardık. İşte bugün önümüze sürülmüş vaziyette. Ermeni diasporası destekçileriyle birlikte "vur-kaç", "ortaya çıkıp tartışma ama sıkıştır" politikasını uyguluyor.Okunmak ya da okunmamak... Bütün mesele bu!Kısa süre önce bizden "Doğu Konferansı" isimli bir iyi niyet grubu Ermenistan'a gitti. Ve her zamanki gibi bu "iyi niyet" orada da tek taraflı kaldı. Öyle ters bir muamele, öyle sert bir üslupla karşılaştılar ki sonunda grubun Ermeni tercümanı bile tepki gösterdi. Bir toplantı sırasında, bir Türkoloji öğrencisinin "soykırımda öldürülenler adına" istediği saygı duruşu da bizimkilerin katılımıyla yapıldı. Türk heyetinden biri son anda şoktan sıyrılarak "O dönemde ölen herkes için" dedi ama "soykırım" baskını yine de yapılmış oldu.Bu ziyarette Taşnak Partisi'nin Doğu Konferansı'na soruverdiği üç konudan biri de "kendilerine dayatılan(!) Kars Anlaşması ve toprak talebi" idi.Orhan Pamuk beyefendiyi tek ilgilendiren konu ise farklı; "Okunmak ya da okunmamak." Onun ölçüsü bu... Ve okunmak, hele hele Türkiye'ye "soykırımı kabul edin" diye bastıranlar tarafından okunmak için tarihi bile çarpıtabilir. Ona göre "Türk olmakla gurur duyanlar" kendisi kadar okunmadığı için tam aksi yönde faaliyet göstermek de elzemdir.Dün VATAN'da, bir tanesi dışında, onu yalancılıkla suçlayan tarih uzmanlarının görüşlerini de okumuşsunuzdur. Uzmanlar söylememiş ama Pamuk Bey'in yaptığı gibi "ben dile getireyim"; kendisini verdiği "1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt" rakamlarını belgelerle ispata davet ediyorum. Bakalım yapabilecek mi? Yarın: Rakamlarla Ermeni olayları.

Devamını Oku

TMSF'nin STAR açıklaması!

9 Şubat 2005

Dün yine sabahın erken saatlerinde başlayan "STAR'a tepki ve o konudaki yazılara destek" telefon ve maillerine cevap yetiştirmeye çalışırken TMSF Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü, aynı zamanda STAR televizyonu Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Yusuf Adıgüzel aradı. "Son günlerde STAR'la ilgili olarak yazdıklarınızı dikkatle izliyoruz" diyerek söze başlayan Adıgüzel "TMSF Başkanı Ahmet Ertürk beni arayarak size cevap verip vermediğimizi sordu. Yazılı bir cevap gönderileceğini söylediğimde ise hemen açıklama yapılmasını istediğini belirtti" dedikten sonra "Derya Tuna'ya verilen 50 milyar TL. aylık" konusuna geçti. Bu programa TMSF olarak hiç para vermediklerini söyleyerek başladığı açıklama ve aramızda geçen konuşma şöyle;"Bu program önerisini 'Medya Vizyon' getirdi, sponsorluğu da yapımcı firma üstlenecek, Kanal'dan bu programa 5 kuruş para çıkmayacak. Şu ana kadar STAR'la yapılan anlaşmaların, mevcut programların maliyeti bile yüzde 50 aşağı çekiliyor. Biz 'en düşük maliyetle bu kanal nasıl yürür' arayışındayız, rakamları arzu ederseniz size rapor edebiliriz. Bununla birlikte STAR'ın, karşısındaki özel kanallarla rekabet etmek zorunda olduğunun da bilinmesi lâzım."- Madem ki rekabet zor, bir an önce satılmalı değil mi?"Kanun çıktığında hemen satılacak, bir iki ay içinde bunun gerçekleşeceğini sanıyoruz. Ama şu anda alışılmış yayın düzeyinin korunması gerekiyor."- İnsanlar aynı zamanda hiçbir deneyimi ve gerekli alt yapısı olmayan isimlere bu imkânların neden tanındığını, program kalitelerinin neden bu kadar düştüğünü de sorguluyor. Pazar akşamı yapılan ikiliüçlü telefon konuşmaları ve anlamsız sohbetlere program denebilir miydi sizce?"Star'ın izleyici profili belli, kaliteli değil. Yanlış politikalarla iyice arabesk bir hale gelmiş. Yayın politikasını savunacak halim yok ve bunları STAR'ın Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olarak söylüyorum." Düzeysiz programlarla alınan reytinglerin genel olarak bütün kanallarda "yayın politikası" haline geldiğini, durum böyle olunca "ilkeli yayıncılıkla kâr edilemeyeceğini", aksine kanala çok büyük zarar getireceğini belirten Yusuf Adıgüzel "TMSF daha kaliteli bir kanala el koysaydı elbette bu hale getirmeye hakkı olmazdı ve getirmezdi. Ama STAR satılacaksa bu yayınlarıyla, bugünkü haliyle satılacak. Pazar günü Kanal, o tenkit edilen program sayesinde çok iyi reyting aldı" dedi.Kaynanam olur musun?Bu reyting bilgisi şaşırtıcı değildi, ona "izleyicinin bir kısmının da sözkonusu programlan, rezalette ne kadar ilerleyebileceklerini görmek için" izlediğini söyleyince hak verdi:"Doğru, ama 'Kaynanam olur musun', 'Gelinim Olur musun' gibi tenkit edilen ama yüzde 50 reytingi alan programların karşısında reklâm alabilmek için başka bir çözüm de yok ne yazık ki!"TMSF'ye bu açıklamalardan dolayı teşekkür ediyorum. Gelecek cevabı bekleyen yüzlerce, binlerce okuyucumuzu aydınlatmış oldular.Asıl amacımız "devletin savurganlığa hakkı olmadığı" idi ama gelinen noktayı da açık bir şekilde görmüş olduk. Demek ki neymiş; bu gidişle W programlarının daha da kalitesiz bir hale gelmesi "kader"miş.Ya medya tek ölçüsünün "reyting" olamayacağını, topluma karşı sorumluluğunu artık hatırlamak zorunda kalacak veya toplumun sorumlu üyeleri tepkilerini her kanala ve gazeteye bildirerek onlara hatırlatacak.Yoksa bu gidişle aynı kalitesizliğin ve kolaycılığın gazeteleri de içine alması yakındır. Tartışılmaya başlandı bile, fark etmediniz mi?İbrahim Bey ne kazanıyor?STAR Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Yusuf Adıgüzel konuşması sırasında İbrahim Tatlıses'in program başına ne kazandığını da açıkladı. 7.5 milyar Merinos'tan, 7.5 milyar da STAR'dan alıyormuş...Derya Tuna'ya verilenden çok daha az. Herhalde bunu da Tuna'nın "kadın olma ve kadın programı hazırlama" konusundaki engin deneyimine ve olağanüstü popülaritesine bağlamak lâzım.Ne bileyim ben?Bazı şımarık "aydın"lar!Mevki, şöhret bizim insanımızı şımartıyor, kendimiz hakkında kabul etmemiz gereken gerçeklerden biri de bu!"Yediği kaba pislemek" diye bir deyimimiz de var ya, şöhret olur olmaz bu deyimi doğrulamaya çalışanlarımızın sayısı az değil. Bunu yaptığında (her nedense) diğer ülkelerdeki şöhretinin arttığını görer "aydın"lar, bazı "yazar" lar önce dönüp kendi insanını, soyunu, ülkesini karalamayı "iş" bilir oldu.Bir şımarıklık, bir küstahlık gırla gidiyor. Ağızlarına Avrupa'da getirişi en yüksek olan Kürt ve Ermeni konularını doluyor ve sanki bilinmeyen bir şeyi ilk kendileri açıklıyormuş gibi afrayla tafrayla incir çekirdeğini doldurmayacak bir şeyler yumurtluyorlar. Bazı yazarlara göre örneğin "Türk olmakla gurur duyan" yazarların kitapları okunmuyor, kendilerininki okunuyormuş. Aferin size! "Türk de olmayıverseydiniz keşke" diyesi geliyor insanın.Gerçeklerin tartışılacağı, arşivlerin ortaya konacağı toplantılardan Ermenilerin kendisi kaçarken, dünyanın en ünlü tarihçileri "soykırım iddiası"nı reddederken Amerika'lara kadar gidip orada konferanslarda "soykırım vardır" diyen ve üstelik tarihteki rakamları incelemeden "1 milyon Ermeni'nin öldürüldüğü" nü söyleyen adama "aydın" denebilir mi?Denebileceğini hiç kimse söyleyemez, kendilerinden başka!

Devamını Oku

Acaba bu köşeyi okurlara mı bıraksam?

9 Şubat 2005

Onlar doğruyu söylüyorlar, çok da güzel söylüyorlar, inanın okur mektuplarına ayırsam bu köşeyi (asla yetmez ama) benim düşünüp yazmama bile gerek kalmayacak.Müthiş sıcak bir iletişim var aramızda, aynı dili konuşuyor, aynı anda, aynı şeyleri düşünüyoruz.Onun için de İbrahim Tatlıses'le Derya Tuna misâli karşılıklı birbirimize teşekkür edip duruyoruz.STAR televizyonunun verdiği astronomik maaşlar, özellikle de Derya Tuna'nın 50 milyarlık maaşı konusunda 'mail'lerin, telefonların arkası kesilmiyor.Önlü modacımız Bahar Korçan'ın annesi Semra Doğanalp telefonla arayarak dünkü yazıma teşekkür eden okurlar arasındaydı."Bu ne gidiştir Ruhat Hanım" diyordu, "Aynı şarkıcıları, türkücüleri dinlemekten, saçma sapan programlar izlemekten bıktık. Bizi bunlara mecbur ederken bir de sınırsız maaşlar mı veriyorlar?"Hüseyin Kaya; Türkiye'deki işsiz sayısını 3 milyon olarak vermenin yanlış bilgilendirme olduğunu söylüyor "Sanayi devi Almanya 80 milyon nüfusla 5.2 milyon işsizle uğraşırken, Almanya'nın yüzde 10'u kadar bile sanayisi olmayan 75 milyonluk Türkiye'de sadece 3 milyon işsiz olamaz, bizde istatistikler doğru yapılmıyor, örneğin kırsal kesim rakamları, Doğu ve Güneydoğu 'daki işsiz kadınlar bu rakama dahil değil, gerçek rakam en az 10 milyon" diyordu.Özden Atalar, bu maaş savurganlığının mutlaka açıklanmasını ve haberin gazetelerin birinci sayfasında büyük puntolarla verilmesini istiyor; "Bizler bir sonraki ayın başı nasıl gelecek diye düşünürken bu hakkı kendilerinde nasıl görüyorlar" sorusunu soruyordu.İşçiden 200 milyon kaçırılırken...İzmir Karşıyaka'dan "Yaşlı bir SSK emeklisiyim" diyerek yazan İbrahim Kamacı'nın ise binlerce emekliyle paylaştığı ciddi bir sıkıntısı vardı.2000 yılı başlarında işçi emeklilerinin maaşlarına "tüketici fiyatlarına göre aylık enflasyon oranının yansıtılacağı" sözü verilmiş ve bu söz tutulmamıştı.Bir işçi emeklisi bu konuda Yargıtay'a açtığı davayı kazanmış, Yargıtay "29 ay boyunca her ay 20 günlük bir farkın maaşlara ödenmesi gerektiğini, yanlış hesap yapıldığını" açıklamış, buna rağmen SSK bu ayların zaman aşımına uğraması için ayak sürüyor, ödemeleri geciktiriyordu.Bütün verilecek para ise her emekli için toplam 200-300 milyon TL. arası bir paraydı.Hayatı boyunca belli bir işe emeğini vermiş işçiden 200 milyon kaçırılacak ama kendisine teklif edilen işle hiçbir ilgisi olmayana 50 milyar TL. bir kalemde verilecek.Şarkıcılara, türkücülere, çıkıp saatler süren anlamsız konuşmalar arasına bir iki türkü sıkıştıracaklar diye trilyonlar dağıtılacak. Bir sit-com çekimi için yapımcılara günde 10-15 milyar verilecek."Devletin adaleti bu mudur" diye sorma hakkı var vatandaşın. O hakkını da kullanıyor. Kim cevaplayacak?60'tan sonra gençlik!Pazartesi günü Ertuğrul Akbay aradı. Son günlerde onun "body" çalışarak, spor yaparak geliştirdiği ve 66 yaşında hâlâ gençliğini korumakla gurur duyduğu vücudu basında sık sık yer alıyor biliyorsunuz. Pazar günü PAZARVATAN'da da Dilek Önder'in köşe yazısının konusuydu.Bugüne kadar hakkında çıkan yazıların bir kısmında küçük düşürücü abartılı ifadelerin, alaycı bir üslubun olduğunu ve buna çok üzüldüğünü belirten Akbay şunlan söyledi:"Ben iki üniversite bitirmiş, Sorbonne'da doktora yapmış biriyim. Bu yaşta vücut göstermeyi de övünmek için değil gençlere örnek olmak için kabul ettim. Genç yaşlarda benden güzel vücuda sahip olan on binlerce erkek vardır ama bu yaşta aynı vücudu korumak ancak benim yaşam tarzımla mümkün olabilir. Doğru beslenme, spor, içki ve gece hayaü olmayan düzenli bir yaşamla gençlik korunabilir. Bugün 66 yaşındayım ama 76'da, 80'de de böyle kalınabileceğini göstereceğim. İyi niyetle, örnek olsun diye yaptığım bir davranışı neden saptırdıklarını anlayamıyorum..."Hergün yürüyüş yapmanın ve bu alışkanlığı 40 yaşından sonra da sürdürmenin önemini anlatan Akbay sözlerini "Bazı doktorlar bunun aksini öneriyor, 40 yaş sonrası aynı tempoyla sporun zararından söz ediyorlar. Bunun doğru olmadığının canlı kanıtıyım" diyerek bitirdi.Yalnız gençlere değil, orta yaşlılara da iyi bir örnek değil mi sizce de?

Devamını Oku

Tatlıses açıkladı, STAR'dan ses yok!

7 Şubat 2005

Aralıksız yağan kardan dolayı İstanbullular'ın çoğu evlere bizler ise gazetelere hapis durumdayız... Evde olanlar TV'lerindeki muhteşem kavga programlarını izliyor, biz bol bol telefon konuşması yapıyoruz.Dün bir eğitim görevlisi arkadaşım telefonda "O konuya dokunma, bu konuyu hiç yazma" diye konuşurken gülerek durdu ve;"En iyisi biz dokunulacak ve dokunulmayacak konuların bir listesini yapalım" dedi.'Yapalım' diye cevap verdim, 'yapalım ki senin dokunma dediklerine ben sırayla dokunayım'...Bir kere, başbakanların bile bir yanda laikliği savunan, gerekliliğini, önemini vurgulayan konuşmalar yaparken öte yanda "laikliğin gereği olan kural ve yasaları beğenmediğini, bu yasaları yapanların amacını aştığını" söylediği, AİHM kararlarını bile dikkate almayan konuşmaları fütursuzca yaptığı bir ülkede gazeteci için hiçbir konunun dokunulmazlığı yoktur. Zaten her halükârda yoktur ama böyle bir durumda hiç yoktur.Ayrıca "muhalefet'in bulunmadığı, muhalefet partisinin içişlerine (daha doğrusu koltuk kavgalarına), halkın abuk TV programlarına daldığı bir ortamda gazeteciye daha da çok görev düşmektedir.Gelelim bugünkü konumuza... Son iki gündür STAR televizyonuna, verdiği aşırı yüksek maaşlarla özellikle Derya Tuna'ya vereceği 50 milyar TL. aylıkla ilgili sorular sormaktayım. Biz soru sorduğumuzda Başbakanlık'tan, Cumhurbaşkanlığı'ndan, bakanlıklar ve belediyelerden açıklama gelir. Onlar gazetecilerin kendi adına değil, toplum adına sorduğunu ve buna haklan olduğunu bilirler.Ama STAR'dan çıt yok, hesap vermek zorunda hissetmiyorlar kendilerini demek ki... Milletin parasıyla devamı sağlanan, "özel" olmaktan çıkmış bir kanalda bu savurganlığa nasıl hak gördüklerini açıklama gereği duymuyorlar. Aslında soruyu onlarla birlikte TMSF'nin cevaplaması lâzım. Kanal TMSF'nin kontrolünde, peki bu nasıl kontrol?Onlardan ses çıkmadı ama İbrahim Tatlıses Pazar akşamı STAR'da yaptığı ve Derya Tuna ile birbirlerine iltifatlar yağdırdıkları programda bize üstü kapalı bir açıklama gönderdi."Canı sıkılıyor"muş!Tuna'nın "Ben olacağım için, programı ben olarak yapacağım için çok iyi olacağına inanıyorum" şeklindeki veciz açıklamasından sonra şöyle dedi Tatlıses:"Baktım Derya Hanım'ın canı sıkılıyor, meşguliyet istiyor, bir program yapmayı arzu ediyor ben de istedim. Ne de olsa benim bir sürü meşguliyetim var, onun yok..."Gördüğünüz gibi cevabı almış bulunuyoruz. Derya Tuna'nın canı sıkıldığı için ona 50 milyar TL. aylıkla bir program verilmiş. Bundan iyisi can sağlığı.Tabiî Derya Hanım da buna karşılık Tatlıses'in nasıl bir iyilik meleği olduğunu, altın gibi bir kalbi olduğunu defalarca tekrarladı. Kim yapmaz ki? Dile kolay, saymakla bitmez bu para, her ay 50 milyar. O 50 alırken, İbrahim Tatlıses'e 150 mi, 200 mü, milyarlar mı veriliyor o da bilinmez.Avrupa ülkelerinde bisikletle parlamentoya giden başbakanlar varken, sarayların perdelerine yama konur, kraliçelerin kıyafetleri ters yüz edilip tekrar kullanılırken biz zengin bir ülke olarak bunlara gerek duymuyoruz. Zengin ülkenin fakir halkı pazar yerlerinden artıkları toplayarak, üniversite mezunları ev köşelerinde iş bulacağını, karnını doyuracağını hayal ederek ömür tüketiyor.Devletin zengin hazinesi(!) de paralan kucak kucak birilerine savuruyor."Kimin parasını kime savuruyorsunuz" sorusuna ise cevap verilmiyor.TMSF'ye soruyorum, sormaya da devam edeceğim; Bu savurganlık neden ve ne hakla?Mutlu bir öğretmen, mutlu bir yazar!Yazıyorum ya zaman zaman, köy okullarının kitaba, malzemeye ihtiyacı var diye... İşte o zamanlarda da altın kalpler ortaya çıkıveriyor. Toparlayıp gönderiyorlar gerekli malzemeyi... Bakın bu köylerden birinin, sandalyesi, masası, kitabı olmayan bir okulun öğretmeni Nazmi Yılmaz'dan gelen mektup küçük bir gayretin yarattığı büyük mutluluğu nasıl anlatıyor:"Merhaba; ben bir mutlu köy öğretmeniyim. Evet, evet yanlış duymadınız hem de çok mutlu bir köy öğretmeniyim. E-mail'imi yayınladığınızdan sonra Türkiye'nin her yerinden telefonlar geldi. İlk aldığım telefonda gözyaşlarıma hakim olamadım. Bir kez daha gördüm ki Türk halkı, özellikle de çağdaş Türk kadını eğitime çok destek veriyor. Köşe yazınızdan sonra İlçee Milli Eğitim Müdürü Ali Çalışır 30 tane sandalye, 6 tane masa verdi. Tüm Türkiye'den kitaplar yağmur gibi geliyor. Sayın RuhatMengi, size çok teşekkür ederim. Karakeçi köyü öğrencileri sizi hiçbir zaman unutmayacak. Ben de bir köy öğretmeni olarak sizlerin de desteğiyle daha çok çalışıp bu ülkeye faydalı olacağım. Tekrar tekrar çok teşekkür ederim..."Nazmi Yılmaz ilk telefon geldiğinde ağlamış, ne tesadüf benim de gözlerim yaşlı şu an... Toz mu kaçtı ne?.. Nerede mendilim benim? Sevgili okurlanm, hepinize sonsuz teşekkürler.Şimdi de bir başka mektubu sizlerle paylaşmak istiyorum.Okurumuzun ismi 'mail'de Ramazan Garucu şeklinde yazılmış umarım soyadındaki harfler farklı değildir (bazen öyle çıkıyor);"Merhaba ben 14 yaşında bir gazete okuyucusuyum. 5 gündür düzenli olarak okuduğum VATAN gazetesinde hiçbir yazınızı kaçırmadım, kaçıracağımı da sanmıyorum... Size başta teşekkür etmek istiyorum çünkü ben birçok köşe yazarının yazılarını okudum, bana ağır geldi ama sizin yazılarınız bence anlaşılması kolay, okuması zevkli ve okuyucuyu sıkmayan faydalı yazılar. Bu yaşta bana gazete okumayı sevdirdiğiniz için size teşekkür ederim. Hayatımda ilk defa gazetenin spor sayfasına ennn son baktım, yazılarınızın bu kadar zevkli olması, sizin için çok gurur verici olsa gerek çünkü benim bu kadar gazete okuduğuma ablamlar bile inanamıyor.Saygılarımla..."Her yaş ve kesimden okurunun olması ve hele genç okurlara "gazete"yi sevdirmek yalnız benim için değil, bütün yazarlar için gurur ve mutluluktur.Ne mutlu bana!

Devamını Oku

STAR cevap vermeli!

6 Şubat 2005

Sessiz, uçsuz bucaksız bir beyazlık kapladı İstanbul'u yine... Kar tanecikleri uğuldayan rüzgârla savrularak ağaçlarda kalan son yeşilleri de kapatmak için yanşıyorlar adeta... Bu huzur veren güzelliği doya doya seyretmeyi, onunla mutlu olmayı nasıl da istiyor içim. Ama çalışmak lâzım, zaman yok yine...Pazar günü yazdığım Kimin parasını kime veriyorsunuz' başlıklı yazı ile aynı gün gazetenin birinci sayfasında verilen "Yazık bu gençlere" başlıklı haber birebir örtüşüyordu. Tamamen bir tesadüf sonucu köşemde sözünü ettiğim 'en iyi üniversitelerden mezun, bazıları iki üniversite bitirmiş, birkaç dil bilen ama işsiz gençler' bu haberde kendi ağızlarıyla durumu açıkça ortaya koymuşlardı.Amerika'nın en zor girilen üniversitelerinden Boston'u bitirmiş, Harvard da 4 yıl çalışmıştı Meriç özgüven, buna rağmen işsizdi."Sadece internet üzerinden 500'e yakın iş başvurusunda bulundum, boşuna emek vermişim" diyordu.Marmara Üniversitesi mezunu Fatih Tomakin "Benimle mezun olan 80 kişinin yarısı işsiz" derken istanbul Üniversitesi mezunu Elif Tokay "Türkiye'de gelin kaynana yarışmalarına katılıp şöhret olmanın üniversite mezunu olarak iş bulmaktan daha kolay olduğunu" anlatıyordu.Haberde Türkiye'deki işsiz sayısının 3 milyona yaklaştığı da vurgulanmıştı. Durum böyleyken, yapılan haksızlıklar ve başıboşluk aynı hızla sürüyor.En iyi eğitimleri aldıkları halde iş bulamayan milyonlarca genci olan bir ülkede programlara onların ve ailelerinin cebinden, milletin, devletin kesesinden "günde 15 milyar"lar, sunuculuk deneyimi olmayan, hiçbir özelliği, yeteneği bilinmeyen isimlere ayda "50 milyar"lar veren "devlet televizyonu" STAR, buna kendinde nasıl hak gördüğünü açıklamak zorundadır.Onunla birlikte hükümetin de aynı konuda açıklama yapması gerekmektedir. Belediyelerde yapılan kayırmalarla, yolsuzlukla ilgili dosyaların rafa kaldırılmış olması AKP Hükümeti'ne yeni haksızlıklar yapma cesareti mi veriyor acaba?Okurlardan gelen tepkilerin ardı arkası kesilmiyor, bakalım STAR ve onu finanse edenler yaptıklarını açıklayabilecekler mi?(Not: Dünkü yazımın ilk paragrafında "Bu arkadaşımızı kollayın diyerek belediye başkanlarına gösterilen yakınları duymaya... ediştik" cümlesinde "yakınları" kelimesi dizgi hatası sonucu "yalanları" şeklinde çıkmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.)"ÇIRAK" olayı!Cumartesi akşamı bir yemekte görüştüğümüz Anadolu Grubu Başkanı ve eski TUSİAD Başkanı Tuncay Özilhan'ı yakında Kanal D' de başlayacak olan ÇIRAK programı ile ilgili soru yağmuruna tuttum.TV'deki tanıtım yayınlarında kameralar karşısında son derece rahat görünen Özilhan programın hazırlık döneminin çok zor ve yorucu olduğunu, uzun saatler süren çalışma gerektirdiğini söyledikten sonra katılan 30 bin kişiden sadece 17'sinin işe alınacağını belirtti.Orijinalini NBC'de (bizde CNN Türk'te) Amerikalı emlâk kralı Donald Trump'ın yaptığı ÇIRAK'ın ilk turuna katılacak olan 522 kişinin yüzde 20'si işsiz, yüzde 40'ı üniversite mezunu, yüzde 39'u yabancı dil biliyor ve yüzde 22'si yurt dışında eğitim almış."15 milyar" maaş alacakları iş için kıyasıya bir yarışa girmişler. Her ne kadar STAR' ın "50 milyar"lık sunucu maaşı ile kıyaslanamaz ise de iyi para 15 milyar. Hem de bu kadar iyi eğitim almış, zehir gibi gençler için iyi para. Unutmadan söyleyeyim; ayda 2 milyar maaş alan profesörler de "çok iyi para" olduğuna inanıyorlar.Yalnız "ÇIRAK"ta dikkati çeken önemli bir nokta var; her isteyenin katılması sonucunda, 522 kişi arasına girenlerin yüzde 30'unun "kendi işinin patronu" durumunda olması... Oysa Türkiye'de asıl sorun işsiz gençler, özellikle de işsiz üniversiteli gençler olduğuna göre bu program onlar için bir ümit, bir fırsat yaratmalı. Onlara öncelik tanınmalı.Duyduğuma göre program yapımcıları şimdiden "ÇIRAK"ın ilerde devam edeceğini söylüyorlarmış, umarım onlar da, Tuncay Özilhan da zorluklarına katlanır ve sürdürürler programı...Hattâ diğer kanallar da berbat programları kopyalayacaklarına bunu örnek alır ve benzerlerini yaparlar.Gençlerin küçücük de olsa bir ümide ihtiyacı olduğu "30 bin müracaat'tan nasıl da görülüyor!

Devamını Oku