Dün, İstanbul'da yaşayan bazı Ermeni tanıdıklarımla konuştum, hepsi Türkiye'yi köşeye sıkıştırmak isteyen "soykırım iddiasının kabulü" gayretlerinden ve bazı Türk yazar ile profesörlerin bu gayretlere arka çıkmasından son derece rahatsız, Ermeni diasporasına da kızıyorlar."Hayır" diyorlar, "soykırım değildi, biz asıl kavganın Kürtlerle Ermeniler arasında olduğunu, onların birbirlerini sevmediğini biliyoruz. Çıkarılan isyanları, geçen çatışmaları biliyoruz ve hepimiz Türkiye'nin ve bizim rahatımızı kaçıran bu çabalardan çok rahatsızız. Türklerle Ermeniler yüzyıllarca birlikte yaşadılar. Bunu yapanların tek amacı var; bu ülkeye zarar vermek!"Bu sözlerden sonra benim "Ermenistan masaya otursa gerçek ortaya çıkar ama..." diye başladığım cümle yarım kalıyor:"Gelmez" diyorlar, "Gelmez, çünkü o da biliyor aslında gerçeği..." Sonra "Hem biliyor musun" diye ekliyorlar "Ermeniler bir tek Türklerle bu kadar iyi anlaşabilir ve birlikte mutlu yaşayabilir." Ermeni vatandaşlarımız bunu söylerken bizim bİr takım aydın(!)ımızın hararetle Türkiye'yi kötülemeleri, tarihi araştırmadan yanlış rakamlar vermeleri çok acı.Oktay Ekşi dünkü yazısında TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun açıkamalarını verdi. Halaçoğlu "Köşe yazarlarımızı yeterince bilgilendirmediğimiz anlaşılıyor", "Daha bir ay öncesine kadar medyamız Ermenilerin soykırım iddialarına bu kadar hassas davranmıyorlardı" gibi sözler de söylemiş. Oysa ben ve birkaç yazar en az son 5 yıldır bu konuyu sık sık gündeme getirdik. İddianın Amerikan eyaletlerinde ve bazı Avrupa ülkelerinde arka arkaya kabul edildiğini, Dışişleri'nin müdahale etmesi gerektiğini söyledik. Arşivlerden ve mevcut yerli, yabancı belgelerin, kitapların çoğundan olayları defalarca, rakamlarıyla verdik (Arşiv bana yıllar önce Başbakanlık tarafından ciltler halinde gönderilmişti.)O yıllar zarfında Türk Tarih Kurumu'nun sesi bugünkü gibi çıkmadı... Kurum, Latife Hanım'ın anılarının yayınlanması ile meşgul olduğu sırada bile "Bırakın bunları, asıl konu Ermeni iddiaları" diyerek uyardık. Bugünkü çıkış o günlerde yapılsaydı durum çok daha farklı olurdu.Bazı meslektaşlarımızın dediği gibi "Bugün Türkiye'ye pompalanan yapay bir gündem" değildir soykırım iddiası. Tam aksine, senelerdir "Geliyorum, hazırlanın" diye bize işaretler gönderen bir olaydır.Nazan Moroğlu; TTK "Amerikan, İngiliz, Fransız, Rus belgelerini" çıkardığında yabancıların şaşırdığını, bunları bilmeden konuşan profesörlerin, yazarların da okuması gerektiğini bildiren bir 'mail' ile birçok bilgi göndermiş.Okumaları gerekiyor gerçekten... Yabancılardan önce onların okuması gerekiyor. Moroğlu'nun dediği gibi "Halep oradaysa, arşın burada. Türk Tarih Kurumu da 'hemen şurada.' Kapısı da herkese açık!"Dava arkadaşlarım! (2)Bu yıl Türk kadınları Dünya Kadınlar Günü'nü daha mutlu kutlayacağız, çünkü her ne kadar yeni TCK'nın uygulaması henüz başlamadıysa da, Nisan ayından itibaren başlayacak ve kadınlara karşı suç işleyenlerin ağır şekilde cezalandırılması mümkün olacak... Türk Ceza Kanunu değişiklikleri sırasında yasa hazırlayan iki profesör tarafından bana açılan davaların çoğunu kazandığımı biliyorsunuz. Bu kazançta büyük rolü olan siz değerli okurlanma, beni duruşmalarımda gönüllü olarak savunan Türkiye'nin kadın hukukçularına (bana "TCK yol arkadaşım" diye hitap eden sevgili Türk Kadınlar Birliği Başkanı Avukat Sema Kendirci, eski Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Avukat Önay Alpago, İstanbul Barosu Kadın Haklan Komisyon Başkanı Avukat Aydeniz Alisbah Tuskan, Türkiye'de kadın hareketinin öncülerinden Avukat Hülya Gülbahar ve Avukat Canan Arın'ın şahsında), Kadın Hakları Derneği Genel Başkanı Avukat Gönül İşler'e ve desteklerini esirgemeyen ÇYDD Başkanı Türkân Saylan ile tüm STK'lara bir kez daha sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Dava Türkiye'nin davasıydı ve bu saygın isimlerin hepsi benimle birlikte Türkiye adına ortaya çıkmışlardı.Haklılığımızı, kanun tasarısında kadın ve çocuk haklarıyla ilgili maddelerin neredeyse tümüyle değişmesi açıkça ortaya koymuştur sanıyorum.Türkiye'de feminist hareket başladığında, bu hareketi destekleyenlerin çoğu "kadın haklarına, özgürlüğe" farklı açılardan yaklaşırken ben uzun yıllar kadının haklarına ancak yasalarda yapılacak değişikliklerle kavuşabileceğine inandım ve hep bunu savundum. Medeni Kanun'da ve TCK'da değişiklik sürecini yazdığım yazılarla elimden geldiğince hızlandırdım. İşte, kadın ve çocuklara yapılan çağdışı haksızlıkların önlenmesi için yaptığım çalışmalar nedeniyle her yıl 8 Mart'ta ülkenin her köşesinden konuşma davetleri alıyorum. Bu yıl, geçen senelere oranla çok daha fazlaydı davetler... 11 ve ilçe belediyeleri, barolar, sivil toplum kuruluşlarından 8 Mart tarihi için gelen çağrıların çoğuna, aylar önceden verdiğim bir söz nedeniyle olumlu cevap veremedim. Zaten aynı günler içinde İstanbul, İzmir, Adana, Ankara, Konya ve birçok ilde yapılan toplantılara yetişmek, bir yandan da yazmak mümkün olamıyor. Hepsine teşekkür ederek, başarılar diliyorum. Gönlüm hep onlarla...
Ankara'da bulunan AB yetkilileri, 8 Mart mitinglerinde polisin coplarla dövdüğü insan görüntülerini izleyince, Abdullah Gül'ün yanında olanca tepkilerini dışa vurmuşlar. Dışişleri Bakanı, buna karşılık "Türkiye'ye yakışmadı" demiş."Neden yakışmadı Sayın Gül?" diye soralım... Neden, hangi bakımdan yakışmadığını düşünüyorsunuz? TCK'yı hazırlayan, üniversitelerde ders veren profesörlerin töre cinayeti ve tecavüz konusunda, hiç sıkılıp çekinmeden TV'lerde "Türkiye'nin gerçeği bu... Töreler var... Erkek bakire ister... Yasaları Türkiye'ye göre hazırlamalıyız" dedikleri, kadınların %32'sinin evinde koca dayağıyla yaşadığı bir ülkede...Her gün tecavüz edilen, şiddete maruz kalan, eşleri, sevgilileri tarafından hunharca öldürülen genç kız ve kadın olaylarının duyulduğu, dilsiz, sağır, özürlü çocuklara, devletin koruması altındaki çocuklara tecavüz eden sapıkların serbest bırakıldığı, karakola sığınan şiddet görmüş kadınların "Kimbilir ne yaptın da kocandan dayak yedin" denerek evine gönderildiği bir ülkede..Son haber, dün gazetelerdeydi, kendisine dayak attığı için evi terk eden ve boşanma davası açan kadına yargının "6 ay sonra kocanın 'eve dön' çağrısına uymadın. Bu sürede dayağın acısı geçmiştir" diyebildiği... Bunun acıdan çok onur zedeleyici, insani duygulara zarar verici bir olay olduğunu, yaşamların "şiddef'le, tecavüzle söndürüldüğünü devletin bir türlü anlayamadığı bir ülkede "NEDEN YAKIŞMADI?"Türk halkı sesini yükseltmediği için yutuyor sanabilirisiniz ama AB yutmadığını yüzünüze haykırıyor. Bu konuda haksız da değiller. Türkiye'nin bugünkü durumuna yakışmayan hiçbir şiddet olayı kalmadı artık!Tarih tarihçilere bırakılmazmış eğer!Amerika, kendi vatandaşı olan, dünyanın en ünlü tarihçilerinin "Türkiye'de Ermeni soykırımı olmamıştır" açıklamasına, kendi topraklan üzerinde birçok ülkenin tarihçilerinin toplanarak yazdığı ve imza attığı benzer açıklamaya (ki bu tarihçilerin çoğu Ermeni tehditleriyle susturuldular sonradan) rağmen, gazeteleri Türkiye'yi "20. yüzyılın soykırımları listesinde 1. sıraya koyduğuna göre tarihi tarihçilere bırakmıyorlar demektir.1918 yılında İstanbul'da kurulan Divan-ı Harp'te yargılanarak Malta'ya sürgüne gönderilen çok sayıda insanın, İngiliz Kraliyet Savcısı'nın soykırıma dair belge bulamayışı ve olayların "karşılıklı katliam" olduğunu belirtmesiyle serbest bırakılması da bir anlam taşımıyor onlara göre...2. Dünya Savaşı'nda Nazi zulmünden, soykırımından kaçan Yahudilere kucak açan, onları kurtarmak için her yolu deneyen Türklerin, bir başka ırka soykırım yapmış olamayacağını da düşünemiyorlar.Eh, kendi profesörün, edebiyatçın, gazete yazarın düşünemezse, onları da suçlayamazsın işte! Ermenilerin o yıllarda 500 bin Türk'ü öldürmüş olmasına "abartının da abartısı. Yok böyle bir şey!" sözleriyle tepki gösteren, Sabancı Üniversitesi'nin Ermeni uzmanı(!) Prof. Halil Berktay 'Tehcir emri bütün Ermeni tebaasını hedef alıyordu. Bu kadarı daha jenosit tanımına giriyor" buyurmuşlar. Tehcir, yani "zorunlu göç"ün neden soykırım tanımına girdiği, kendi vatandaşı olduğu halde Rusya'yla birleşerek Türkiye'yi arkadan vurmaya çalışan, köylere, şehirlere saldırıp, erkekleri savaşta bulunan kadın ve çocukları öldüren, jandarmaları ağaca bağlayıp yakanlar için göç emri çıkarılması ile "soykırım"ın ne ilgisi olduğu bu bilgin(!)e sorulabilir tabii. Ayrıca BM'nin soykırım tarifiyle kendisininkinin tutmadığı da...Berktay; 'Kâmuran Gürün ün kitabında maalesef 400-450 bin Ermeni'nin öldüğü söyleniyor" derken (ki o kitapta rakam 300 bin idi, okumamış demek ki), Gürün'ün mevcut yerli ve yabancı belgelerin, kitapların, görevli diplomatların çoğunu inceleyerek yazdığı son derece değerli kitabı küçümsüyor ve saptırıyor.Tehcir sırasında Ermenilerle çatışmaya giren Kürtleri devletin kullandığını söylüyor, oysa bakın Ternon, sayfa 39-40'ta; "Kürt-Ermeni çatışmasının Türk-Ermeni ile karıştırılması" konusunda ne yazıyor:"Van'da 1862'de bir ayaklanma oldu. Fakat Zeytun kadar önemli değildi. Van'da 20 bin Ermeni, Kürt çiftçilerle işbirliği yaparak Türklere karşı baş kaldırdı." Demek ki neymiş, işbirliği yaptıkları zamanlar da olmuş ama çoğu zaman çatışmışlar. Ermeni vatandaşlarımızın çoğu da bunu biliyor.Halil Berktay, bundan öncede bir çok kez yaptığı gibi tarihi doğru yansıtmıyor. Onun için biz de tarihi tarihçilere bırakamayız. Doğrusunu belgelerden aktarmaya devam edeceğim.Not 1: Dünkü yazımda Washington Post'un "son yüzyılın soykırım işlenen ülkeleri" listesinde yüzyıl kelimesi çoğul olarak yazılmış, özür diliyorum.Not 2: Dün devam edecek anonsunu koyduğum yazıyı yarın vereceğim...)
Geçen yıllara göre daha mutlu bir "Dünya Kadınlar Günü" kutlaması yapacağız bugün ve bu hafta...Her ne kadar; kanunlarımızda "değiştirilseler bile, niyeti anlaşılamayan birileri tarafından araya sıkıştırılmış boşluklar nedeniyle" hâlâ genç kızlar, kadınlar namus cinayetlerine (adı değişti, yeni TCK'da töre cinayetini "namus"a çevirdiler) kurban gidiyorsa da, 15 yaşından büyük olan genç kızlara tecavüz edenlerin cezasına akıl almaz, mantık kabul etmez şekilde indirim yapmış iseler de, "yardım istemeyen, bağırmayan çocuk tecavüze rıza göstermiş sayılır' denmişse de, genç kız ve kadınlar ve dahi devlet koruması altındaki yavrular taciz ve tecavüz kurbanı olmaya devam ediyor, suçlular serbest bırakılıyorsa da, kadın cinayetlerine bir şekilde "ağır tahrik indirimi'ni eklemişlerse de...Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi 17 milyon kadının yasadan yararlanamayacağı şekilde Meclis'ten geçirilmişse de...Kısacası; daha DERHAL değiştirilmesi gereken çok madde var ise de 2002 ile 2005 arasında kadınlar lehine birçok olumlu gelişmeyi de el birliğiyle, bu ülkenin değerli kadın hukukçuları, sivil toplum örgütleri, basını ve halkı omuz omuza, muhteşem bir dayanışmayla sağladı.Medeni Kanun'da ve Türk Ceza Kanunu'nda birçok madde kadının insan haklarını, bir birey olarak kendinden sorumlu olduğunu kanıtlayacak şekilde değiştirildi. Tecavüzlerin, cinayetlerin en ağır cezaları hak ettiği gerçeği yasa yapanların göz ardı edemeyeceği şekilde ortaya kondu.Avrupa Birliği'nin ve Türkiye'nin imzaladığı uluslararası sözleşmeleri yapan kurumların dikkati çekildi, desteği sağlandı.Bunlar Türkiye'de "kadın hareketi" açısından çok önemli gelişmelerdi. Şimdi aynı desteklerle, eksik kalan, yanlış yapılan ve eksikliği, yanlışlığı her gün gördüğümüz dehşet verici haberlerle hissedilen maddeler değiştirilecek.Çocuk, genç ve kadınların can güvenliğini devletin sağlaması, az verilen cezaların iyice ağırlaştırılması, keyfî afların ortadan kalkması, sığınma evleri açılması, kimsesiz çocukları koruyamayacak insanların koruma evlerinin başına getirilmemesi, suçluların serbest bırakılmaması sağlanacak.Siyasette "kadın kotası" uygulaması zorunlu hale getirilecek. Kadınların eğitimden sağlığa, istihdama, her alanda eşit haklan alınacak.Söz verdiklerimizin çoğu gerçekleşti bugüne kadar. Bundan sonra da olacaklar için aynı sözler geçerli ama sizlerin de desteğine ihtiyaç var...Türkiye kadınlarının "günü"nü en iyi dileklerimle kutluyorum.(Not: "Erkek Demokrasiden, Gerçek Demokrasiye" başlığını KA.DER'in "siyasette cinsiyet kotası" nı esas aldığı 8 Mart bildirisinden, çok beğenerek aldım. "En az %30 kota" diyor KA.DER, 'neden %50 değil' diyorum ben de!) (Devam edecek)"Soykırım" da liste başıBeklenen gün geldi: "Amerika'da 'soykırım olduğu' eyaletlerde kabul ediliyor, harekete geçelim" diye yıllardır uyardığımızda ne yazık ki devlet umursamadı. Şimdi Amerikan eyaletlerinden sonra Avrupa ülkeleri tutturdular, hâlâ hareket yok.Pazar günkü Washington Post gazetesi Türkiye'yi "Son yüzyıllarda soykırım ve insanlığa karşı suçun işlendiği ilk ülke" olarak göstermiş.Düşünün; Hitler'in Almanya'dan Yahudilerin kökünü kazımak üzere, toplama kamplarında öldürerek, fırınlarda yakarak acımasızca yaptığı soykırımla, Türkiye'de isyanlarla, tuzaklarla başlatılan ve Müslümanlardan da 100 binlercesinin öldüğü çatışmalar aynı listede.O yıllarda diğer ülkelere gidenlerle birlikte toplasanız bütün Ermenilerin 1.5 milyonu bulmadığı, Rusya'nın kışkırtması, birçok ülkenin desteğiyle çıkan çatışmaların tümünde ve tehcir sırasında ölen Ermeni vatandaş sayısının 300 bini geçmediği birçok belgede ortaya konmuşken "1915-18 arasında 1.5 milyon Ermeni'nin öldürüldüğü" söylenerek...Tabiî bunu söylerken bizim aydınlarımızın(!) verdiği rakamlardan da cesaret buluyorlardır. Kader utansın!Zaman giderek daralıyor, emrivaki yaklaşıyor, köşeye sıkıştırılıyoruz...Türk Dışişleri "Ermenistan'ın masaya çağrılarak uzman tarihçilerle birlikte belgelerin incelenmesini, gerçeğin ortaya çıkarılmasını" Birleşmiş Milletler'den ve AB'den istemek için ne bekliyor?Biz Washington Post'u, BM'yi, AB'yi 'mail' yağmuruna tutmak için ne bekliyoruz, bilen var mı?19 Mart'ta Türkiye'ye gelecek olan Prof. Justin Mc Carthy Amerikalı. Soykırım olmadığını söylüyor. Ama Amerika, dünyaca ünlü tarihçilerine inanmıyor.Demek ki Tayyip Erdoğan'ın "Tarihi tarihçilere bırakalım" sözü pek geçerli değil, ne dersiniz?İfade özgürlüğüMedeniyet, yasalara saygı lâfta olmuyor. Orhan Pamuk un "Ermeni soykırım iddiası" hakkında verdiği rakamların, yurt dışında yaptığı konuşmaların medyada yer almasından sonra bazı gazeteler işi ileriye götürerek onu hedef göstermeye kalkmşlar.Bundan daha saçma, daha medeniyet dışı bir olay düşünülemez. Özgür, demokratik ülkelerde herkes düşüncelerini açıklama hakkına sahiptir. Beğenmeyen, karşı görüşte olanların da o görüşü dile getirme hakkı vardır.Her şeye, herkese ve hatta ülkenize bile karşı olabilirsiniz, bu bir tercihtir. Belki sonuncusu pek rastlanmayan bir tercihtir ama buna rağmen, hiç kimsenin de sizi hedef göstermeye, can güvenliğinizi tehlikeye düşürmeye asla hakkı yoktur.Bu tür zorbalık, şiddet içeren gazetecilik anlayışını sağduyusu olan hiçbir insan onaylamaz.Yayıncılığın saygınlığına gölge düşürenleri bütün içtenliğimle kınıyorum.
Emine Erdoğan'ın Etiyopya'da bir kimsesiz çocuklar yurdunu ziyaretinde, küçük, sevimli Etiyopyalı çocukları görünce söylediği "Bunlardan iki tane götürsek Başbakan bayılır" sözünü duyduğumda çoğunuz gibi ben de şaşırmış ve çok tuhaf bulmuştum.Bir başbakan eşinin (benzetmek gibi olmasın) sanki bir hayvan çiftliğinde kedi ya da köpek seviyormuş ve onlardan alıp götürmek istiyormuş gibi bir ifadeyi çocuklar için kullanması garip gelmişti.Cumartesi günkü Milliyet gazetesinde, Melih Aşık'ın köşesindeki Ercan Akyol'un karikatürü konuyu harika şekilde özetliyordu:Emine Erdoğan aynı sözü söylerken yanındaki eli tespihli ve sakallı, siyah kıyafetli bir erkek görevli elini ağzına kapatarak söyle diyor: "Emine Hanım bizde bunların beyaz olanlarından çok var."İşte "zekâ", "yaratıcılık" diye buna derim ben. Türkiye'deki SHÇEK yuvalarında binlerce kimsesiz çocuk var. Üstelik bunlar, çocukla alâkalı işlerde hiçbir deneyimi olmayan, onlara faydadan çok zararı dokunan, sadece AKP'li oldukları için oraya getirilmiş, bir kısmı da "devlete ve kendilerine teslim edilmiş çocuklara taciz, tecavüz edecek kadar hasta ruhlu" yöneticilerin elinde.Bu olaylara çözüm arayıp, onları kurtarmak, bakabilecek ise onlardan birkaçını almak varken başka fakir ülkelerde popülist konuşmalar yapanlara verilecek en güzel cevap bu karikatürdü bence...Bravo Ercan Akyol! Teşekkürler Melih Aşık!Justin Mc Carthy geliyor!CHP, dünya çapında tanınmış bir Amerikalı tarihçiyi, Türkiye'de Ermeni olaylarını da yakından incelemiş, araştırmış ve "soykırım olmadığını, bunu kabul etmenin atalarımıza ihanet olacağını" söylemiş olan Justin Mc. Carthy'i konferans vermesi için davet etmiş.Bu nedenle ülkesinde Ermenilerden tehditler alan, işini kaybetme tehlikesiyle karşılaşan, buna rağmen çekinmeden görüşlerini açıklamayı sürdüren Mc Carthy, 19 Mart'ta Türkiye'ye gelerek CHP'nin organize erliği bir dizi konferansa katılacakmış.Ermeni olayları hakkında bilgi edinmek isteyenler, özellikle de bilgisi olmadığı halde konuşmayı ve yazmayı sürdürenler mutlaka izlemeli.Konferansların nerede olacağını da öğrenip, bildireceğim.Deprem!Prof. Ahmet Mete Işıkara'ya bayılıyorum. Bir ara 'Türkiye'nin en seksi erkeği" seçildiği için değil tabii... Bütün Türkiye'yi dolaşıp deprem çalışması yaptığı, insanları bilinçlendirdiği için.Ama keşke şu "yere çökerek ellerle başı koruma" hareketi ile korunmanın mümkün olacağını söylemese... Bu hareketin ancak 4.5-5 şiddetinde bir depremde "belki" koruyucu etkisi olabilir. Ben depremden hemen sonra o bölgeleri dolaştım, inceledim. Moral bozmak istemiyorum ama bir kez daha hatırlatmam gerekiyor:Üst katlar giriş katının üstüne yığılmış, binaların bir kısmı yan yatmış, buzdolabı, çamaşır makinası gibi "yanına sığınılırsa koruyacağı" söylenen eşyalar pencerelerden fırlamış ve ezilmişti.Büyük depremlerde ancak binalar güçlendirilerek can kaybı önlenebilir, Japonya, Amerika gibi şehir plânlamasını, inşaatları "depreme göre" yaparak önlenebilir.Vatandaşın can güvenliğinden, her konuda olduğu gibi depremlerde de devletler sorumludur. Bizde ne önlemler alındı acaba?Paydost!Bu akşam 19.55'te TRT 1'de Ülkü Erakalın' ın yönetmenliğini yaptığı ve başrollerini Ediz Hun, Selma Güneri, Cihat Tamer, Tomris Oğuzalp gibi ünlü sinema ve tiyatro sanatçılarının oynadığı "Paydos" filmi var.Cevat Fehmi Başkut'un yazdığı Paydos'u, yine Ülkü Erakalın 1968 yılında Sadri Alışık, Gülustan Güzey, Vahi öz, Mualla Süner gibi o yılların başarılı sanatçılarıyla çekmişti.İkincisi, bu akşam gösterilecek olanı ben "basın tanıtımı" nda izledim, gerçekten görülmeye değer.Sinema severlerin kaçırmaması için hatırlatmış olayım.
''Türkler" sergisi için Londra'ya gittiğimde Closer filmi oynamaktaydı ama tercihimi tiyatrodan yana kullandım ve kaçırdım. Onun için Türkiye'de gösterime girer girmez, Cuma akşamı gittim ve izledim.Başrollerinde Julia Roberts, Jude Law. Clive Owen ve Natalie Portman gibi ünlü sanatçıların rol aldığı filmi farklı konusu, aşka ve cinselliğe bugüne kadar sinemada görülmemiş bir gerçekçilikle yaklaşması nedeniyle görmek istiyordum ama bir nedeni daha vardı. Alice'in (veya Jane, iki ismi var filmde) Dan'a söylediği bir cümle... Filmin İnternet'teki anlatımında gördüğüm bu cümleyi duymak istiyordum.Birbirine aşık ve beraberce yaşayan bir çift onlar. Adam "yazar" sayılabilir, çok genç olan Amerikalı kadın ise "striptiz"ci... Pek de müsait olan işine rağmen Alice birlikte oldukları dönemde aşkına sadık yaşıyor. Erkek ise hiç hissettirmeden sevgilisini bir yıl süreyle aldatıyor. Bunu ona söylediğinde ve kadın gözyaşları içinde "Neden yaptın, biz birbirimizi seviyorduk" sorusunu sorduğunda Dan: "Aşık oldum" diyor. Alice'in verdiği cevap şöyle: "Not good enough! ... "Yeteri kadar iyi bir neden değil... Karar vermeden önce 'bir an'lık zamanın vardır, o bir an içinde ya teslim olursun veya direnirsin. Sen teslim oldun!"Bu cevap, yetişkin olmanın sorumluluğunu taşımayı anlatı yor ve uzun açıklamalar yapılabilecek bir konuyu tek cümle ile özetliyor: "Kararının sonuçlarına da katlanmalısın!"Uluç'un sorusu!Aynı zamanda Hıncal Uluç'un sorduğu, Anadolu'da bir kadından Erkekçe dergisine gelen mektubun da cevabıydı bu...1980'li yıllarda, yirmi yıllık evliliği ve 4 çocuğu olan bir kadının, "orgazm"ın varlığından habersiz yaşarken bunu Erkekçe'den öğrenmesi, sonra bir kadın komşusuyla ilişkiye girmesi, ilişkiyi uzun zaman isteyerek devam ettirdikten sonra dergiye mektup yazarak: "Ya çare bulun, ya intihar edeceğim" demesi...Onlar da "Bu durumda kadın suçlanamazdı ki, ne cevap vermeliyiz" diye uzun uzun düşünmüşler. Bir insanın canına kıymasını kimse istemez, herkes çare arayıp yardımcı olmaya çalışır ama sorumluluğu dergiye atarak kenara çekilmek de bir yetişkine yakışmaz.Seven ve biriyle beraberliği olan insanlar (bu yeterlidir ama) hele evlilerse ve ruhsal bozuklukları yoksa, bir başkasıyla ilişki düşündüklerinde bunun çözümünü bulmak kendi sorumluluklarındadır.Ya filmdeki Dan gibi bunu açıkça söyler ve ayrılırlar, karşı taraf razıysa ve ikisi de istiyorsa beraberliklerini sürdürebilirler veya karakterleri, vicdanları izin veriyorsa aldatırlar. Sonucuna da katlanırlar.Normal şartlarda, normal insanlar ilişkide ters giden bir şeyler yoksa başka birini düşünmezler. Haydi düşündüler diyelim bunu eyleme dökmezler. Dökeceklerse kartlarını açık oynar ve karşı tarafa bildirirler.Hele 1980'lerin Anadolusunda erkek de kadın kadar bilinçsizdi cinsellik konusunda... Erkeğin de suçlanacak hali yoktu, o nedenle kadın (cahil bile olsa), samimiyetle isteseydi bu sıkıntısını eşiyle paylaşabilirdi. Muhakkak ki dergiyi okuyan herkes onun tercih ettiği yolu seçmemiştir.Benim görüşüm, 21. yüzyılda; insanların seksle ilgili aydınlatılması yazarak, çizerek yapılamaz. Sadece "korunma metodlarını" bile şehir şehir, köy köy dolaşmadan öğretemediler millete... Bu konular uzman kişilerin il ve ilçelerde yapacakları panellerle, bilgilendirme konferanslarıyla çözülebilir."Closer" gibi filmlerin etkisini de küçümsememek lâzım... Benim cevabım yukardaki gibi olurdu, Erkekçe'nin ne cevap verdiğini merak ediyorum doğrusu!Almanlar aralarında anlaşsalar artık!Senelerdir 'Ermeni sorunu kapımıza dayanacak, Avrupa'ya, Amerika'ya olayları belgeleriyle, kendi arşivleriyle anlatın artık' diye yazmaktan elimizde, dilimizde tüy bitti. Yapmadılar...'Bırakın arşivleri, bu bilgileri toplamış olan yerli ve yabancı kitapları gönderin bari' dedik, isimlerini verdik, onu da yapmadılar. Ermeniler bir yandan masaya oturup sonuca ulaşmaktan kaçarken, bir yandan diğer ülkelerin siyasetçilerini, gazetecilerini "yanlarına alma" çalışmasını yoğun şekilde sürdürdü.Bir süredir Tek çaremiz kaldı, o da masa... Dünyaca ünlü, bu konuda uzmanlaşmış tarihçileri de alarak iki tarafın masaya oturmasını Avrupa'dan istemeliyiz' demekteydim. Dışişleri'nden yine ses çıkmadı ama TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu "Masaya oturmayı BM'in sağlamasını isteyelim" teklifini yaptı, Zülfü Livaneli ise UNESCO Büyükelçiler Toplantısı'nda benzer bir isteği dile getirerek kendisine düşeni fazlasıyla yaptı.Başlangıç tamam, şimdi devletin bu konudaki ısrarı sürdürmesi, hiçbir Avrupa ülkesinin de "tarihte olmayan, gerçekleşmemiş böylesine ciddi bir suçlamayı kabul etmeyeceğini" bildirmesi lâzım.Almanya'nın Hıristiyan Demokrat Parti Başkanı, Türkiye düşmanı Angela Merkel Hanım "Ermeni soykırımı"nın kabulünün Türkiye'den istenmesi konusunda Meclis'ine önerge verirken, aynı partinin milletvekili Willi Zylajew "Soykırım olmadığını" söyledi. Bununla birlikte olayın "soykırım" olarak Alman ders kitaplarına girmesi için de karar alındı Almanya'da, ki bu büyük bir haksızlık. İspatlanmamış bir konuda kabul edilmez bir dayatma. Almanya, besbelli Yahudi soykırımı ile tarihte yalnız kalmamaya kararlı. Ama bunu sağlamak için Türkiye'yi kullanmasına izin verilmemeli.Soykırım olduğunu iddia ettikleri "tehcir sırasında" olaylar Kürtlerle Ermeniler arasında geçmiş. O yıllarda Türk erkeklerinin hepsi ülkenin her kösesinde cephede olduğu için Ermeniler erkeksiz köylere saldırmış, yollarda tuzaklar kurmuş. Bunları anlatmak ve Ermeni liderlerin anılarını da onlara okutmak gerekiyor.Alman milletvekili 'soykırım yoktur" derken, Fransa'da "olmadığı"nı anlatmaya çalışan gazeteciler varken, kendi tarihini bilmeden konuşan, Merkel'lere yardımcı olan Türk aydınları(!) ise apayrı bir sorun tabiî.Apayrı bir şanssızlık mı demeliyiz yoksa?
Hürriyet gazetesindeki "AKP konsolosu" dün yine AKP'nin ne kadar güçlü olduğundan söz ediyordu. Gerçi kendisinin, daha önce çalıştığı TV kanalı nedeniyle de bu partinin sözcüsü gibi konuşmasına ahalinin alışkanlığı vardı ama, konuşurken belli olmayan çelişkiler yazıda ortaya çıkıveriyor (yazmak "sanıldığı kadar" kolay değildir, çok dikkatli bir "beyin" gerektirir).Bir kötü alışkanlık geldi bazı medyacılara bizde, 'kendilerini akıllı, okuyucuyu aptal sanma alışkanlığı' bu. Oysa Türkiye'de bir kısım yazardan daha akıllı ve dikkatli bir okur kitlesi var, bu tür yanılgılardan sakınmak lâzım.AKP'nin "konsolosu", kendi gazetesinde her gün bu partinin karşıtlığını, -hem de bazıları ideolojik boyutta- yapan yazarlar olduğunu bilmiyor gibi davranarak, aralarında, çalıştığı gazeteye ciddi rakip gördüğü isimler olan başka yazarların "AKP'ye karşı" yaz dıklarını iddia ediyor (ki adı geçenlerin hepsi tamamen objektif olarak, bugüne kadar her iktidarın hatalarını yazdıkları gibi bunu da yaza, aynı zamanda olumlu gelişmeleri de unutmayan çok saygın gazeteciler ve gazetecinin görevinin de partilere yalakalık olmadığını iyi bilirler). Sonra da kendi lkonsolosluğunu'(!) unutup tarafsız görünmeye çalışarak "Onlar böyle yaptıkça AKP daha da güçlenecektir" diyor."O zaman rahatsızlığınız nedir beyefendi" diye sorarlar adama. Sizin istediğiniz de bu değil mi zaten; Her ne kadar ilacından, enerjisine, rakısından, arazisine soygun, yolsuzluk boğaza kadar çıkmışsa, milletin can güvenliği sıfıra inmiş, yuva çocuklarına kadar tecavüz, taciz, intihar almış başını gitmişse ve bu korkunç şartlarda Hükümet'in başı eşiyle birlikte dünya gezisindeyse, kendi milletvekilleri, bakanları dahi dayanamayıp istifa ediyorsa bile "AKP daha da güçlensin"!!Bu durumda, eğer iddianızda haklı olduğunuza inanıyorsanız memnun olmanız ve susarak bu yazarların "gidişini bozmamanız" gerekir değil mi?Yaptığınız, rasyonellikle çelişki içinde. Aynı zamanda okurun rasyonalitesini de küçümsemekte...Gazeteciliğe yıllarını vermeden, bir şekilde basamakları 5'er, 10'ar atlayarak yükselenler işte önünü boş bulunca böyle kendi kendileriyle de, mantıkla da ters düşüveriyorlar.İşin içine bir de "gazete yönetimine yaranmak, rakiplere de çaktırmadan kazık atmak" kurnazlığı girince sonuç bu oluyor işte!Herkes serbest!"Nasıl bir adalet, nasıl bir yargıdır bu" sorusu benden değil okurlardan geliyor. Bazı soyguncuların "ölüsünü ya da dirisini getirmekten" söz eden Adalet Bakanı'nın öte yanda binlerce kutu sahte ilaç yapanların serbest bırakılmasına, deli dana hastalıklı etleri ithal edenlerin "zaman aşımı" bahanesiyle yargılanmamasına nasıl sessiz kaldığını, bu kadar ciddi suçlar cezasız kalırsa suçun nasıl önleneceğini soruyor ve yönetimi Türkiye'nin suçlular cenneti haline gelmesinden sorumlu tutuyorlar.Vatandaş, bırakın serbest kalmalarını; bu insanların fotoğraflarının, görüntülerinin gazete ve TV'lerden teşhir edilmesini, can alıcı suçları işleyenlerin en ağır cezalan görmesini istiyor.Türkiye gerçekten de bir "kanunsuzlar cenneti" değilse Adalet Bakanı'nın millete açıklama yapmasını bekliyoruz!Düzeltme!Sevgili okurlar, dün "Ermenilerin kahramanı" başlığıyla yazdığım yazıda, Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun çağrısına Ermenistan'dan gelen cevap "Soykırımı kabul etmediğimiz için gelmiyoruz" şeklinde çıkmış. Doğrusu "etmediğiniz" olacaktı. Telefonda eklediğim cümlede yapılan dizgi hatasını düzeltiyorum.
The Obscever isimli İngiliz gazetesi, yazar Orhan Pamuk'un 'Türkler 1 milyon Ermeni'yle 30 bin Kürt'ü öldürdüler" açıklamasıyla ilgili bir yorum yayınlamış.Ermeni asıllı Nouritzia Matossian isimli bir yazar "Onlara göre önemsiz bir olay, bana göre soykırım" başlığıyla yazdığı yazıda Orhan Pamuk'un bu sözleriyle Ermenilerin kahramanı haline geldiğini söylemiş.Ama aynı sıralarda Orhan Pamuk, Alman Die Welt gazetesinin "kendisini tanıtacağı" röportajı iptal etmiş. Tesadüf bu ya, tam bu günlere denk gelen ve Alman Parlamenter Angela Merkel'in 'Türkiye'nin soykırımı tanıması için Almanya'nın baskı yapması" nı istediği önergenin bir rolü var mıdır(!) acaba bu iptalde, bilemiyoruz tabii...Varsa eğer, zahmete gerek yok, geç kaldı nasılsa...Ok yaydan çıktı, onlar "Türkiye'nin en iyi kalemi Orhan Pamuk" diye adlandırdıkları (pek severler kendilerinden çok kralcı olan yazarları, gazetecileri) bir yazarın ağzından istedikleri cümleyi aldılar ve hareketi hızlandırdılar.İşte Matosyan Hanım'ın "Basın hemen saldırıya geçti" dediği basın itirazları bu nedenle yapıldı. İşte "sınırsız özgürlük"çü arkadaşların; yok "tahammülsüzlük", yok "milliyetçi cephe", yok "farklı düşünceyi susturma" ve dahi "linç" dedikleri toplum tepkisinin nedeni buydu.Tebrikler!Şimdi bize "kahraman" ı tebrik etmek kalıyor. Ödül alacağı günler yakındır.Yurt dışından ödül almanın en kestirme yolunun ne olduğunu iyice öğrendik artık. Dün VATAN gazetesinin verdiği bir başka haberde "İngiltere'nin en büyük sanat ödüllerinden Turner Prize'a aday gösterilen Türk Sanatçı Kutluğ Ataman'ın İstanbul'un Merter semtindeki 'Küba' adlı Kürt mahallesi ile ilgili son belgeselinden" söz ediliyordu. Bu kez İngiliz Guardian gazetesi belgeseli anlatmış; Ataman'ın ağzından.Bu tür mahalleler, maalesef Türkiye'nin her köşesinde var aslında... Yolu bozuk, halkı fakir ve unutulmuş.Hükümet Başkanı Etiyopya'larda gezer ve (kendi cebinden veriyormuş gibi) 200 milyon dolar yardım sözü verirken Türkiye'nin mahalleleri, köyleri taş devri yaşamı içinde unutuluyor. Ama bizim yurtdışında "büyük ödüllere aday" isimlerimiz nedense bu sadece Kürt vatandaşların sıkıntışıymış gibi yansıtıyorlar. Veya Türkiye'nin en geri kalmış bölgelerini, insanlarını, eksiklerini yansıtıyorlar. Yol kestirme de ondan...Zapsu konuşamamışAlmanya'da Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (VETD)'nin düzenlediği toplantıda Tayyip Erdoğan'ın Dış Politika Danışmanı Cüneyt Zapsu, kendisine çıkışarak konuşan Alman siyasetçi Wolfgang Bosbach karşısında kelimenin tam anlamıyla donup kalmış. Bir şeyler söylemeye çalışmış ama Ermeni soykırım iddiası konusunda bizim yazdıklarımızı bile okumadığı, merak ederek kendisinin ise hiç araştırmadığı konuşmalarından belli... Bosbach'ın:"Ermenilerle ilgili soykırımdan başka ne gibi bir sorun var? Siz Ermeni sorunundan bahsederken hangi sorunları kastediyorsunuz, neyi masaya yatıracaksınız? Eğer biz Yahudi soykırımını reddetseydik AB'ye girebilir miydik?" sözlerinin tek tek cevabı varken ve bu cevapların tam da yeri gelmişken Zapsu'nun verdiği cevaba bakın:"Ermeni meselesini uzatmamamız gerekir, büyütmememiz gerekir. Almanya Hükümeti AB yolunda bize destek veren bir hükümettir. Şimdi bir sürü yerle sıkıntıdayken bir de tutup müttefiki düşmana çevirmemek gerekir."Bu cevabı TV diliyle yorumlamak istiyorum izninizle: "İnanmıyorum yaa, inanmıyorum!"Oysa ne kadar kolaydı doğru cevabı vermek: Soykırım mı diyorsunuz, size şu Ermeni olaylarını kısaca, birkaç örnekle özetleyeyim... Örnekler verilecek, olayların nasıl başlatıldığı, desteklendiği, yabancı arşiv ve kaynaklardan alıntılarla, rakamlarla bildirilecek... İşte biz bunları masaya yatırmak istiyoruz. Sizin Yahudi soykırımınızla bu olayların en ufak bir benzerliği yoktur denilecek, nedenleri anlatılacaktı.Arkadan da Ermenistan'ın iki kez "masadan kaçtığı" ve TTK Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu'nun son çağrısına verdikleri "Soykırımı kabul etmediğimiz için gelmiyoruz" cevabı söylenmeli, böyle araştırılıp belgelerle ortaya konmadan, tek taraflı bir dayatmayı bir başka AB ülkesinin kabul edip etmeyeceği de sorulmalıydı.Yanlış insanların, yanlış yerlerde olması Türkiye'ye ne çok şey kaybettiriyor.
Dün Avukat Hüseyin Hatemi'nin VATAN'a verdiği ve özetle "kadının çalışmamasının daha doğru olduğunu" anlattığı röportajını biraz yorumlamaya çalışmıştım, bugün devam ediyorum."Doğa kadına annelik görevi vermiş, hiç kadın-erkek eşitliği sloganlarının arkasına saklanmayalım, kadın gerekmedikçe çalışmamalı" diyordu Prof. Hatemi. Ben de "O zaman eşiniz neden uzun yıllardır hep çalıştı ve halen çalışıyor?" sorusunu sorarak bitirmiştim yazımı. Zira eşi sadece çalışmakla kalmıyor, kendisinden de daha iddialı ve aktif şekilde, sık sık TV programlarına çıkarak sürdürüyordu avukatlık mesleğini... Peki bu şartlar altında Hüseyin Hatemi başka kadınların çalışmasından ne istiyor?Sözlerinin kadınlardan da çok erkekleri, kocaları etkileyeceğini bilmiyor mu?Aslında bu soruları yalnız benim değil, herkesin sorması lâzım... Avrupa'nın bir parçası olmak için uğraşan, medenî bir ülkede ve 21. yüzyılda bu tür konuşmaların, açıklamaların yeri var mıdır ve kime, ne yaran olacaktır?Şimdi sözlere objektif gözle bakmayı sürdürelim;"Doğa kadına annelik görevi vermiş."Erkeğe de babalık görevi vermiş, çocuğunu eğitmek, yetiştirmek onun da görevi... Kadın zaten 9 ay taşıyor, doğal olanı, hiç değilse doğumdan sonraki bakımı ve yetiştirmeyi paylaşmak değil midir? Ama görüldüğü gibi "doğa alet edilerek" bu işler de anneye havale ediliyor. Erkek "baba" olduğu halde çalışma hakkı onun... Oysa çocuklar 3 yaşında yuvaya gidebilir, bir aile büyüğü bakabilir, kadın hem çalışıp hem de özgüvenli, mutlu bir kadın olarak çocuğunu büyütebilir.Hüseyin Hatemî "Yeni Medenî Kanun'la İsviçre'deki sapmaların büyük ölçüde bize de aktarıldığını" söylüyor ki bu da doğru değil. "Hangi maddelerden söz ediyorsunuz?" sorusunu sorsanız "eşcinsellere ayırımcılık yapılmaması"ndan başka verecek cevap bulunamayacaktır. Zira Medenî Kanun tümüyle "insan haklarına biraz daha saygılı" bir yönde değiştirilmiştir. Eşcinsellerin yaşam seçimleri zaten önlenemez, yetişkin insanların tercihlerine kimse karışamaz. Evlilikleri ise henüz Avrupa'nın da birçok ülkesinde kabul edilmiş değil.Ayrıca bu değişiklikler keyfi olarak da yapılmıyor. Türkiye'nin altına imza attığı ve kadın-erkek eşitliğini sağlayacağına söz verdiği birçok uluslararası sözleşme var. Avrupa Birliği'nin de en çok üzerinde durduğu konulardan biri bu.Sayın Hatemi madem ki kadın haklarına önem veriyor ve kadınların çalışmamasını da istiyor, o zaman hiç değilse yeni mal rejiminden yararlanamayan, böylece boşanma halinde çaresiz kalan 17 milyon kadın için bir gayret göstermeli.Şimdi, "kadının çalışmaması gerektiğine" inanmanın, sonunda nereye varacağına bakalım.Newsweek dergisinin fotoğraflarla verdiği haberde Irak'ta aşın dinci teröristlerin yaptığı kadın katliamı anlatılıyordu. Kurbanların çoğu eğitimli, çalışan, modem giyimli kadınlar... Musul'da 20, Bağdat'ta 10'dan fazla kadın öldürülmüş. Bunların arasında bir eczacı ile bir televizyon sunucusu da varmış.Saldırı korkusundan kadınlar sokağa çıkamıyormuş.Başladıktan sonra sonu yok kadını dine, siyasete alet etmenin... Taliban Afganistanı'nda bitiyor iş.Ne dersiniz Sayın Hatemi, kadınlar çalışmasın mı?Çocuk sanatçılar!Oscar tahminlerim "En İyi Kadın ve Erkek Sanatçılarda tam isabet... Hilary Swank (One Million Dollar Baby) ve Jamie Foxx (Ray) hakkıyla aldılar Oscar'ı... "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu"da Cate Blanchett aslında Katherine Hepbum'ü tam hakkıyla oynayamamıştı; onun dikbaşlılığını, kararlılığını ve çok farklı karakterini yansıtmakta çok zayıftı ama Oscar jürisi nedense ünlü karakterlerin canlandınlmasından fazlasıyla etkileniyor. "En İyi Yardımcı Aktör" seçilen Morgan Freeman'ın üstün doğallıktaki oyununa gerçekten diyecek yok ama Freeman zaten hangi rolü oynarsa oynasın aynı başarıyla oynuyor. Million Dollar Baby'de artı bir başarısı değil ancak "sırasının gelmiş olması" söz konusuydu... Aynca zenci oyunculara ödül vermeyi de "ayırımcılık" yapmadıklarını göstermek adına zaten istiyorlar ama eğer "Ray"i ve "Finding Neverland"ı izleyecek olursanız bu filmlerdeki iki çocuk oyuncunun başarısına dikkat edin. Morgan Freeman'dan hiç de geri kalmıyorlar.Çocuklara ödül vermenin onların gelişimini olumsuz etkileyeceğini düşünmeseler (ki etkilediği daha önce görüldü) ve kategoriye onları da alsalar bu çocuklardan biri o ödüllerin rahatça sahibi olabilirdi.'Bu kez Martin Scorsese yerine Clint Eastwood'a jest yapmayı düşünürler mi bilmem ki' demiştim, düşündüler. Başa baş sayılacak bir yarışta onu tercih ettiler.Sonuç olarak değerlendirmelerim Oscar jürisi üyelerinin çoğuyla tutuyordu şüphesiz.İyi bir sinemasever sayılabilirim, aferin bana!.. (Aferin'î hep başkalarına verecek değiliz di mi?)Zararlı yayınlara karşı kampanya!Nihayet başladı hareket... Herkesin şikayetçi olduğu TV'nin yozlaşması, zararlı programlar ve her türlü yayına karşı bir "GÜÇ BİRLİĞİ" oluştu.Kısa sürede destekleyenlerin sayısının 71 bine çıktığı GÜÇ BİRLİĞİ, tüm kanalları saran ve özellikle çocukları, gençleri olumsuz yönde etkileyen bu tür yayınlardan vazgeçilmesi için ilk hedef olarak bu programlara reklam veren kuruluşları seçmiş. 23 Şubat'tan başlamak üzere mesajlar reklâm kuruluşlarına gitme ye başladı.Firmaları protesto, RTÜK ve milletvekillerini göreve davet gibi mesajlar da gönderecek olan GÜÇ BİRLİĞİ'nin üyesi ve Doğa ile Barış Derneği Başkanı olan Yüksel Üstün kampanyanın ilerleyen günlerinde reklâm veren firmaların reklâmını yaptığı ürünlerin boykotuna kadar gideceklerini bildiriyor.Eh, toplumun sabrının da bir sınırı vardır. Bu kadar uyarıdan bir şey anlamayanlar umarız bundan anlarlar hiç değilse... GÜÇ BİRLİGİ'ni sonuna kadar ben de destekliyorum.