"Kadın çalışmasın"la başlıyor her şey!

1 Mart 2005

Pazartesi günü VATAN'da Avukat Hüseyin Hatemi'nin Mine Şenocaklı tarafından yapılan bir röportajı yayınlandı.Hüseyin Hatemi de "düşünceyi ifade özgürlüğünü" sonuna kadar kullanan ama başkaları (üstelik gazeteciler) aynı özgürlüğü kullanmak istediğinde tepki gösterenlerden... Daha önce yaptığı açıklamaları irdeleyip yorumladığımda "mahkemeye vereceğini" bildirmişti. Üzülerek ama elimde olmayarak bir yorumda daha bulunmak istiyorum. Ne yapalım alıştık artık elimize kalemi alır almaz "mahkeme" ile tehdit edilmeye. Ben de kendi imkanlarımla bu davaların peşini bırakmıyorum. Her vatandaş eşit haklara sahip, değil mi?Şimdi, konuşmasında ilk bakışta kadınları, kadının haklarını savunuyor gibi görünmekte Sayın Hatemi. Ama görünüşe aldanmamak lâzım...En önemli görev(!)Önce "Ailede doğallıktan, medeni hukukta ise doğal hukuktan kopuyor" diyerek kendisinin istemediği yönde değiştirilen Medeni Kanun'u eleştiriyor. "Kadının nafaka vermesi nin yanlışlığından başlıyor. "Bana göre kadının görevleri arasında aile geçindirmek yok" diyor, sonra da "Medeni Kanun'da bu ve benzer maddelerin, ailenin doğal işlevini bozacağından" söz ediyor. Ne ilgisi varsa "Bu gidişle 10 sene sonra eşcinsel evlilikleri onaylamak zorunda" kalacakmışız."Doğa kadına annelik görevi vermiş, hiç kadın erkek eşitliği sloganlarının arkasına saklanmayalım (sanki bu insan hakkı değil de sloganmış gibi... R.M), gerekmedikçe kadın çalışmamalı. Zaten annelik de bir iş. Çok önemli bir iş, çocuk yetiştirmekten daha önemli bir sosyal görev var mı?" diyerek devam eden Hatemi sonunda "Bu aslında kadına daha fazla değer verilmesi anlamındadır, çünkü kadın sevgiye daha açık yaratılmıştır" diyor ve "Yeni Medeni Kanun'la İsviçre'deki sapmaların büyük ölçüde bize de aktarıldığını" söylüyor.Ben de bu sözlerin tamamının "kadının insan haklarına aykırı" olduğunu ve kadının ruhunu okşuyor gibi görünmesine rağmen hiç de öyle olmadığını iddia ediyorum.Erbakan da söylemiştiO kadar çok aykırılık var ki hangisinden başlayacağını bilemiyor insan. Şuradan girelim konuya; Necmettin Erbakan da kadınlara "Çalışmayın, evde oturun ve doğurun. Sizin göreviniz bu" demişti.Tayyip Erdoğan, bir zamanlar kendisine sorduğum "Kadınlar çalışabilir mi?" sorusuna "Onlar bizim başımızın tacı, hiç çalıştırır mıyız" cevabını vermişti ama o daha sonra değiştiğini söyledi, belki bu fikri de değişmiştir. Beni mahkemeye veren Prof. Doğan Soyaslan'ın ise daha da ilginç bir görüşü vardı; "Çalışan kadın daha az dindardır." Bu düşüncenin nereye varacağına geleceğiz yazının sonunda.Madem ki kadının anneliği en önemli iş ve başlı başına bir iş, maddi karşılığını kim veriyor? O, hayatı boyunca kocasından isteyeceği parayı beklemek zorunda mı? Kendi kazanacağı parayı özgürce harcama zevkini ve kişisel başarılan hiç tatmaması, hayati boyunca erkek tarafından yönetilmesi çok haklı bir durum mudur?Madem ki Sayın Hatemi kadınların çalışmasını istemiyor, peki o zaman "Medeni Kanun Mal Rejimi" değiştirilirken neden "mal ortaklığı"na, hiç değilse kadının bu şekilde hakkını almasına şiddetle karşı çıktı? Ona göre doğru sekil kadının her halükârda erkeğe muhtaç olması ve sonunda erkeğin tercihine bağlı olarak beş parasız sokağa bırakılması mıdır?Kadının nafaka vermesinde de hiçbir sakınca yok; nafakanın asıl nedeni zaten Hüseyin Hatemi'yle aynı fikirde olan erkeklerin kadınları çalıştırmaması, böylece boşandıklarında çocuklarıyla birlikte kadının ortada kalmasıydı. Aynı bencilliği kadın yapıyorsa o da nafaka vermek zorunda. KADIN ve ERKEK EŞİTTİR. Kadınlar (yasadan faydalanamayan 17 milyon kadın dahil) mal ortaklığında da nafakada da eşit haklar istiyorlar. Ayrıca, madem ki kadın çalışmamalı; Bayan Hatemi neden yıllardan beri çalışıyor? "Dediğimi yap, yaptığımı yapma" durumu mu bu? (Devam edecek)

Devamını Oku

Alınteriyle başarı ve Boxer!

28 Şubat 2005

Erkekçe dergisini "1980'li yılların başında, 65 bini kadın olan 151 bin kişiye sattıklarını" anlatmıştı Hıncal Uluç Pazar günkü yazısında... Sonra da "Erkekçe Tavsiyeler" sayfasında İç Anadolu'dan bir kadın okurdan gelen mektubu yazmış ve bana da "Erkekçe'nin yerinde olsam bu durumda ne cevap vereceğimi" sormuştu. Soruş tarzındaki "çoğullama"dan hoşlanmasam da bu soruya daha sonra cevap vereceğim.Çünkü, bugüne kadar birçok kez tamamen aksi görüşleri savunmuş olmamıza rağmen çoğu kez de onun düşüncelerine katılırım. Kızdığım zamanlar olsa da Hıncal Uluç değer verdiğim bir arkadaşım ve meslektaşımdır. Aç parantez; bu yıl tesadüfen Londra'da Özer Restoran'da kutladığım doğum günümde yanımdaydı. Pastamın mumlarını birlikte söndürdük. Sonra da bütün grup, Hıncal'ın doğum günü hediyesi olan nefis şampanyadan içtik. Londra anılarımı size anlatacaktım, söz de vermiştim ama hiç zaman olmadı. Kapa parantez.Birinci cümleye dönelim şimdi; "65 bini kadın olan 151 bin Erkekçe okuruna..." Tabiî o yıllarda gazete ve dergiler açısından bu kadar rekabet yoktu. Üstüne üstlük yabancı dergilere de her adım başı rastlamadığımız için mevcut yerli dergilerden "iyi olanlar"ın başarı göstermesi bugünkünden çok daha kolaydı. Ve bugünkü gibi, insanları bırakın okumaktan, her işinden alıkoyan sayısız TV kanalı da yoktu.Bunları yazmamın nedeni bugünkü şartlarla o günkü şartların farklılığını vurgulamak. Yine de Kadınca, Erkekçe gibi dergilerin kadın-erkek ilişkileri, aşk ve cinsellik konularında insanları bilgilendirerek önemli bir iş başardığına inanıyorum.Bugün Erkekçe'nin yerini alan dergi (Hıncal'ın da yayın kurulunda bulunduğu) ise BOXER. Genel Yayın Yönetmenliği'ni, çok başarılı bir dergici olan Onur Yıldırım'ın yaptığı Boxer çok kısa bir süre önce yayın hayatına başlamasına rağmen, geçen ay 33 bine yaklaşan satışı yakalayarak son sayısını 50 bin adet bastı ve daha 8. sayısında Türkiye'nin en çok satan 4. dergisi oldu.En önemlisi, aynen Erkekçe'de olduğu gibi kendini kadınlara da okutuyor olması, örneğin ben birbirine benzeyen kadın dergilerinden çok Boxer'ı okumayı seviyorum.Hıncal Uluç, Haşmet Babaoğlu, Okay Gönensin, Duygu Asena, Kanat Atkaya, Memnun Süzgeç gibi sevdiğim yazarların bulunduğu derginin, diğerlerinde görmediğim zekâ çizgisini, ince esprilerini, beni kahkahalarla güldürebilmesini (bkz. sayı 8-9 Memnun Süzgeç) seviyorum. Kaliteli röportajlarını, yalnız "kadın-erkek" değil her konuda bilgi vermesini seviyorum. Kısacası, çok kısıtlı zamana rağmen onu elime alınca sayfa sayfa okuyorum.Öyle şişirilmiş, arkasında bol miktarda PR çalışması olan, dışardan destekli dergilerden değil Boxer. Sessiz sedasız gece gündüz çalışan, gazeteciliğe gönül vermiş genç insanların bileğinin gücüyle başarıya ulaşmış bir dergi.Onun için daha da çok seviyorum. Onur Yıldırım, haklı bir gururla son sayısında ilginç üç denklem vermiş. Rakipleri olan Esquire ve FHM dergilerinin de bulunduğu denklemler bunlar; Boxer= (Esquire+FHM)+11.407 ya da; Boxer= (3xEsquire)+3.030 ya da; Boxer > (2xFHM)+EsquireEsaslı bir başarı! Alın teriyle kazanılan bu başarıyı gönülden alkışlıyorum.Alişan'ın tabancası!Birkaç gün önce okurlardan gelen mektuplarda "Devlet acz içinde, hukuk da bizi korumuyor, geriye silahlanıp kendimizi korumak kalıyor" görüşüne çok sık rastladığımı yazmıştım. Dün türkücü Alişan'ın "Eve sabaha karşı gidiyorum, kapkaççılardan korunmak için taşıyorum" dediği silahı belinde, gece kulübünde dans ettiğini duyduk.Şimdi Alişan'ın bu davranışı örnek olur ve herkes beline tabancasını takıp çıkarsa ne olacak? Bütün medeni ülkeler silahsızlanma kampanyaları düzenlerken ve silah taşıma yüzünden Türkiye'de sayısız acı olaya şahit olmuşken elbette bu duruma tepkisiz kalınamaz ama can güvenliği olmayan, gerçekten de "adalet" in çaresiz göründüğü, devletin "Her köşeye polis dikemeyiz ya" derken bir yandan suçluları salıverdiği bir ülkede Alişan'lar haksız mıdır?Adalet Bakanı Cemil Çiçek "Biz suçluyu yakalıyoruz, savcı salıveriyor. O zaman niye yakalayalım demesini "tekrar kirlenecek olan yerleri temizleyen işçi"ye benzetmiş. Yanlış benzetme, zira o yerler hiç değilse bir süre temiz kalıyor burada ise suçlu anında bırakılıveriyor. Polisten hepimiz duyuyoruz.Sebep; cezaevleri doluymuş.Yasalarıyla ve istikrarlı bir adalet sistemiyle, hukuku harfiyen uygulayarak emniyeti sağlayamayan yönetimlerin karşılaşacağı durumdayız. N'olcak şimdi?(Not: Çok sevdiğim Cennet Mahallesi'nin sonuncusunda "katil" zannedilmenin bile (korkudan çok) saygı duyulan bir kahraman sayılmaya yettiğinin gösterilmesi, komedi içinde bile olsa hayal kırıklığı yarattı bende... "Şiddet" bir şekilde dizilere girmese olmuyor mu?)

Devamını Oku

Lojman için istifa eden bakan!

28 Şubat 2005

Vay, vay, vay... Neler oluyor dünyada haberimiz yok. Kapanmışız kendi içimize onun sevgilisi, bunun kavgası, öbürünün yolsuzluğu, berikinin hırsızlığı hepsini sindirmeye, hazmetmeye, bu arada da ruh sağlığımızı korumaya çalışarak, tam anlamıyla yuvarlanıp gidiyoruz.Akşam gazetesinde gördüm haberi; Fransa'da Nicolas Sarkozy'den boşalan Maliye ve Ekonomi Bakanlığı koltuğuna oturan Herve Gaymard istifa etmiş. Haberin devamı şöyle:"Bakanın 600 metrekare genişliğinde ve aylık kirası 14 bin Euro olan lüks bir konutu lojman olarak kullandığının ortaya çıkması siyaset dünyasında geniş yankı uyandırmıştı. Gaymard, aşırı lüks bakanlık konutuyla ilgili tartışmada hatalı davrandığını kabul ederek istifa etti..."Yanlışa bakın şimdi... Hem adam bu kadar da küçük(!) ve önemsiz(!) bir nedenle istifa ediyor, hem de başbakanı çıkıp arkasına geçmiyor. Onu koruyarak yerinde tutmuyor. Siyaset bilmiyor bu adamlar bence, anlamıyorlar bu işten!Oysa aynı gezegen üzerinde siyaset bilen, örnek alabilecekleri ne milletler yaşamakta. Örneğin; bunlardan birisi; Fransa'nın zenginliğinin eline su dökmek bir yana, onun gibi ülkelerden borç alan, oralara işçi gönderip "en istenmeyen işleri" kapışan, gırtlağına kadar borca batmış, üniversite mezunu işsizleri çöpten kâğıt toplayarak geçinen, naylon torbadan ev yaparak yaşayacak fakirlikte insanları olan bir ülke... Ama gönlü zengin(!) ve siyaseti biliyor.Bakanlarına zaten 600m2'lik süper lüks lojmanları kendisi dağıtıyor. O da yetmiyor tarihî sarayları, konakları emrine veriyor. Her birini sayısız son model makam araçlarıyla, özel uçaklarla gezdiriyor. İsteyen bakanın kendi veya yakınları ihalelere giriyor, şirket kuruyor, o şirketler devletle iş yapıyor. Her bakan istediği insanları istediği işlere şıp diye oturtuveriyor. Kurulan şirketler ('nereden geldi, hangi parayla kuruldu' diye sorulmadan) trilyonlara satılıyor.. Bakanlar çocuklarına binlerce kişilik padişah düğünleri (ve sünnet düğünleri) yapıp sandıklarla altını açıktan açığa, fotoğraflarla belgeleyerek topluyor.Şimdi bunları bilirken Fransa'da bir bakanın, böylesine eften püften bir nedenle istifa etmesi size aptallık gibi gelmiyor mu?Geliyor... Ama işte o Fransa dünyanın en zengin birkaç ülkesi arasında... Çalışan insanları adalete güveniyor, emeğinin karşılığını adil şekilde alacağını biliyor ve mutlu yaşıyor.Diğerinin, "örnek ülke" nin vatandaşları ise hem sürünüyor, hem de adalete inancını tümüyle kaybediyor.Birinin siyaset dersi alması gerek ama kimin acaba?Dışişleri hala ne bekliyor?Ermeni soykırımı iddiasını "gerçek" olarak kabul etmesi için Türkiye'ye yapılan baskılar giderek artıyor. Geçen Cuma ve Cumartesi günleri Alman Hıristiyan Demokrat Birliği Başkanı Angela Merkel'in Alman Meclisi'ne verdiği ve Türkiye'ye soykırımın kabul ettirilmesini istediği önergeden söz etmiş ve 'hiç değilse Alman yazarlar tarafından yazılan kitapları okusunlar' demiştim.Sayfa numaralarını da verdiğim kitap isimleri arasında "Zeytun İsyanı"nı başlatan Ermeni lider Aghasi'nin anılarının yer aldığı "Aghasi Zeitun" ile "Lepsius" da vardı. Hani şu Almanya'daki evinin önüne "soykırım" sözcüğü yazıldığı için Türk Dışişleri'nin "İki ülke arasındaki ilişkileri bozar" dediği, meşhur Türk düşmanı Dr. Lepsius...Onunla ilgili birkaç cümleyi kendi arşivlerimizden değil, Frank G. Weber'in "Eagles on the Crescent" kitabından alalım:"Lepsius Almanya'ya dönünce, kendisini Ermeni katliamını Alman halkına duyurmaya vakfetti. Yazdıkları çok kere güncel ve objektif değildi. Bunların çoğu Türkiye başşehrindeki Ermeni muhbirlerden geliyordu, çok büyük bir kaynağı da 1915 Temmuz'unda İstanbul'dayken kendisine Amerikan Sefiri Morgenthau tarafından verilip kendisinin tadil ettiği hususlardı (...) Lepsius Alman Şansölyesi'ne, 'eğer Almanya, Türkiye Ermenileri nezdinde popülarite kazanabilirce harpten sonra Rusya Ermenistanı daha kolaylıkla Alman himayesi altına girer' fikrini sattı."İşte kendi yazarlarının Lepsius hakkındaki görüşleri. Almanya'nın hangi plânlarla bu olayların içine girdiğinin onların ağzından özeti.Şimdi Zeytun İsyanı'nın Aghasi'nin anılarından alınan sonucuna bakalım (sayfa 306):"İsyanın başından sonuna kadar Türkler 20 bin kişi kaybettiler, biz sadece 125 kişiyi kaybettik, bunların 65'i de kalleşçe mütarekede vuruldu."Lepsius ise, isyanın liderinin rakamlarıyla hiçbir ilgisi olmayan bir bilgiyi yazmaktan çekinmiyor ve Zeytun İsyanı'nda 6 bin Ermeni'nin öldüğü bilgisini veriyor. Aynı lider Aghasi, bu isyanın 2 Türk jandarmanın Ermeniler tarafından yakılmasıyla başladığını, isyanı başlatma misyonunu kendisinin üstlendiğini de açıkça anlatıyor.İsyanı kendileri başlattığı ve Müslümanlar'dan 20 bin, Ermeni tarafından 125 kişi öldüğü halde bunu "kalleşçe mütarekede vuruldu" şeklinde yansıttıklarını görüyoruz. Olaylar Angela Merkel'in dediği gibi "plânlı" gelişmiş ama daha çok Ermenilerin Almanya, Rusya, İngiltere gibi ülkelerle birlikte yaptığı plânlarla... Buna karşılık propaganda, görüldüğü gibi müthiş.Türkiye'nin yapacağı tek şey var; geçen hafta da belirttiğim gibi bu konuyu araştırmış tarihçilerin de katılacağı uluslararası bir "çözüm masası" istemek. Sadece oturduğumuz yerden nota göndermekle, bu konulara boşverip şimdiden "erken seçim" veya "cumhurbaşkanlığı" hayallerine yoğunlaşmakla olmuyor. Dışişleri'nde ne yaptığını bilmediğimiz binlerce memurumuz var ama topluca yayılmış oturuyoruz. Hâlâ harekete geçmiş değiliz. Bu konuyu halletmedikleri, "Türkiye'yi Nazilerin yanına yazdırdıkları" takdirde gelecek kuşaklar kesinlikle bugünkü yönetimi sorumlu tutacaktır, bir kez daha hatırlatmış olayım.

Devamını Oku

Oscar jürisi gibiyim!

26 Şubat 2005

Bu akşam sabahlara kadar Oscar heyecanındayız. Sinemaseverlerden söz ediyorum tabii, bizler için çok, çook önemli bir gün. Gerçi, orada da kulis faaliyetlerinin etkili olduğunu, filmlerin lobisi için de milyonlarca dolar harcandığını öğrendiğimizden bu yana sonuçlara yüzde yüz güvenemiyoruz ama yine de...Bakalım bu yıl kimi seçecekler diye sabırsızlıkla bekliyoruz. Yine de seçilen filmlerin gişesi bir anda "milyonlarla" artıyor. Pazartesi'den itibaren bizde de herkes akın akın seçilen filmi görmeye koşacak.Ben bir süredir -üzerinize afiyet- gripten muzdarip şekilde evde olduğumdan filmlerin çoğunu (Million Dolar Baby dışındakiler!) görmemiştim. Geçen Çarşamba günü Power FM'den arayarak "Pazar gecesi sabaha kadar yayın yapacaklarını ve benim de görüşümü almak istediklerini" söyleyince durumu anlattım ama birdenbire bu filmleri izleme isteğimin de had safhada olduğunu fark ettim. Öyle ya, aksi takdirde sonuçlar hakkında hiçbir fikrim olmayacaktı.Ve arkadaşlar, hazır evde kalmışken iki gün içinde 4 filmin DVD'sini izleyiverdim.Ötenazi faktörü...Önce Hollywood'un gelmiş geçmiş en ünlü yönetmenlerinden Martin Scorcese'nin yönettiği Leonardo di Caprio ile Kate Blanchett'in başrolleri paylaştığı The Aviator'ı. Amerika'nın film ve uçak endüstrisinde önemli bir yol kat etmesine, yeni buluşlar yapmasına katkıda bulunan, tam bir "uçuş ve sinema" delisi (adam gerçekten de yan kaçık bir tip zaten) Howard Hughes'un hayatını anlatıyor film... Bu arada, iki gün önce Hughes'un uçak firmalarından birinde mühendis olarak çalışmış olan bir Amerikalıyla yemekteydik, filmdeki anlatımın gerçeğe aynen uyduğundan söz ediyordu. Million Dolar Baby'i seyrettiğimde, bir zamanların yakışıklı aktörü Clint Eastwood'un şaşılacak şekilde çökmüş yaşlı adam görüntüsü, oyun gücü, Hilary Swank'ın "boksör kız" rolündeki başarısı ve ötenazi sahnelerinin "Oscar jürisini nasıl etkileyeceğini" tahmin ederek bu filmin yeterince Oscar şansı olduğunu düşünmüştüm. Ama The Aviator'ı izleyince filmin temposu, sürükleyiciliği, değişik konusu, hepsi başarılı sanatçılardan oluşmuş kadrosu ile Scorcese'nin olağanüstü yönetimi, müthiş uçak kazası sahneleri bana birinciyi tümüyle unutturdu.En iyi film!"Peter Pan"ın yazan James Barrie'nin hayatından alınan ve 1904 yılının Londra'sında geçen, başrollerini Johnny Depp, Kate Winslet ve Julie Christie'nın oynadığı film "Finding Neverland" beni hiç etkilemedi diyebilirim. İki arkadaşın Kaliforniya'da yaptıkları bir haftalık "şarap tatma" gezisini anlatan ve absürdlük derecesinde doğal (çırılçıplak bir erkeğin sokakta koşması, seks sahnelerinin en doğal görüntülerle verilmesi gibi) bir film olan "Sideways" de öyle... Filmler üzerine yapılan bahislerde orta sırada yer alan ve Ray Charles'ın hayatını en sevilen şarkılarıyla anlatan, zenci aktör Jamie Fox'un başrolünü oynadığı "Ray" filmi ise tam aksine öyle etkiledi ki; ben Oscar jürisinde olsaydım "En İyi Film" ve "En İyi Erkek Oyuncu" ödüllerine kesinlikle, tartışmasız bu filmi lâyık görürdüm. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü Million Dolar Baby'deki rolüyle Hilary Swank'a, "En İyi Yönetmen"i Martin Scorcese'ye (bilmem ki Clint Eastwood'a bir jest yapacakları tutar mı), "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu"yu Julie Christie'ye, "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu"yu ise "Finding Neverland"deki (veya Ray filmindeki) küçük çocuğa verirdim. Bakalım seçimlerim ne kadar tutacak, bu gece göreceğiz.Başbakan'ın özgürlük anlayışı!Denizli Milletvekili, TBMM Milli Eğitim Komisyon Üyesi Mustafa Gazalcı'nın Meclis'te "öğrenci affı" ile ilgili yaptığı konuşmanın metnini göndermişler.Okurken Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Gaziantep'te partisinin kadın il kongresinde söylediği cümle dikkatimi çekti: "Bu öğrenci affına farklı yaklaşanlar, farklı yerlere çekenler kötü niyetlidir, art niyetlidir, çirkin niyetlidir."Neden dikkatimi çekti, çünkü aynı örnek her yerde karşımıza çıkıyor. Kendine düşünce ve ifade özgürlüğü isteyenler ve hatta bunun mağduriyetini yaşamış olanların kendileri farklı düşüncelere en fazla tahammülsüzlüğü gösterenler oluyor. Tayyip Bey, ayrıca Başbakanlık gibi en sorumlu görevde bulunduğu için bunu yapması daha da büyük bir haksızlık, ayırımcılık, bölücülük anlamı da taşıyor.Kendisini "kedi" olarak çizen karikatüristi dava etmesinin de aynı itirazla karşılaştığını hatırlayacak olursa belki bundan sonra "farklı yaklaşımları" çok daha sabırla karşılamasının önemini kavrayabilir.Ülker dağıtım şirketindeki hisselerini satması "yapılması gereken şey"di. (Tabii bunu yapmasında, yakında cumhurbaşkanlığına adaylığını koymaya hazırlanmasının etkisi ne olmuştur onu bilemeyiz. Herhalde "Ülker dağıtımcısı" bir cumhurbaşkanının olamayacağını da düşünmüştür.) Her neyse, şimdi sıra dokunulmazlıkların kaldırılmasında...Millet, özellikle yolsuzluk haberlerinin iyice arttığı şu günlerde iktidara güven duymak için bu eylemi bekliyor.Bir kez daha hatırlatmış olalım.

Devamını Oku

Soykırım konusunda asıl çözüm (2)

25 Şubat 2005

Ottawa Büyükelçiliği sırasında Ermeni terörist grubu ASALA'nın saldırısına uğrayan ve canını pencereden atlayıp yaralanarak kurtaran ünlü diplomat ve yazar Coşkun Kırca'yı kaybettik. Seneler boyunca Avrupa ve Amerika'daki çeşitli şehirlerde Türk kuruluşlarına, diplomatlarına saldıran, çoğunu katleden Ermeni teröristlerden kıl payı kurtulmuş bir Türk aydınıydı Coşkun Kırca... Nur içinde yatsın.Bugün, gazeteler onun ölüm haberini verirken haber merkezinden gelen gündemde de Almanya ile Ermeni soykırım geriliminin tırmandığı" haberi var. Alman Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığına çağrılarak uyarılmış. Gelişme çok enteresan... Ankara, '1915'teki Ermeni soykırımına tanıklık ettiği' iddiasında olan Peder Lepsius'un evinin önündeki tabelada "soykırım" ifadesinin kullanılmasına tepki gösterirken Büyükelçi onlara Angela Merkel'in Alman Meclis'ine sunduğu Ermeni soykırım önergesini uzatmış. Bundan henüz haberdar olmayan Dışişleri ise şok olmuş.Şimdi Dışişleri Bakanı Gül'ün Alman Dışişleri Bakanı Fıscher'i arayarak rahatsızlığını iletmesi bekleniyormuş.Önce Ermeni okurlarımızdan zaman zaman gelen maillere bir cevap vermek istiyorum:Bizim yazdıklarımız tamamen tarihe ait bilgilerdir. O olaylar, yer aldıkları günlerde isyanlara, kışkırtmalara katılmayan, savaşa dönüştürülen çatışmalara karışmayan Ermeni vatandaşları nasıl ki hiç etkilemediyse, bugün yazılanlarda da onları rahatsız edecek bir kasıt asla aranmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da Osmanlı döneminde yaşanmış; Almanya, İngiltere, Rusya gibi ülkeler tarafından desteklenmiş tarihî olaylardan, (üstelik soykırım söz konusu olmadığı halde bu kelime kullanılarak) "mirasçı konumunda" sorumlu tutulmaktan rahatsızlık duyuyor. Burada istenen tek şey doğruların açığa çıkmasıdır. Bu ülkenin gazetecileri olarak bizler de üzerimize düşeni yapmak zorundayız.Angela Merkel "Schröder Hükümeti'nin Türkler ile Ermeniler arasında özür ve affetme yoluyla barışın sağlanmasına katkıda bulunmasını" öneriyor.Burada kastedilen özür Türklere, affetme ise Ermenilere ait olacak. Merkel'in ve onunla aynı görüşte olanların beklentisi bu.Angela Merkel, Schröder Hükümeti'nden bir şey isteyecekse önce Türkiye'nin "gelin masaya oturalım, belgeleri dökelim, gerçeği bulalım" demesine, defalarca davet etmesine rağmen buna bir türlü yanaşmayan Ermeni yetkilileri ikna etmelerini istesin.Almanya, madem ki çözümü bu kadar istiyor iki ülkeyi buluştursun. Toplantılara Bernard Lewis, Justin Mc. Carthy, Andrew Mango gibi yaşayan ve bu olayı araştırmış ünlü tarihçileri de davet etsin.Sadece Lepsius'a inanarak ve onun belgelerine dayanarak konuşmak olmaz. "Barışçı ve uzlaşmacı" olduğunda Merkel tarafından ifade edilen Avrupa çeşitli tarihçilerin görüşlerini de almak zorundadır.Bunu yaparken kendi kaynaklarına ve diğer ülkelerinkine de bir göz atmaları gerekir. Örneğin;Naumman, Asia, sayfa 122Ohandjanian, sayfa 21Bratter, sayfa 4-5PA-AA Türkei 183Die GPEK, sayfa 52Ternon, sayfa 64Aghasi, Zeitoun, sayfa 186 ve 306. Özellikle de sonuncuyu Ermeni liderin sayfa 306'da anlattıkları ile Lepsius'un 243'üncü sayfasını karşılaştırsınlar.Gerçeği öğrenmelerine yardımcı olacak!Halk panikte!Yolsuzlukları ve her şeyi unutturacak bir güvenlik sorunu yaşanmakta Türkiye'de. Evler, işyerleri soyuluyor, çocuklar, kadınlar kaçırılıyor, tecavüz ediliyor, öldürülüyor. Çocuk yuvalarındaki çocuklar yuva yöneticilerin ve civardaki insanların tecavüzüne uğruyor. Kapkaç görülmemiş boyutlarda, yabancı gazeteciler silahlı kişiler tarafından dövülüyor. Bol keseden çıkarılan afların cezasını çekiyor ülke.Halk panikte; "Devlet acz içinde. Kanun beni korumuyor. Silahlanıp kendini koruyan vatandaşı kimse suçlayamaz" noktasında...Bu nasıl yönetim, nasıl İçişleri Bakanlığı? Ülke çapında güvenlik seferberliği ilan etmek için ne bekliyorlar?

Devamını Oku

Schröder Hükümeti çözüm masası kursun! (1)

24 Şubat 2005

Orhan Pamuk'un bir Alman gazetesine "Türkler 1 milyon Ermeni'yi, 30 bin Kürt'ü öldürdüler" diyerek kendi ülkesinin tarihini, yerli ve yabancı arşivleri hiçe saydığı konuşmasının üzerinden kısa bir zaman geçti. Daha tartışmaları sürerken Alman Hıristiyan Demokrat Parti'nin Başkanı (ve bugüne kadar Türkiye aleyhinde en ateşli kampanyaları düzenlemiş olan) Angela Merkel ortaya çıktı ve "Türkiye'nin 1.5 milyon Ermeni'yi öldürdüğünü ama itiraf etmediğini" söyledi. "Osmanlı İmparatorluğu'nun hukuksal mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti'nin, bu yaşananların plânlı olduğunu, katliamın Osmanlı tarafından istenerek yapıldığını kabul etmesini" istedikten sonra "Gerhard Schröder Hükümeti'nin Türkler ile Ermeniler arasında özür ve affetme yoluyla barışın sağlanmasına katkıda bulunmasını" önerdi.Tabiî "Türkiye'nin reddetmesinin, girmek istediği AB'nin barış ve affetme düşüncesiyle çeliştiğini" de vurgulayarak...Bir ülkenin kendi edebiyatçısı çıkıp tarihe ihanet eder, olayları, rakamları çarpıtırsa o ülkeye düşmanca duygular besleyenlerin, adımlarını daha rahat atmaları da kaçınılmaz olur. Nitekim buyrun, rakam bir kalemde "1 milyon"dan "1.5 milyon'a çıkmış durumda... Orhan Pamuk'un yaptığı konuşmayı "tarihi gerçeklere, belgelere uymadığı ve karşılıklı çatışmaları tek taraflı bir kıyım gibi gösterdiği için" doğal olarak tenkit edenlere karşı çıkanlar gazete ve TV'lerde şu suçlamaları yaptılar:"Devlet konuşanı susturuyor, sindiriyor...""Çoğunluktan farklı düşünene Türkiye'de tepki gösteriliyor..." "Milliyetçi refleks..." "Tahammülsüzlük..." "Kendimizi aldatıyoruz, soykırım olmadığına bizim değil, dünyanın inanması lâzım...""Bu topraklarda yaşanmış olaylar yeterince konuşulmuyor, sorgulanmıyor..."Ve tabiî "linç havası yaratılıyor..." Oysa öncelikle bu olayda devletin hiçbir dahli yoktu. Pamuk'un Avrupa'da yaptığı konuşma duyulur duyulmaz ilk tepki basından gelmiş, halkın tepkisi onu izlemişti ki bundan doğal bir durum olamazdı.Herkes çoğunluktan farklı düşünebilir, elbette bu hakka sahiptir ama uluslararası isim yapmış, aydın sınıfına giren birinin de ülkesi hakkında tarihe, belgelere dayanmayan bir açıklama yapma hakkı yoktur. Yaparsa işte Angela Merkel'lerde iki gün sonra (tesadüfen) çıkar bunu yapar.Orhan Pamuk'un düşünce ve konuşma özgürlüğü olduğuna inananlar, ondan farklı düşünen, tarihe sadık kalmayı tercih edenler konuştuğunda neden onları tahammülsüzlükle, milliyetçi refleksle, linç havası yaratmakla suçluyorlar onu da anlamak mümkün değil. Bu düşünce özgürlüğü denen şey, birileri için ülkesine zarar verme derecesinde sınırsız olabiliyor da başkaları için neden bu kadar kısıtlı oluyor?Kendimizi aldatma ve inandırma konusuna gelince... Kendini aldatanlar var, doğru; onlar arşivleri, yerli ve yabancı belgeleri incelemeden, söz ettiği rakamların hesabını yapmadan konuşanlar... Asılsız, tek taraflı bir iddiaya atlayıp kabulleniverenler. İşte bunu yapanların elbette "inandırma" konusundaki tek şansı Angela Merkel'in yanına geçmek olacaktır. (Devam edecek...)Hakaret!Bir makine mühendisi (ayrıca "İşletme" üzerine yüksek lisans yapmış biri) gazetede gördüğü bir otomotiv şirketi ilânına müracaat ederek iş başvurusunda bulunmuş ve özgeçmişini göndermiş.Şirket görüşmeye çağırdığında kendisine bir başvuru formu vermişler. Hemen sonra da kendisiyle görüşecek kadın görevlinin odasına göndermişler. Görevli, Ahmet Bey adında birinin gelip kendisiyle görüşeceğini söylerken forma bakmış ve istediği ücretin çok yüksek olduğunu, Ahmet Bey bunu gördüğü takdirde görüşme bile yapmayacağını söylemiş.Tam o sırada Ahmet Bey gelmiş, forma bakmış ve aşağılayıcı, hakaret içeren cümlelerle konuşmaya başlamış. Görevli hanım da Ahmet Bey'e destekte(!) kusur etmemiş."Hayatım boyunca hiçbir yerde böyle bir muameleyle karşılaşmadım. Bunun bir arz talep meselesi olduğunu söyleyerek teşekkür ettim ve ayrıldım. İş başvuruları sırasında 15 şirketle görüştüm, sadece 3'ü istediğim ücreti fazla buldu. Ama hiçbiri böyle hakaretle karşılık vermedi" diyor makine mühendisi okurumuz.Söz ettiği otomotiv grubu, tanınmış büyük bir holding. Bu muameleyle karşılaşan genç "O araba markasıyla duygusal bağının olduğunu ama şimdi nefret eder hale geldiğini, bir daha bu grubun hiçbir ürününü kullanmayacağını" da söylüyor.Henüz iş yaşamına yeni girecek gençlere ne çirkin bir davranış tarzı. Bir holdingi temsil eden insanlara iş başvurusunda hakaret etme hakkını kim veriyor acaba? Holdingin adı bende, sahibini de tanıyorum, bu şikayeti tam yerine ileteceğime Ahmet Bey'in hiç şüphesi olmasın!

Devamını Oku

Çallı'nın "Türbanlı Meclis"i!

24 Şubat 2005

Ressam Yaşar Çallı; yaşanan türban tartışmalarından etkilendiğini belirterek 'Türban tartışmaları o kadar arttı ve Meclis'in içine girdi ki ben de bunu tuvale yansıtmaya karar verdim. 'Meclis'e türban bağlandığını' gösteren bir çalışmaya yakında başlıyorum" demiş.Doğru bir karar, üstelik tam Türkiye'nin AB sürecine girdiği; Avrupa'da kalabalık nüfusunun, işsiz sayısının, ekonomisinin, farklı kültürünün ciddi şekilde tartışıldığı, tesadüf bu ya aynı sıralarda Türkiye'de de "kamusal alanda türbanın serbest bırakılması" tartışmalarının alevlendiği, yeni oluşumların bile bu malzemeye dört elle, dört kolla sarıldığı günlerde tam zamanıdır.Bir "Türbanlı Meclis" tablomuz eksik kalmıştı, o da tamamlansın. Ama Yaşar Çallı geç kaldı bence, Time dergisi Mona üsa'ya türbanı ondan önce giydirdi. Bizimkiler tüm Türkiye'yi türbana sokmaya çalışırken onlar Avrupa'nın "türbanı giymekte" olduğunu söyleyiverdiler.Avrupa'da çok uzun süredir devam etmekte olan tartışmalardan, Time'in da açıkladığı; Müslümanlara karşı duyulan korkulardan sonra açıkça görünen o ki birçok Avrupa ülkesi bugüne kadar aldığı önlemlerle de kalmayacak ve yakın bir gelecekte "göçmen karşıta lider adayları" güç kazanırken, çıkarılacak yasalarla türban, dinî inançların kamu alanlarına girmesi, topluma açık alanlarda dine ait tüm gösterilerin ve simgelerin yasaklanması, laiklik kurallarının sıkı sıkıya uygulanması sağlanacak. Yine açıkça görünen o ki bununla da yetinmeyecekler. Müslümanların hayatı zorlaştırılacak; sadece birkaçı değil, birçok ülke iş ve oturma izinlerini çok zor şartlara bağlayacak ve hatta korkulan arttığı takdirde belki de Avrupa'yı terk etmeleri istenecek. Çok hızlı ve enteresan bir gelişme bu...Burada akla gelen iki soru var;1- Bugüne kadar en radikal dinci gruplara bile kol kanat geren Avrupa, ne oldu ki birdenbire bu kadar tepkisel davranmaya başladı?2- Yine, bu ne tesadüf ki tam Türkiye'ye müzakere tarihi verildikten sonra korkulan giderek artta?Benim aklıma gelen bir soru daha var; Avrupa bu korkuyu dile getirir, siyasetçileri, liderleri önlem arayışına girerken, bizim; "demokrasiyi sınırsız özgürlük" zanneden ve empoze etmeye çalışan, millî birlikten, millî duygulardan, millî gerçeklerden söz edenleri bile "tahammülsüzlükle, demokrasiyi hazmetmemekle" suçlayan, bunlara da Avrupa'yı örnek gösteren "aydın"larımızın şimdi ne yapacağı...Avrupa, "birliği, kimliği" uğruna "yabancıları", Müslüman toplumları kendi içinde istemiyor. Bu yolda kararlar alıyor, yasaklar getiriyor.Onlara demokrasiyi, insan haklarını anlatmaya hemen başlasalar iyi olmaz mı?İşte Türkiye imajı!İki fotoğraf, iki ayrı Türkiye... Biri Associated Press Haber Ajansı'nın "Aşure günü törenlerini" anlatmak için dünya basınına gönderdiği, İkitelli'den bir görüntü (Hürriyet, 21 Şubat)... Diğeri Berlin'de yaşayan Türk kızları (VATAN, 23 Şubat)...Birkaç yıl önce 'Bu gidişle yakında İran, Suudi Arabistan, Afganistan görüntülerinden farkımız kalmayacak. İstenen şey Türk kadınını çarşafa, burkaya giden yola sokmak mıdır?' diye soruyor, uyarıyor, önlemeye çalışıyorduk.Dinin, inancın siyasete girmesi, toplumun bunu önlemek yerine aksine bu anlayışta olanları iktidara taşıması iste Türkiye imajını hızla "o görüntüler" dediğimiz "köktendinci", İslamî yönetimli ülkelerin görüntüsüne, imajına çevirdi.Din alimlerinin, uzmanlarının "Müslümanlıkta, Kur'an'da türban diye bir şey yok. Saçın telini göstermemek diye bir kural yok," açıklamalarına rağmen başörtüsüyle, eşarpla bile yetinmeyip, (Müslüman ülkelerin hemen hepsinin lider eşleri başörtüsü de takmadığı halde) radikal İslâm ülkelerinin tesettürünü taklit edenler sonunda amacına ulaştı.Şimdi tekrar fotoğraflara bakın ve hatırlayın; çok değil 10 yıl önce, Almanya'ya giden işçilerimizde böyle bir görüntü yoktu. Onlarda isteyenler eşarp bağlıyordu hepsi bu... Sonra, sanki sihirli bir değnekle(!) dokunulmuş gibi "türban" cıkti ortaya.Yüzlerce türbanlı kıza Boğaz Köprüsü'nde gösteriler yaptırıldı. TV tartışmaları, basın faaliyetleriyle bir "türban olayı" yaratıldı. Türk kadınları İran, Suudi Arabistan, Cezayir kadınlarına benzetildi. Üstüne üstlük örtünenler "inançlı", örtünmeyenler "inançsız" anlayışı siyasetçi konuşması destekli olarak topluma enjekte edildi.Türkiye'nin imajı artık "beklenen" durumda. Bundan sonra Avrupa'nın korktuğu göçmenlerle birlikte bırakın "alınmayı", "atılmamak için" mücadelemizi sürdürürüz artık!Sakın kimse bana hemen kaleme davranıp dini, Kur'an'ı öğretmeye kalkmasın. Çok şükür, gayet iyi biliyorum!

Devamını Oku

Mal rejimi de bir aldatmacaydı!

22 Şubat 2005

Dün, ünlü avukat Canan Arın'ın Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi ile ilgili söylediklerinin ne kadar önemli olduğunu yazmış, Medis'in çıkardığı hatalı yasa nedeniyle "notere gitme, gitmeme" konusunda eşiyle anlaşmazlığa düşen kadınların "dayak yiyerek boşandıkları"nı anlatan örneği tekrarlamıştım. Arın, eski Medeni Kanun'daki mal rejiminin kadınlara yıllarca büyük haksızlık yaptığını ve sonunda yeni kanunun "Eşler evlilik birliği içinde eşittir. Kadının evdeki çalışmasının da maddi değeri vardır" dediğini hatırlatıyor "Ama..." diyordu. "Ama yeni kanuna son dakikada koydukları yürürlük maddesi ile 2002'den önce evlenen kadınları yasadan mahrum bırakmak bir başka büyük haksızlık oldu. Durumu kurtarmak için 'isteyen eşler noterde anlaşma imzalasın' dediler ama bunu, 'Yapılamayacağını bile bile' söylediler. Kadın notere gitmeyi istese de, istemese de şiddetle karşılaşıyor."Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün "Doğru olan bu değil ama böyle çıkması kabul edilmezse hiç çıkaramayacağız" dediğini hepimiz hatırlıyoruz. İşte bugün eşler arasında "Noterde anlaşma imzalamak-imzalamamak" konusunda çıkan şiddet olaylarının nedeni, o dönemde yapılan ve kadın nüfusu ikiye bölerek en az yarısının mağduriyetine neden olan bu büyük haksızlıktır.Yasa geriye yürür!Medeni Kanun'u bu yanlış haliyle çıkarırken kendilerine "yasalar geriye yürümez" bahanesini bulmuş, akıllarınca topluma bunu yutturmuşlardı.Oysa "Medeni Hukuk" profesörleri, uzmanları "Bu kuralın bir istisna ile doğru olduğunu" söylüyorlar. O istisna ise "konunun kamu düzeni ile ilgili olup olmadığı"... Kamu yararına çıkarılan yasalardan, çıktığı anda bütün nüfus aynı şekilde yararlanma hakkına sahip. Nitekim, Canan Arın'ın da bir başka açıklamasında belirttiği gibi; "Bizim Medeni Kanun'u aldığımız İsviçre'de de mal rejimi geriye yönelik olarak yürürlüğe konmuş (bizdeki gibi bu yasal rejimden yararlanmak isteyenler değil, tam aksine) yasal rejimin dışında kalmak isteyenlere noterde sözleşme yapmaları için süre verilmiştir."Arın "Hükümet'in bir itirazı da 'İnsanların serbest iradeleriyle yaptığı sözleşmeleri yasal olarak değiştiremeyecekleri' idi. Bu da gerçeği yansıtmamaktadır. 2002'den önceki evliliklerde hiç kimse evlenirken mal ayrılığı rejimini serbest iradesiyle seçmemiştir. Yasal mal rejiminin ne olduğunu bile bilmeden kendilerini o rejimin içinde bulmuşlardır" diyor.Avrupa Birliği'nin "Türkiye'de kadınlarla ilgili, düzeltilmesini istediği yasalar, yapılmasını istediği değişiklikler" arasında Mal Rejimi Yürürlük Maddesi de var.Mutlaka düzeltilecek. Canan Arın, konu açılır açılmaz kadınlardan "Aman peşini bırakmayın" mesajlan yağan sorunu tam zamanında gündeme getirdi.Eurovision ne yarışması?Mazhar-Fuat-Özkan, nam-ı diğer MFÖ'nün Eurovision elemelerinde birinci seçilen "Rimi Rimi Ley" ile solisti hakkında söylediklerini TV'de izledim. "Biraz sert" denebilecek bir açıklama olmakla beraber birçok konuda doğruları dile getiriyordu. Aslında solistin kilolu olmasına rağmen çok dar bir pantolonla çıkıp bir de dans etmeye kalkmasının göze hoş görünmediğini, biraz daha yumuşak bir ifadeyle de olsa söylemek lâzım.Duygu sömürüsü, "kilolu olan şarkı söylemesin mi, bu şarkı yarışması" edebiyatı gereksiz. Kötü olan şeye -ki bu müzik, şov, sinema, tiyatro, sanatın her kolu (ve bu sanatları icra eden kişiler) olabilir- kinci olmadan "kötü" diyebilmeliyiz artık. Sanat ve siyaset, hatta yazı ve edebiyat "Aman kimse kırılmasın" anlayışıyla yürümez.Eurovision'un şarkı yarışması olduğu doğru, ama aynı zamanda milyonlarca dolarlık sahnelerin, şovların hazırlandığı ve milyonlarca kişinin karşısına çıkılan, ülkelerin gönderilen sanatçılarla değerlendirildiği "GÖRSEL" bir yarışma.Ses güzel ve etkileyici ise, ortada bir sanat varsa görüntü önemini bir ölçüde kaybeder. Başka bir deyişle elbette kilolu biri de iyi sese sahip olabilir. Ama asıl sorun burada ne iyi bir ses, ne iyi bir şarkı, ne dans, ne kostüm olmayışı...Ortaya çıkan rüşvet açıklamalarından sonra zaten "adil bir seçim yapıldığı" konusuna da esaslı bir gölge düşmüş durumda.Eğer kendimizi kandırmakla, "ley ley libi libi ley" türü müziklerle olabilseydi geçmişte gönderdiğimiz benzer şarkılar puan alırdı.Asıl haksızlığı MFÖ'ye fazla yüklenmekle yapıyoruz. Türkiye'yi temsilen gönderilen insanlar her tür eleştiriye açık olmalıdır. Ayrıca; dünya çapında ün yapan kadın müzik sanatçılarının hangisi göze de hitap etmiyor bir düşünün bakalım!

Devamını Oku