Sofia Loren, 24. İstanbul Film Festivali'nin açılış töreninde tam beklediğim gibiydi. Daha birkaç gün önce onun son yıllarda, belki de geçen yıl oynadığı bir İtalyan filmini izlemiş ve oyun gücünün yanında, kemik yapısının hâlâ nasıl bu kadar güzel kalabildiğine hayran olmuştum.Özel insanlar bunlar, öyle inanırım ben; özel olarak dünyaya katkıda bulunmak, etkilemek için gönderilmiş...Şakir Eczacıbaşı'nın elinden "Ömür Boyu Başarı Ödülü"nü almadan önce onun bazı sözlerini aktardı sunucu... Şöyle diyor Loren:"Bir kadını; güzel olduğuna kendisinin inanması kadar hiçbir şey güzelleştiremez. İnsanların beyninde bir gençlik pınarı bulunur, bu pınarın yolunu açmayı bilirseniz asla yaşlanmazsınız.Benim hayatta iki şansım oldu:1) Güzel olmak,2) Yoksul olmak..."Bu sözleriyle, elinde olan özelliğini doğru değerlendirmenin, bu özelliğe inanmanın ve kendine güvenmenin önemini anlatırken, yoksul olmanın getirdiği hırs ve dikkatle önüne çıkan fırsatları da kaçırmadığını, onları da değerlendirerek başarıya ulaştığını anlatıyordu.Sofia Loren'in, gerçekten de yaşam boyu süren dünya çapındaki başarısı nedeniyle ayakta alkışlandığı gecede bizim yıldızımız Hülya Avşar da güzelliği ve sanatçı karizmasıyla pırıl pırıl parlıyordu. Ama seçtiği yanlış kıyafet yüzünden huzursuzdu. Hiç de iyi dikilmemiş, kumaşları da doğru seçilmemiş siyah saten tuvaletinin iki de bir düşen askısı, yukarı toplandığı için sık sık çekiştirmek zorunda kaldığı eteği sahnede ona sıkıntılı anlar yaşattı.Avşar'ın (kızkardeşi olduğu söylenen) modacısını derhal değiştirmesi gerektiğinde sanıyorum tüm davetliler hemfikirdi.Film Festivali organizasyonu neredeyse kusursuzdu. Türkiye'ye gurur duyulacak bir uluslararası film festivali kazandıran Şakir Eczacıbaşı'na teşekkür borçluyuz. Şimdi iki küçük tenkit; Birincisi; sunucu Ceyda Düvenci çok hoş ve zarifti ama Lavanta Kokulu Kadınlar filmini yöneten Charles Dance'in konuşmasını çevirirken İngilizce'sinin yetersiz kalması tenkit edildi. Ne olursa olsun, uluslararası bir festivalde bu tür hatalar olmamalı.Uzun süren bir programın ardından verilen arada yiyecek hiçbir şeyin bulunmaması, büfelerde bir sandviçin bile satılmaması, Sofla Loren le birlikte kalabalık bir grubun Loft'a yemeğe gidişi ile salonun filmden önce boşalıvermesi gözüme çarpan ikinci hataydı.Bu nedenle, yemek arayan bir başka büyük kalabalık filmi seyretmeyerek Borsa lokantasına akın etti.Küçük eksikler ve hatalar da önlendiği takdirde İstanbul Film Festivali ile giderek daha çok gurur duyacağız.Kadın ve erkek!İyi ki Pazar günleri var, nereye baksanız kadınlar, erkekler ve aşk hakkında bol miktarda malzemeyle karşılaşıyor, muhtemelen sonunda fenalık geçiriyorsunuz.Buna benim de bir katkım olsun bari, Selçuk Babür (ki kendileri sık sık esprili hikayeler, fıkralar gönderiyor) bu kez de güzel bir kadın-erkek analizi göndermiş. Daha önce gördüğümü hatırlıyorum ama görmeyenleriniz için yazacağım..."Bir kadın nasıl mutlu edilir?Çok zor değil.Bir erkek, bir kadını mutlu etmek için yalnızca şunlar olmak zorundadır:Bir dost, bir yoldaş, bir aşık, bir baba, bir ağabey, bir aşçı, bir elektrikçi, bir marangoz, bir muslukçu, bir tamirci, bir dekoratör, bir stilist, bir seksolog, bir psikolog, bir haşere yok edici, iyi bir dinleyici, iyi bir baba...Çok temiz, sempatik, atletik, sıcak, kibar, nazik, zeki, komik, yaratıcı, şefkatli, güçlü, anlayışlı, hoşgörülü, sağduyulu, hırslı, yetenekli, cesur, kararlı, doğru, güvenilir, tutkulu...Tabii şunları unutmadan: Ona düzenli olarak iltifat etmek, alışverişi sevmek, zengin olmak, onu strese sokmamak, başka kızlara bakmamak (...)Asla unutulmayacaklar: Doğum günleri, yıl dönümleri, onun aldığı kararlar...Bir erkek nasıl mutlu edilir?1) Karnını iyice doyurun.2) Uzaktan kumandasını eline verip rahat bırakın.Huzursuzluk belirtisi gösterince madde 1'den tekrar başlayın..."Eh yani Selçuk Babür bu kadarı da fazla... Hani evet, gerçek payı yok değil ama biraz da haksızlık olmamış değil. Sayılan özelliklerin çoğu zaten normal sınırlar içinde "beğenilen bir erkek" olmak için gerekli. Bazıları insan olmak için gerekli.Ve üstelik erkekler de o kadar kolay değiller yani; güzel yemek, derli toplu bir ev, düzenli ve temiz ütülü çamaşırlar, iyi bakılan ve tüm ihtiyaçları yerine getirilen (anne tarafından her adımları izlenen) çocuklar, sevgi dolu, güler-yüzlü ve fazla konuşmayan; hele de hiç şikayet etmeyen bir kadın, sırasında çocuklarına öğretmen, sırasında işçi, aşçı olabilen ama aynı zamanda çok da bakımlı bir kadın... Buna karşılık kocasının olanca rahatlığına, bakımsızlığına da katlanan ve uyarmayan bir kadın, çalışıyorsa bile çalışmıyormuş gibi bir ev kadınının tüm işlerini, ev görevlerini kusursuz yerine getiren bir kadın, her gece TV karşısına geçip kumandasını uyuyuncaya kadar elinde tutan kocasına itiraz etmeyen bir kadın...Bunların hepsi onların da beklentileri arasında... Kadınların "iyi bir dinleyici" olmalarının, özel günleri hatırlamalarının gerekmeyişi ise erkeklerin daha kolay olduklarını değil, bu konuda "eksikli" olduklarını gösteriyor.Yine de... Gerçek payı yok değil, ne yapalım kadınlar zor yaratıklardır ama her zorluk gibi... Başarınca sonunda büyük mutluluk vadederler. Öyle olmasa bunca ilişki yürür müydü Selçuk Bey?
Perşembe akşamı TV'de Fatih Altaylı'nın programında DEHAP Genel Başkan Yardımcısı Orhan Miroğlu konuşuyor. Sohbetin orta yerinde tesadüfen kulak misafiri olduğum için önce kim olduğunu bile bilmeyerek dinledim."Biz Kürtler, Ermenilerden özür dilemeliyiz, çünkü onlara Kürtler tarafından katliam yapıldı, ben bir Kürt olarak bunu söylüyorum" diyor.Fatih Altaylı soruyor: "Peki ya siz özür dileyince toprak ve para talebi gelirse arkadan?..""Orasını ben bilemem ama katliam olmuştur."Yani Miroğlu'nun, koca devleti ve sonsuza kadar tüm vatandaşlarını bağlayacak, böylesine önemli bir konuda bu kadar emin konuşması için tarihi iyice incelemiş olması gerekmiyor, Kürt oluşu kendine göre yeterli... Sonunda birilerinin çıkıp "Kürtleri de Osmanlı kullandı" diyebileceği de onu ilgilendirmiyor. Aynı şekilde Amerika'ya, Avrupa'ya giderek konuşan gazeteciler, öğretim görevlileri var. Söze "Ben tarihçi değilim, bu konuları derinliğine bilemem ama..." cümleleriyle başlayıp rakamı verirken ve sonuç bildirirken pek emin olarak devam eden...İşte Türkiye'nin büyük şanssızlığı burada. Bu konuşmaların faturası sonunda ülkeye çıkıyor. Kendi vatandaşları "Her iki tarafı da masaya otursun, tarih 'uluslararası bir bilim kurulu' tarafından incelensin, gerçek ortaya çıksın" diyeceğine tarihçi olmadığı halde tarih ahkâmı kesiyor.Sözlerini tarihle destekleyecek belgeyi, bilgiyi ortaya koymuyor, yuvarlak laflarla biliyor... muş gibi yapıyor. İşin asıl üzücü yanı; tarihçileri de farklı bir tutum içinde değil. "Tarihçiyim" diyerek Avrupa ve Amerika'yı şehir şehir dolaşıp konuşan bazılarının özgeçmişine Internet'ten bakmak ve yaptıkları her konuşmaya kimler tarafından övgüler dizildiğini görmek yeterli...Çeteler ve isyanlar!Kültür Bakanlığı tarafından çıkarılan "Alman Kaynaklarına Göre Ermeni Olayları" kitabından bir iki alıntı yapacağım, "Oriantalia Generalia"dan alınmış bir cümle:"Alman Büyükelçisi bu konudaki kanaatini şöyle ortaya koyar; İstanbul'daki eski tecrübelerime dayanarak, kabul edilemeyecek Ermeni rüyalarını körükleyen ve Türkiye'de olan sefilliğin nedeni şimdiki elçi Sir Ph. Curne'dir."Bu cümle 1890-93 yıllarında söylenmiş. "Schütte"den alıntı: "Ernst ise İngiliz politikasının bir adım ötesini de deşeler; 'İngiliz Hükümeti, Doğu'da karışıklık çıkararak Rusya'yı, Hindistan'dan ve Uzakdoğu'dan uzak tutmak istiyordu..."İşte yabancı kaynaklardan sadece ikisinin söyledikleri. Olayların 1800'lü yıllardan başlayarak nasıl dış destekli olarak başlatıldığını kendi ağızlarından duyuyoruz."Türkei 183"ten alıntı: "Pera (Beyoğlu)'dan yazılmış 10 Mayıs 1894 tarihli bir Alman belgesinde şu bilgiler verilir; geçen yazdan beri olaylar ateşlenmekte ve Avrupa'daki ihtilalci Ermeni Komiteleri, Rus Ermenilerini organize etmektedir... Bu silahlı çeteler Ermeni halkına bile korku saçıyordu. Çünkü gündüzleri sokaklarda insan öldürüyorlardı. Bu tür olayların sayısı bir ay içinde 20'ye yükseldi. Bugüne kadar hükümet bir kişiyi bile tutuklayamadı."Bu olayların arkasından 1897'de Taşnak çetelerinin, İran'dan Van'a geldikleri yol üzerinde bulunan Masrik Aşireti'ni yok etmek üzere yaptıkları saldırı, Osmanlı İmparatorluğu'nun en büyük bankası olan Osmanlı Bankası baskını (ki burada devlet Batı'nın korkusuyla polis ve asker müdahalesi yapamıyor), Adana, Tarsus, Hamidiye, Dörtyol, Azizli, Erzin de Ermenilerin yaptığı katliamlar, Zeytun isyanı (elebaşıları arasında Rus, Bulgar ve Amerikalılar da var) ve daha birçok büyük saldırı gerçekleşmiştir (1900'den önce...)Daha çok bilgi isteyenler Kültür Bakanlığı'nın kitabında 142. sayfaya örneğin bakabilirler. "Arşiv Belgeleriyle Tehcir-Ermeni İddiaları ve Gerçekler" kitabının 119. sayfasında; İngiltere'nin Van Viskonsolosu Binbaşı Williams'ın konuşmasını okuyabilirler.Olaylar belgelerde bu şekilde yer alırken, isyanlara şahit olan yabancılar aksini iddia ederken Profesör Halil Berktay'ın "1915 Nisan'ı öncesinde bir Ermeni isyanı yoktu. Doğu Anadolu için bile kitlesel bir isyan hali söz konusu değildi" demesi ve bütün açıklamalarını tek açılı olarak yapması nasıl açıklanabilir bilmiyorum.Bildiğim bir şey varsa, tek taraflı bir soykırım yapıldığını iddia edenlerin, bir araya gelerek bunu (Berktay'ın söylediği gibi) tarihçiler ve emekli diplomatlarla tartışmaları...Bu şekilde yarım yarım anlatılanlar, nasıl söylenebildiği anlaşılmayan sözler Türkiye'ye büyük haksızlık oluyor.Not: Konuşanlar bir de sonunda "Türkiye suçlanamaz" diyorlar. Ama suçlanıyor, kimse onları bilirkişi filân kabul etmiyor. Haksız şekilde Nazi soykırımının yanına yazılmak onları hiç mi üzmeyecek?
Arkamdaki sırada oturan, Türkiye'nin en değerli şan öğretmenlerinden Profesör Güzin Gürel kulağıma "Başroldekilerin üçü de benim öğrencim" diye fısıldayınca inanamadım."Hayatımda duyduğum en güzel seslerden" dediğim üç sanatçıyı da o yetiştirmişti demek.Mimar Sinan Üniversitesi'nde, daha sonra ne akla hizmettir bilinmez uygulamalardan biri olarak kapatılan "Müzikal" bölümünde, dünyanın en ünlü operalarının kapıştığı genç sanatçılar yetiştirmişti Güzin Gürel. Okuldan mezun olduklarında onlardan ayrılmamış, başarılarını adım adım izlemiş, sahneye çıktıkları gecelerde İtalya'lara, Amerika'lara kadar giderek yanlarında olmuştu.Gururlanmak hakkıydı... Aynen Yekta Kara'nın olduğu gibi...Yeteneğinin, zekâsının cezasını hemen her başarılı insan gibi dönem dönem çekmesine rağmen başarısı önlenemeyen bir isimdir Yekta Kara. Bir oyunu o yönetiyorsa gittiğinize asla pişman olmazsınız. Tam aksine, oyunun sonunda müthiş bir sanata doygunluk duygusuyla terk edersiniz salonu.İşte 29 Mart Salı akşamı İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin AKM'de galasını yaptığı Belisario operasında da aynen bu hislerle çıktım salondan. Türkiye'de bırakın opera ve baleyi, tiyatronun bile (televizyon ve onun getirdiği kolaycılık, 'sanata ve ciddi olan her şeye karşı' duyarsızlık sayesinde) ayakta kalma mücadelesi verdiği bir dönemde o, her oyununda olduğu gibi izleyiciyi büyülemeyi başarmıştı.Donizetti'nin Venedik'teki, (operanın doğmuş olduğu) La Penice Operası için 1835 yılında yazdığı Belisario'nun son derece duygusal bir konusu var.Olay Bizans'ta geçiyor. Belisario'nun karısı Antonina, eşinin öz oğlunu öldürttüğüne inandığı için onun cezalandırılmasını ister. Belisario hapse atılır ve gözleri dağlanarak kör edilir. Hapisten çıktığında sürgüne gönderilirken kızı Irene de onunla gider. Belisario ve Antonina'yı büyük bir sürpriz beklemektedir. Öldü zannettikleri oğullarının yaşadığını ve çok yakınlarında olduğunu öğrenirler.Böyle bir oyun, olağanüstü yetenekler tarafından oynanınca, üstüne bir de muhteşem sesler ve Cem Mansur tarafından yönetilen orkestranın nefis müziği eklenince ortaya, gururla dünyaya izlettirilecek bir eser çıkıyor.O ne sestir öyle!Yekta Kara'yı önce oyuncu seçiminden dolayı kutluyorum, daha iyisi zor bulunurdu. Güzin Gürel'in öğrencileri; Perihan Nayır, Kevork Tavityan, Hande Tuncer ve tüm ekip kusursuz bir basan sergiliyorlar (epeyce uğraştım ama kusur bulamadım.) Seslerin mükemmellik ölçüsünü anlamak için yaptığım testi de başarıyla geçtiler.1969 yılında İtalya'da dünyaca ünlü sopranomuz Leyla Gencer tarafından da oynanan Antonina rolü meselâ; Perihan Nayır'ı (daha büyük görünüyor ama henüz 29 yaşındaymış) dinlerken gözlerinizi kapatın, sesin nasıl "ustaca çalınan bir keman" sesinden, titreşimlerinden ayrılamadığını siz de hissedeceksiniz...İlk perdeyi balkondan izlerken (yine geç kalındı tabii) önümde anne ve babalarıyla gelmiş iki erkek çocuk oturuyordu. Biraz durağan başlayan ama hemen hareketlenen oyunun her sahnesini nasıl bir ilgiyle izlediklerine inanamazsınız.İşte çocuklarına "Modern sanat ve teknoloji, TV vs. klâsik sanatı öldürdü" diyenlere inat bu muhteşem prodüksiyonları izleten, alıştıran ana babaları ne kadar alkışlasak azdır.Tiyatroyu, operayı unutmayın ve çocuklarınızı da götürün. Hele de, yakında Venedik'e gidecek olan Belisario'yu sakın kaçırmayın. Son söz; Yekta Kara'yı ve (dekor, kostüm dahil) tüm sanatçıları gönülden kutluyorum."Takıntılı" kelimesi AİHM'de!İki kelime için beni aylarca Ankara ve İstanbul'un mahkeme salonlarında dolaştırdılar. Hikâyeyi baştan itibaren izlediniz.Türk Ceza Kanunu tasarısında kadınlara ve çocuklara ciddi şekilde haksızlık içeren maddeleri hazırlayan Komisyon'un üyesi iki hukukçunun açtığı davaların önemli bir kısmı benim lehime sonuçlandı. Bununla birlikte "takıntılı" kelimesini ('Kadınlarla ilgili bir takıntısı var. Medeni Kanun'da da aynı şekilde davranmıştı' şeklinde) kullandığım için aleyhimde 15 milyar TL. maddi tazminata hükmedildim.Kısa süre önce konuyu incelenmek üzere AİHM'ye gönderdik. Ve dün duyduk ki; Ukrayna'da bir yazar "iki politikacıyı aslanla karşılaşınca korkudan altına eden minik kuşlara" benzettiği için tazminat ödemesine karar verilmesi üzerine, AİHM Ukrayna'yı 43 bin 600 Euro para cezasına çarptırmış. Gerekçe olarak da "Politikacıların mesleklerini seçerken, kendilerine toplumda çok dikkatle bakılan, sert eleştiri alacakları bir alana girdiklerini bilmeleri ve kabul etmelerinin demokrasi toplumunun şartlarından biri olduğu" gösterilmiş. Kararda "Makaleler, polemikçi ve sert ifadeli olsalar da bir hakaret kapsamında değerlendirilemez" deniyor.Bu açıklama Ukrayna'daki siyasetçi için geçerliyse, herhalde Türkiye'nin Meclis komisyonlarında yer alan, toplumun her ferdini yakından ilgilendirecek yasalara imza atan milletvekilleri ve hukukçular için de geçerlidir.AİHM'den gelecek kararı sabırsızlıkla bekliyorum, tek üzüntüm; kazandığım takdirde verilecek cezanın benden 15 milyarı alanlar değil, devlet tarafından ödenecek olması.Doğru kanunlar ve bu kanunların doğru uygulanması ne kadar da önemli değil mi?(Not: Yeni TCK'da töre cinayeti ile tecavüz olaylarını önleyecek ağır cezalar getiren maddelerin de "basınla ilgili bölüm" nedeniyle Haziran'a ertelenmiş olması çok büyük bir sorun. Kanunların, yapılırken doğru yapılmasının, dikkat edilmesinin önemini bir kez de burada görüyoruz!)
"Son dönemde Türkiye ile Amerika'nın ilişkileri hakkında her iki ülkede de değişik yorumlar yapıldı. Demokrasinin gereği olarak bu farklı değerlendirmeler doğaldır ancak bunu yaparken sağduyuyu elden bırakmamak, abartılı yorumlardan kaçınmak gerekir."MGK Genel Sekreteri Büyükelçi Yiğit Alpogan, Türk Amerikan İş Konseyi nin (TAİK); iş adamları, diplomatlar ile siyaset ve ekonomi yazarlarını biraraya getirdiği toplantıdaki konuşmasına yukarıdaki cümlelerle başladı."Türk-Amerikan ilişkilerinde kriz", "İlişkiler dibe vurdu" gibi söylemlerin abartılı olduğunu, bugünkü ilişkilerle, geçmişte iki ülke arasındaki kriz dönemlerinin kıyaslanamayacağını söyleyen Alpogan, ABD Dışişleri Bakanı Rice'in ziyaretini de yakından izlemiş biri olarak "kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeler de tam bir mutabakat sağlandığını, Rice'in "Irak'ın toprak bütünlüğüne verdikleri önemi teyit etmesinin" de Türk devleti tarafından memnuniyetle karşılandığını anlattı.Türkiye'nin beklentileriKıbrıs dahil bazı konularda Amerika'nın desteğini arkamızda hissetmek istediğimizi...ABD'nin Türkiye'yi; başta İsrail-Filistin meselesi olmak üzere Ortadoğu'daki sorunların çözümünde katılımcı olarak görmesinin Türk kamuoyu ve siyaseti için büyük önem taşıdığını söyledi. (Ki muhtemelen bunların hepsi ABD Dışişleri Bakanı'na da söylenmiştir.)MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan, Amerika'nın İstanbul Başkonsolosu David Arnett ile, (yemekte yanımda oturan) Siyasi Ekonomik Konsolosu Helen Lovejoy'un da dinlediği konuşmasında, Ermeni soykırım iddiasına karşı ABD yönetiminin taviz vermeyen bir tutum takınmasının önemini özellikle vurguladı.Tehcirin 90. yıldönümünün yaklaşması, buna bağlı olarak "diğer ülkelerin ve Türkiye'nin soykırımı kabul etmesi" için Ermenilerin ülke meclislerine yaptıkları baskıları arttırmaları nedeniyle, Amerika'dan "taviz vermeyen tutum" içinde olmalarının istenmesi çok önemli.Zira görünüşe göre Türk Hükümeti yine kendi içimizde yaptığı "Hodri meydan, buyrun gelin, iddianız varsa ispatlayın" çıkışları dışında hâlâ etkin, disiplinli bir çalışma içine girmiş değil.Mavi Kitap'ın binlercesi Amerika'ya gönderilmişken Türkiye, tarihi; gerçek, doğru belgeleriyle, tezini ispatlayan fotoğraflarla anlatan kitapları Avrupa ve Amerika'ya gönderme işini üstlenmedi. (Örneğin; bu fotoğrafların yer aldığı "Massacre Exerted By the Armenian On the Turks During World War I" dan bölümler, okurlarımız tarafından bana gönderiliyor.) Dışişleri Bakanlığı'nın, bu kadar gündemde olan konu hakkında ne gibi faaliyetler yürüttüğünü (eğer yürütüyorsa) bilmiyoruz.Nazi altınları örneği!Türkiye'nin "taviz vermeyen tutum" isteğini ABD'ye iletip iletmediği sorusunu Alpogan'a sordum. Her ne kadar iki ülke yöneticileri "ilişkilerde sorun olmadığını" söylüyorlarsa da Amerikan gazetelerinin Türkiye'yi "100 yılın soykırımcıları' listesinde rahatça Nazilerin Yahudi Soykırımı'nın yanına oturttuklarını, bunun genel bir tavır olarak mı, yoksa münferit bir "gazete haberi" olarak mı değerlendirildiğini gerçekten de bilmemiz gerekiyor. Cevap, beklediğim kadar net değildi.Bununla birlikte; 21 Mart Salı günü Ankara'da Abdullah Gül'le görüşen İsviçre Dışişleri Bakanı Micheline Calmy-Rey in ona "Nazi altınları" örneğini vermesi (sadece İsviçre bankalarının, Hitler döneminde 'onlara ait altınlar transfer edildiği için' Yahudilere 1 milyar 250 milyon dolar ödemiş olması) İsviçre'nin gözünde de nereye konmuş olduğumuzu açıkça gösteriyor. Bilmem ki Hükümet, yeterince ciddiye almak için daha kaç işaret bekliyor?İş görüşmeleri iş görüşmesi mi?TAİK (Türk-Amerikan İş Konseyi) toplantısında tanınmış iş adamlarımızla, uluslararası iş yapan müteahhitlerle konuştum.Tabiî, tahmin edeceğimiz gibi onlara "Başbakan Erdoğan'ın dünyanın dört köşesine hiç durmadan yaptığı ve 'iş ilişkileri kurmayı' en önemli neden olarak gösterdiği seyahatleri" de sordum.Sanki aralarında sözleşmiş gibi, bir ağızdan verdikleri cevaba göre diğer ülkelerle iş yapmak isteyen iş adamları zaten bu imkânı kendileri rahatça buluyorlar. O ülkelerdeki ortamın Türk mimar, mühendis, müteahhitten ve diğer iş alanları için uygun olması, bu eksikliğin hissedilmesi, zaten talebin nedeni...İş adamlarının Başbakan ve o heyetle girmelerinin tek nedeni onlarla diyalog kurmak. Bunu da yapamadıkları için "bütün seyahat maliyetinin kendileri tarafından karşılanması ve son dönemde siyasetçi eşlerinin de gruplara mutlaka dahil edilmesi"nden son derece rahatsızlar.Ayrıca, gidilen seyahatlerde iş adamları için bir programın da olmadığını söylüyorlar.Nedir o zaman bu arkası kesilmeyen seyahatlerin nedeni?Başbakan'ın kendisinin "işsizliğe çare bulamadıklarını" söylediği, bin türlü sıkıntıyla bunalan bir ülkede milletin bu lüksü sorgulama hakkı vardır.Öyleyse sorgulayalım!
Kızı Şişli Terakki'nin Etiler'deki okulunda öğrenci olan bir arkadaşım, dün panik içinde okula hırsız girdiğini anlatıyordu. Ama olay bildiğiniz basit hırsızlık olaylarından değil... Polisten kaçan silahlı hırsız okula dalmış, bir öğretmeni rehin almış, sonra da kendini vurarak hastaneye kaldırılmış.VATAN'ın birkaç gün önceki "Dehşet kol geziyor" başlığı ne kadar doğru... Sonradan bizim Haber Merkezi'nden öğrendiğime göre İran asıllı hırsız şans eseri öğrencilerin bulunmadığı bir bölüme, laboratuarların olduğu yere girmiş. Kurşunu kendine sıkmadan önce "organlarını fakirlere bağışladığına dair" bir de mektup yazmış.Hırsızları sınıflandıracak olursak bu "vicdanlı hırsız" sınıfına girecek zahir. Kurşunu öğretmene değil kendine sıkıyor, organlarını fakirlere bağışlıyor.Olayı duyar duymaz, çok benzer bir hikayenin, başrolünü Perran Kutman'ın oynadığı "Hayat Bilgisi" dizisinde kısa süre önce işlendiğini hatırladım.Orada hırsız Kutman'ın sınıfına giriyor, hepsini rehin alıyor ve canlarını zor kurtarıyorlardı.Sokaklarımız güvensiz, evlerimiz güvensiz, okullarımız güvensiz. Vatandaşın can güvenliği sıfır ve Başbakan devamlı gezide...Dünyayı bir ucundan öbür ucuna aralıksız dolaşmanın bahanesi "iş anlaşması" yapmak. İş anlaşması can güvenliğinden önce geliyorsa iyi geziler, değilse ne zaman kendimizi güvende hissedeceğiz, bilmek istiyoruz.Bu kez de kadınlar ayakta!Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün yaptığı kadınlarla ilgili konuşmanın hemen her cümlesini dünkü yazımda irdelemiş ve bu cümlelerin hiçbirinin bir anlam taşımadığını söylemiştim. Kadınlardan arka arkaya gelen 'mail' ve telefonlar "Bakan'ın televizyona çıkıp bu konuşmayı biraz açması" isteğini gösteriyor. En çok tepki çeken noktalardan biri Bakan Gönül'ün konuşmasını sonunda "Avrupa'da doğan çocukların %27'sinin gayrimeşru olduğu" noktasına bağlaması...Bakan Vecdi Gönül bu sözlerle ne demek istiyor? Avukat Doğan Soyaslan'ın TCK değişiklikleri sürecinde TV'de yapılan bir açık oturumda ağzından kaçıveren(l) "Çalışan kadın daha az dindardır" sözünün bir başka versiyonu mudur söyledikleri?Avrupa'da gayrimeşru çocukların bu oranda olmasının nedeni, kendisinin pek beğenerek ileri sürdüğü "kadının evinin süsü ve kocasının şerefi" olmak yerine kendi kimliğine kavuşmuş olması, çalışması mıdır?Şimdi, biz bu filmi daha önce de görmüştük. Uyanık siyasi partiler, aralarında iş bölümü yaparak, vermek istedikleri mesajları farklı ağızlardan "öylece söylenivermiş" gibi veriyor, bu arada tabanlarına "bakın biz değişmedik" sinyalini iletmiş oluyorlar.Bir bakanın yaptığı açıklama hükümeti de bağlar. O nedenle önce, kadınlarla ilgili sorunlarda hep "en son konuşan" ve hatta "mecbur olmadıkça hiç konuşmayan" Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Güldal Akşit'in, Milli Savunma Bakanı'na "kadın ve aileler adına" bu soruları sorması, böyle bir konuşmanın ne yararı olduğunu öğrenmesi ve duyurması gerekmektedir.Sonra da Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, 21. yüzyıl Türkiyesi'nde bu tür akıl, mantık almaz konuşmaları yapan Bakan'ına nedenini sorması...Bu anlayışta bir hükümet tarafından yönetilip yönetilmediğini anlamak Türk halkının hakkıdır.Ne demişler?İnsanlar hükümetlerinin işine "bana ne" dedikleri gün, o hükümetin sonu gelmiş demektir.JJ. RousseauBilenler bilmeyenlere!Restoran, kuaför gibi mekânlarda bırakacağımız bahşiş ölçülü olmalıdır. Bazı işyerlerinin, çalışanlarına "bahşişten kazanacaklarını" söyleyerek çok az ücret ödediklerini aklınızdan çıkarmayın. Müşteri teşekkür anlamında küçük bir bahşiş bırakmalı, bunu bir yarışa veya gösterişe çevirmekten kaçınmalıdır.
Dün Amerikalı tarih Profesörü Justin Mc Carthy'nin konuşmasından bölümlerle başlamıştım, bugün bir kısmını daha alarak devam edeceğim.Mc Carthy, İngilizlerin Mavi Kitap'ında (ki bu kitap, Türklerden çok karşı tarafın haklılığını kanıtlamak için elinden gelen gayreti esirgemeyen, Avrupa ve Amerika'yı şehir şehir gezerek "Türklerin soykırımcı olduğunu" onlara ispatlamaya çalışan bazı Türk tarih öğretmenleri tarafından "çok doğru", "çok makbul" bir kaynak olarak belirtilmektedir) yer alan belgelerde gönderenlerin isimlerinin yerine kodlar kullanıldığını, araştırıldığı zaman bu kodların çoğunun aynı kişiler olduğunu açıklamıştı.Yazar Toynbee'nin bile bazı belgelerin (yazanlar ortak çalışmışlar gibi) birbirine çok benzemesinden rahatsızlık duyduğunu, sürekli olarak arşiv belgeleriyle uyuşmayan rakamlar verildiğini anlattı. Ve "yalanlardan yola çıkarak tarih yazıyorsanız yazmıyorsunuz demektir" dedi.Söylediği en önemli iki söz bence;Tehcirde Türkiye'yi terk eden Ermenilerin yüzde 80'inin geri döndüğü" ile 'Türklerin Ermenilere soykırım yapmasının mantığı olmadığı" idi.Yüzlerce yıl onlarla barış içinde yaşayan Türklerin "neden soykırım yaptığı" sorusuna aslında Avrupalıların cevap bulamadığını biliyordu.Bunları anlattıktan sonra konuşmasına "En önemlisi söylenenler değil, söylenmeyenler" diyerek devam etti."Özellikle Doğu illerinde Müslüman nüfusu kışkırtmak ve zayıflatmak için yapılan saldırılar, öldürülen Türkler, Hınçak, Taşnak İsyanları, 1914'teki Taşnak Parti Kongresi'nden hiç bahsedilmiyor. Osmanlı ordusunun sayıca çok fazla olmasına rağmen Ruslar Kars'ı almayı nasıl başardılar? Ermeni çetelerinin onlara katılması ve desteğinin Kars'ın düşmesinde ve Sankamış faciasındaki rolü ne olmuştur, bunların hiç biri yazdıkları ve ismine "tarih" dedikleri belgelerde yer almıyor. Tek taraftan bakarak tarih yazılır mı?"Kara mizah!Amerika'yı dolaşarak verdikleri konferanslarda, kendilerine Türk dinleyiciler tarafından sorulan sorulara "Tarihin iki tarafı yoktur, bir tek tarih vardır, o da Ermenilere yapılan soykınm" cevabını veren, bu tezi savunmayı her nedense vazife edinmiş bazı Türk tarihçilere (her tarih okuyana tarihçi denir mi o ayrı bir tartışma konusu) göre "yazılabiliyor" demek ki...Ne "kara mizah" değil mi? Onların karşısına Amerikalı ve ingiliz tarih araştırmacıları çıkıyor ve isimlerinden söz ederek "hata içinde olduklarını" söylüyor. Örneğin, bunlardan biri için "Mavi Kitap'a inanmayanların tarihe zarar verdiğini söylemişti. Oysa tam tersi doğrudur, inananlar tarihe zarar veriyor. Bu kişilerin mevcut tüm arşivleri, belgeleri, orada yaşayan yabancı diplomatların tüm açıklamalarını incelemeden, olayları iyice araştırmadan tarih hakkında konuşmaları yanlıştır" diyor. Justin Mc Carthy sözlerini;"Tarihe bakıp da Osmanlı İmparatorluğu'nün yüzlerce yıl yalnız Ermenilere değil bütün azınlıklara ne kadar iyi davrandığını gördükten sonra birisi çıkıp da "Osmanlı, belgeleri imha etti" derse buna inanılmaz. Osmanlı arşivleri açık ama Ermeni arşivleri kapalı. Kendi belgelerine güveniyorlarsa neden onları dünyayla paylaşmıyorlar? Bizim tarihçi, sizin de Türk olarak göreviniz gerçekleri anlatmaktır" diyerek bitirdi.Burada şunu söylemek istiyorum, biz milletçe "gerçekle yüzleşmek istemediğimiz" yönündeki iddiaları "Haydi masaya oturalım, herkes bildiğini açıklasın" diyerek yalanladık. Yani "millî savunma refleksi" gibi duygularla soykınm olmadığı tezini savunan yok."Varsa, ortaya çıksın, yüzleşelim" diyor Türkiye. Justin Mc Carthy sadece Türklerin değil, Balkanlarda ve Kafkasya'da yasayan tüm Müslüman halkların uğradıkları haksızlıktan ve onlara zorla yaptırılan göçleri incelemiş ve yazdığı kitaplarda anlatmış. "Atatürk" ve "Günümüzde Türkler" kitaplarının yazarı Andrew Mango da soykırım iddiaları konusunda Mc. Carthy'le aynı görüşleri paylaşıyor.Ama şimdi ben bu ünlü araştırmacıların bile sırf 'Türkiye'nin soykırım yapmadığını" söyledikleri için, başkaları değil önce "bizimkiler" tarafından tu kaka ilân edilmesinden korkuyorum.Bir o kaldı, yaparlar mı, yaparlar!Bakan bey kadını "süs" yaptı!Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, AKP Kocaeli İl Kadın Kolları tarafından düzenlenen bir toplantıda:'Türk kadını evinin süsü, kocasının şerefidir" dedikten sonra "Bizim kadınımızın 'Kadınlar Günü kutlaması' gibi bir talebi olmadığını, bunun Batı'dan geldiğini ama Batılı kadınların da keşke Türk hanımlarının yerinde olsaydık dediğim" söyleyerek AKP'li haramları aydınlatmış(!)Onlar da öğrenmişlerdir artık evdeki süs çiçeklerinden veya dekorasyon malzemelerinden bir farkları olmadığını...Söylenenlerin tek cümlesinde, tek rasyonel anlam yok. Türk kadını süs değildir, Türk erkeği ne kadar 'birey'se onun da o kadar 'birey' olduğu ve aynı haklara sahip olduğu yenilenen yasalarda da açıkça ortaya konmuştur.Evlilik içinde kadın da, erkek de aynı sorumluluğu paylaşmaktadır, aslında her birey kendi onurundan mesuldür ama eğer ortak onur söz konusu ise bu sorumluluk da karşılıklıdır, tek tarafa ait filân değildir.Şimdi, KADER tarafından yapılan araştırmalar sırasında konuşan Ankaralı bir kadının söylediklerini okuyalım;"Ne Gençlik Parkı'nı bilirim ben, ne Çiftlik biliriz. Su camiler var ya, havaslanırım da öyle camilere gideyim diye, Hacıbayram'lara... 47 yaşına geldim de şu merdivenlere, yürüyen merdivenlere, ilk ne daha bindim. Hiçbir şey bilmeyiz yani. Hiçbir tarafa gitmeyiz. Ev bizi bilir. Tamam. Hapishane, Hapis..." -Nazmiye.Görüldüğü gibi "evin süsü" yapılan kadının sesi pek(!) mutlu çıkmıyor. Aslında bu tür konuşmalara verilecek en güzel cevap da "o şartları yaşayanın kendi sesi" değil midir zaten?..Ve son olarak, bu kadar yıl Avrupa'da yaşadım, kadınların "keşke Türk kadınlarının yerinde olsaydık" dediğini hiç duymadım. İnsan haklarına bile yeni kavuşan Türk kadınının bu açıdan özenilecek bir durumu hiç yok maalesef.Vecdi Gönül nerede duydu acaba bu sözü, söylese de öğrensek!
Nevruz kutlamaları sırasında meydana gelen "iki çocuğun bayrak yakması" olayı bildiğiniz gibi son olarak 40'tan fazla ile yayıldı. On binlerce vatandaş, yine on binlerce bayrakla sokaklara döküldü.Avrupa gazeteleri 'Türkiye 11 Eylül sonrası Amerika'daki ruh hali içinde" diye yazıyor. Birçok kişi halkın yükselen milli duygularla kenetlenerek sokaklara dökülüşünü "aşırı tepki, olayı abartmak, iki çocuğun yaptığını büyütmek" olarak da değerlendirdi ama acaba olay gerçekten de "iki çocuğun hareketine" tepki miydi, yoksa arkasında başka nedenler mi vardı?Prof. Nur Vergin'in VATAN'daki Pazar yazısı Nevruz olaylarını gerçek nedenleriyle irdeleyen, son derece aydınlatıcı bilgi ve görüşler içeriyordu. Vergin, Abdullah Öcalan'ın belli bir kesim tarafından "etnik halk önderi" olarak canlı tutulma çabası ve AİHM'den gelme ihtimali ortaya çıkan "yeniden yargılanması isteği" nin karşısında "onun yeterince cezalandırılmadığına inanan" halk çoğunluğunun tepkisinden söz ediyor, "yeniden yargılanma" gerçekleştiği, tepkisel olaylar arttığı takdirde "ortamdan yararlanmak isteyecek" aşırı milliyetçi grupların yaratabileceği yeni gelişmelerin daha da ürkütücü sonuçlara yol açabileceğini vurguluyordu.'İki çocuk'muydu olay?Olayların bu kadar büyümesi ve yayılması bence de onun tezinin haklılığını gösteriyor.Her ne kadar 12-15 yaşındaki gençler tüm dünyada çocuk değil "ergen" sayılıyor ve yaşlarına göre uygun şekillerde cezalarını mutlaka alıyorlarsa da zaten olaylar "iki kişinin bayrağı yerde sürüklemesi"nden ibaret değildi. Avrupa ülkelerinin bir yandan Kıbrıs, diğer yanda Ermeni ve Kürt meseleleriyle ilgili olarak Türkiye'yi köseye sıkıştırdığı, ABD'nin de aba altından sopa gösterdiği bir dönemde, kendi içinde zaten işsizlik, ekonomik sıkıntılar, şiddet gibi olaylarla bunalmış olan halk, her yıl çıkarılan olaylarla korkuyla beklenir olan Nevruz'da Doğu'dan yansıtılan "Öcalan'a saygı" gösterilerinden fazlasıyla rahatsız olmuştu.Bazı siyasetçilerin de katıldığı "el öpme" görüntüleri, yapılan tezahürat ve konuşmalarla gerilen ortamın sonucuydu 'Türk bayrağının yerde sürüklenmesi"...Yani, yılların sabrının, birikiminin patlama noktasına gelmesiyle sokaklara dökülen topluma göre provokasyonu yalnızca bayrağı o gençlere verenler yapmamıştı, tek sorumlu onlar değildi. Siyasi bir organizasyon söz konusuydu.Bayrak ve vatan sevgisinin Türkiye'yi nasıl bir anda ayağa kaldırabileceğinin görülmesinde bir mahzur yok. Gerçekten de 11 Eylül sonrası Amerikan halkı teröre karşı nasıl birleştiyse Türk halkı da terör ve baskıya karşı birleşecektir. Ama nerede durulacağını da bilmek şart.Yoksa provokasyonu başlatanların ekmeğine yağ sürmek ve yaratılacak anarşiyle yepyeni kışkırtmalara zemin hazırlamak işten bile değil. Aklımızı başımıza toplayıp duralım artık... Zaman sükûnet zamanı. Türkiye ancak sessizce çözebilir sorunlarını, böyle değil!Ermeni soykırımının mantığı var mı?Küçük kızımın doğum günüydü o gün... Zamanımın büyük bir bölümünü okuldan döndüğünde onunla geçirmeyi planlamıştım ama olmadı... Amerika'nın dünyaca ünlü "nüfus bilimci" ve Ortadoğu tarihi uzmanlarından Prof. Justin Mc Carthy'i dinlemem gerekiyordu. Ona soracak sorularım vardı.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından davet edilen Justin Mc Carthy'nin konuşmasını birkaç yıl önce de dinlemiş, birlikte verdikleri konferanslardan sonra onunla ve İngiliz araştırmacı-yazar Andrew Mango ile röportaj yapmıştım. Bu kez daha da önemliydi onlardan bir şeyler öğrenebilmek... Ermeni soykırım iddiası artık Fransa'da "gerçek" olarak kabul edilip yasalara Hitler'in Yahudi soykırımının yanına ilâve edilmekle kalmamış, diğer Avrupa ülkelerinin, örneğin İngiltere ve Almanya'nın, neredeyse ABD'nin de gündemine girmişti. Türk hükümetlerinin bu olayı ciddiye almadığı, hiçbir çalışma yapmadığı uzun yıllar boyunca çalışmalarını sürdüren diaspora Ermenileri bekledikleri sonuca yaklaşmak üzereler artık... Avrupa parlamentolarını ikna edip "soykırımın Türkiye tarafından kabulü" baskısını AB yoluyla yaptırmayı sağladıkları gün istedikleri noktaya ulaşmış olacaklar.Zamanımız az kaldı, birdenbire yepyeni bir sürprizle karşılaşmak istemiyorsak konuyu iyi bilenleri dinlemek ve ne yapılması gerektiğini belirlemek zorundayız. İşte bunun için ben de İstanbul'da, Marmara Üniversitesi Rektörlük Binası'nda yapılan, ünlü diplomatlarımızın ve gazetecilerin bulunduğu Justin Mc Carthy konferansını kaçırmamaya çalıştım.Osmanlı arşivlerinde, TC. Başbakanlık arşivlerinde, Almanya ve Fransa'da uzun süre yaptığı çalışmalardan sonra "Müslümanlar ve Azınlıklar", "Ölüm ve Sürgün" gibi değerli kitaplar yazan, İngilizlerin meşhur "Mavi Kitap"ındaki yalan, yanlış raporları ve bu raporları verenlerin kimliklerini açığa çıkaran Prof. Mc Carthy konuşmasında yine bu kitap ve diğer sahte belgeler hakkında önemli bilgiler verdi."Yalan, tarih değildir"• Bazı Ermenilerin, kitabın yazılma safhasında, yazarı Toynbee'ye giderek "Türkleri yeterince kötü göstermeyen" satırları sildirdiğini ve Toynbee'nin bunu daha sonra açıkladığını...• Eğer kitaptaki belgeler gönderenin ismiyle yazılmış olsaydı ilk günden olayın açıkça görüleceğini ama buna çare bulduklarını ve "kaynakları korumak" bahanesiyle isim yerine X, Y, Z gibi kodlar kullandıklarını, kitapta adı geçen bazı yerlerde Ermenilerin hiç yaşamamış olduğunu, belgelerin yüzde 23'ünün kimden geldiğinin bilinmediğini... Bununla birlikte "Dost bir ülkenin vatandaşı", "Bir ABD Konsolosu" gibi tanımlar kullanıldığını... (Devam edecek...)
"En İyi Yabancı Film" dalında Oscar'a aday gösterilen ama ödülü İçimizdeki Deniz e kaptıran filmde Hitler'in sığınakta geçen ve orada evlendiği sevgilisi Eva'yla birlikte intiharına kadar giden günler, sekreteri Traudl'ın anılarından alınarak anlatılmış. Filmde yer alan kişilerin sonradan ne yaptığını da filmin sonunda görüyorsunuz. İntihar ettiği âna kadar yenilgiyi kabul etmeyen ve edilmesine izin vermeyen, öfkesini çılgınlık boyutunda yansıtan, kızdığı herkesi anında kurşuna dizdiren bir Hitler, "Nasyonel sosyalizmin olmadığı bir ülkede yaşamasınlar" diyerek 6 küçük çocuğunu da öldüren ve kocasıyla birlikte Hitler'in ardından intihar eden "Propaganda Bakanı Goebbels'in eşi Magda", Hitler'in yaratlığı motivasyonla ölüme yürüyen çocuk ve gençler... Hepsi oldukça irrite edici, sarsıcı etki yapıyor. (İtiraf edeyim, ben birçok sahnede gözlerimi kapattım.) Ama gerçek şu ki Çöküş'ü, tüm aktörlerin başarısını ve özellikle Bruno Ganz'ın oynadığı Hitler rolünü görünce bu filmin Million Dollar Baby'den de çok Oscar'ı hak ettiğini düşünüyorsunuz. Sinema ve tarih meraklılarının sıkılmadan izleyecekleri güzel bir film... Bence, ustaca motive edilen çocukların neler yapabileceğini göstermesi açısından da izlenmesi gerekiyor.Mazereti yok!Bütün gazete ve TV haberleri "dehşet verici" olaylarla, "şiddet'le dolu... Dün VATAN'da bu haberlerden bazılarının toplandığı köşenin de başlığı "Dehşet kol geziyor" idi.Birkaç bilezik için öldürülen kadın, doktor muayenehanesinde katledilen sekreter, Etiler'deki silahlı çatışma ile ilgili tutuklamalar, kapkaç olayında yüzüne silah kabzasıyla vurulduğu için dili tutulan genç kız, İstanbul'da silahla katledilen şoför... İki bileziği için öz kızını öldüren adam.Ve birkaç gün önce elinde silahıyla gazetelerde fotoğrafı çıkan milletvekili Canan Arıtman... Bugün yazdığım "Anasının nikâhı" yazısıyla yakından bağlantılı bir konu bu...Her ne kadar Arıtman çoğu kez yerinde ve haklı konuşmalar yapan bir siyasetçi ise de, özellikle son aylarda çığrından çıkan şiddet olaylarına "çare üretemez durumda" olan bir Meclis'in parlamenteri olarak, çektirdiği fotoğrafın ve "birkaç silaha sahip olduğuyla" ilgili konuşmasının mazereti yoktur.Basının insanları şiddete özendiren, mafya olaylarına ve insanlarına karşı sempati yaratan dizileri ön plâna çıkarması, övmesi, onların izlenirlik oranına katkıda bulunması ne kadar zararlıysa, tanınmış kişilerin bu tür eylemleri de en az o kadar zararlı.Olmaması gerekirdi. Umarım Canan Arıtman da hatasının farkındadır.Anasının nikahı?Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ü nazik, nerede ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını bilen biri olarak tanırdım ben... Ta ki CHP Genel Başkanlığı'na aday oluncaya kadar... Olduğu andan itibaren o nazik insan gitti, yerine ağzına geleni söyleyen, kavgacı bir siyasi karakter çıktı. Gerçek böyleydi de yaldız kazınınca altından o mu çıktı, yoksa öfke onun gerçek karakterini mi değiştirdi bilmiyoruz. Ben ikincisine inanıyorum. Oysa Deniz Baykal'ın puan kaybetmesine neden olan özelliği buydu zaten; öfkelenince konuşmalarını kontrol edemeyişi... Duygularına kapılarak partinin de kontrolünü kaybedişi... O toparlanırken bu kez Sarıgül'ün aynı havaya girdiğini görüyoruz.Son olarak "Baykal benden özür dilemezse anasının nikâhını görür" sözüyle gündemde. Buyrun size gazeteci söylese hapsi boylayacağı bir söz...Ata Demirer'in "Vercen mi" sözünü enine boyuna eleştiren basın Sarıgül'ünkilere susacak mı?Hayır, bunun da susulur tarafı yok... Demirer hem sözün muhatabı izleyiciden hem de toplumdan özür diledi... Her ne kadar, o arada "Vay, ne iki yüzlü toplumuz, adamı pişman ettik. 'Kız arkadaşın var mı' diye soran izleyici de suçlu" gibisinden "elmalarla armutlar" tarzı cılız karşı görüşler duyulduysa da Demirer özür dilemekle doğru olanı yapmıştı. Şöhret, kötü örnek olmaya mazeret sayılmazdı. Mustafa Sarıgül hata yaptığını kabul etmek zorunda.Tabii, Türk halkının artık bu tür lider modeli istemediğini de anlamak...