Zaman, durup düşünme zamanıdır artık!

Nevruz kutlamaları sırasında meydana gelen "iki çocuğun bayrak yakması" olayı bildiğiniz gibi son olarak 40'tan fazla ile yayıldı

Haberin Devamı

Nevruz kutlamaları sırasında meydana gelen "iki çocuğun bayrak yakması" olayı bildiğiniz gibi son olarak 40'tan fazla ile yayıldı. On binlerce vatandaş, yine on binlerce bayrakla sokaklara döküldü.

Avrupa gazeteleri 'Türkiye 11 Eylül sonrası Amerika'daki ruh hali içinde" diye yazıyor. Birçok kişi halkın yükselen milli duygularla kenetlenerek sokaklara dökülüşünü "aşırı tepki, olayı abartmak, iki çocuğun yaptığını büyütmek" olarak da değerlendirdi ama acaba olay gerçekten de "iki çocuğun hareketine" tepki miydi, yoksa arkasında başka nedenler mi vardı?

Prof. Nur Vergin'in VATAN'daki Pazar yazısı Nevruz olaylarını gerçek nedenleriyle irdeleyen, son derece aydınlatıcı bilgi ve görüşler içeriyordu. Vergin, Abdullah Öcalan'ın belli bir kesim tarafından "etnik halk önderi" olarak canlı tutulma çabası ve AİHM'den gelme ihtimali ortaya çıkan "yeniden yargılanması isteği" nin karşısında "onun yeterince cezalandırılmadığına inanan" halk çoğunluğunun tepkisinden söz ediyor, "yeniden yargılanma" gerçekleştiği, tepkisel olaylar arttığı takdirde "ortamdan yararlanmak isteyecek" aşırı milliyetçi grupların yaratabileceği yeni gelişmelerin daha da ürkütücü sonuçlara yol açabileceğini vurguluyordu.

'İki çocuk'muydu olay?
Olayların bu kadar büyümesi ve yayılması bence de onun tezinin haklılığını gösteriyor.

Her ne kadar 12-15 yaşındaki gençler tüm dünyada çocuk değil "ergen" sayılıyor ve yaşlarına göre uygun şekillerde cezalarını mutlaka alıyorlarsa da zaten olaylar "iki kişinin bayrağı yerde sürüklemesi"nden ibaret değildi. Avrupa ülkelerinin bir yandan Kıbrıs, diğer yanda Ermeni ve Kürt meseleleriyle ilgili olarak Türkiye'yi köseye sıkıştırdığı, ABD'nin de aba altından sopa gösterdiği bir dönemde, kendi içinde zaten işsizlik, ekonomik sıkıntılar, şiddet gibi olaylarla bunalmış olan halk, her yıl çıkarılan olaylarla korkuyla beklenir olan Nevruz'da Doğu'dan yansıtılan "Öcalan'a saygı" gösterilerinden fazlasıyla rahatsız olmuştu.

Bazı siyasetçilerin de katıldığı "el öpme" görüntüleri, yapılan tezahürat ve konuşmalarla gerilen ortamın sonucuydu 'Türk bayrağının yerde sürüklenmesi"...

Yani, yılların sabrının, birikiminin patlama noktasına gelmesiyle sokaklara dökülen topluma göre provokasyonu yalnızca bayrağı o gençlere verenler yapmamıştı, tek sorumlu onlar değildi. Siyasi bir organizasyon söz konusuydu.

Bayrak ve vatan sevgisinin Türkiye'yi nasıl bir anda ayağa kaldırabileceğinin görülmesinde bir mahzur yok. Gerçekten de 11 Eylül sonrası Amerikan halkı teröre karşı nasıl birleştiyse Türk halkı da terör ve baskıya karşı birleşecektir. Ama nerede durulacağını da bilmek şart.

Yoksa provokasyonu başlatanların ekmeğine yağ sürmek ve yaratılacak anarşiyle yepyeni kışkırtmalara zemin hazırlamak işten bile değil.

Aklımızı başımıza toplayıp duralım artık... Zaman sükûnet zamanı. Türkiye ancak sessizce çözebilir sorunlarını, böyle değil!

Ermeni soykırımının mantığı var mı?
Küçük kızımın doğum günüydü o gün... Zamanımın büyük bir bölümünü okuldan döndüğünde onunla geçirmeyi planlamıştım ama olmadı... Amerika'nın dünyaca ünlü "nüfus bilimci" ve Ortadoğu tarihi uzmanlarından Prof. Justin Mc Carthy'i dinlemem gerekiyordu. Ona soracak sorularım vardı.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından davet edilen Justin Mc Carthy'nin konuşmasını birkaç yıl önce de dinlemiş, birlikte verdikleri konferanslardan sonra onunla ve İngiliz araştırmacı-yazar Andrew Mango ile röportaj yapmıştım. Bu kez daha da önemliydi onlardan bir şeyler öğrenebilmek... Ermeni soykırım iddiası artık Fransa'da "gerçek" olarak kabul edilip yasalara Hitler'in Yahudi soykırımının yanına ilâve edilmekle kalmamış, diğer Avrupa ülkelerinin, örneğin İngiltere ve Almanya'nın, neredeyse ABD'nin de gündemine girmişti.

Türk hükümetlerinin bu olayı ciddiye almadığı, hiçbir çalışma yapmadığı uzun yıllar boyunca çalışmalarını sürdüren diaspora Ermenileri bekledikleri sonuca yaklaşmak üzereler artık... Avrupa parlamentolarını ikna edip "soykırımın Türkiye tarafından kabulü" baskısını AB yoluyla yaptırmayı sağladıkları gün istedikleri noktaya ulaşmış olacaklar.

Zamanımız az kaldı, birdenbire yepyeni bir sürprizle karşılaşmak istemiyorsak konuyu iyi bilenleri dinlemek ve ne yapılması gerektiğini belirlemek zorundayız. İşte bunun için ben de İstanbul'da, Marmara Üniversitesi Rektörlük Binası'nda yapılan, ünlü diplomatlarımızın ve gazetecilerin bulunduğu Justin Mc Carthy konferansını kaçırmamaya çalıştım.

Osmanlı arşivlerinde, TC. Başbakanlık arşivlerinde, Almanya ve Fransa'da uzun süre yaptığı çalışmalardan sonra "Müslümanlar ve Azınlıklar", "Ölüm ve Sürgün" gibi değerli kitaplar yazan, İngilizlerin meşhur "Mavi Kitap"ındaki yalan, yanlış raporları ve bu raporları verenlerin kimliklerini açığa çıkaran Prof. Mc Carthy konuşmasında yine bu kitap ve diğer sahte belgeler hakkında önemli bilgiler verdi.

"Yalan, tarih değildir"
• Bazı Ermenilerin, kitabın yazılma safhasında, yazarı Toynbee'ye giderek "Türkleri yeterince kötü göstermeyen" satırları sildirdiğini ve Toynbee'nin bunu daha sonra açıkladığını...

• Eğer kitaptaki belgeler gönderenin ismiyle yazılmış olsaydı ilk günden olayın açıkça görüleceğini ama buna çare bulduklarını ve "kaynakları korumak" bahanesiyle isim yerine X, Y, Z gibi kodlar kullandıklarını, kitapta adı geçen bazı yerlerde Ermenilerin hiç yaşamamış olduğunu, belgelerin yüzde 23'ünün kimden geldiğinin bilinmediğini... Bununla birlikte "Dost bir ülkenin vatandaşı", "Bir ABD Konsolosu" gibi tanımlar kullanıldığını...(Devam edecek...)

DİĞER YENİ YAZILAR