Birol Bayram'ın karikatürleri gerçekten müthiş. Çarşamba günü yine "basına hapis cezası getiren" yeni TCK'yı tek karede özetlemişti.Bilgisayarda demir parmaklıklar arasından görünen mavi gökyüzü... Önünde bir gazeteci, ekrana bakıyor... Ve yazı: "Yeni Ceza Yasası'na medyanın bakışı"...Aynen öyle, daha yasa yürürlüğe girmeden gazetecilerin eline kelepçe takılmış oldu. Gözlerimizin önünde demir parmaklıklar uçuşuyor. Her cümle hatta her kelimede durup bir süre düşüneceksin; acaba bu kelimeyi mi kullansam yoksa sözlük başına geçip beyleri rahatsız etmeyecek başka bir kelime mi arasam...Hani para cezası olsa sonunda, yine yazarsın... Çoğu kez "feda olsun, birkaç yıl para almadan çalışırım" diyor insan... Ama, evinden, ailenden kopup cezaevlerine düşmek var.İşin en kötü yanı; ne yaparsan "düşeceğini" de bilmiyorsun. Her cümleden başka bir anlam çıkarmak mümkün, örneğin; "yabancı devlet adamlarını hasmâne harekete tahrik" anlamı her cümleden çıkabilir. Birol Bayram'ın dünkü karikatürü veya Musa Kart'ın "Kedi karikatürü" hapis cezasına yeterli olabilir.Gazeteci nasıl çalışacak o zaman?Dünya Basın Kuruluşları zaten Türkiye'de halihazırdaki baskıyı, ağır para cezalarını şiddetle eleştiriyorlar, gazeteciyi hapisle cezalandıracak bir yasaya medeni ülkelerin hepsinin karşı çıkacağına ve bütün suçlamayı da Hükümet'e yönelteceklerine hiç şüphe yok.Daha 2004'ün Haziran ayında "basın yoluyla işlenen suçlar için hapis cezası verilmeyeceğini" bildiren Basın Yasası'nı yürürlüğe koyduktan sonra, birkaç ay içinde "hapis cezası" getiren Ceza Kanunu çıkartmanın mantığı nedir, bunu millete açıklamaları lâzım.Alışma(!!) yürüyüşüDün tüm basın örgütleri ile gazeteciler Cağaloğlu'ndan Adliye Sarayı'na yürüdüler. Cemiyet'in önünden başlayan bu yürüyüş "gazetecileri adliye yollarına alıştırma" ironisini simgeliyordu. Bir halkın haber alma özgürlüğünü en ağır şekilde kısıtlayan, medyasını baskı altına alan böylesi bir yasanın tartışılmadan, cezanın muhatabı olan basını Komisyon toplantılarına çağırmadan, haberdar etmeden sessizce, gizlice Meclis'ten geçirilmesi hiçbir demokratik ülkede kabul edilemez.Kaldı ki, katilleri, hırsızları, tecavüzcüleri aflarla serbest bırakmak için yarışan, kalanları ise daha TCK yürürlüğe girmeden "ceza indirimi" nden yararlandıran hükümetler için hiç kabul edilemez.Bu kanunun durdurulması gerekiyor. Öte yanda çocukları tecavüze uğrayarak öldürülen, trafik suçlularının kurbanı olan veya namus cinayetleriyle hayat sönmüş ana-babaları bir 6 ay daha görmek istemiyoruz. Bu tür suçlara ağır cezalar getiren yeni TCK uygulamasının tümüyle ertelenmesi sucun devamını sağlayacaktır. O ceza maddelerinin 1 Nisan'da yürürlüğe girmesi, basınla ilgili olanların ise tartışılarak düzeltilmesi için zaman tanınması gerekmektedir.Umalım da Hükümet, son aylardaki hatalarına yeni ve başına büyük dertler açacak birini daha eklemesin!"Benim memurum..."Başbakan Tayyip Erdoğan "Benim memurum işini bilir" sözünün kalktığını söylemiş. Yerine "benim milletvekilim işini bilir" sözünün gelmesini istemiyorsa dokunulmazlıkları sınırlandıracak yasayı derhal çıkarması gerekiyor.Basına hapis cezası verecek kanun şıpın işi kabul ediliverdi, oysa diğerini duymamakta israrlılar. "Benim memurum işini bilir" sözünün kalktığını söylemekle "temiz topluma ulaşıldığını" kastediyorsa, kendisinin de bildiği gibi durum hiç de öyle değil.Toplum ve siyaset ancak siyasetçinin dokunulmazlık kalkanı ortadan kaldırılırsa temizlenir.Ne demişler; Balık baştan kokar! Haydi sayın Başbakan; sıra sözünüzü kanıtlamaya geldi, dokunulmazlıklara...Sesim duyuluyor mu?
Dün, yazının birinci bölümünde ABD'nin Minnesota Üniversitesi'nde "ziyaretçi profesör" olarak bulunan Taner Akçam'ın Türkiye'yi uyarmak üzere gönderdiği açıklamayı size anlatmaya başlamıştım.Eğer Baykal'la Erdoğan anlaşır ve İngiliz Parlamentosu'na bu Ermeni propagandası kitap (Mavi Kitap) için "resmi yazı yollarlar ise" REZİL ve KEPAZEE olacağımızı söylüyordu yeni Profesör Akçam.Her ne kadar kitabın Ara Sarafyan'la birlikte ikinci yazarı olan Arnold Toynbee "yazarken olayları abarttıklarını, yazılanların yalnızca Ermeniler ve Amerikan Konsolosluğu ile misyonerleri tarafından verilen bilgilere dayandığını, tek taraflı olduğunu" itiraf etmişse ve İngiltere'nin en ünlü tarihçileri "Mavi Kitap'a hiçbir tarihçi güvenmez" diyorsa da Taner Bey bunları asla önemsemiyor ve "Mavi Kitap"ın doğruluğunda israr ediyordu."Türkiye rezil olurdu" çünkü Ara Sarafyan "yeri yurdu belli belgeler" vermişti.Sonra devam ediyor: "Ara Sararyan şu bilgileri verir: Bugün Kew'daki Devlet Arşivleri Ofisi'nde tutulan Toynbee Notları savaş zamanı yapılan bu yayının nasıl derlendiğine dair bilgilerle doludur. Bu notlar arasında Arnold Toynbee'nin yaptığı bu derlemenin orijinal kopyası, aracılardan ya da bizzat kaynaklardan bilgi istemek için yaptığı günlük yazışmalar, gazete kupürleri..."Ve bize "onun kullandığı belgelerin çoğunluğunun Amerikan Belgeleri" olduğunu anlatarak bunların adını veriyor. Sonra da Toynbee'nin itiraf ettiği, tek taraflı bulduğu noktaya geliyor:"Bu 41 raporun 15 tanesi Amerikalı konsoloslar, 10 tanesi Amerikalı misyonerler, 4 tanesi Alman, 2'si Ermenilerin bir siyasi partisi..."Yazı "Bazı raporların misyonerlere ait olması nedeniyle yanlış oldukları tezinin ciddi bir ırkçılık olduğunu" söyleyerek, eski Büyükelçi Şükrü Elekdağ'ın görüşlerine ve Türk kaynaklarına, uyduruk diyerek devam ediyor. ***Gördüğünüz gibi Amerikan konsolosları, misyonerleri, Alman ve Ermeniler ona göre son derece güvenilir... Raporları sağlam...Ama Türkiye'nin en deneyimli, en iyi diplomatlarının sözleri uyduruk, güvenilmez. Hiç şüphesiz Kâmuran Gürün'ün kitabı da uyduruktur ona göre...Amerikan ve İngiliz kaynaklan da, arşivleri de çok güvenilir, Türkiye'ninkilere güvenilmez.İşte dostlar, Türk aydını budur. Amerika'lara kadar gider, oradan "Osmanlı yönetiminin bazı belgeleri yok ettiğini" söylerken, karşı tarafın her yaptığını onaylar. Yeni Prof. Tamer Akçam'ı bu bilinmeyenleri görmemi sağladığı için kutluyor ve şükranlarımı sunuyorum. Plâketim olsa bir de teşekkür plaketi gönderirdim ama yok, ne yazık ki. (Aslında çok var ama hepsinin üstüne benim adımı yazmışlar, kabul eder mi?) Etmezse, yakında ona da Amerika'dan verirler artık.Bu arada... Dayanamayıp önereceğim; oralarda Prof. Halil Berktay'la görüştüklerinde biraz da Türk kaynaklarını, arşivlerini incelesinler. O zaman belki Washington Post'un "yüzyılın soykırımcıları" listesini bu kadar çabuk kabullenmezler.***"Van-Bitlis-Muş=Ağrı-Iğdır Ermeni Çeteleri Katliamına Uğramış Mağdurlar Demeği" de bir basın bülteni göndermiş."Prof. Halil Bertay'ın Millyet'e yaptığı konuşmada Ermenilerin hoşuna gidecek açıklamalar yaptığını, başta Van, Muş, Bitlis, İğdır, Ağrı ve diğer Doğu illeri olmak üzere Ermeni çetelerinin masum insanlara yaptığı katliamları, ihanetleri, işgalci güçlerle işbirliği yaptıklarını ne hikmetse unuttuğunu" söylüyorlar.Berktay'a bir de soruları var:"Bizden önce; Osmanlı'yı savaş ortamında arkadan hançerleyen, işgalcilerle işbirliği yapan, doğduğu topraklan kan gölüne çevirerek 500 bin masum Müslüman'ı katledenlerin tarihle yüzleşmesi gerekmez mi?"Belki bu soruyu Berktay ve Akçam birlikte cevaplamak isterler, kimbilir?İzninizle bu iki 'Prof.'a bir soru da ben soracağım: "BM'nin tarifine de uygun olarak, 1915 olaylarının soykırım olmadığı, yabancı tarihçilerin de desteğiyle anlaşılırsa ne yapacaklar acaba?Maşallah deprem konutlarına!Bingöl depreminde, Dörtyol'da yapılan ve 2 yıl önce teslim edilen deprem konutları yerle bir olmuş.Daha neler duyacağız acaba? Düşünün, sık sık deprem yaşanan bir bölgede insanlar devletin yaptığı, üstelik depremde evi yıkılanlara, mağdur olanlara güvenli bir yuva vermek için yaptığı, o insanların da "Eh, hiç değilse bu sağlamdır" diye girdiği evler kafalarına iniyor.Bize devletin yaptığı ve güvenebileceğimiz tek bir şey göstersinler... Buna şiddetle ihtiyacımız var.Şu anda, karlar altında hırkasını kendisi giymeyip bebeğine giydiren köylü kadının fotoğrafına bakıyorum. Altında depremzedelere helikopterle yiyecek gönderdiğini yazıyor. Evleri yok ama yiyecekleri var hiç değilse.Arap ülkelerine, Asya'ya gidip para yardımı dağıtan Hükümet yetkilileri acaba Bingöl'e de girmeyi ve büyük para yardımları yapmayı, mağdur insanları rahatlatmayı hiç düşündüler mi?Veya yıkılan deprem konutları hakkında hiç değilse topluma bir açıklama yapmayı?Merak ediyor insan...
"Belli yerlerden noktaya basılmak suretiyle bir şeyler yapılmak isteniyor. Hortumlar kesildiği için şu anda çılgına döndüler" demiş son olarak Tayyip Bey... Öznesi belirsiz görünüyor cümlelerin ama belirli aslında... Çok genel bir özne; "basın"."Basın" ve "basmak" bir arada... Basın, bugüne kadar her hükümeti, her başbakanı sırası gelince eleştirmiş olan basın düğmeye basıyor (noktaya değil) ve bir anda herkes aleyhine dönüyor. Sebep de "hortumların kesilmesi"...Son cümlesini de alalım: "Ve biz 'tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemeyecek ve yedirmeyeceğiz dedik." Bu "tüyü bitmemiş yetim"e oldum olası acırım ben, bugüne kadar her gelen hükümet ondan sık sık bahsetmiştir, sonra da hepsi "o yetim"in hakkını başkalarına yedirmeme iddiasıyla kendi yiyerek, yalayıp yutarak çekip gitmiştir.Hiçbirinin de bugüne kadar "yetim hakkı yemekten" ceza aldığı görülmedi. Dokunulmazlıkları kaldırıp yargı önünde hesap vermeyi kabul etmedikleri için "yetim hakkını yeme hesapları" hep zaman aşımına uğradı, unutulmadı ama Allah'a havale edildi.AKP Hükümeti bu konuda "farklı" olduğunu iddia ediyorsa bir tek yolu vardı: diğerlerinin yapmadığını yapmak, milletvekili dokunulmazlığını sınırlandırarak önce yargı önünde "eski dosyaların hesabını vermek". Sonra Belediye Başkanlarının da açıkladığı, AKP'li siyasetçilerin yakınlarına verilen ihalelerin, işlerin hesabını sormak... AKP'li milletvekilleri arasında, bakanlıklardan, devlet kuruluşlarından aile şirketlerine haksız kazanç sağlayanlara da hesabını sormak... Millete sonuçları açıklamak.Benim bildiğime göre: bunları yapmadan "yetim hakkını yedirmeyeceğiz" diyenler kimseyi inandıramadılar bugüne kadar. ***Başa dönelim; Basını yargısız infaz yapmakla suçlayan, TCK'ya basın için ağır cezalar getirilmesini sağlayan Hükümet'in başı, basına toptan yargısız infaz yapıyor.Tek cümleyle: "Hortumlar kesildiği için çılgına döndüler."Kim? Hangi basın kuruluşundan söz ediyor. İsim yok ama suçlama tam...Peki aynı şeyi yapan basın kuruluşuna, gazeteciye ne ceza verilecekmiş; hapis... Hakaret eden, kişilik haklarına saldıran, yalan haber yapan, ispatlayamayacağı iddialarda bulunanlar cezaevini boylayacak.Başbakanın söylediği tek cümlede ise bunların hepsi mevcut.Bu hakareti, suçlamayı kabul etmeyen basın kuruluşları, gazeteciler dava açsalar yeni TCK onların hakkını da savunacak ve Başbakanı cezalandıracak mı?Yok canıım, olur mu öyle şey, onun dokunulmazlığı var.Böyle enteresan adalet anlayışı gördünüz mü hiç? Tek ayağı çukurda, terazisinin dengesi bozuk bir adalet?Rezil ve de kepaze!Amerika'dan "araxes@wanadoo.fr" adresinden bana gönderilen (belki başkalarına da) pek telaşlı mail şöyle diyor: Minnesota Üniversitesi'nden Sayın Prof. Dr. Taner Akçam (bundan önceki son incilerinde kendisini Dr. Taner Akçam olarak izlemiştik, birden bire Prof. da olmuş) Türkiye'yi büyük bir endişeyle uyarıyor:"Aman ha. Sakın ola ki Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ve devleti, İngiliz Parlamentosu'na Mavi Kitabı şikâyet etmeye kalkmasın. Yoksa rezil ve kepaze olacağımızın günüdür. Uyarıyorum.""Profesör"ün uyarısındaki bilimsel(!) lisana dikkatinizi çekerim: Aman ha...Sakın ola ki...Rezil ve kepaze...Bu ne telaş Taner Akçam?Sayfayı çevirince ise "Prof. Dr"un bu üniversitede "ziyaretçi Prof" olduğunu öğreniyoruz. Kepazeliğin nedeni eski Büyükelçi Şükrü Elekdağ'ın Mavi Kitap hakkındaki "uyduruk" görüşleri imiş."Uyduruk" kelimesini de yukarıdaki incilerin yanına dizebilirsiniz.Gönderdiği, içinde daha önceden bilinmeyen, duyulmayan hiçbir bilginin olmadığı ama Ara Sarafian (Ermeni galiba, değil mi Dr. Akçam?) ile Arnold Toynbee'nin yazdığı Mavi Kitap'ın göklere çıkarıldığı bir açıklama... Bu açıklama(!) bana bir şey açıklamadı çünkü Toynbee'nin kendisi kitabın taraflı ve abartılı yazıldığını itiraf etmişti zaten.Dr. Akçam kitabı, yazarından iyi biliyor doğrusu... Boşuna Prof. olmamış. Belki size yararlı olur diye bu mektuba devam edeceğiz.
Üniversite okumak, okumuş olmak öyle sıradan bir özellik değildir... Bunun aksine kimse beni inandıramaz.Bir ilkokul ve hatta lise mezunu ile üniversite mezununun aynı olaylar karşısında farklı tepki vereceği, üniversitelinin (istisnalar olabilir, kuralı etkilemez) çok daha çabuk ve akılcı olarak sonuca gideceği kesindir.Yüksek okul eğirimi, insanların sadece belli bir konuda uzmanlaşmasını sağlamakla kalmaz, onlara araştırmayı, sentezi, çok yönlü düşünerek sonuca gidebilmeyi öğretir.Bu nedenle çoğumuz, toplumların geleceğini de iyi eğitim almış ve bunu değerlendirme fırsat bulmuş aydın kişilerin belirleyeceğine, belirlemesi gerektiğine inanırız.12 Mart Cumartesi günü Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği'nin (TÜKD) Dünya Kadınlar Günü kapsamındaki son toplantılardan biri olan panelinde konuşmacıydım. Eğitimden ekonomiye, siyasetten toplum sorunlarına: tecavüz, cinayet ve şiddetin her türlüsüne kadar birçok konuda kadınları ve Türkiye'yi tartıştık.Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Güldal Akşit'in de katıldığı ve sonuna kadar izlediği toplantı, Bakan'a merak ettiğimiz ve daha etkin faaliyet gösterilmesini istediğimiz konularda bire bir soru sorma fırsatını da verdiği için son derece yararlı oldu.Örneğin; imza attığımız uluslararası sözleşmelere uyulmadığını, devlet güçleri tarafından bile kadına karşı şiddet uygulanabildiğini ve buna da siyasetçiler tarafından mazeret arandığını konuştuk...Örneğin; Ruanda Meclisi'nin yüzde 50'ye yakını kadınlardan oluşmuşken ve Fas, Cezayir, Moldovya bile oran olarak Türkiye'nin önündeyken Türkiye'de parlamentodaki cinsiyet ayırımcılığına artık susulamayacağını konuştuk.Yeni TCK'da basına getirilen ve bal gibi sansür anlamı taşıyan hapis cezasını, kadınlarla ilgili yarım bırakılmış maddeleri, Anayasa'nın 10. Maddesi'nin bu haliyle de bir fark yaratmayacağını tartıştık.Güldal Akşit ise Anayasa'nın 90. Maddesi'nin bu eksiği giderebileceğini hatırlattı. 90. Madde şöyle:"Uluslararası sözleşmelerle yasalar çeliştiği takdirde uluslararası sözleşmelere uyulur."Bunu hatırlamak, bilmek son derece önemli; zira örneğin BM'nin CEDAW sözleşmesi (Kadına Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi) adı üstünde her tür ayırımcılığın ortadan kaldırılmasını öngörüyor.STK'lar uyumuyor!Avrupa Birliği de, sık sık Türkiye'ye gönderdiği Komisyon raporlarıyla bu konudaki sorunların derhal çözülmesini istiyor.Demek ki "Kadın Haftası"nda dile getirilen sorunları çözmek yalnız ulusal değil uluslararası bir zorunluluk ve yaptırımı var.Türkiye'nin birçok ilindeki şubeleri ve ciddi çalışmalarıyla, ÇYDD, TEV TEGD gibi, eğitim konusunda çok önemli yararlar sağlayan TÜKD'nin panelinde, bu yıl Dünya Üniversiteli Kadınlar Derneği nin ikinci başkanlığına da ilk kez bir Türk kadınının seçildiğini öğrendim. Sorunların uluslararası platformda çözülmesi konusunda önemli bir gelişme bu...Türkiye'de kadın hareketi son yıllarda çok hızlı bir ilerleme kaydetti. Kadın kuruluşları ve diğer STK'lar her olayı dikkatle izliyor ve çözümünü de sağlıyorlar.Kadınları susturmak, inandırmak, aldatmak ve onların eşit insan haklarını elinden almak bundan sonra o kadar kolay olmayacak. Yasa yapanların ve siyasetçilerin bunu bir an önce fark etmesi iyi olur!Cezaevi kokutmaz bizi!Bugünlerde TV kanallarının radyolarının haberlerinde basının gündeminde yeni TCK'da "basına getirilen hapis cezası" birinci sırada bildiğiniz gibi... O nedenle biz yazarlara da, sürekli olarak radyo ve TV "haberler" inden konuyla ilgili sorular yöneltiliyor.Önceki gün bir TV kanalına yeni TCK'daki basın cezaları konusunda açıklama yaparken ağzımdan; "Hapis cezası ile basını sindireceğini sananlar çok yanılıyor. Halkın haber alma özgürlüğü adına biz cezaevine girmeyi de göze alırız" sözleri kendiliğinden dökülüverdi. Sonra düşününce bunda ne kadar samimi olduğumu fark ettim.Aynı TCK'da ayırımcılığın, şiddetin önlenmesi, birçok suçun adil şekilde cezalandırılması için çok olumlu değişiklikler de yapılmıştı. Bunların olumlu havasına kendini kaptırarak, Başbakan Erdoğan'ın "düşünceyi ifade"yi aslında aşan şiirine rağmen aldığı hapis cezasına kendisinin ve toplumun (ve basının) gösterdiği tepkiye, Hükümet'in "Artık basına hapis cezası verilen günler geride kaldı" övünmelerine de inanarak TCK'nin basınla ilgili maddelerini yakından izlemeyen medya ve STK'lar adeta tuzağa düşürüldü.Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi' nde bir önceki hükümetin "gece yarısı aniden, milletvekilleri bile ne olduğunu anlamadan Meclis'ten geçirerek" yaptığı emrivakinin benzeri yapıldı.Demek ki her hükümet yasaları işine geldiği gibi çıkaracak ve baskıyla milleti susturacak.Size bir şey söyleyeyim mi; "Basın özgürlüğü" nün dünyada kabulü, yüzyıllar önce aynen Türkiye'de bugün olanların benzerleri yaşanarak olmuştur.Ama yıl 2005... 21. yüzyıldayız... Bizi o eski çağlara götürmek isteyenler kendi bindikleri dalı kesmiş oluyorlar. Biz ise... TCK'nin diğer maddeleri için aleyhimizde açılan milyarlık davalar nasıl kılımızı kıpırdatmadıysa hapis korkusu da kıpırdatmaz. Halkın haber alma özgürlüğü yolunda "mağlup gazeteci" bile galip sayılır.Ya bu maddeleri değiştirirler veya dünya onları değiştirir.Benden söylemesi!
Dün bütün gazetelerde; "İran'da kadın suçluların sayısındaki artış nedeniyle mollaların kadın polis sayısını arttırma kararı aldığını" bildiren haber fotoğraflarıyla yer aldı. Kadınların ve hele de çarşaflara bürünmüş kadınların, ellerinde silahla tatbikat yapması erkeklere pek ilginç geldiğinden çok sayıda basın mensubu da izlemiş tatbikatı...Doğal olarak; "Neden kadın suçluya mutlaka kadın polis gerekli" sorusu geliyor insanın aklına hemen... Nedenini de açıklıyor haber:"İran'da erkek polislerin kadın suçluyu arama ve tutuklama yetkisi yok" ondan. Yerim olsa fotoğrafı bir kez de ben koyacağım köşeye... Kafadan sarkıp yerlere kadar inen, vücuda dolanan kara çarşafı çıkarması da yasak polisin... Bırakın, "Her dine ve inanca eşit mesafede durma" zorunluluğu nedeniyle devlet kurumlarında din simgesi olan kıyafetlere laik devletlerde izin verilmemesini, laik olmayan, din kurallarıyla yönetilen devletlerde de belli görevlerin tek tip kıyafeti olmasının gerekliliği sadece bu örnekle bile ortaya çıkıyor. Tabiî "kadına-erkeğe dokunmama" kurallarının "imkânsız"lığı da...1- Koskoca İran'da 400 kadın polis sembolik kalacağından suç mekanı yakınlarında kadın polis yoksa ve kadın suçlu kaçıyorsa erkek polis onu yakalayamayacak.2- Kadın polis suçluyla karşı karşıya kaldığında veya bir boğuşma anında çarşaf kafasından sıyrılır ve saçları ortaya çıkarsa (din ve inancına ters düşeceği korkusuyla; her ne kadar bir çok İslam ülkesinin Müslüman lider eşleri ve vatandaşları başörtüsü takmadığı halde dine ters düşmüyorsa da) ve etrafta erkekler varsa, önce çarşafını örtme telaşına düşecek, belki o sırada canından olacak.3- Kaçması veya kovalaması gerektiğinde, ayaklarına kadar inen, kollarına dolanan çarşaf bütün hareket serbestliğini önleyecek...4- Erkek polisin bulunmadığı ve erkek suçluyla karşılaştığı anlarda kadın polis de erkek suçluya dokunamayacak.Bütün bu anlamsızlıktan ve kadın polislerin hayatını da tehlikeye atma sorumsuzluğundan sonra da mollalar dünyaya "kadınları çalıştırdıkları ve hatta polis yaptıkları" mesajını verecekler. Dünya da yutacak.Konu polislerle sınırlı değil, kadın doktorlar erkek hastaya (veya tersi) bakmayacak. Kadın cerrahlar ameliyata eline, koluna, bacağına dolanacak, kendisini sırılsıklam terletecek ve rahat çalışmasını önleyecek çarşafıyla girecek. Kadın öğretmen erkek öğrenciyle, erkek öğretmen kızlarla karşılaşmayacak. Onlara eğitim vermediği gibi konuşmayacak da...Bu yönetimin bir adım ötesi olan Afganistan'da (şu anda ne kadar değişti bilmiyoruz), Taliban döneminde kadın doktorlara çalışmak yasaklandığı, aynı zamanda kadınların erkek doktora gitmesi de yasak olduğu için binlerce kadın tedavi olamadı ve yaşamını yitirdi.İran'da çarşaflı polis timleri varmış artık. Kadınların haklarını da veriyorlar(!) demek ki... Ne mutlu onlara!Mazereti olmayan TV kazası!"Alışırlar, alışırlar" ile başladı olay, "unuturlar, unuturlar la devam etti. Son olarak aile şirketlerine bakanlıklardan, belediyelerden iş kapan bir AKP milletvekilinin "Bu konuda konuşmayacağım; unutulur, unutulur" dediğini duymuştuk...Başka ülkelerde çözülür, önlenir bizde unutulurdu, daha da kötüsü reklâm olur, puan kazandırırdı çünkü, biliyordu...İşte "temiz toplum, temiz siyaset"i sağlamakla, "yozlaşmak" arasındaki fark tam da budur.Ata Demirer, benim de beğenerek izlediğim, yetenekli bulduğum bir güldürü sanatçısı...Beyaz'ın programında "Kız arkadaşınız var mı?" sorusunu soran kadın hayranına, boş bulunarak "Verecen mi?" demesi ile bir anda yalnız o hayranında değil, kendisini beğeniyle izleyen birçok kimsede hayal kırıklılığı yarattı.Hatayı yaptıktan sonra "Bir an kendimi canlı yayında, TV'de değil de sahnede zannettim. Yaptığımın mazereti olamaz" demiş. Bu cevabın sadece son cümlesini takdir ettim, tamir yeltenmiyor, itiraf ederek özür diliyor. İlk cümle ise neredeyse TV'de yaptığı hata kadar hata... Kullanılan kelime; "Verecen mi?" çok kötü bir argo olduğu kadar kadını 'veren', erkeği 'alan' şeklinde algılayan maço, geri kalmış bir anlayışın da reklâmı aynı zamanda.Bu kelimeyi sahnede kullanması da "mazereti olamaz" bir hatadır bence... Çünkü gençler her meslekte, yükselmiş kişileri "model, örnek" seçiyorlar, onları bire bir taklit ediyorlar. Hiç şüphe yok bu söz, bugünden başlayarak gençlerin dilinde dolaşacak ve kız arkadaşlar için kullanılacaktır. O nedenle, "rol model"lerin sorumluluklarını hatırlaması önemlidir. Şöhreti taşımak, onu elde etmekten daha zordur.Yine de, her ne kadar; konuşmada mağdur olan kadın izleyicinin duygularını anlıyor ve hak veriyorsam da, tek bir hatayla sanatçılarımızı silmenin, onları süründürmenin, hakarete varan tepkilerle üzmenin doğru olmadığını da biliyorum (Plânlı olarak, kişisel kazanç için Türkiye aleyhinde konuşan sanatçılar bu konunun dışında kalıyor!)Ata Demirer, yeteneği ve zekâsıyla kısa sürede çok yol aldı. Ama Cem Yılmaz, Beyaz, Okan Bayülgen, Yılmaz Erdoğan gibi deneyimli sanatçıların her durumda saygı çizgisini aşmamaya dikkat etmesi de ona örnek olmalı.Basit ve kaba bir dile ihtiyacı yok. Onun bundan sonra stand up ve güldürü sanatının çizgisini yükseltmeye çalışması lâzım.Kısacası üzüldüm ama Demirer'in bundan sonra çok daha dikkatli olacağına da inanmak istiyorum.
Taksim'deki Atatürk anıtı gündüz başka, gece başka bir bakımsızlık görüntüsü içinde... Gündüz hiç temizlenmediği, kuş pislikleri içinde olduğu dikkat çekiyor. Hava karardıktan sonra ise aydınlatılmadığı...Bunlar yetmiyormuş gibi anıtın tam karşısına konan dev reklâm panosunda "orkid"den "prezervatife kadar ne isterseniz reklâmı yapılıyor.Her bakışımda "İyi ki fazla anıtımız yok" diyorum kendi kendime... Fransa, İngiltere, italya gibi ülkelerde adım başı diktikleri, çoğu altın kaplamalı muhteşem anıtları nasıl özenle, pırıl pırıl koruduklarını, hava kararır kararmaz en güzel şekilde aydınlattıklarını hatırlayınca içim eziliyor.Çeşmeleri, tarihi özelliği veya dikkat çekici bir mimarisi olmayan camileri, askeri okulları ışıklandıran ama anıtlarını bakımsız bırakanlara öfke duyuyorum. Tabiî olay sadece Taksim'le sınırlı değil, Arif Deveci isimli okurumuz da "diğerlerini" hatırlatmış: "Bir kent düşünün; tarihi yarımada içersinde surlarının üzerine afişler asılsın, çiviler çakılsın, anten takılsın, yanında ateşler yakılsın, içinde büfeler açılsın (Süleymaniye/Eminönü)... Bir yönetim düşünün; tarihi kalıntıların etrafına Ramazan'da atlı karınca yerleştirsin (Sultanahmet). Çemberlitaş Anıtı'nın tamiratını iki senede bitirmesin. 'Boğaz bizim incimiz' desin ve o inciye sahip çıkamasın. 'Çarpık yapılaşmaya göz yummayacağım' desin ve her gün kaçak katların çıkılmasını seyretsin (Tarabyaüstü/Sarıyer).Böyle idareye 'göreve geldiğinden beri ne yaptın? Madem yapamayacaktın oraya neden çıktın' demezler mi?" Arif Deveci de eksik söylemiş: Bunlara bir de resim-heykel müzelerinin bakımsızlığını, en değerli sanat eserlerinin kırılıp dökülerek elden gittiğini eklersek son dönemde tarihe, sanata, kültüre, çevreye verilen önem(!) anlaşılmış olur sanıyorum.Asıl soru şu: Bunları da kaybedince ne yapacağız? Sorumluları uyarıyorum!"Bypass"lılar kayak şöleni!Kalp Cerrahı, Dr. Bingür Sönmez benim kahramanlarımdandır. En zor şartlarda bile kurtardığı hayatları, 85 yaşında bypass ameliyatı yapıp bir hafta içinde turp gibi evine gönderdiği, "stand" takarak delikanlıya çevirdiği hastalan defalarca gördüm.İşte bu, sabahlara kadar hastanesini terk etmeyen, Yoğun Bakım'ı, ameliyatlı hastalarını izleyen ünlü cerrahın, o "bypass"lı hastalarını dağlara tırmandırdığını hatırlayacaksınız, medya günlerce vermişti.Sloganlarının: "Bypass'lıyız sağlıklıyız" ve "Bypass'lıyız, Ağrı Dağı'na da çıkarız, kayak da kayarız" olduğunu söyleyen Bingür Sönmez şimdi, dünya çapında ses getirecek, belki de dünyada ilk kez denenecek yeni bir projeyle ortaya çıkıyor: 'Bypass'lılar kayak şöleni... Türk Kalp Vakfı'nın 30. yılı münasebetiyle; Vakıf, Clup Bypass Başkanı Dr. Sönmez ve Kayak Öğretmenleri Derneği'nin ortaklaşa düzenledikleri şölen 19 Mart Cumartesi günü, Uludağ'da yapılacak.Kervansaray Otel, indirimli rezervasyonlar yapıyormuş. Herhalde çok eğlenceli bir gün olacak, kayak severlere ve eğlenmek, aynı zamanda sağlık konusunda önemli bir başarı gösterisi izlemek isteyenlere duyuruyorum.İrtibat için Tel: 0212- 220 89 10Kervansaray adi: 0224- 285 21 87/6 hatTEMA'nın kutlaması"Kadın için belki de yapılacak en güzel benzetmeyi yapıp, yaşamın kaynağı toprağa 'Toprak Ana' ismini vermişiz. Ancak Toprak Ana'ya da, kadına da hak ettiği değeri nedense bir türlü verememişiz" diye başlıyordu TEMA'dan gelen 8 Mart kutlama mektubu;"... şahsınızda tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü kutlayarak, size ve 'Toprak Anamıza 10 Milyar Meşe' projemiz kapsamında '9 Meşe Tohumu' hediye ediyoruz" cümlesiyle bitiyordu. Ve tabiî her seferinde olduğu gibi adıma yazılmış bir "projeye katılım sertifikası" da göndermişler.Bu sertifikaları çerçeveleyerek salonumun duvarına asıyorum. Benim için güzel bir tablodan farksız onlar, bakınca aynı zevki veriyor. Bugüne kadar, başta TEMA olmak üzere kurum ve kuruluşların, dostlarımın adıma diktirdiği ağaçlarla bir ormana sahip olduğumu tahmin ediyorum (kiraz ağacı ekselerdi ihraç eder, ağaç dikme mutluluğunun üzerine bir kazanç daha eklerdik diye de düşünmüyor değilim bazen!!. Ne dersiniz TEMA?)Mektupla birlikte bir kutu da, kendi ürünleri olan karışık bitki çayı göndermiş TEMA. Bu çayların her çeşidi Migros, Gima, Carrefour gibi mağazalarda satılıyor. Gelirin tümü "erozyonla mücadele" çalışmalarında kullanılıyor.Bunlardan alın, hem kendinize hem de doğaya yarar sağlamış olursunuz. TEMA'ya sonsuz teşekkürler!
Perşembe akşamı Habertürk'ün "Bugün" programı, "kadınlara polis tarafından uygulanan şiddet" konusunda benim ve Gülay Göktürk'ün görüşlerini aldı. Sorulan sorular arasında "AB'nin bize ve diğer Avrupa ülkelerine aynı şekilde davranmadığı, çifte standart uyguladığı" konusu da vardı.Bu soruya cevap olarak 'Bu iddianın büyük ölçüde doğruluk içerdiğini ama Türkiye'yi almak için bin dereden su getiren AB'nin şiddet ve her konudaki eksiklerimizi bundan sonra çok daha dikkatle izleyeceğini ve fırsatları değerlendireceğini, buna karşılık yapabileceğimiz tek şeyin onlara o fırsatları vermemek ve yanlışları, eksikleri büyük bir hızla kapatmak olduğunu, böyle bir olayda Başbakan'ın (basına kızmak yerine) herkesten önce kınayan bir açıklama yapması gerektiğini' söyledim.Şiddet konusuna bizim, Türkiye'nin kendi vatandaşlarının da aynı şekilde tepki gösterdiğini, şiddeti önleyip, güvenliği sağlamanın hükümetlerin bir numaralı görevi olduğunu da ekledim. Avrupa'nın 70 milyonluk Türkiye'yi, bir de üstelik her çeşit suçun, şiddetin tavana vurmuş haliyle, sık sık çıkarılan aflarla sokaklara salıverdiği suçlulanyla almak istememesini, bunu bahane olarak kullanmasını fazla haksız bulamayız.Onların yerinde biz de olsak aynı şeyi düşünürdük.Ama, "Ermeni soykırım iddiası''nı kabul etmenin bize dayatılmasına aynı anlayışı göstermek zorunda hiç değiliz. Yıllardır tekrarlayıp durduğum gibi bu yalnız bizim değil gelecek tüm kuşakların, her Türk'ün alnına yapışacak ve her fırsatta dile getirilecek "soykırımcı" etiketidir. İşlenmemiş bir suç için böyle bir dayatmayı, bir başka Avrupa ülkesine örneğin Fransa'ya, İngiltere'ye yapsalar nasıl cevap alacaklarını, o ülke vatandaşlarının nasıl bir anda yumruk gibi kenetleneceğini unutmamak lâzım.Aynı programda, bu konularda tavrını ortaya koyan ve soykırımı reddeden herkesin, bir grup yazar tarafından "milliyetçi cephe" tanımı altına sokulduğunu, oysa milli duyguları güçlü olmanın utanılacak bir şey değil, hele de Türkiye gibi gurur duyulacak tarihe sahip bir ülkede tam aksi olduğunu da dile getirdim.Ermeni ve Türkler anlatıyor!Her gün Ermeni ve Türk okurlardan gelen mektuplarda onların görüşlerini okuyorum. Dün gelenlerden iki tanesini alalım...Maral Şahbaz; "Ben TC. vatandaşı bir Ermeni'yim(...) Biz zavallı Ermeni cemaatı pek çok gelişmiş ülkenin siyasi çıkarları uğruna kullanılıyoruz. Oysa hepimiz geçmişe sünger çekip bugünü banş içinde elele yaşamak istiyoruz" dedikten sonra ekliyor:"Ama eğer silahsız insanlar durduk yerde öldürüldüyse bugün su yüzüne çıkmalı ve hesabı verilmeli. Gerçeklerden korkmayalım."Sevgili okurum Maral Şahbaz'ın bilmesi gereken şu ki, hepimiz gerçeklerin su yüzüne çıkmasını istiyoruz. Bunun için de Ermenistan'ı, tarihçiler ve belgelerle masaya davet ediyoruz. Haydi, onlar da korkmasınlar ve bu iddia çözülsün.Ama gelmiyorlar. 'Tarih orada dursun, siz siyaseten kabul edin" diyorlar. Hiç bir ülke böyle bir iddiayı "tarihe dayanmadan" kabul edemez.Yine dün yazan Halil Özdemir isimli okurumuz ise, birçok başka okurumuzun dedelerinden duyduğu "katliam hikayelerini" aktardığı gibi, annesinin "Torul'un Zigana Köyü'nde ne kadar Türk'ün Ermeniler tarafından katledildiğini, Bayburt Camisi'ne doldurularak yakıldığını" anlatan sözlerini aktarıyor. Ve Türklere "nefret tohumları aşılanmasın diye" Ermeni olaylarının "tarih" olarak öğretilmediğinden yakınıyor.Kendi belgeleriAynı noktayı Şükrü Elekdağ da vurguluyor konuşmalarında... Bülent Akarcalı ise Fransız arşivlerinden bir belge göndermiş: "Statistique officielle de 1914" başlığıyla verilen rakamlara göre Osmanlı İmparatorluğu'nda 1914'te yaşayan Ermeni nüfus 1.290.422... Bugün verdikleri "1915'te soykırım yapılmış Ermeni" rakamı 1.5 milyon olduğuna göre nasıl bir çelişki (yalan) olduğu ortada...Türkiye'de 1. Dünya Savaşı'nda cephelerde ölen insan sayısı 550-600 bin. 2 milyon kişi ise hastalık, gıdasızlık ve Ermeni-Rum çetelerinin saldırılarında ölmüş.Türkiye'nin 1. Dünya Savaşı'nda, savaştığı milletler arasında Ermeniler de var. Türk vatandaşı olan ve düşman safına geçen Ermeniler.Bu gerçeği Rus Çarı'nın 1915'te "Van'daki Ermenilere teşekkürlerini bildiren" telgrafı da açıklıyor.AB'ye ve dünyaya tarihi anlatmak, yıllardır yapılan Ermeni propagandalarındaki gerçek dışı açıklamaları yalanlamak ve onlardan Ermenistan'ı masaya çağırmalarını istemek zorundayız. Dayatmayı asla kabul edemeyiz!
Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell "Türk polisinin dünya kadınlar gününde gösteri yapan kadınlara karşı kullandığı şiddeti kınayan" bir deklarasyon yayımladı biliyorsunuz. Türkiye'de konu tartışılırken bazılarımızın "Ama Avrupa ülkeleri de yapıyor, AB onları bu kadar şiddetle kınamıyor" veya "Polis ne yapsın, görevini yapmasın mı?.. Yapılanı hoş görmüyoruz ama müdahalenin 'izinsiz, kanundışı gösteri' yapanlara karşı olduğunu da unutmamak lazım" görüşünde olduğunu da duyuyoruz okuyoruz.İşte buna "elmalarla armutların karıştırmak" deniyor. AB'nin aynı şeyi yapan diğer ülkelere bu kadar sert çıkmaması ayrı bir konu... "Kanundışı gösteri" ayrı bir konu... Kimseye zarar vermemiş, polise saldırmamış vatandaşlara, üstelik kadın vatandaşlara copla, gazla saldırıya geçilmesi ise APAYRI bir konu...Hukuk devletlerinde kanundışı eylemin cezasını yine kanun verir, polis değil. ( "Şeriflerin suçluların cezasını kendi elleriyle vermesi kovboy filmlerinde kaldı malûmunuz. Ki hatırladığıma göre onlar bile "kodese tıkıyorlardı" canlı yakalayabildikleri takdirde...) Böyle olduğu içindir ki yolsuzluk, hortumculuk yapanlara Adalet Bakanı'nın "Ölüsünü veya dirisini getireceğiz" demesi büyük bir yanlıştı. İdam cezası, 21. yüzyılda medeni devletlerin insana şiddet gösterme, can alma hakkı olmadığı için kaldırılmıştı. Onun için de Bakan'ın sözü iki katı büyük bir yanlıştı.Bu tür yanlışlar, zirvedeki isimler tarafından yapılınca çorap söküğü gibi aşağı doğru devam ediyor ve faturasını bütün millet ödüyor."AB bize farklı davranıyor"...Avrupa ile ilgili şikâyete gelince... Evet, AB bizdeki şiddete Avrupa ülkelerinde polisin yaptıklarına gösterdiğinden fazla tepki gösteriyor olabilir. Bence de öyle... Ama şunu da unutmayalım ki o olaylarda durum farklıydı, göstericiler de polise şiddetle karşı koyuyordu. Bizde aynı durum olduğunda tepkiler de bugünkü gibi olmuyor.Ayrıca... Türkiye'nin; işlenen cinayetlerle, toplu tecavüzlerle, TV'lerindeki kıran kırana kavga örnekleri, işkence olayları ve daha birçok nedenle, ne yazık ki "şiddet'le ilgili sabıkası var. Batı ülkelerinde durum böyle olmadığı gibi, onlar AB üyesi güçlü ülkeler, biz ise tüm fırsatları kaçırmış, onların kapısında "içeri alınmak için" bekleşen, üstelik de ekonomik gücü olmayan ve dış politikadaki hataları nedeniyle siyasi gücünü de yitiren bir ülke...Tablo "büyük holding sahibi işveren" ile "iş isteyen" durumundan pek farklı değil.Şartları -kendi istediği gibi- kim koyar sizce?Enteresan gelişmeler!Ne kadarr ilginç şeyler olmakta ve tabloya uzaktan bakınca gerçekler bir tabak gibi nasıl gözler önüne serilmekte...Dünkü VATAN'da, Türkiye'ye daha önceki gelişlerinde konferanslarını izlediğim ve kendisiyle röportaj yaptığım dünyanın en tanınmış tarih uzmanlarından Prof. Dr. Justin Mc Carthy'nin çalışmaları anlatılıyordu. Aynı zamanda Osmanlı Tarihi uzmanı olan Mc Carthy, yıllardır birçok kez Ermeni iddialarına kaynak gösterilen, İngilizlerin meşhur "Mavi Kitap"ındaki yalanları tek tek ortaya çıkarmış. Benim iki gün önceki yazımda söz ettiğim, Ermeni olayları ile ilgili olarak "Divan-ı Harp'te yargılanıp Malta'ya sürülenleri, İngiliz Kraliyet Başsavcısı'nın 'suçlamalara kanıt bulunmadığı' gerekçesiyle beraat ettirdiği ni anlatan olayın belgelerle ispatını da o yapmış."Soykırım olmadığını" belgelerdeki en ince detaylara kadar yaptığı araştırmalarla ortaya koyan Mc Carthy, defalarca Türkiye'de ve birçok ülkede verdiği konferanslarla "iddia"yı yalanladı. Yakında yine konferans için geliyor.İngilizlerin en ünlü tarih araştırmacılarından "Soykırım yoktur" diyen Andrew Mango da Türkiye'ye geliyor.Bu arada Ermenistan "Tarihçilerin yapacağı bir şey olmadığını" söylerek iki ülkenin tarihçilerinin ortak çalışmasını son kez reddettiğini bildiriyor. Kendine ve iddiasına güvense ortaya çıkabilecekken yine kaçıyor.Türkiye'deki Ermeni dostlarımızın çoğu "Ermenistan'ın gelmeyeceğini, gelemeyeceğini" söylüyorlar.Öte yanda ise Türk gazetelerinde hâlâ, kendileri hiçbir bilgi ve belge yazmadan "Soykırım olmadığını söyleyenleri" suçlayan yazarlar da var.Size de "çook ilginç" gelmiyor mu olanlar?