Dün Türk Ceza Kanunu'nun "basınla ilgili maddeler" nedeniyle Haziran'a kadar bekletilmesinden istifade edilerek çocukların tıbbî deneylerde denek olarak kullanılmasına izin veren bir maddenin Kanun'a eklendiğini yazmıştım. İtiraz edilecek tek madde bu değil...Yeni Türk Ceza Kanunu'nda eksik kalan noktaların bulunduğunu, şimdi bunların yeniden düzeltilmesi gerekeceğini defalarca tekrarladık. Görüştüğüm hukukçu dostlarım çok önemli bir maddenin (222) gözden kaçtığını hatırlatıyorlar.Bu madde "devrim yasalarına aykırı davrananlara öngörülen cezalar" ı içeriyor ve her nedense devrim yasaları arasında biri eksik yazılmış."Belirli kisvelerin giyilemeyeceği ni bildiren ifade yeni yasada yer almıyor. Avukatlar, uzunca bir süredir İstanbul'un belli başlı semtlerinin sokaklarında rahatça dolaşan ve sayılan giderek artan cüppeli, takkeli, beline kadar sakallı adamların bu rahatlığının söz konusu eksiklikten ileri geldiğini söylüyorlar.Aynı hukukçular, konu açılmışken Çanakkale'de turist gezdiren rehber gruplarının da değiştiğini, çarşaflı kadınların rehberlik yaptığını, bu rehberlerin de yabancı komutanları uzun uzadıya anlatırken Atatürk'ten hiç söz ermediğini; Allah'ın izni ve peygamberin inayetiyle savaşın kazanıldığını söylediklerini de anlattılar.Elbette "Allah'ın izniyle" kazanıldı ama orada çarpışan askerleri başarıyla yöneten ve alınan sonuçta büyük rolü olan bir kahramanı unutmak Allah'ın da affedeceği bir hata değildir.Türkiye'nin yüzü nasıl hızla değişiyor görüyor musunuz?Dehşetengiz bir rapor!Trafik canavarının son kurbanlarından olan üç turist kadınla ilgili yazımda 'ölen öldüğüyle kalmaz bir de suçlu çıkar' demiştim. O yazıyı yazarken bir sonraki gün karşılaşacağım trafik raporundan haberim yoktu tabiî. Bu kadarına "pes" bile demek mümkün değil.8 yaşında, bir otobüsün çarpması sonucu ölen çocuk için yazılan bilirkişi raporları Türkiye'de insan hayatının ne ifade ettiğini çok güzel anlatıyor.Otobüsün sigortasını yapan şirket çocuğunu, canını, ciğerini kaybeden babanın istediği 4.5 milyar TL'lik tazminat vermek istemiyor. Düşünün, bir çocuğun ve ailesinin sönen hayati karşılığı 4.5 milyar lira...Ve mahkemenin "bilirkişi"tayin ettiği avukatlar yaptıkları hesap sonunda çocuğun ölümüyle ailenin "bırakın zarara uğramasını kârlı çıktığını", babanın masraftan kurtulduğunu belirtiyorlar.İki ayrı avukat -hele de biri kadın- yaklaşık aynı sonuçlan çıkarıyor.Çocuk 20 yaşında askere gidecekmiş, daha sonra çalışarak aileye destek olduğunda şu olacakmış, bu olacakmış.Her şeyden önce "ne malûm" diye sormak lâzım. Belki askerliğini erteleyecek, belki AKP'nin "kadrolaşma faaliyetleri kapsamında" 2.5 senede bakanlıklara alıverdiği 10 bin kişi gibi süper şanslılardan biri olacak. Belki şans eseri kapağı Meclis'e atanlar gibi (ki ağır suç işleyenler bile atabiliyor icabında) milletvekili olacak, belki hiç evlenmeyecek ve ailesine bakacak. NE MALÛM??Haydi, bu şartlarda hesaplayın bakalım: genel müdür, milletvekili, bakan ve hatta başbakan olma ihtimaline göre... Bu ülkenin başbakanları nereden nereye geliyor, o niye gelmesin?Bir ailenin "olabilecek en büyük kayıp' la karşılaştığında, bir çocuğun önünde uzanan gelecek elinden alındığında verilecek tazminat böyle mi hesaplanır?"Takıntılı" kelimesini kullanan gazeteciye 15 milyar TL tazminata hükmedilen bir ülkede can almaya karşı ödenecek 4.5 milyar TL tartışılabilir mi?Bizim "adalet hanım" çelişkiler içinde... Hiçbir mantığa sığmayacak çelişkiler... Bu davadan sonuç alınamazsa aile AİHM'ye gidecekmiş."Takıntılı kelimesine 15 milyarlık dava da orada sıraya girdiğine göre AİHM'nin hukukçuları Türkiye'nin hukuku hakkında ne düşünecekler merak ediyorum.Almanya'daki Türkler "rahatsız"!Bir süre önce Alman Federal Meclisi'nde görüşülen Ermeni soykırım iddiasının bu Meclis'te yeterince taraftar bulduğunu gördük, duyduk. Konu şimdi Komisyon'da görüşülecek, son şeklini aldığında ise tekrar Meclis'e gelecek."Soykırım" kelimesini kullanıp kullanmayacaklarını şu anda kestirmek mümkün değil ama en düşük ihtimalle "tek taraflı katliam" yapıldığını kabul edecekleri oldukça aşikar şekilde görünüyor. Zira bu olaylarda Almanya'nın da suçu olduğunu bile aralarında tartıştılar ve kabul ettiler.SKAO Editörü Ülkü Eryaman'dan gelen mektup Almanya'da yaşayan 5 milyon Türk'ün bu gelişmelerden rahatsızlık duyduğunu anlatıyor.Eryaman, Ermenilere verilen desteğin "Ermeni ırkçılığının 1980'lerde olduğu gibi yeniden hortlaması ve ASALA, JCAG ve diğer terör örgütlerinin Avrupa'da yeniden yaşam alanı bulması ve iddiaları kamuoyu gündemine taşımak için terörü yeniden araç edinmesi olasılığını" akla getirdiğini söyledikten sonra Nisan ayı içinde Sosyal Demokrat Partisi (SPD) Berlin Eyalet Teşkilâtı tarafından yapılan ankette "Türklerin vatandaşı oldukları Almanya içinde ortaya çıkan bu durumdan huzursuz olduğunu ve iddialar konusunda tek taraflı tutumun sürdürülmesinin (oy potansiyeli göz önüne alındığında) olumsuz sonuçlar doğurabileceği neticesi çıktığını" hatırlatıyor. Bakalım Almanya, bırakın gerçeği göz ardı etmeyi "Türk vatandaşlarının" oylarından da vazgeçmeyi göze alacak mı?
Türkiye yoksulu çok bir ülke... Açlık sınırının altında bir gelirle yaşayan milyonlarca insanı var. Bu nedenle, geçinmek için organlarını satışa çıkaranlar bile var... Gerçi Başbakan "böbreğimi satıyorum" pankart taşıyan vatandaşlarını hayvanlarla karıştırarak "burası sakatatçı değil" diyebiliyor ama ne yazık ki gerçeğimiz bu.İnsan özel uçaklarla gezip lüks içinde yaşayınca unutabiliyor. Tok olan, açın halinden anlamazmış.Sıkı durun, şimdi bu fakirlerin yalnızca organlarını değil, canlarını verme imkânı yaratan yeni bir yasa geliyor. Türk Ceza Kanunu hazırlanırken, sivil toplum kuruluşları ile hukukçuların itirazları sonucu AKP ile CHP'nin anlaşarak tasarıdan çıkardıkları bir madde (ki ben bundan, Haziran'a kadar olan zamanda yeni maddelerin ilâvesinden veya mevcutların çıkarılmasından korkuyordum) sessiz sedasız TCK maddeleri arasına ilâve edilmiş.Nedir madde; Sağlıklı çocukların tıbbi deneylerde denek olarak kullanılması... Yani; sonucu, etkisi belli olmayan tedavi şekilleri çocuklar üzerinde (belki bunu genişleterek yetişkinleri de alırlar) denenebilecek. Elbette bu çocuklar, pahalı tedavileri sağlayabilecek, gerekirse yurtdışına gönderilebilecek zengin çocukları olmayacak. Ya sağlıklı çocuklar fakir ailelerden para karşılığı alınarak izinle kullanılacak veya fakir ve hasta olanlar tercih edilecek.Avrupa'da, Amerika'da, bırakın tıbbi malzeme ve tedavi yöntemlerini, makyaj malzemelerinin hayvanlar üzerinde denenmesine bile hayvan hakları savunucuları, çevreciler karşı çıkıyor. Birçok firma ürünlerinin üzerine "hayvanlar denek olarak kullanılmamıştır" yazmak zorunda kalıyor.Bu madde sessizce kanunlara eklendi mi?Eklendiyse yeni bir nüfus plânlama metodu(!) olarak mı düşünülüyor bilmek istiyoruz.Bilmek yalnız bizim değil tüm toplumun hakkıdır.Evet burası vatandaşın hayvanla karıştırıldığı bir ülke ama yine de sahipsiz değil!Turizm Bakanı bunu da yorumlasın!Alanya'da üç kadın turist, otellerine yakın bir yerde, yaya geçidine doğru yürürken bir arabanın altında kalarak yaşamlarını yitirmişler. Yaya geçidine yöneldiklerine göre yolun kenarından yürüyorlardı herhalde, ortasından değil. Ama yaya geçidinin tam üstünde olsalardı da bir şey fark etmezdi zaten, bizde yaya geçidini takan kim? Eğer bir araç durup yol verecek olursa yayalar pek şaşırıyor. Hayretten faltaşı gibi açılmış gözlerle durakalıyorlar.Şehir içinde bile son sürat giden ve insan hayatına zerre kadar önem vermeyen, trafik suçuna ağır ceza getiren yeni yasaların uygulanmayışı nedeniyle hak ettiği cezayı alamayacağının da bilincinde sürücüler varken Alanya yolundaki kazayı umursayan da olmaz tabiî... Haberi duyar duymaz Acaba Turizm Bakanı bu olayı yorumlasa ne derdi' diye düşündüm. "Türkiye'ye milyonlarca turist geliyor, üç fazla, üç eksik fark etmez" der miydi meselâ?Bırakın turizmin bir bütün olarak ele alınıp, turistik bölgelerde azami dikkatin gösterilmesi, her şekliyle can güvenliği sağlanması zorunluluğunu, tatil sezonu gelir gelmez trafik nedeniyle herkes için can güvenliği sıfırlanıyor.Bunu üç günlük bayram tatillerinde bile görüyoruz; "yola çıkan ölür, ona göre" şartını unutmadan çıkılacak yola... Çaresi yok.Şimdi izleyin, bin türlü neden bulunarak bu kazayı yapan da serbest bırakılır yakında...Ölen öldüğüyle de kalmaz, mutlaka suçlu çıkar.Hepsine hayranım ben... Trafiğimize de, turizmimize de, kanunlarımıza da...En büyük biziz, başka büyük yok!Soykırım anketi!Okurlarımdan Internet'teki "soykırım anketi" ile ilgili mail yağıyor. Birkaç gün önce, bana sivil toplum kuruluşlarından gelen bir uyarıyı duyurmuş, yabancılar tarafından yapılan bu ankete bizim de katılmamız gerektiğini yazmıştım.Birçok okurum "Yazınızın çıktığı gün evet oyları çoğunluktayken, bir gün sonra hayır oylan büyük farkla öne geçmişti" diyerek teşekkür ediyorlar. Aynı bilgisayardan defalarca aynı tuşa basılabileceğini, 5 dakika içinde "yes" tuşuna basanların sayısının 4000 olduğunu, soru "Ermeni soykırımını Türkiye kabul etsin mi" şeklinde sorulduğu için "No" tuşlansa bile peşinen "soykırım" kelimesinin kabul edilmiş olacağını ve bu nedenle endişeye düştüklerini söyleyenler var.Gerçekten de "Soykırım" tanımının bu şekilde kullanılmış olması düşündürücü. Sorunun "Sizce Ermeni soykırımı oldu mu ve Türkiye bunu kabul etmeli mi?" olması gerekirdi.Yine de, bu haliyle bile "hayır"ların fazla çıkması gerekiyor. İsteyenlere adresi tekrar veriyorum: http://www.network54.com/ votelet/29462
Halimiz gerçekten "içler acısı" mı, bana mı öyle geliyor. Daha önce arada bir oluyordu, artık okuduğum her haber cinimi tepeme sıçrattığına göre "acıya dayanma eşiği" m de düşmüş olabilir.Dershaneler ÖSS yarışında öne geçebilmek ve elbette bu sonucu paraya çevirebilmek için yarışa girmişler. Kimi son model BMW veriyor dereceye girenlere, kimi Peugeot ve hatta kimi traktör... Yakında rekabet hızlandıkça otobüs, daire, müstakil ev verecekleri de duyabiliriz. Zira kazanan öğrenci listesinin afişlerini dershane duvarına boydan boya asanlar zaten kaybettikleri araba paralarını anında çıkarıyorlar. Zarar yok yani...Medeni ülkelerde bunun benzerini görebilir misiniz; hayır... Zira bu durum bir ülkenin eğitim sisteminin çökmüş olduğunun açık ifadesidir ve hiçbir gelişmiş ülkede buna izin verilmez. Devletin, hükümetlerin öncelikli görevi toplumun eğitim sorununu çözmek, sistemde hata varsa onu gidermektir.Bizde malumunuz "hükümet" dedin mi öncelikli işi her konuyu ve hatta "din" i istismarla oy toplama, partisine devlet kesesinden gelir kaynağı yaratma, kadrolaşma, kendine yakın "sermaye"ye kazanç yolu bulma vb. vb'dir. Onun için de düştüğümüz hallere, eğitim sistemine filan şaşmamak lazım aslında.Dershaneler bir de kalkıp verdikleri ödüllere makul açıklama bulmaya çalışıyorlar. Oysa onların açısından da tutar tarafı yok işin; öğrenciden özel okul fiyatı gibi milyarlarca lira kurs parası alacaklarına, başarılı olacaklara araba vaad edeceklerine fiyatları biraz düşürseler, fakir ama başarılı öğrencilere ücretsiz "kurslara katılma" hakkı sağlasalar daha olumlu bir iş yapmış, haksız rekabeti biraz azaltmış olurlardı.Devlete gelince... Dershanelerin sağladığı eğitimi okullarda veremediği için öğrenciler okulu bırakıp dershaneye koşuyorlar. Bunun sonucunda, milyonlarca öğrenci arasından çok az sayıda "şanslı" üniversiteye kapağı atabildiği için büyük çoğunluğa bunalım reva görülüyor. Ailelerin ve gençlerin yıllar süren çabası, maddi manevi fedakârlıkları hüsranla sonuçlanıyor.İşsizliğe çare bulunmadığı, mevcut üniversite mezunlarının bile çoğu açıkta olduğu için zaten girenlerin "bitirince ne olacağı" da soru işareti... Gençler bir yandan üniversiteye hazırlanırken, bir yandan da bu soruyu soruyorlar çevrelerine...Devlet yetersiz, devlet çözümsüz. Hiç değilse zaman kaybetmeden öğrencilere "sınavda başarı sağlayamamanın dünyanın sonu olmadığını" psikolog yardımıyla anlatan TV programlarına yapsınlar.Moral bozukluğunun çok kötü sonuç verebildiğini gördük daha önce... Yenilerini görmek istemiyoruz!"Altın kalpli"lerden 6 milyar!Geçen hafta Çapa'da yatan 25 yaşındaki felçli gencin durumunu yazmış, sizlerden "gönlünüzden kopan ne olursa olsun, yardım" istemiştim. Çocukluğunda düştükten sonra felç olan, tüm yaşamını tekerlekli sandalyede geçiren ve şimdi de "devamlı oturmaktan omuriliğinde oluşan büyük kanserli kitle" nedeniyle hayati tehlikeyle karşı karşıya olan bir genç hasta...Ameliyat 15-16 saat sürecek ve çok tehlikeli. Ama o "yaşamak istiyorum" diyor. Ailesi 10 milyar TL'yi borç/harç bulmuş ama daha 20 milyara ihtiyaç olduğunu belirtiyordu.Yazımdan sonra birkaç gün içinde, verdiğim hesapta 6 milyar TL birikti. Para gönderen altın kalpli okurlarıma sonsuz teşekkürler ediyorum.Günümüz hayat koşullarında 50 milyon bile ayırmanın, hem de hiç tanımadığımız biri için ayırmanın güçlüğünü biliyorum. Ama unutmayın her birimiz bırakın 50'yi, 20 milyon göndersek, birikerek milyarlar tutuyor.Göndermeyenlere sesleniyorum; ne demiş atalarımız "İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir"... Yapın bu iyiliği birgün, bir yerde yine iyilik olarak size döner. Yardım etmek isteyenler için hesap numarası: Akbank Yeniköy Şubesi, No: 31662, ağabeyi Hasan Yalçın'ın hesabı.)Akbank'tan da bir kez daha "transfer ücreti almamalarını" rica ediyorum.
Geçen yıl Anneler Günü'nde bana kızımın okul servisi tarafından gönderilen bu öyküyü okuyanlarınız hatırlayacaklardır. Çok sevdiğim ve sizlerden de beğendiğinize dair mesajlar aldığım bu öyküyü sizinle (ve okumayanlarla) bir kez daha paylaşmak istiyorum... "Küçük kız kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle Pamuk Prenses'ten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre; güzel yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman.İlkokula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama birkaç yılda gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü çiçek bozuğu bir cilde sahipti. 'Badem' dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir selviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.Genç kızın anne sevgisi kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik gözleri de bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu.Genç kız doktorlarla yaptığı konuşmalardan sonra kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hala çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip kızına bakmasını rica etti.Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla başbaşaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu, yalancıydı annesi ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler.Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız ameliyat sonunda aynaya baktığında müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normala dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları dalga dalga olmuştu.Genç kız yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak 'sanki yeniden dünyaya geldim' dedi. 'Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?'Yaşlı doktor 'böyle bir ameliyat yapmadık kızım' diye gülümsedi. 'Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden görmektesin kendini!'.."Anne okurlarımın "Anneler Günü"nü en içten mutluluk dilerlerimle kutluyorum...Can güvenliği yok, Meclis'in sorunu çok!Ankara'da bir genç kadın evine giren hırsız tarafından hunharca katlediliyor. Vicdansızlık, ruh hastalığı öyle boyutlarda ki katil, kadını 52 bıçak darbesiyle öldürmekle yetinmiyor, cinayetten sonra 3 aylık bebeğini de göğsüne yatırıyor.Haydi her gün duyduğumuz cinayet, tecavüz, çocuk tacizi ve her türlü vahşet haberleri "insanı, insanlığından utandıracak" boyutta... Milletçe tahammül sınırımızı zorlamakta, Allah'a "aklımızı koruması" için dua etmekteyiz. Peki, sık sık sorduğumuz "Vatandaşın can güvenliği konusunda ne yapıyorsunuz" sorusunu bu hükümet ve Meclis hiç duymayacak mı?Sakın "Ne yapalım, her kapıya bir polis mi dikelim" filân demesinler yine...Her saniye suç işlenen koca New York'u, Belediye Başkanı Giuliani nasıl bir yıl içinde güvenli bir şehre çevirdiyse, polisi bile nasıl baştan aşağı değiştirdi, mum tutturduysa onu yapsınlar.Araştırmak, bulmak, sonuç almak onların görevi.Ama kafalarını "koltukla" bozdukları, kendi içlerinde cadı kazanı gibi fokurdadıkları, vatandaşın can güvenliği, işi, aşı yokken bozuk plâk gibi "türban, türban" diye tutturdukları için vakitleri yok. Sadece günü yaşayıp iktidarı "kadrolaşma fırsatı" olarak görüyorlar.Tek dertleri bu...Toplum sabrının sonuna geldi, bu uyanlara kulak asmayanların bu gün nerede olduklarını hatırlatalım onlara.Diğerleri de aynı yoldan yürürken "gideceklerine" hiç inanmamışlardı!
Yusuf Halaçoğlu İsviçre Mahkemesi'ne savunma vermeme kararında çok haklı. Çünkü yaptığı konuşmanın "Yahudi soykırımı olmadı demekle eşdeğer olduğunu" belirten bir mahkeme, aslında onu değil onun şahsında Türkiye'yi yargılamakla kalmıyor, peşin peşin mahkûm ediyor demektir.Henüz gerçekliği kanıtlanmamış bir konuda bunu yapmaya da hiçbir ülkenin hakkı yoktur. Bu nedenle 353 Türk tarihçisinin soykırım olmadığını belgelere dayanarak anlatan bildirileri çok önemli... Ermenistan da "olduğunu" belgelerle anlatacak 350 hukukçu çıkarabilir mi?Bugüne kadar TV programlarında ve fırsat buldukça yurtdışında "soykırım olduğunu" kesin bir dille söyleyen ama soru sorulduğunda cevap veremeyen veya yanlış cevaplayanlar, aralarında uluslararası üne sahip isimlerin olduğu 353 Türk tarihçinin bildirisinden sonra ne düşünüyorlar acaba? Yoksa bunların da hepsi "devlet tarihçisi"mi? Her neyse, sonuç olarak Türkiye arşivini açü, yabancı diplomatlar belgeleri incelemeye, inceledikçe şaşırmaya ve mahcup olmaya, yeni raporlarını ülkelerine göndermeye başladılar. Herkes konuyu özgürce tartışıyor. Kimse düşüncesinden dolayı mahkûm edilmiyor. Bugünden sonra sorgusuz sualsiz koca bir ülkeyi sonsuza kadar "mahkûm" etmeye kalkan, bir yandan düşünce özgürlüğü dersleri verip, bir yandan "konuşan bilim adamına bile" ceza kesen Avrupa'nın bizden demokrasi ve insan hakları ile ilgili kanun paketleri filân istemeye hakkı yok.Aksine, biz Fransa ve İsviçre gibi ülkelere gidip öğretebiliriz... Bayağı eksiklerini görüyoruz çünkü.Soykırım anketiSivil toplum kuruluşlarından gönderilen bir haber şöyle diyor:"Ermeni soykırımım Türkiye tanısın mı tanımasın mı? diye anket yapmış yabancılar. Yapılmamış bir soykırımın yükümlülüğünü almamızı istiyorlar. Lütfen aşağıdaki anket oylamasına katılalım ve hayır (No) tuşunu tıklayarak Türkiye'ye destek olalım."Sivil toplum kuruluştan birkaç gün önce de Amerika'da bir Ermeni'nin "Kansas Ermeni soykırımını tanıyan 38. eyalet oluyor... Ama Türkler bu ülkede giderek daha aktif hale geliyorlar, dikkatli olmamız gerek" diyen mesajını göndermişlerdi.Kendilerinin yıllardır yaptıkları kampanyaları unutarak "Türkler aktif hale geliyorlar, dikkat" mesajlarını İnternet'te dolaştıranlar bu anketleri de kaçırmazlar. Tek taraflı kalmasın, yine haksızlığa uğramayalım, bizden de isteyenler hemen "no" yu tuşlasınlar. Bu konuda herkes elinden geleni yapmak zorunda!Adres: http://www.network54.com/ votelet/2946220 cm. incelemek isteyenlereBugünlerde hâlâ New Orleans'ta, dünyanın ünlü estetik cerrahlarının katıldığı ASAPS Kongresi'nde meslektaşlarına kendi buluşları olan "Turkish delight burun operasyonu" ve "kalça asma" tekniklerini anlatmakta olan Prof. Dr. Onur Erol'un M-ONEP'inden bir haber geldi.Etiler Maya Residence binasının içinde bulunan M-ONEP'in, "inceltme ve sıklaştırma" ile ilgili SLIM-UP haberini yaz öncesi konuyla ilgili sıkıntısı olan kadın ve erkek (artık erkekler de vücutlarına aynı ilgiyi gösteriyor) okurlarımıza duyurmak istiyorum.SLIM-UP, 1.5 ay gibi kısa bir süre içinde kızılötesi ışınlarla metabolizmayı hızlandırarak karın, kalça ve bacaklardaki yağları azaltıyor, kasları sıkılaştırıyor, selülit sorununa da çözüm getiriyor ve 20 cm. kadar incelmeyi sağlayabiliyormuş.İlgilenenler 0212-352 32 33 numaralı telefondan daha fazla bilgi edinebilirler.
Artık onlara bunu sık sık hatırlatmalıyız: Türkiye Avrupa'dan daha demokrat!.. Demokrasiye ve ikide bir kafamıza kakıp durdukları insan haklarına onlardan çok değer veriyor. Aslında İsviçre'nin "soykırım iddiası" nı Zürih'te bilimsel bazda tartıştığı için TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu hakkında tutuklama kararı çıkartması hiç şaşırtıcı değil, tam aksine yakında birçok Avrupa ülkesinde benzerleri görülebilecek bir uygulama. Ayrıca eski Bern Büyükelçimiz Kaya Toperi'nin belirttiği gibi "dünyada örneği görülmemiş" bir karar da değil bildiğim kadarıyla...Prof. Bernard Lewis, Le Monde'da yayımlanan bir yazısında "Türkler soykırım yapmamıştır" dediği için Fransa'da mahkemeye verilip mahkûm edilmemiş miydi? İsviçre'de bazı Türk dernekleri, (bunun aksini yapanlara hiçbir itirazda bulunulmadığı halde) soykırım olmadığı konusunda imza toplayarak parlamentoya sundukları için "soykırımı inkâr" suçundan mahkemeye verilmemiş miydi?Bugün Fransa'da, İsviçre'de insanlar "bir Ermeni soykırımı söz konusu mudur?"u özgürce tartışma hakkına sahip değiller.Avrupa ülkelerinin "Henüz tarihi belgeler karşılaştırılmadan, konu uluslararası zeminde özgür bir şekilde tartışılıp sonuç alınmadan" siyasi kararlarına hukuku alet edebileceklerini Türkiye şimdi anlıyor ve buna çok şaşırıyor.Abdullah Gül'ün "Bu ka ran nasıl aldınız? Hangi hukuki zemine dayandırdınız" sorusu çok doğru ama çok geç sorulmuş bir soruydu. Bu sorunun Türkiye tarafından daha önceki kararlarda ve Fransa Ermeni iddiasını yasalarına "kanıtlanmış bir olay gibi", ikisi arasında bir benzerlik varmış gibi Nazilerin "Yahudi soykırımı" nın yanına koyduğu zaman sorulması gerekiyordu. (Devam edecek...)Arınç kararlı, yanılmamışım!Dünkü yazımda Bülent Arınç'ın yine inadına bir faaliyet içinde olduğunu ve aslında tribünlere değil Tayyip Erdoğan'ın koltuğuna oynadığını yazmıştım. Anayasa Mahkemesi'ne saldırıdan sonra yine türbanı gündeme getirmesi, hem de Kavakçı örneğiyle getirmesi tahminimi kesinlikle doğruluyor.Tesadüfen MecÜs'te bir sergide "Kavakçı'nın fotoğrafını gördüğü için" aklına gelivermiş gibi söylediği söz türbanın yalnız üniversitelerde değil, özellikle Meclis'te serbest bırakılmasını istediğini anlatıyor, üstelik bunu kendi görüşü olarak değil AKP'nin görüşü olarak söylemiş havasını veriyor ve laik rejim konusundaki hassasiyetini ortaya koyan yargı ile devletin diğer kurumlarına meydan okuma içeriyor.Türban meselesi zaman içinde din adamlarının açıklamalarıyla, toplumun uzlaşmasıyla bir şekilde çözülecektir. Ama Medis Başkanı'nın her fırsatta ortamı germesinin buna hiçbir yaran olmayacaktır. Yararı olmayacağı gibi milletin huzurunun bozulmasına, devletin (Başbakan Erdoğan'ın da dediği gibi) yapay gündemlerle zaman kaybetmesine büyük katkısı olacaktır.Doğru konuşmuyor!O da bunu biliyor aslında. Ama gözü koltuğa dikili olduğu için umursamıyor. Ne o, ne de kasıtlı olarak huzur bozan diğerleri umursuyorlar.AKP milletvekilleri ve seçmeninin, Arınç'ın yapmakta olduğu işin basit bir nabza göre şerbet politikası olduğunu fark etmeleri lâzım. Meclis Başkanı, Erkan Mumcu'nun partiden ayrılırken söylediği şeylerin aynen tekrarını yapmakta...Partide bu konuda zayıf bir nokta keşfetti, Tayyip Erdoğan'ın eski partilerin hatasına düşmemek için önemli iç ve dış sorunlara öncelik vermesini fırsat bildi, o noktadan vuruyor.Hep aynı tuzaklar tekrarlandı bu ülkede ve hep bu tuzaklara düşüldü ne yazık ki... İnsanlar artık birilerinin kendilerini "saf' yerine koymasına izin vermemeli.Ayrıca, Arınç hiç de doğruyu söylemiyor. Seçimde sadece Merve Kavakçı'ya "dışarı" diyenler dışarda kalmadı, demeyenler de kaldı.Ve hatta, onu koluna takıp "yol göstericiliğini yapan"lar, Meclis'e birlikte giren ve itiraz edenlere saldıranlar da kaldı.Öyle değil mi Bay Arınç?Bir soru daha: Türkiye politikacının oyuncağı mı Bay Arınç?
İşimiz zor bizim, kadın yazarların işi zor... Ciddi ülke ve toplum sorunlarıyla ilgilenecek birikimi ve isteği olanların işi özellikle zor... Havadan, sudan, aşktan, evden, arkadaştan söz etsen "işte kadınların işi bu, onlar hafif konulan yazsınlar" deniyor, önemli siyasi ve sosyal konularda yazanlara ise "Kadınlar erkek yazarlardan bile erkeksi çıktı"...Ne yapsın kadın yazar? Bu ve benzeri çarpık anlayışlar yüzünden yıllar boyu kadınların her meslekte geri bırakılmış olması, onlarla ilgili her kararı erkek yöneticilerin vermesi, istediklerini kolayca zirveye çıkarıp istediklerinin yolunu tıkaması, siyasette ise "kadının lâfının bile edilmemesi apaşikâr ortadayken kendi hemcinsleri arasında bile erkek yazarların ağzıyla tepki gösterenler çıkarsa ne yapsın?Buna en iyi cevabı sanıyorum basında ilk kez "kadın genel yayın yönetmeni" olma fırsatını elde eden Nurcan Akad verir.Bin türlü mücadeleyle o konuma geldikten sonra bir kadın olarak yerini koruyabilmenin zorluğunu, çektiği sıkıntıları, yapılan ayak oyunlarını ancak o anlatabilir. Gördüğüm kadarıyla pek güzel anlatıyor da...Ben ve eminim benzer çizgisi olan meslektaşlarım bunları duyarak, yaşayarak sonunda, kulakları tırmalayan ve motivasyonu zedeleyen böyle tepkilere "kendine yetecek kadar kadınsı özelliği çok şükür olan bir erkeksi kadın yazar" umursamazlığıyla yaklaşıyor, aynı yolda devam gücü buluyoruz kendimizde.Bugüne kadar erkek alanı olarak belirlenmiş bir alanda, erkek konularına(!), toplum sorunlarına cinsiyetsiz yaklaşım, kadın konularına da elbette kadın gözüyle yaklaşım...Doğrusu da bu zaten!Onun koltuğuna mı oynuyor?Şimdi erkeksi kadın yazarınız dün yazdığı konuya dönmek istiyor izninizle... Meclis Başkanı Arınç'ın durup dururken gergin ortam yaratan ani çıkışlarından söz etmiştik. Şu ana kadar konuştuğum, konuya kafa yoran kişiler arasında bu beklenmedik, ortamı geriveren çıkışlara birçok farklı neden gösterenler oldu. Bazıları, özellikle başbakanın "onunla ilgili sorulara benim gündemimde bunlar yok" cevabını vermesinden sonra daha da anlam kazanıyor.Acaba Başbakan'ın "Annç'ın konuşmalarının içeriğinden" hiç haberi mi olmuyor?... Biliyor da parti içinden sözü olay yaratacak birilerinin bu konulan gündeme getirmesine mi susuyor?..Yoksa... Yoksa Tayyip Bey'in, Meclis Başkanı'nın konuşmasından sonra iyice asılan yüzünün de düşündürdüğü soru mu; Bülent Arınç onun koltuğuna göz dikmiş durumda mı?Ya o da cumhurbaşkanlığına aday olacak ve parti içinde "daha radikal bir görüntü sunarak" güç kazanmaya çalışıyor... Veya Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adaylığı söz konusu olursa kendisi de parti genel başkanı (mümkünse başbakan) olmak istiyor.Zaten Meclis Başkanlığına gelmesi de Erdoğan'ın isteği hilâfına ve hatta "inadına" olmamış mıydı?Düşünebiliyor musunuz:İnadına başbakan...İnadına cumhurbaşkanı...Ve insanlar iş, aş, refah, huzurlu yaşam beklerken inadına iki günde bir karıştırılan Türkiye...Ayıkla pirincin taşını ayıklayabilirsen...Ne şans varmış bizde de!Not: Dün Emile Zola'nın "Sonsuza kadar aldanacağız" sözünü yazmıştım. Bu gidişle biz de sonsuza kadar aldanıp duracağız galiba...Ne demişler?Denetlendiği zaman sevinen eleştirildiği zaman gülenlere büyük adam denirCemil Sena ONGUN
Bülent Arınç daha ne ödüller hak ediyor aslında ama ödüllük özellikleri arasında demek ki en çok "bu" öne çıkmış; Türkçe'yi güzel ve özenli kullanma...Pazartesi günü kendisine "Türkçe'yi Güzel ve Özenli Kullanan Devlet Adamı" ödülü vermişler.Az... Çok az bu ödül."Şeyini şey ettiğimin şeyi" lâfıyla en berbat küfürü kibarlaştıran ve toplum önünde kullanan bir siyasetçiye az. Bence ona 'Tam zamanında ve memleket yararına konuşma" ödülünü de derhal vermeleri gerekir. Madem ki "mevcut durumun tam aksi" ödüllendiriliyor bu da olmalı. Zira Meclis Başkanı'nın bugüne kadar yaptığı konuşmaların çoğu "Neden yapıldığı ve niçin onun tarafından yapıldığı" asla anlaşılamayan ve yine çoğu ortalık karıştırıcı konuşmalardı. Nitekim bu kez de olduğu gibi hepsinin arkasından geniş çaplı polemikler gelmiştir.Dün, gazetelerde Anayasa Mahkemesi Başkanı Bumin'in "Bülent Annç'ın Anayasa Mahkemesi ile ilgili sözlerine" verdiği cevabı, basının sorularıyla karşılaşan Annç'ın sanki bir gün önce konuşarak ortamı geren, gündemi altüst eden kendisi değilmiş gibi "sütten çıkmış ak kaşık" taktiklerini okuyanlar, mektuba sabırları yetmediği için telefona sarılmışlardı. Arayanlardan biri, 70 yaşındaki okurumuz Şevki İnce fena halde öfkeliydi."Benim saçma olay izleyecek sabrım kalmadı artık, kimdir bu adam, ne hakkı var sıkıntılı günlerinde Türkiye'yi böyle karıştırmaya... Cumhurbaşkanı'na vekillik edecek insan, böyle olmayacak konuşmalar yapar mı?" diyordu.Cumhurbaşkanı olacak adam? Şevki İnce son sorusuyla çok ama çok önemli bir noktaya parmak basmış oluyor: "Bu anlayış Cumhurbaşkanı olursa ne olur?"Zira bütün plânlar şu anda o güne endeksli olarak yapılıyor. Demokratik rejimin, hukuk devletinin gereği, yasama ve yürütmenin denetleyicisi olan Anayasa Mahkemesi'ni de kaldırmak isteyen anlayış yakında Cumhurbaşkanlığı makamında da bu görüşü dile getirebilir.AKP Grup Başkan Vekili'nin söylediği "Anayasa Mahkemesi'ni kaldırmak konusunda bir çalışmalarının olmadığını ama bu mahkemenin üyelerinin Cumhurbaşkanı yerine 'millet adına' seçilmesi" isteği de gözden kaçmamalı. Yani üyeleri Meclis'te gerekli koltuk sayısını sağlamış parti, kendi görüşüne yakın hukukçular arasından seçecek. Yani o günden sonra iş başındaki hükümetin eylemlerini denetleyici bir unsur mevcut olmayacak.Cezayir Anayasa Konseyi Başkanı Fadene "Bizim Anayasamız da Türkiye ile aynı. Tek fark sizin Anayasa Mahkemeniz" dediğine göre AKP'nin hayâl ettiği Cezayir sistemi midir acaba? TV haber kanalları, Bülent Arınç'ın yaptığı her "zamanlaması ve içeriği i yanlış" konuşmadan sonra bizi arayarak "Sizce neden böyle bir konuşma yaptı" sorusunu soruyorlar. Halk da öyle...Ama cevabı yok bu sorunun. Türkiye'nin çözüm bekleyen çok ciddi iç ve dış sorunları varken bir Meclis Başkanı'nın her fırsatta toplumu ve siyasi ortamı neden ve ne hakla germe ihtiyacı hissettiğinin cevabı yok.Konumu icabı tarafsız olması gerekmesine rağmen, belki partisinden yeni istifalan önleme... Partisine ve seçmenine mesaj gönderme... Belki ismini ön plâna çıkarma isteği... Belki de elinde olmadan gizli hedeflerini söyleyiverme...Hangisi olursa olsun, çok yanlış ve tehlikeli bir oyun oynuyor.Bugüne kadar hiçbir Meclis Başkanı bu kadar sorumluluktan uzak davranmamıştı!Ne demişler?Ömrümüzün sonuna kadar hep aldanacağızEmile ZOLA