İsteyen herkes, istediği her konuyu gönlünce çarptırabilir. Bunu yaparken sözlerini veya yazılarını allayıp pullayabilir. Türkiye'yi "o ülkenin" gıpta ettiği laik-demokratik tek Müslüman ülke olma özelliğinden çıkarmaya çalışan gerici kafaları "muhafazakâr", yaşadığı topraklara her vatansever vatandaş gibi saygı, sevgi duyanları ise "milliyetçi" tanımına sokabilir.Bugün karşı karşıya olduğumuz tüm ulusal ve uluslararası sorunlarda Türkiye'ye zarar verecek görüşlere kılık değiştirterek, sözlerinin altındaki gerçek anlamı kavrayamayanlara yutturabilir.Bunlar da demokrasinin, bu ülkenin çok şükür ki sahip olduğu çağdaş rejimin getirdiği özgürlüklerdendir. Onun için birbirimize kızmadan, öfkeye kapılmadan gerçekleri (gerekiyorsa tekrar tekrar) dile getirmeye devam etmeliyiz.İki önemli örnek var elimizde; biri Genelkurmay Başkanı Özkök'ün, konuşmasından hemen sonra benim de değindiğim "Türkiye ne bir İslam cumhuriyeti, ne de İslam devletidir" sözü... Diğeri ise amacını gizleyen yazılarla "bulunması gereken konum"dan saptırılan Ermeni iddiası.Gençler aldanmamalıYazılarımızı gençler, özellikle 17 yaş ve üstü üniversite öğrencileri de okuduğu için öncelikle ve tekrar vurgulamak istiyorum; milliyetçi olmakta, sağduyulu bir milliyetçilikte (bazılarının sandığı gibi) zararlı veya sakıncalı bir durum yoktur. Zararlı olan, bütün aşırı, radikal akımlarda olduğu gibi bu duyguların siyasetini yapmak, radikal eylemlere, vurup kırmaya dökmek, milliyetçiliği ırkçılığa çevirmektir.Bu nedenle, her konuşana veya yazarı etiketler takanları, onları sınıflara ayıranları fazla takmamakta yarar vardır.Hilmi Özkök'ün konuşmasından sonra; demokrasilerde ordu başkanlarının siyasi açıklamalar yaptığı örneklerin görülmediğini, siyaseti her şart altında sivil iradenin yönetmesi ve yönlendirmesinin doğru olduğunu yazmıştım. Bununla birlikte "Türkiye bir İslam devleti de değildir" sözünün çok doğru olduğunu, ayrıca "ona ait" ve ilk kez onun tarafından yapılmış bir açıklama olmadığını da laikliğin anlamını kavramış herkes gibi biliyorum.Cumartesi günü "Neden İslâm ülkesi değil" başlıklı yazımın sonunda laikliğin; nüfus çoğunluğunu aynı dinden insanların oluşturduğu ülkelerde azınlığın da aynı hak ve özgürlüklere sahip olması anlamına geldiğini, bu durumda demokratik/laik rejimle yönetilen ülkelerin "Çoğunluğun dini" ile tanımlanamayacağını hatırlatmıştım.İKÖ'de ne işimiz var?Bu da eksik bir anlatım aslında... "İslâm devleti değil" sözünü komutan talimatı olarak empoze edenler de biliyorlar ki laiklik sadece farklı dinlerin aynı ülkede, bir arada huzur ve güvenlik içinde yaşamasını sağlamıyor, aynı dinden olan nüfus çoğunluğuna da inancını özgürce yaşama hakkı veriyor.Yani: laik bir devlet yönetiminde, hiç kimse bir başkasının dinini, inancını eleştiremez, değerlendiremez, yargılayamaz. Bir başkasının daha fazla veya daha az dindar olduğunu iddia edemez. Onu tüm din kurallarını uygulamaya zorlayamaz, yaşam haklarına, özgürlüklerine karışamaz.Örneğin; Ramazan'da oruç tutmayana, 5 vakit namaz kılmayana, içki içene karışamaz. Zaten "Peki o zaman din nerede duruyor" sorusunun cevabı da buradadır: Din insanların kendi vicdanında, Allah'la kul arasında durmalıdır. Siyasetin tepesinde, sürekli olarak ülke gündeminde değil."Kamusal alan" denilen, devlete ait alanlara belli bir dinin simgeleriyle girilmemesi kuralının nedeni de "laik rejimde devletin ve tüm kurumlarının dinlere karşı tarafsız olması" dır. O zaman böyle bir ülkenin İslam Konferansı'nda ne işi var? Bu soruya mal bulmuş gibi sarılanlar yine cevabını biliyorlar aslında;Çünkü Türkiye Müslümanların yaşadığı ve çoğunlukta olduğu bir ülke... "İslam hukuku" na göre değil, "laik hukuk" la yönetiliyor ama bu, İslâm toplantılarına katılmasını engellemiyor.Kısacası, parazit yaparak kendi huzurumuzu kaçıracağımıza, diğer İslâm toplumlarının özendiği ama bir Atatürk daha çıkmadığı için elde edemediği "laik-demokratik rejime sahip bir İslâm ülkesi" olmakla gurur duymalıyız.
Kırk yılda bir olacak muhteşem bir ortam yakalamıştık. Biraz soğuk olmakla birlikte pırıl pırıl bir gün ve deniz kenarında, sevimli bir balık lokantasında 7 kadın... Bu kadınların 4'ü (beni de katarsanız) Türk Ceza Kanunu'nun olumlu yönde değişmesi için yıllarca çalışan isimlerdi.Eski Bakan ve Avukat Onay Alpago, Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci, önde gelen kadın hakları aktivistlerinden Avukat Hülya Gülbahar, İstanbul Kadın Hakları Komisyonu Başkanı Avukat Aydeniz Alisbah Tuskan... Turkish Daily News yazarı Ayşe Özgün ve Power XL programcısı Deniz Adanalı...Sema Kendirci'nin Cuma günü yapılan "Yeni Türk Ceza Kanunu'nun getirdikleri" konulu panele başkanlık etmek üzere Ankara'dan iki günlüğüne gelmesini fırsat bilerek toplanmışız. Stresli yaşamlarımızdan kısa süre için de olsa sıyrılmanın verdiği mutlulukla öyle komik olaylar anlatmakta ve öyle gülmekteyiz ki çevre masalardakiler de kahkahalara katılmaktan kendilerini alamıyorlar.Ve Ayşe bombayı patlatıyor; "Gülün, gülün nasılsa önümüzde 6 yıl kaldı gülecek!"Amman diyeyim, Ayşe ne oluyoruz, nedir bu 6 yıl hikâyesi? Hepimiz kulak kesildik, onun bir gece önce BBC World kanalından duyduğu haberi dinliyoruz. Bu konuda yazdığı kitap da yakında piyasaya çıkacak olan Japon Profesör Michio Kaku'nun dünyanın geleceği ile ilgili tezini anlatmaya başlıyor:"Uzayı ısıyla kabaran bir su birikintisi (veya bataklık) olarak düşünecek olursanız dünya ve atmosfer bu birikintideki kabarcıklardan sadece biri. Ve bu ısınma sonucu, kabarcıklar bir süre sonra patlayacak... Einstein da uzayın genişlediğini söylemişti ama bilim adamları bugüne kadar genişlemenin yavaş yavaş oluştuğuna inanmaktaydılar. Oysa Hubble uzay teleskobundan gelen bilgilerin en önemlisi; uzaydaki genişlemenin kontrolden çıkmış şekilde artması... Tahminlerin üstündeki bu hızlı artışla, dünyanın içinde bulunduğu galaksinin patlama tarihi de tahminlerden çok önce olacak.Bu nedenle 6 yıl içinde uzaya Lisa adında bir uydu grubu gönderilecek ve Lisa'nın kendisi bir patlama yaratarak, dünya ile "güvenli bir başka gezegen" arasında (ki uzayın derinliklerinde başka galaksilerin yer çekimi hissediliyormuş) bir bağlantı kurmaya, dünyayı oraya taşımaya çalışacak." Bu yapılabilirse belki dünyayı oraya taşıyabilmek mümkün olacak.Anlatılan uzunca haberin kısa özeti böyle... Yani teknolojisi gelişmiş ülkelerin uzay araçlarının ortaklaşa bir patlama yaratacaklarını, kaçabileceğimiz bir gezegen arayacaklarını ve bu gezegenle arada koridor oluşturmaya çalışacaklarını öğreniyoruz."Ne alakası var" diyeceksiniz ama haberi duyunca aklıma ilk gelen şey öğrenciler oldu. Türkiye'dekiler tabii.Tamam yani, "hiç ölmeyecekmiş gibi" çalışmak lâzım da, bizim zavallı çocuklarımız diğer ülkelerdeki gibi normal bir çalışmayla yetinemiyorlar. Kaç seneleri; gözleri dünyayı görmeden, üniversite bilgilerini bile hatmederek geçiyor.Vallahi ben en çok, milyonlarca çocuğun kaybolan yıllarına üzülürüm ve o koridordan geçerken (eğer bize sıra gelirse) hâlâ eğitim sistemimize söyleniyor olurum.Başka nelere üzülürüm düşüneceğim. Siz de düşünün bence...Örneğin; hırslar peşinde, doğanın güzelliklerinin bile farkına varmadan geçen günlere üzülmez misiniz?Türkiye "aydın"ın tarifini yapmalı (2)(Perşembe gününden devam...)Bu isimler "Aydın; vizyon sahibi ve objektif olmalı, gerektiğinde kendi toplumundan tepki alacağını bilse bile gerçeğin anlatımına ve kabulüne katkıda bulunmalı" tanımından yararlanarak ve bu tanımı istismar ederek hemen her ülke sorununda kendi ülkelerinin karşısında yer almayı vazife biliyorlar. Bunu ne kadar çok yaparlarsa basında ve aydın listesi hazırlayanlar katında "aydın" olmaya o kadar kolay hak kazanıyorlar.Ertuğrul Özkök 19 Nisan Salı günü yazdığı "Biz bu bildiriden imzasını çekenler" başlıklı yazısında, listedeki bazı "aydın"ların sadece "yükselen Türk milliyetçiliği" dendiğinde imza attıklarına, daha sonra "Türk ve Kürt milliyetçiliği" olarak değiştirildiğinde ise imzalarını çektiklerine değinerek bu tavrı eleştiriyor "Sadece ve sadece Türk devleti yerden yere vurulacak. Ben artık bu egoist tavırdan fazlasıyla sıkılmaya başladım" diyordu... Haklıydı.Ama bu bildiri büyük gazetelerin hemen hepsinde ertesi gün manşet haberi olarak yer almıştı ve hiç kimsenin aklına o aydınlar listesindekiisimlere dikkat etmek gelmemişti.Türk toplumu "aydın" tarifini iyice düşünmeli. "Aydınım" diye konuşanların aydınlık derecesini "bu konuşmaları ciddiye almadan önce" incelemeli. En azından Internet'ten "aydın"larının faaliyetlerini izlemeli.Bu yapılmadığı takdirde Türkiye, her olayda böyle son dakika şokları yaşamaya ve her davasını kaybetmeye devam edecektir.Alman Parlamentosu'nda yakında oylamaya sunulacak bildiride "Osmanlı'nın 1.5 milyon Ermeni'yi katlettiği" iddiası var. Türkiye "tarihi sorumluluğunu kabul etmeye" ve katledilen Ermenilerin yakınlarından özür dilemeye çağrılıyor (katledilen yüz binlerce Türk ve onların yakınları unutularak...)Şimdi düşünün lütfen: kendi aydın(!)ınız "1 milyon Ermeni" dedikten sonra Almanlara kızabilir misiniz?Ve son söz; bu karar Alman Parlamentosu'ndan (ve başkalarından) da geçince o aydınlar ve gelecekte çocukları, torunları ne kazanmış olacaklar? Daha da önemlisi tarihe hizmet etmiş oldukları(!) için mutlu ve huzurlu olacaklar mı?Çok merak ediyorum inanın!
Boşluk... Zamanlama... Önem...Hangi boşluk? Hani, kendisini siyasi olarak ne kadar eleştirirseniz eleştirin (bu kadar uzun süre aktif siyaset yapmış her politikacı gibi) Süleyman Demirel'in; cumhurbaşkanlığı döneminde halk paniğe yöneltecek tüm olaylarda tam zamanında ve gereken güçle konuştuğu için hissedilmeyen boşluk...O dönemde hükümetin sık sık düştüğü zafiyeti, koalisyon kargaşasını, kriz yaratacak olayları bile kapatan, çoğu kez önleyen konuşmaların bugün yapılmamasından doğan boşluk...Birçok konuda endişe duyan toplumu rahatlatmak, her şeyin kontrol altında olduğunu vurgulamak üzere (Özkök'ün yaptığı gibi) kapsamlı açıklamalar yapmayan İçişleri Bakanı ve Başbakan'ın yarattığı boşluk...İşte bunların eksikliğinin hissedildiği bir zamana rastlamış olması, Genelkurmay Başkanı'nın TV'lerden yayınlanan "iç ve dış siyaset" konulu açıklamalarının doğal kabul edilmesini ve fazlasıyla takdirle karşılanmasını sağladı.Örneği yok!Rejimi demokrasi olan bir ülkede aslında normal bir uygulama mıdır bu; onun cevabı hayır! Çağdaş normlardan, "muasır medeniyetler seviyesi"nden söz ediyor, bir Avrupa ülkesi haline gelmeye talip oluyorsanız çağdaş demokrasilerde görülmeyen bir prosedürü, bir ordu komutanının "neredeyse muhtıra" anlamı taşıyan ciddi çıkışını "bu kadar doğal" karşılayamazsınız.Demokratik hiçbir Batı ülkesinde ordu başkanları çıkıp iç ve dış siyaseti tartışmaz, doğru ve yanlışları göstermezler. Örneği yoktur bunun...Ama devletin diğer birimlerinin; toplumun olduğu kadar rejimin güvenliğini de sağlayamaz göründüğü, radikal dinci faaliyetlerinin hâlâ sürdüğü ve devlet kadrolarına sızdığı bir ülkeyse söz konusu olan, bu örnek kabul görebiliyor. Ki hiç şüphesiz toplumun büyük çoğunluğu da bu ve diğer nedenlerle Sayın Özkök'ün konuşmasının altına imza atabileceğini düşünmektedir.Konuşmanın bazı kesimlerce (ve beklendiği gibi), en çok tepki çeken cümlelerinden biri "Türkiye İslâm ülkesi değildir" idi. Birçokları Orgeneral Hilmi Özkök'ün bir yandan "dine saygı"yı vurgularken bu sözü neden söylediğini anlayamadıklarından dem vurdular.Bundan sonrası için de "iyi anlaşılması gereken" bir konu bu. Genelkurmay Başkanı, ABD'nin Türkiye'ye gayet keyfî olarak biçtiği ve "o yönde bur değişimin Türkiye'de yaşanmasını da gerektirecek" bir ülkede "ılımlı İslâm" modelini haklı olarak reddederken bu ülkenin en önemli farkının (kilit noktasının) laiklik olduğunu vurgulamıştı. Türkiye'nin "İslâm ülkesi" olarak tanımlanmasının yanlışı da bu... Büyük çoğunluğu hangi dinden olursa olsun, laikliğin anlamı "her dinden vatandaşa aynı hak ve özgürlüklerin verilmesi dir. "Yüzde bir"in de "yüzde 99"la aynı şartlara sahip olmasıdır.Amerika, Fransa veya İngiltere'ye "Hıristiyan ülkesi" dendiğini duydunuz mu hiç?Onun için abesle iştigal edeceğimize, önce kavramların ve ülkemizin rejiminin ne olduğunu öğrenmeliyiz (hele de yazıyor ve konuşuyorsak.)Her vatandaş bunun önemini kavramış olsa Genelkurmay Başkanı'nın vurgulamasına gerek kalmayacaktı zaten!"Atatürk büyük lider!"* "Şeriatın gelmesini, ülkenin İslâm'la yönetilmesini istiyordum. Bu düzeni yıkana olumlu bakmam mümkün değildi. Şimdi Atatürk'ün büyük bir lider olduğuna inanıyorum."* "Mikrofon kullanmak, otomobile binmek hoş karşılanmıyordu. Pardösü yerine çarşaf özendiriliyordu. Cemaatlerle bağ kurduktan sonra evden TV'yi attık, film, tiyatro, kola, ketçap, bilinen markalan kullanmak yasaklandı(...)"* "Kocanıza kul olun denirdi. Ebelik, hemşirelik, öğretmenlik dışında meslek seçilmesi günahtı." 11 yaşında Kur'an kursuna gönderilen, 8 yıl hafızlık yapan, günah olduğuna inanıldığı için evine TV koltuk, karyola sokulmayan ve İmam Hatip Lisesi'ne girdikten sonra düşünceleri tümüyle değişen Hatice Akça'nın, Nuran Çakmakçı tarafından sorulan sorulara verdiği cevaplar bunlar (Hürriyet-22 Nisan)...AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, Hilmi Özkök'ün "irtica" ile ilgili sözleri için "Var ise böyle tehlikeler iktidar üzerine gider" demiş. Acaba Hatice Akca'nın açıklamaları ona böyle bir tehlikenin varolduğunu yeterince gösteriyor mu?Zira Akça bu olayları yaşayan tek kadın değil. Binler, milyonlar söz konusu... 12 yaşındaki erkek çocuğun elini sıkmayan kadınlar yaşıyor Türkiye'de...Mescit'e gitmeyen, namaz kılmayan çalışkan öğrencilerin sınıfta bırakıldığı Fen Liseleri var...Kız öğrencilere kadın, erkek öğrencilere erkek öğretmenlerin ders verdiği, asansörlerinin bile ayrıldığı kurslar var.İnanmaları için daha ne kadar örnek lâzım?Not: 21 Nisan'da başladığım "Aydınlar" konulu yazımın devamını yarın vereceğim...
Dün gündeme damgasını vuran olay Orgeneral Hilmi Özkök'ün konuşmasıydı. Bundan öncekilerle kıyaslandığında "ılımlı ve demokratik kurallara bağlı"lığını her fırsatta gösteren bir Genelkurmay Başkanı olarak bilinen Özkök'ün bu ani çıkışı doğal olarak herkeste bir şaşkınlık yarattı.'Doğal olarak' yarattı çünkü bugüne kadar kendisine sorulan sorulara verdiği "Bunlar ordunun işi değil, çözümü sivil irade bulacaktır" türü cevaplarla AB sürecinde son derece olumlu bir tablo çizmişti Hilmi özkök ve bu konuşması tabloda ortaya çıkan ilk "aykırı renk"ti. Bu nedenle "değindiği konuların hepsinde doğruluk payı yüksek olmakla birlikte" konuşması haklı olarak eleştirilecektir.Özellikle Avrupa Birliği sürecinde ve bu gelişmeyi çeşitli şekillerde engelleme çabalarının iyice su yüzüne çıktığı bir dönemde "ordunun hâlâ siyasete karıştığı" imajının yaratılması elbette çok sakıncalıdır. Demokratik bir ülkenin basınını "hapis cezasıyla susturma" gayreti ne kadar sakıncalı ve antidemokratik ise, askerin siyasi konularda görüş bildirmesi, eleştiri yapması da o kadar sakıncalı ve antidemokratiktir.Siviller yeterTürkiye Cumhuriyeti ne ölçüde köşeye sıkıştırılırsa sıkıştırılsın "her ahval ve şerait içinde" kendi sivil gücüyle, laikliğe, demokrasiye saygılı insanlarıyla çözümü bulacak kudrettedir...Ben şimdi bunlan bir tarafa bırakarak onun "Ermeni soykırım iddiaları" konusunda söylediklerine değineceğim.Özkök: "1915'te cereyan eden olaylarda Osmanlı Devleti'nin vatandaşı durumunda olan çok sayıda Türk ve Ermeni'nin yaşamını yitirdiğini, tehcirin; katliam yapan, siyasi faaliyette bulunan Ermeni çetelerine Türk toplumunun misillemesinden Ermeni halkı koruyabilmek için' başlatıldığını ve bunun güvenli yapılabilmesi için Osmanlı Devleti'nin o günün şartlarında mümkün olan önlemleri aldığını"söyledikten sonra olayların soykırım tarifine uymadığını ve bu iddiaların Lozan Antlaşması ile kapandığını vurguluyor."Antlaşma ile Türkiye Cumhuriyet'ine herhangi bir yükümlülük intikal etmemiştir, bu iddiaların hiçbir dayanağı yoktur" diyor.Gerçeğin özetidir bu!Merkel ve Almanya'nın kararıİngiltere'de aldığım bilgiler "İngiltere'nin Ermeni iddialarına 'bu iddiaları kabul eden ülkeler gibi' bir yaklaşımının olmadığı, onun için de 'Mavi Kitap' nedeniyle İngiltere'nin fazlaca sıkıştırılmasına gerek olmadığı" yönündeydi.Bugün ise CDU/CSU'nun önergesi Almanya'da Federal Meclis'te görüşülecek. Angela Merkel ile onun gibi düşünenlerin (ve onlara destek veren bazı Türk "aydın"larının) çabalan, sonucu nasıl etkileyecek bilmiyoruz.Dün sabah beni telefonla arayan Berlin Büyükelçimiz Mehmet Ali İrtemçelik "Tarihi olaylar hakkında hüküm vermek parlamentoların işlevleri arasında değildir. Nitekim, bundan önceki girişimler Almanya'da bu nedenle sonuçsuz bırakılmıştır. Önergenin metni; 1915 olaylarına ve Türkiye-Ermenistan ilişkilerine ilişkin sayısız hatayla doludur. Böyle bir metnin Almanya gibi ciddi bir devletin parlamentosunca kabul edileceğini düşünmek dahi Bundestag'a saygısızlık olur(...) Ben sonuç konusunda iyimserim" diyor.Ama iddiayı kabul eden ülke parlamentolarını düşününce, örneğin ben o kadar iyimser olamıyorum. Sonuçta "Olaylar Osmanlı döneminde yaşanmış, Türkiye Cumhuriyeti'nin zaten olaylarla ilgisi yok, biz üstümüze alınmayalım" tezinin yanlış olduğunu, bu iddia kabul gördüğü takdirde sonsuza kadar her Türk'ün aynı suçlamaya ortak edileceğini, tazminat ve diğer taleplerin geleceğini biliyoruz. Umalım da Almanya'dan, Sayın İrtemçelik'in beklentisi doğrultusunda karar çıksın!Türkiye "aydın" ın tarifini yapmalı!Sevgili okurlarım... Biliyorsunuz ki bu köşenin yazarı "çok zorunlu bir neden" olmadıkça sizden uzak kalamaz. Bayram demez, hafta sonu demez her daim yazar ve de düşünür... Canım Türkiye'sini, Türkiye'sinin insanını düşünür. O insanın bugün ve gelecekte daha iyi şartlarda, daha az haksızlıkla karşılaşarak yaşaması için tek bir dakika ziyan etmeden çalışmanın gerekliliğine inanır.Ama bazen bu beyinlerin de dinlenmesi elzem oluyor. Gelibolu filminin Londra galası için gittiğim İngiltere'de kalış süremi biraz uzatarak hem biraz dinlenmek ve kültür-sanat olaylarını izlemek hem de bazı görüşmeler yapmak istedim. Çok da iyi oldu.İngilizlerin AB ve Türkiye ile ilgili bazı siyasetçi ve iş adamlarıyla olduğu gibi orada bulunan Türklerle de konuştum.Bana Avrupa Birliği'ne kabul edilen diğer ülkelerin de aynı zor süreçlerden geçtiği söylendiğinde onlara Türkiye'nin diğerlerinden çok daha farklı bir konumda olduğunu, AB'ye giriş sürecinin neredeyse ikinci bir Kurtuluş Savaşı kadar zorlu geçeceğini, bunun belirtilerinin de şu anda hızla ortaya çıkmakta olduğunu anlattım. Uzun süren ama yararlı görüşmelerdi.Bunlardan notlan zaman zaman yazılarımda göreceksiniz. Bu gün önce şu "aydın" ın tarifi konusuna değinmek istiyorum. 12 Nisan Salı günkü yazımda 'birkaç kişinin oturup Türkiye'nin aydınları listesi hazırladığından ve bildiriler yayınladığından' söz etmiştim. Önce şunu söyleyeyim ki o listelerde tabii ki "gerçek aydın"lar da var. Onları bu konunun dışında tutuyorum.Karşı olduğum şey, önümüze sürülen her olayı incelemeden, dikkat etmeden kabul etmemiz... "Sürü psikolojisi" deyimini kullanmak istemiyorum aslında, çünkü değiliz, onun için "çoğunluğa uyma veya kolaycılık" diyelim; toplum kendisine dayatılan (hemen her alanda böyle) her şeyi anında kabulleniyor.Bilgi deformasyonu"Kimdir, nedir, geçmişte ne gibi faaliyetleri olmuştur ve halen ne faliyetlerle iştigal etmektedir, olayda samimiyet var mıdır, yoksa kulisini görmediğimiz bir tiyatro sahnesini mi izlemekte ve hemen inanmaktayız", bu tür sorgulama ve irdelemeler tümüyle ortadan kalkmış durumda.Ve işte her konuda, "yozlaşma" dediğimiz deformasyon da toplumlarda böyle başlıyor.Şimdi "aydın" listesine dönelim. Aşın milliyetçi hareketlerin tekrar (ve hızla) yükselişi konusunda "bildiri yayınlayan aydınlar" listesini incelediğinizde listedeki birçok ismin "aydın" tanımıyla uzaktan yakından ilgisi olmadığı gibi, bazılarının yakın geçmişte, bazılarının halen devam eden "kendi toplumuna, kendi ülkesine karşı" hareketlere destek veren isimler olduğunu görüyorsunuz.(Devam edecek...)
Örneğin; Ermeni diasporasının yıllardır ABD ve Avrupa'da yaptığı kampanyalarda "Türkleri dişlerinden ve elindeki bıçaktan kan damlayan canavarlar" şeklinde göstermesine bile itiraz edilmemiştir. Karşı kampanyalarla gerçekler anlatılamamıştır. Gece Yarısı Ekspresi, Amerikan sinemasında, TV'sinde (bugün bile) Türkleri terörist gösteren filmler, Türk tarihini saptıran yüzlerce yabancı yayın bugüne kadar, kaba deyimiyle "köpeksiz köyde değneksiz gezmiştir".İşte şimdi ben, Ferit Şahenk'in ve onunla birlikte 13 sponsorun desteğiyle ortaya çıkan ve Çanakkale Savaşı'nı son derece gerçekçi bir şekilde anlatan Gelibolu kitabı ile filminden sonra bir tanıtım atağına kalkabileceğimize inanıyorum. Daha önce de yazmıştım, Amerika'da ve diğer Baü ülkelerinde bu konuları; sanatın, kültürün, tarihin gelişmesini ve tanıtımını devlet kadar o ülkelerin zenginleri, büyük kuruluşları üstlenirler. Bir süredir Türkiye'de de aynı sorumluluk ve iyi niyetin başlamış olduğunu görmek son derece sevindirici... Tekrar filme kısaca dönecek olursak, "Gelibolu" da, sanki Türk tarafından daha baskın şekilde Anzak ve İngiliz askerlerin ağzından anlatımın bizi rahatsız etmesinin nedeni de bu; yıllardır yapılmamış olan yapıldığında, neden "iki tarafı tamamen eşit gösterme" cabası yerine olaya biraz daha Türkler açısından bakılmadı.Mehmet Akif'in "gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın" dizelerini tümüyle hak eden Türk askerinin Çanakkale Savaşı'nda gösterdiği mucizevi kahramanlık yanında insani tarafı neden daha öne çıkarılamadı?Peralı Asker ve Onbaşı SeyitVurulan ve ağlayarak yardım isteyen Avustralyalı yüzbaşıyı kendi arkadaşları kurtarmazken, siperden herkesi hayretten donduracak şekilde fırlayarak onu karşı tarafın yakınlarına taşıyan Peralı Türk askeri anlatılabilirdi (bu yüzbaşı yaşayarak daha sonra Avustralya valisi olmuş, Peralı asker ise savaşta hastalıktan ölmüştü.)Sırtladığı 275 kilo ağırlığındaki top mermisiyle İngiliz donanmasının kalbi Ocean zırhlısının vurulmasını sağlayan Koca Seyit efsanesi yer alabilirdi. Mart ayı içinde VATAN'ın bulduğu ve konuşturduğu 95 yaşındaki kızı "Ayşe nine"nin, babasının Mustafa Kemal'le çekilmiş resmini göstererek anlattığı hikaye unutulmayacak sahnelerden biri olurdu. Aynı şekilde; filmde tekrar tekrar konuşan isimler yerine Anzak askerlerin yakınları bulunarak (ki bunlar her yıl Çanakkale'ye geliyorlar) konuşturulabilirdi.Ve son not: Filmi izleyenlerin hepsi "çok uzun olduğu" konusunda hemfikir. Aynı görüntülerde, aynı şahıslarda fazlaca tekrar var. 21. yüzyıl belgesellerinin daha kısa ve tempolu olması gerekiyor. Bu bir sinema belgeseli olduğuna göre öyküler anlatılırken araya daha fazla canlandırma sahne ilave edilerek hareket kazandırılabilir.Hepimiz bu eleştirileri gelecekte çekilecek belgesellerde "göz önüne alınması yararlı olur" düşüncesiyle yapıyoruz. Gelibolu "bir başlangıç" olarak etkileyici bir çalışma ama arük hızla gelişmek ve "daha iyi"lerini de yapmak gerekiyor.Mesela "Ermeni soykırım iddiası"nın doğru olmadığını anlatacak, araya duygusal öyküler katılmış kusursuz bir filmin tam zamanı değil mi, ne dersiniz sayın Şahenk?Gençler görmeli...Herkes ama özellikle gençler Gelibolu belgeselini mutlaka izlemeli. Milliyetçiliğin fanatizme varacak boyutta olmasının zararlarını yaşayarak da görüyoruz. Ama ölçülü şekilde vatanını sevmek, onun ne zorluklarla, nasıl yüz binlerce insanın canını feda etmesiyle kazanıldığını hatırlamak her vatandaş için önemli... Ancak bunu anladığımız ve aklımızda tuttuğumuz sürece, ülkemize zarar verecek her türlü olumsuz gelişmenin karşısında içtenlikle durabiliriz.Bu filmde askerlerin dev kara sineklerin cirit attığı siperlerde, onların konduğu yiyecekleri yiyip sulan içerek (ve hatta idrar içerek) hayatta kalabildiklerini, sadece pislikten 20 bin Türk askerinin hastalandığını duyuyorsunuz. Onların hayatlarını, bugün birçoklarının yapüğı gibi, lüks içinde yaşamalarına rağmen kendi ülkelerine, tarihlerine saygısızlık ederek geçirmediğini görüyorsunuz.Gelibolu'yu izleyin.
Bu duyguyu yıllar önce ilk kez Sakıp Sabancı'nın Los Angeles'ta ve Amerika'nın başka kentlerinde açtığı "Hat" sergisini gördüğümde yaşadım. Büyük kalabalıklar tarafından izleniyor ve izleyenler aralarında hayranlıklarını dile getiriyordu.Sonra Koç'lar tarafından Paris'te açılan ve Sadberk Hanım Müzesi'nden değerli sanat eserlerinin sergilendiği etkinlik bana aynı gururu yaşattı.Brüksel'de 2004'ün son aylarında açılan ve gördüğü büyük ilgi nedeniyle Avrupa'nın diğer başkentleri tarafından da talep alan "Analar, Tanrıçalar ve Hanım Sultanlar" sergisine hayran kaldım. Ve tabii, Londra'da yankıları hâlâ süren, binlerce kişi tarafından gezilen Doğuş Grubu'nun ana sponsorluğunu yaptığı "Türkler" sergisi...Çarşamba gecesi Londra Kraliyet Savaş Müzesi'nde izlediğim "Gelibolu" belgeselinin gala gecesi de benim ve orada bulunan çok sayıdaki Türk'ün göğsünü kabartacak bir etkinlikti. Türkiye'nin diğer ülkelerdeki tanıtımı için gayret sarfeden iş adamlarımıza ve kuruluşlarına büyük teşekkür borçluyuz. Bugüne kadar hep kendi reklamımızı kendi içimizde yapıp dışarda ülkemizin tanıtımı ve anlatımı konusunda bir varlık gösteremediğimize olan inancımız onların sayesinde değişiyor artık.Nitekim Gelibolu filminin galasında da kalabalık bir İngiliz grup, Doğuş'un hazırladığı kusursuz organizasyonda hem konuk olarak ağırlandılar hem de filmi büyük bir ilgiyle izlediler.Benim bu belgesel hakkında oldukça fazla bilgim vardı, filmi gören çok sayıda izleyiciyle ve yönetmeni Tolga Örnek'le de konuşmuştum ama Londra'da izleyeceğimi önceden bildiğim için İstanbul'da görmemiştim. Londra Büyükelçimiz Akın Alptuna'nın konuşması ve Tolga Örnek'in "filmin hazırlıklarının bu Müze'de başladığını, onun için de ilk gösteriminin burada yapılmasının çok anlamlı olduğunu" belirttiği, "belgeselin tamamen objektif bir bakış açısıyla çekildiğini" vurguladığı konuşmasından sonra başlayan Gelibolu'yu, doğrusu beklediğimden de başarılı buldum.Savaşın gerçeğiBugüne kadar Gelibolu filmine gelen tepkilerin çoğu; belgeselde anlatımların Türkler'den çok İngiliz ve Anzak askerlerinin ağzından ve onların izlenimleriyle yapılmasıydı. Türk tarafına "Biz" değil "Türkler" diyen ve taraflardan herhangi birini "diğerinden daha mağdur" veya "daha haklı" göstermeyen bir metne sadık kalınması, çoğu Türk izleyicide rahatsızlık duygusu yaratmıştı.Filmi izlerken, itiraf etmeliyim ki bu duyguya zaman zaman ben de kapıldım. Çok önemli bir savaşı, daha da doğrusu Türklerin "en zor, en imkansız bir zamanda köşeye sıkıştırılmalarına rağmen" ülkelerini savunmak için mucize yarattıkları bir savaşı belgelerle, asker mektuplarıyla anlatan önemli bir filmi yüzümüzün akıyla, dünya standartlarında ortaya çıkarmış olmaktan duyduğum haz, zaman zaman "bir şeyler eksik" hissiyle hafifçe gölgelenmedi değil.Hepimiz biliyoruz ki, diğer ülkelerde izlendiğinde "tarafsız" bulunmayacak bir film hiç de inandırıcı olmaz. Özellikle belgesellerin mümkün olduğunca objektif olması şarttır. Ama "mümkün olduğunca"... Zira "gereğinden fazla objektiflik" de bir tarafa haksızlık gibi algılanabilir. Kimbilir belki İngiliz izleyici tarafından bile...Sırf Doğu Cephesi'nde Türkler'e saldıran Rus ordularına "Türkiye'yi batıdan sıkıştırarak destek verme" amacıyla İngiltere'nin başlattığı bir savaşta, Türk tarafının mağduriyeti "dikkat çekecek bir üstünlük sağlamadan" biraz daha vurgulanabilirdi.İnşallah Türkiye hakkındaki belgeseller bu başlangıçla devam edecektir. Onun için Gelibolu'yla ilgili eleştiriler önemli. Yarın devam ederiz...Huntington Mayıs'ta geliyor...Gelibolu'nun galası ve gelen grup için hazırlanmış aktiviteler arasına, çok kısa bir sürede yazımı sıkıştırmaya çalışırken Huntington'un Türkiye'deki konferans tarihini 24 Mayıs yerine 24 Nisan olarak yazmışım. Özürlerimle düzeltiyorum. Kalın sağlıcakla...Bu arada yarından sonra bir iki gün yazımı göremezseniz merak etmeyin olur mu?
Salı günü, Doğuş Grubu'nun ana sponsorluğunu yaptığı "Gelibolu" filminin İngiltere galasına katılmak üzere gazeteci, televizyoncu ve iş adamlarının bulunduğu bir grupla Londra'ya geldim. Birkaç gün yazılarımı buradan yazacağım. Dün gece katıldığım gala izlenimlerimi ise yarın okuyacaksınız... Türkiye'yle ilgili haberleri uzaktan duymak beni her zaman daha fazla etkiliyor; Başbakan Erdoğan'ın Norveç'te karşılaştığı olaylar gibi... Aşağıdaki yazım bu duygularla yazıldı.Espri, mizah ve küstahlık arasında "ince bir çizgi" vardır aşılmaması gereken... Ve hep "elmalarla armutlar" meselesi... Bizim sık sık yaptığımız hata Norveç Devlet Televizyonu tarafından da yapıldı.Başbakan Tayyip Erdoğan'ın kendisiyle ilgili karikatür ve fıkralara kızmasını, mahkemeye vermesini içerde hepimiz eleştirdik. Dış basın da eleştirdi. Zira onun konumundaki siyasetçi, devlet adamı ve yöneticilerin her tür eleştiriye olduğu gibi, espriye ve hatta alaya dayanıklı olması gerekir.Medyanın eline böyle bir koz verildiği zaman da bunun her ülkede medya tarafından uzun uzadıya kullanılacağı yadsınamaz bir gerçektir. Nitekim Erdoğan'ın Musa Kart'ı mahkemeye vermesinin hemen ardından Penguen dergisinde çıkan muhteşem karikatürler "dava konusu olandan" çok daha ileri düzeyde alay içeriyordu.Örneğin; "Başbakanlık" yazan kapının önünde bir kedinin, kapıda bekleyen görevliye "birini görüp hemen gideceğim" dediği karikatür hatırladıkça gülecek kadar güzeldi.Başbakan her seferinde dergiyi ve karikatüristleri mahkemeye mi verecek, bu doğru mu? Ve bununla uğraşılır mı? Uğraşılmayacağı için diğer ülkelerde devlet adamları, devlet başkanları bu tür olaylarla hiç ilgilenmez, yorum bile yapmazlar.Başkan Bush, daha seçilmeden önce kendisi hakkında yüzlerce espri, alay içeren kitaplar, karikatürler piyasaya çıkmıştı.İngiltere Kraliçesi, aile fertleri, başbakanları her zaman basın ve TV programları tarafından hicvedilir. Sanatçılar onları taklit eder, çoğu kez alaya alırlar. Birçok ülkede benzer olaylar tekrarlanır.Bizde de güldürü sanatçıları, karikatüristler Demirel'i, Erbakan'ı, Çiller'i, Ecevit'i, Yılmaz'ı her şekilde espri konusu yapmışlardır.Erdoğan bu "hazım yeteneği" ni gösteremedi. İç ve dış basında bu nedenle eleştirilmesi çok doğaldır. Ve en kısa zamanda bu huyunu değiştirmesi gerekmektedir. Ama...Norveç Devlet Televizyonu'nun yaptığı "elmalarla armutlar' ı karıştırmaktan başka bir şey değil. Hiçbir ülkede, herhangi bir devlet başkanı gelmeden önce (iç sorunlar ve hataları ne olursa olsun) onu alay konusu yapacak, onunla birlikte ülkesini küçük düşürecek bir program yapılmaz. Yapılsaydı; bizim de Bush'un sık sık yaptığı, Amerikalıların kendi deyimiyle "aptalca" gafları, hataları onun ziyaretinden önce TRT'de gösterme imkânımız vardı... Diğer devlet başkanları için de aynı şey geçerli... Ve bu her ülkede imkân dahilindedir.Norveç TV'sinde yapılan, daha sonra Başbakan'ın karşılaştığı "yumurta eylemlerine" de rahat bir ortam hazırlayan bir büyük hata, büyük saygısızlıktır.AB ülkesi diyerek her saçmalıklarına susmak, katlanmak zorunda hiç değiliz. Onlar patavatsızca her şeyi söyleyebildiklerine göre bizim de tüm gazetelerimizin birinci sayfasından bu ayıbı Norveç'in yüzüne vurmamız çok iyi olurdu. Koruyup, kolladıkları PKK'nın eylemi de konukseverliklerinin(!) üzerine tüy dikmiştir, ayıplarıyla gurur duyabilirler!Huntington Türkiye'ye geliyor!Ünlü siyaset stratejisti, yazar Samuel Huntington "Akbank Kurumsal Bankacılık'ın ana sponsor olduğu bir panelde konuşmak üzere 23 Nisan'da Türkiye'ye geliyor.Amerika'nın en önemli dış politika entelektüellerinin arasında yer alan, Jimmy Carter döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi-Güvenlik ve Planlama Koordinatörü olarak görev yapan Huntington, biliyorsunuz "Medeniyetler Çatışması ve Yeni Dünya Düzeni" isimli kitabıyla bütün ülkelerde büyük bir tartışma başlatmıştı:Geleceğin dünyası farklı kültürlerin, özellikle de İslâm dünyasıyla Batı'nın çatışmalarına mı sahne olacak? Nitekim İkiz Kuleler e yapılan 11 Eylül saldırısı ve sonrasındaki gelişmeler onun tezini doğrular nitelikteydi.21. yüzyılda dünyanın bloklara ayrılacağını; Amerika ülkeleri, Uzakdoğu ülkeleri ve Avrupa'nın ilk 3 bloğu teşkil edeceğini söyleyen Huntington geriye kalan Arap ve Afrika ülkeleri ile Pakistan, Afganistan, Bangladeş, Hindistan gibi ülkelerin de 4. bloğu oluşturacağını belirtiyor ve ilk 3'ün, "4."nün birleşmesini desteklemesinin gelecekteki çatışmaları önleyecek tek çözüm olduğunu vurguluyor.Tezleriyle olay yaratan ünlü düşünürün 24 Nisan'da yapacağı "Global Politikanın Dinamikleri" başlıklı konuşmasını sabırsızlıkla bekliyorum. İlgilenenlere de bir fırsat bulup kendilerini davet ettirmelerini öneriyorum.
Devlet, üzerine düşeni zamanında yapamadığı için yine toplum kıpırdamaya başladı. Yakında "kendi aralarında, istedikleri isimleri belirleyerek, kendi adlarını da ilâve edip 'Türkiye'nin aydınlar listesi'ni şıpın işi çıkarıveren" birkaç "aydın" ımız bir de 'Ermeni iddiasına karşı büyüyen tepkileri' durdurmak için bildiri yayınlamak zorunda kalabilirler.Bu bildiriye koyacakları "aydın" isimlerinin listesini tahmin etmek ise inanın hiç zor değil.Her neyse, dönelim ilk cümlemize; Türkiye Kamu Çalışanları Konfederasyonu (Kamu-Sen) 10-16 Nisan arasındaki günleri "Ermenilerin katlettiği 550 bin vatandaş için anma haftası" ilân etmiş. Bu hafta içinde 81 ilde kitlesel basın açıklamaları, konferans ve paneller düzenlenecekmiş. Umarız bu etkinlikler sükûnetle ve disiplin içinde yürütülür. Provokasyonlara izin verilmez.Diğer sivil toplum kuruluşları da, Prof. Aysel Ekşi'nin başlattığı bir başka çalışmayı yürütmekteler şu günlerde... Ermeni soykırım iddiasına tarafsız bakan ve içinde arşiv belgeleri ile birçok bilgiyi içeren kitaplar Avrupa ve Amerika parlamento üyelerine, devlet başkanlarına gönderiliyor. Ben de, kendi imkânlarımla baskısını sağladığım; Kamurân Gürün'ün "Armenian File" kitabının (Ermeni Dosyası) birkaç kopyasını Avrupa Parlamento, Komisyon ve Konsey başkanlarına gönderilmek üzere onlara ilettim. Uzun yıllar süren çalışmalarla yazılmış olan bu kitabın Avrupa'da tüm baskıları piyasaya çıktığı gün Ermeni diasporası tarafından toplatılmıştı biliyorsunuz.Farklı yorumlarTürkiye'nin, tepki vermekte ve önlem almakta çok gecikmiş olmakla beraber şu anda bile "iddia" nın üzerinde çalışmaya başlamış olması olumlu bir adım. TBMM AB Uyum Komisyonu'nun yaptığı konuyla ilgili toplantıda Ermeni ve Türk vatandaşlarımızın; yazarlar ve diplomatların karşılıklı görüş alışverişinde bulunmaları olumlu bir gelişme.Yalnız, bu konuşmalarda hep dikkat çeken bazı "satır araları" var.Bu aralara sıkıştırılmış sözcükler... Aslında "öyle" diyormuş gibi yaparak "böyle" söylemeler... Geçenlerde şair ve yazar Enis Batur bir röportajda "Ben bir edebiyat adamıyım, tarihçi değil. Tarihçiler ise olaya çok farklı yorumlar getiriyorlar. Bir konuda bilimsel ikilemler sürerken bize söz düşmez" demişti. Ne kadar haklıydı...Trajedi!Keşke tarihçi olmayan ve hatta (tarihçi olsa bile) konuyla ilgili tüm bilgilere sahip olmayan kimse bu kadar emin konuşmasa...Oysa söze "Ben tarihçi değilim ama" diye başlayanlar başta olmak üzere herkes öyle kesin konuşmalar yapıyor ki.Örneğin; sanki aynı trajediyi, yüzmilyonlarca kayıp veren Türkler de yaşamamış gibi "Ermenilerin yaşadığı trajedi" sözleri kullanılıyor. Türklerin belgeleri yok ettiği iddiası sürdürülerek "Siz hiç suçun belgesi olduğunu gördünüz mü" deniyor.Onlara bu belgelerin yalnız arşivler olmadığını, o yıllarda Ermeni çete liderlerinin, yabancı diplomatların, gazetecilerin yazdıkları mektuplar, yazılar, anılarda da olayların anlatıldığını hatırlatmak lâzım.İşte; Osmanlı Başkumandanlığı'nda Kurmay Başkanlığı yapmış General Bronsart'ın 24 Temmuz 1921'de Deutsche Allgemeine Zeitung Gazetesi'nde çıkan yazısından cümleler:"Eli silah tutan Müslümanların hepsi, Türk Ordusunda bulunduğu için Ermeniler tarafından savunmasız kalan halk arasında korkunç bir katliam yapmak kolaydı. Çünkü Ermeniler cephede Ruslar tarafından bağlanmış olan Doğu Ordusunun yanlarına ve gerilerine sarkmakla yetinmeyerek, bu bölgedeki Müslüman halkı silip süpürüyordu. Tanık olduğum Ermenilerin zulümleri Türklerin yaptığı iddia edilen zulümlerden çok daha kötü idi."Biz söylemiyoruz, olayları yaşamış bir yabancı General söylüyor.Yine bir yabancı... Suç belgesi isteyenlere bir şey söylemiyor mu bu?