Ortada söz konusu bir kompleks varsa eğer, bu ancak Türklük kompleksimiz olabilir. Dün okuduğum, hem de Türkiye'nin ünlü yazarlarının kaleminden çıkma yazıların veya haberlerin çoğunda bu kompleks ne yazık ki fazlasıyla mevcuttu.Bir korku... Bir telaş... "İşte şimdi yandık"... "AB'ye girmek istiyorsak bu olmamalıydı"... "Türkiye'de demokrasinin olmadığı bir kez daha görüldü"... "Sınıfta kaldık, sınıfta kaldılar"... "Muasır medeniyetler seviyesine böyle çıkılmaz. AB'ye böyle girilmez"... "Bilimsel bir toplantı engellendi"... "Konferansa katılacakların hepsi özgür, vatansever tarihçiler"...Olay nedir? Tek taraflı, tarihi yansıtmadan, kanıt göstermeden, Ermeni tezini gözü kapalı savunduğu bugüne kadar görülmüş, TV'lerde konuşmaları dinlenmiş insanların katılacağı bir konferans ertelendi.Üç üniversitenin ortaklaşa yapacağı, Boğaziçi'nde olması istenmiyorsa kolayca başka bir mekâna kaydırılabilecek bir konferans. Ama bu yapılmamış.Sözüm ona "Adalet Bakanı konuşmuş diye" durdurulmuş. Sanki Türkiye'de bir bakanın sözleri kanunmuş gibi veya Bakan "Ben bu konferansı polis gücüyle engellerim" demiş gibi, bir karar alınıyor ve suç günah keçisinin üstüne atılıyor.Boğaziçi Üniversitesi Rektörü'nün, kararın asıl nedeninin Bakan'in sözleri değil, basında yer alan "Tek görüşe yer verilen bilimsel konferans olmaz", "Bu bilimsellik anlayışı tartışılır", "Futbol maçı anlayışıyla akademik konferans yapılmaz" şeklindeki yazılar, haberler ve diğer tarih profesörlerinin itirazları olduğunu açıklaması gerekir. Zira Bakan hiç konuşmasaydı da aynı itirazlar yapılacaktı, nitekim önemli bir kısmı onun konuşmasından önce yapıldı.Öncelikle şunu söyleyelim ki konuşmacı listesindekilerin çoğu soykırım olduğuna (tarihi bilmeseler bile) kesin inanan isimler. Bunlar dışındakilerin çoğu konuyu derinliğine asla bilmeyen isimler.Aralarında Osmanlı arşivlerine girerek inceleyen tek kişi Prof. Selim Deringil... Ve onun "soykırım olmadığını savunanlardan" olduğunu söyleyen "aydın" dostlar da çok yanılıyorlar. Deringil "Sistemli bir yok etme var" diyor. "Bu İttihat ve Terakki tarafından işlenmiş bir suçtur" diyor. Söylediği "soykırım" tarifidir.AB'nin bir isteği yok! Konuşmacı listesinde konuyla ilgili tek "bilgi içeren yazısı olmayan" gazeteciler, I. Dünya Savaşı tarihiyle ilgisi olmayan akademisyenler var. Ama uzman akademisyenler yok... Dinleyici olarak bile davetli değiller.Dinleyiciler de birkaç tane biliyor...muş gibi yapan konuşmacı tarafından seçilerek davet ediliyorlar. "Soykırım yoktur" diyenler dinleyiciler arasına alınmıyor.Bu nasıl bilimsel toplantıdır? Burası Fransa mı?Soykırım olmadığını söyleyen 353 Türk tarihçiye bile "Siz resmi söylemi benimsiyorsunuz" diyenler nasıl akademisyen? Sadece kendisinin ve kendisi gibi düşünenlerin "özgür tarihçi" olduğuna inanan akademisyen olur mu? Bernard Lewis, Andrew Mango, J. M. Carthy, Prof. Stanford Shaw ve Amerika'da toplanarak açıklama yapan 69 tarihçi de mi resmi söylemi benimsiyor.AB'li bir yetkili Bakan'ın sözlerini geri alması gerektiğini söylemiş. Durum böyle olsa AB Dönem Başkanı Juncker "Sorunu Türkiye ile Ermenistan çözmeli, AB karışmamalı" der miydi?Öte yanda "Konu çok vahim. Türkiye'nin nereye geldiğini gösteriyor" diyenlere haklı olduklarını söylemek isterim. Ama kastettiklerinden farklı şekilde bir vehamet var ortada...Türkiye her fırsatta tokatlanacak bir şamar oğlanı değil. AB'nin gücü yetiyorsa önce Fransa'nın Türkiye'ye yaptığı "soykırım" haksızlığını kınasın. Yasalarından çıkarttırsın.Muasır medeniyet Fransa'nın...Kendisinin de demokrasiye, dolayısıyla insan haklarına saygılı olması beklenen Fransa'nın.Hiçbir ulusal veya uluslararası mahkeme kararı olmadığı halde ve bu durumda hiçbir parlamentonun karar almaması gerekirken Fransa'nın nasıl aldığını sorsun.Koca bir ulusun insan haklarını nasıl ihlâl ettiğini sorgulasın.Bir yanda Türklük kompleksi, öte yanda AB kompleksi fena halde sıktı artık!(Not 1: Böyle bir konferans yeterince bilimsel ise Ermenistan "iki ülkenin beraberce masaya oturacak" tarihçilerini de tek başına seçebilir. Kimse itiraz edemez, haberiniz olsun.Not 2: Sevgili okurlar, yazılarda bazen'hece dışı'harf atmalar oluyor. Bir harf hatalı şekilde sonraki satıra geçiyor. Bunun bilgisayar sisteminden kaynaklanan bir hata olduğunu bilginize sunuyorum.Not 3: Huntington'a sorduğum, cevapsız kalan soruları yarın vereceğim...)
Dünkü yazımda Boğaziçi Üniversitesi' nde yapılacak olan Ermeni soykırım iddiası ile ilgili konferansı protesto amaçlı olarak dinlemeye gitmeyeceğimi belirtmiştim. Bunu yazarken (aynı anda Huntington konferansı ile meşgul olduğumdan ve karar da geç verildiği için) konferansın ertelendiğinden haberim yoktu.Değerli meslektaşım Ertuğrul Özkök dün "Korktuğum başımıza geldi" başlıklı yazısında bu ertelemeye üzüldüğünü belirtiyor "kaybeden yine Türkiye oldu. Çünkü bugünden itibaren kimse bu ülkenin makul çoğunluğunun sesine kulak vermeyecek" diyor ve "artik tek sesli koronun karşısına çıkamayacağımızı", "aynı kompleksle köşelerimize çekileceğimizi" söylüyordu.Onun görüşüne saygı duymakla birlikte ben bir konferansın ertelenmesinin "Türk tarihinin doğru anlaşılmasına çalışanları ve konunun uzmanlarını" susturabileceğine inanmıyorum. Hele neden kompleks duymaları gerektiğini hiç anlamıyorum.Karar üniversitenin!Bir kere kararı bizler değil konferansı yapacak üniversite verdi. Çok sayıda bilim adamının çalıştığı bir üniversite. Türkiye'de siyasilerin ne söylediği çoğu kez hiç umursanmadığına göre, neden sadece Adalet Bakanı'nın konuşması olamaz. Büyük ihtimalle "bilimsel" olduğu iddia edilen bir konferansı futbol takımı tutma anlayışına indirgeyen ve konuşmacı olacakların (bazıları tarihçi bile değil) karşı görüşteki tarih uzmanlarına "evet, sizin bir süre önce transfer olduğunuz takımdan değil buraya çağrılanlar" gibi sözler sarf ettiği, gölge düşürülmüş bir konferansın üniversitenin imajına da gölge düşüreceğini düşündüler.Sonuç olarak bu olay, eğer bir sorunsa, tamamen Boğaziçi Üniversitesi'nin sorunudur, başka kimseyle ilgisi yoktur.Ortaya çıkmış 350'den fazla tarihçi resmî arşivlerin ve (çoğu yabancı gazetelere, diplomatlara, tabiî bir kısmı da devlete ait olan) belgelerin tarihi gerçeği anlattığını söylerken, birkaç kişinin herkesi susturarak bu tarihçilere "transfer oldukları" veya "devletin tezini savundukları" suçlamasında bulunması kadar büyük bir saygısızlık olay yaratmıyorsa, taraflı bir konferansın ertelenmesi de yaratmayabilir.Ayrıca... Türkiye gibi her türlü görüşün TV'lerden yayınlandığı, gazetelerde yer aldığı bir ülkede kimse ''susturulmak tan söz edemez. Aa, söz etmek istiyorlarsa, hepsinin pek takdir ettiği Fransa'daki "susturma"dan, sınırları içinde kimsenin "soykırım yoktur" diyemediği, ispatlanmamış bir olayı Nazilerin Yahudi soykırımının yanında yasalarına koyan Fransa'dan söz edebilirler.Herkes şarkı söylemeli!Bill Clinton kendi döneminde "Amerika'ya zarar verecekse Internet'i bile kontrol ederim" demişti. Bizde her alanda ABD'nin de ötesinde sınırsız özgürlük var. Ama burada (ve diğer ülkelerde) birkaç kişinin yaptığı, belge ve arşivlere dayanmayan konuşmalar, edebiyatçıların ve gazetelerin verdiği yanlış bilgi ve rakamlar direkt olarak Ermeniler tarafından kullanılıyor.Örneğin; "sevkedilen" kelimesinin aynı zamanda "belirtilen, naklolunan" anlamına gelebileceğini hesaba katmadan, illerde yaşayan Ermeniler'in nüfusundan fazla rakamı "tehcir edilen nüfus" olarak verdiğinizde bu Türkiye'nin itirafı gibi kullanılıyor.Onun için, bizim takım, sizin takım durumuna gelmiş, tek yanlı bir konferansın kaldırılmasının pek bir anlamı yok.Tek sesli koro başkalarının da şarkılarını dinlemeyi öğrenmeli.Cevapsız kalan sorularDünya çapında tartışmalar yaratan, toplumların "tezleri üzerinde" düşündüğü, etkilendiği ünlü siyaset bilimci Samuel Huntington'u yakından izleme ve soru sorma fırsatını bize verdiği için Akbank Kurumsal Bankacılık Grubu'na teşekkür borçluyuz. Onunla konuşup, sorularımıza tam ve net cevaplar veremediğini gördüğümde kendisine ait olan CLASH OF CIVILIZATIONS tanımının CRUSH OF HUNTINGTON'a dönüştüğünü farkettim.Konferans öncesi verilen yemekte çok önemli sorular yöneltildi Huntington'a. Ve her soruda büyük siyaset bilimcinin biraz daha üzüldüğünü, büzüldüğünü, bazen boğazına lokmaların tıkandığını gördük. Soruların hiçbirinin cevabı tam ve açık olarak alınmadı. Onun yerine yarım yamalak, kitaplarındaki kalıplaşmış cümleler tekrarlandı durdu. Konferanstan sonraki "sorular" bölümünde durum daha da kötüydü.Ama kendi kendisiyle çelişkiye düşen, Amerika'nın politikalarını tenkit ediyor görünürken çoğu kez onaylayan, gittiği ülkelere tezleri ve bu politikalar doğrultusunda telkinlerde bulunan, aynca senelerdir telkinlerinden büyük paralar kazanan biri böyle durumlara da hazırlıklı olmalıydı.Benim ona yemek sırasında sorduğum ve cevabını net olarak alamadığım bazı sorular, hatırladığım kadarıyla şöyle:Kitaplarınızda Amerika'yı "tek kutuplu bir dünya yaratmak" ve "kendi değerlerini diğer ülkelere empoze etmek le suçluyorsunuz. Öte yanda siz kendiniz dünya ülkelerini gruplara ayırıyor, onlara ne yapmaları gerektiğini sadece görüş olarak değil, İsrarla vurgulayarak söylüyor, örneğin Türkiye'nin de AB'ye girmek yerine, islâm ülkelerine lider rolü üstlenmesi, AB'ye girme ihtimalinin zaten sıfır olduğu, laikliği bırakması gerektiği gibi görüşleri empoze ediyorsunuz. Bu önemli bir çelişki değil mi?Kendinizin de belirttiği gibi siz bir Amerikan milliyetçisi ve Amerika'nın Protestan Hristiyan kimliğini koruması gerektiğine inanan bir dindarsınız. ABD'nin bile tek kültürlü olmasının çok kültürlü, çok dinli olmasından iyi olduğunu düşünüyorsunuz. Diğer ülkelere biçtiğiniz rollerin de bu güdülerinizle ilgisi var mı?- Devam edecek -
"Medeniyetler Çatışması ve Yeni Dünya Düzeni" isimli kitabıyla büyük tartışmalar yaratan Amerika'nın en ünlü siyaset bilimcilerinden Samuel Huntington dün az sayıda köşe yazarıyla birlikte öğle yemeğindeydi.Akbank Kurumsal Bankacılık Grubu'nun davetlisi olarak Türkiye'ye gelen ve bu yemekten sonra Swiss Otel'de "Dünya Politikasının Güncel Dinamikleri" konulu bir konferans veren Huntington bu yemekte beklemediği kadar zor sorularla karşılaştı.Harvard Üniversitesi Politik Bilimler Akademisi Profesörü, Dış Politika dergisinin kurucusu, bir dönem Amerikan Politik Bilimler Birliği başkanlığı yapmış ve Amerika'nın ulusal ve uluslararası politikalarında rol oynamış bir bilim adamı Huntington.Normal olarak böyle birinin sorular karşısında köşeye sıkışmamasını ve her soruya cevap verebilmesini beklersiniz değil mi? Ama kitaplarındaki tezleri, özgeçmişini ve daha önceki konuşmalarını çok iyi bildiğinizde Huntington'in bile sorular karşısında bocalayabileceğini gördük dün.Önce Huntington'in kendisini ünlü Amerikan Protestan teolojisti "Reinhold Neihbuhr'un çocuğu" olarak tarif ettiğini bilmemiz gerekiyor.Bazı yabancı tarihçi ve yazarlar onu "eski kafalı aşırı milliyetçi bir demokrat, Hıristiyanlığı, özellikle de Amerika'nın Hıristiyan Protestan kimliğini her şeyin üstünde tutan bir tarihçi" olarak tanımlıyorlar.Her ne kadar kitapları bağımsız, özgün bir tarihçi bakış açısıyla yazılmış duygusu veriyorsa da dikkatle incelendiğinde "Medeniyetler Çatışması" ve özellikle son kitabı "Biz Kimiz? Amerika'nın Ulusal Kimlik Arayışı"nda onun önyargılarını ve yönlendirmelerini ele veren kendi ifadeleri var.Çelişkiler...Örneğin son kitabının "yurtsever ve akademisyen kimlikleriyle şekillendiğini, yurtseverlik güdüleri ile akademisyenlik güdülerinin birbiriyle çelişebileceğim" söylüyor. Seçtiği kanıtların ve onları sunuş biçiminin yurtseverliği nedeniyle Amerika'nın olası geleceğine yönelik değer ve anlam arayışından etkileneceğini vurguluyor.İşte diğer kitaplarını da geniş bir bakış açısıyla okuduğunuzda bu etkilenmenin hepsinde varolduğunu görüyorsunuz.Asıl dikkat edilmesi gereken nokta Huntington'in tezlerinin, kendisinin "Amerikan milliyetçiliğinden" etkilenmesi kadar bu tezlerle diğer toplumları etkilemeye çalışması bence. Birçok ülkede konferanslar veriyor, görüşleri o ülkelerin medyasında geniş yer buluyor ve toplumlar ister istemez böyle ün yapmış bir tarihçinin teorilerinin üzerinde durulması gerektiğine inanıyor.Elbette, bu tezlerin bir kısmında doğru öngörülerde bulunuyor olabilir ama önemli bir kısmı da "kendi inançları ve doğruları yönünde yönlendirme" fonksiyonunu fazlasıyla içeriyor.Amerika'nın Türkiye oyunu!Huntington daha önceki konuşmalarında açıkça Türkiye'nin kendisine yabancı olan laikliği reddetmesi, bununla da kalmayarak islâm ülkelerinin lideri konumuna gelmek için Atatürk'ün mirasını da reddetmesi gerektiğini söylemişti. Dün verdiği konferansta ve onun öncesindeki yemek sırasında da Türkiye'nin farklı kültürü, Avrupalı olmayışı, özellikle Müslüman bir ülke olması nedeniyle Avrupa'ya dahil edilmek istenmediğini söyledi. Yemek sırasında çok daha açık bir şekilde Türkiye'nin AB'ye giriş ihtimalinin sıfıra yakın olduğunu, AB'nin Türkiye'yi aşağıladığını ve hatta Amerika'nın "Türkiye'nin AB üyeliğini desteklemesinin AB'yi zayıflatmak için bir oyun olduğunu" söyleyerek bu nedenle başka arayışlar içine girmesinin doğru olacağını tekrarladı.Avrupa'da Fransa, İtalya gibi ülkelerin laikliği öne sürerek Müslümanların dini sembolleri kullanmasını önlediğini, Avrupa'nın Müslüman ülkelerin AB'ye girişine izin verildiği takdirde Avrupa-Arabistan karması haline gelmekten korktuğunu anlattı.Oysa Türkiye kendi siyasi hataları nedeniyle Avrupa'ya girme fırsatını kaçırdı. Bununla birlikte şu anda müzakere tarihini almış bulunuyor.Acaba Huntington kendi "dinler, kültürler ayrışması ve çatışması" tezlerini yalanlayacak gelişmeleri önlemeye, Amerika'nın da çıkarları doğrultusunda ülkeleri, bu arada Türkiye'yi yönlendirmeye mi çalışıyor?Bu soruyu iyi düşünmek ve irdelemek lâzım.Boğaziçi'ndeki konferansa gerek yok!Önce gitmeyi ve Ermeniler'in haklılığını savunanların "yeni görüş" olarak neler hazırladıklarını izlemeyi düşündüm. Ama Murat Belge ile Halil Berktay'ın "kendi görüşlerinden farklı olanlara bu konferansta yer verilmediğini" açıkça söylemelerinden sonra gitmeye gerek kalmadı.Konferansın konusuna "Bilimsel sorumluluk" başlığını koyduktan sonra bilimsellikten tümüyle uzak davrananlara, tarihi bilmediğini açıklamasına rağmen konuşanlara veya bilimselliği sadece kendi görüşü zannedenlere "bilim adamı" denebilir mi önce onu tartışmak gerekir.Paris'teki Ermeniler bazı Türklere "Ermeni tezlerini başarıyla savundukları için" plaket vererek teşekkür ediyorlar. Ama Türkiye'nin tarihini doğru şekilde anlatmaya çalışan tarihçilere Türkiye'deki konferanslarda yer verilmiyor.Böyle bir konferans da protestoyu hak ediyor. Ben kendi adıma ve bu düşünceyi paylaşanlar adına hak ettiklerini onlara veriyor ve protesto ediyorum.
Böylesine hayati bir konuyu da Eurovision Şarkı Yarışması sananlar ve hafife alanlar var. Oysa bu yarışmada bile önemli olanın "söylemiş olmak için söylemek" değil "doğru söylemek", "gerektiği gibi söylemek" olduğunu yine acı bir dersle öğrendik. Orada da sorun "seçenlerin de doğru seçmesini bilenlerden seçilmesi gerektiği" ile başlıyor, "haddini bilmeme"ye kadar uzanıyordu.Ermeni soykırımı iddiasında da konuyu bilen bilmeyen, ismini çok önemli ve güncel bir olayla gündemde tutmak isteyen veya bilmediğini bilmesine rağmen toplumu cahil ve aptal zanneden herkes konuşuyor. Ama bu konu şarkı yarışması değil, hele Galatasaray-Fenerbahçe maçı hiç değil.Bugüne kadar TV'lerdeki açık oturumlara çıkıp konuşan ama kendilerine belgelerle tarih gösterildiği veya bir uzman tarafından soru sorulduğu zaman bakakalan bazı medyatik isimler, koskoca bir toplumun kuşaklar boyu, sonsuza kadar "soykırımcı Naziler"le aynı teraziye konmasına, ülkelerin yasalarında da bu şekilde yer almasına neden olacak kadar önemli bir konuda konuşmayı ve üstelik uzmanlara saldırmayı sürdürüyorlar. Bunların ortak özelliklerini bir yazımda maddeler halinde vermiştim. Hepsi tarihi arşivlerle, belgelerle ortaya koyan ve konuyu en ince detayına kadar bilen tarihçileri "devlet tarihçisi" diye suçlar, açıklamalarını ise "resmi söylem" olarak adlandırır. Onlara göre tek doğru söylem Ermeni tarafının iddialarıdır. Çoğu olayla ilgili tarihi iyi bilmez, bilir görünür, bazıları tarihi sadece Ermenilerin okuduğu gibi okur.Ama bir ulusu haksız yere karalayacak bir olayda bu heveslileri iyi tanımak ve susmamak gerekiyor.Bugüne kadar dünyanın birçok ülkesinde verdikleri konferanslarda yaptıkları konuşmalarla "Bakın Türk tarihçileri de böyle düşünüyor" fırsatını Ermeni diasporasının eline verenlerin karşısında şimdi yüzlerce ÖZGÜR Türk tarihçisi var. Türk Tarih Kurumu'nda çalışan tarihçilerin doğru söylediğini açıklayan tam 353 tarihçi.25-27 Mayıs tarihleri arasında Boğaziçi Üniversitesi'nde Ermeni soykırım iddiası ile ilgili çok önemli bir konferans yapılacak: "Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları" da konferans başlığının içinde yer alıyor. Konuşacak isimleri ilk gördüğüm anda "Ne konuşacaklarını biliyorum" dedim, zira Murat Belge, Halil Berktay gibi isimlerin ne konuşacaklarını bugüne kadar yeterince öğrendik.Konferans değil, komedi!Bu isimleri gören Prof. İlber Ortaylı da haklı olarak: "Davet edilenler hep belli bir takımın isimleri. Meseleler böyle sağlıklı tartışılamaz" dedikten sonra "Murat Belge'nin İngiliz filologu" olduğunu söylemiş. Belge ise bu sözlere "Evet, kendisinin bir süre önce transfer olmayı seçtiği takımdan değil buraya çağrılanlar" cevabını vermiş.Sadece bu cevap, koskoca tarihi bir sorunu futbol takımı tutma anlayışına indirgeyen bu sözler bile bir skandaldır aslında...Türkiye kimsenin oyuncağı değil. Bilimsel tartışma yapılması beklenen bir konferans ise futbol sahası değil.Ayrıca "buraya çağrılanlar'ın tek taraflı olduğu Murat Belge'nin ağzından açıklanmışken o konferansın ne değeri kalır.Entelektüel bunu yaparsa gerisinden hayır bekleyin!Hangisi doğru?Bir konuyu bilmeden konuşmak her zaman yalnız konuşana zarar vermekle kalmaz, milyonlarca insanın geleceğini etkileyebilir.Murat Belge'nin televizyonlarda yaptığı konuşmalarda "Ben tarihçi değilim ama şu görüş bana doğru geliyor" tarzındaki konuşmalarını biliyoruz. Bunları söyledikten sonra konuşması hep "kesin bir soykırım"! doğrulayan cümlelerle bitmiştir.Minnesota Üniversitesi'nde "Şiddetin Vektörleri: Savaş, Devrim ve Soykırım" başlıklı,3. Türk-Ermeni Atölye Çalışması'nda yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyle:'Tarihçi değilim. Katliamı bilmeme karşın bir tarih uzmanının bu konudaki fikirlerine sahip değilim. Dolayısıyla daha fazla ve somut bilgiler üretilmesi çabasına gerçek anlamda bir katkıda bulunamam. Uluslararası hukuk uzmanı da değilim."Aynı konuşmada biraz sonra "Türkiye'nin resmî inkâr politikasını anlamsız kılma çabasına etkin şekilde katılmak amacında olduğunu ve uluslararası hukukta 'soykırım'ın tanımlanmış olduğu haliyle 1915 olaylarının son derece açık şekilde bu özelliğe sahip olduğunu" söylüyor.Belge aynı şeyi yazılarında da yaptı, "Belki"lerle başladığı ve sürdürdüğü yazıları soykırımdan kesinlikle emin ifadelerle bitirdi.O kadar emindi ki Ermenistan'daki soykırım anıtına çiçek bırakıp saygı duruşunda bile bulundu.Fazla açıklamaya gerek yok "ben tarihçi değilim ama" diye başlayan, "belki" kelimesiyle tarih anlatan ve aynı konuşmada kendiyle çelişen biri Türkiye tarihi hakkında konuşabilir mi, siz karar verin!
İlk bakışta "yok canım, daha neler" diyebilirsiniz bu iddiaya... Ama ben İsrar ederim, en azından kendi adıma gerçekten gazeteleri televizyondan çok daha ilgi çekici buluyorum.Öyle bulduğum için de Ferhan Şensoy'un eline günlük gazeteleri alarak okuduğu ve her haberde insanları kahkahadan kırıp geçirecek espriler yaptığı "Ferhangi şeyler"ini güncelleştirerek sürdürmeyişine üzülüyorum. Gazeteciler için de gazeteler bulunmaz bir kaynak. Her gün, dünyanın pek az köşesinde rastlanacak türden haberlerle dolu olan gazetelerimizin, bazılarını hayretten açılmış gözlerle veya tüylerimiz diken diken olarak okuduğumuz haberlerin her biri ayrı bir yazı konusu olacak nitelikte... TV 'Haberler'i bile haberlerinin çoğunu o günkü gazetelerden alıyor gibiler... Bakıyorsunuz sabah okuduğunuz haber, akşam televizyonda...Pazar günkü VATAN'a bakıyorum dün. En başta Müge Anlı'nın yaptığı röportajda Yeşim Salkım konuşmuş: "Zenginlik de insanı rahatsız edebiliyor. Kimse zenginliğe özenmesin" demiş. Parayı bol bulan biri için rahatça söylenebilecek sözler, gel sen bunu bir de 200-300 milyon aylıkla ayın sonunu getirmeye çalışan dar gelirliye sor bakalım, zenginlik onu rahatsız eder mi?Altında Eurovision'u "komşu"nün kazandığı, Türkiye'nin ise ilk 10'a bile giremediği için "seneye elemelere katılmak zorunda olduğu" haberi... Hemen 'biliyorduk bunu zaten, daha da kötüsünü bekliyorduk aslında' diye düşünüyor insan. Bunu önceden söyleyenler "kaba, acımasız, haksız" ve daha neler neler oldular... "Doğru"ya doğru demek bile suç olunca bu sonuçların da güle oynaya karşılanması gerekiyor.Üç nalla, bir at"Boşverin canım, Eurovision zaten önemli bir yarışma değil" veya "Önemli olan kazanmak değil, katılmak" demelisiniz mesela. Kazanan ülkelerin "dünya çapında büyük bir reklâm fırsatı" diyerek milyonlarca dolara salonlar, sahneler hazırladığı, Ukrayna'da 300 bin kişinin sokakta izlediği bir yarışmaya böyle demelisiniz.Kaybedeceğiniz ya da kaybettiğiniz belli çünkü...Bülent Özveren yarışma öncesinde "Bizim grubu sahnede izledim, beğendim, izleyen herkes de çok beğendi. Kıyafet güzel, makyaj mükemmel, eh ne kaldı geriye?" deyince odada birlikte izlediğim birkaç kişi aynı anda; "Ses, şarkı, dans, performans" diye saymaya başladı. Ben 'geriye üç nalla, bir at kaldı' dedim. Sıra bize gelince üç nalla bir atın da olmadığını beraberce gördük.Bırakın sesi, şarkıyı kıyafet ve makyaj başlıbaşına fiyaskoydu. Kıyafeti hazırlayan kişi daha önce dans gruplarında da yaptığını yapmış ve Türkiye'yi (bu kez Arap ülkesiyle değil) Hindistan veya Pakistan'la karıştırmıştı. Bu "Şaman" modasını pek beğenenler ve her sahne olayına bulaştıranlar sayesinde saç ve makyaj da (Şamanlar'ınkini bilmem ama) Kızılderililer'inkine pek benzemişti.Aslında "katılacak şarkı" dan önce, "buna karar verenler"in doğru seçilmesi gerekiyordu. Türkiye'yi temsil edecek şarkı ve gruplara bu kadar kolay kim karar veriyor? Bu kadar çok sanatçısı olan ülkede, profesyoneller ve ingilizce şarkılar varken neden hata yapılıyor?Kenan Doğulu katılmayı kabul etmişken neden o gönderilmiyor (ki ne şarkılar vardır onda kazanacak...)Bakın şu sızlanana!Başbakan Erdoğan kayıt dışı ekonomiden şikâyet ediyor bir başka haberde. Konuşmasını da izledim, üzüldüm bakarken(!) keşke çözebilsek bu sorununu..."Kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına aldığımızda vergilerin büyük kısmını kaldıracağız" diyor. Benim de tek sorunum kimi kime şikâyet ettiğini anlayamamış olmak. "İki buçuk yılda neden çözmediniz ve bunun acısını, yükünü halka bindirdiniz" diye sormaz mı vatandaş?Ve sayfanın en altında "Müslüman first leydiler" haberi... Fotoğrafta Emine Erdoğan Şam, Mısır ve Suriye lider eşleri ile Pakistan eski Başbakanı Benazir Butto'nun arasında...Suzan Mübarek ve Esma Esad'ın başları açık, Benazir Butto'nun omuzlarına inen tül eşarbının altından topuzlu saçları olduğu gibi görünüyor. Emine Hanım'ın türbanı ise yüzünü, boynunu çepeçevre sarmış.Acaba bu Müslüman hanımlar ve arkalarında görünen sayısız başı açık kadın dinimizi bilmiyorlar mı? Yoksa Müslümanlığa Emine Hanım kadar saygıları mı yok?Bir gazete neler düşündürüyor insana...Bu nasıl danışman?Öte yanda CHP Genel Başkan'ı Deniz Baykal'ın Mescid-i Aksa ziyareti sırasında danışmanının kıyafeti büyük tepki yaratmış. Dar bir pantalon ve kolsuz bluzla, başı acık olarak içeri girmeye kalkan danışmana Cami cemaati itiraz etmiş. Danışman, üzerine bir ceket verilerek uzaklaştırılmış.Bakar mısınız; bu kadar basit bir kuralı, ibadet yerlerine dünyanın her köşesinde uzun kollu düzgün bir kıyafet ve başörtüsüyle girileceğini, bırakın bunu protokolde o kıyafetle yer alınmayacağını bilmeyen bir danışman... Lideri yabancı bir ülkede zor durumda bırakan danışman...Hep uçlarda dolaşmak yerine ortayı bulmayı ne zaman başaracağız gerçekten merak ediyorum...
Geçenlerde hemcinsim bir meslektaşım tarafından, birçok kadın gazeteciye de sorulan şöyle bir soru yöneltildi bana;"Uzun gazetecilik yaşamınızda röportaj yaptığınız kişilere flörtöz bir yaklaşımınız hiç oldu mu? Veya beğendiğiniz, flört etseniz hoş olabileceğini düşündüğünüz biri?"Önce çok şaşırdım, bugüne kadar yüzlerce soruyla karşılaşmıştım ama böylesini hiç duymamıştım doğrusu... Sonra bu meslektaşımın konuyla ilgili bir kitap yazmakta olduğunu gönderdiği mail'den öğrenince kendisini telefonla aradım... Böyle bir şeyin en azından "mesleğime duyduğum saygı" nedeniyle olamayacağını, evli olmasaydım bile bunun aklıma gelmeyeceğini ve diğer sebeplerini anlattım.O da "Lütfen hiç değilse bunları kısaca yazın" deyince yazıp gönderdim.Olamazdı... Aklımdan bile geçemezdi çünkü; önce dediğim gibi mesleğime... Sonra kendime ve tabiî sevdiğim insana saygımdan dolayı olmazdı.Sonra bir meslekte yükselen kişilerin aynı mesleği seçecek gençlere iyi bir örnek oluşturması gerektiğine inandığım için olmazdı.Gazeteciliğin çok ciddi bir iş olduğunu bildiğim, kadın erkek ayırımı yapılmasına kesinlikle karşı olduğum için olamazdı.En önemlisi insanın niyetini bozduktan sonra her an, her yerde flört etmesinin mümkün olduğunun bilincinde olduğum için bu mümkün değildi. Yani, uzun sözün kısası bence bu tür olaylar kesinlikle "niyetle ilgilidir.Niyetin varsa fark eder veya yeltenirsin, niyetin yoksa; kurallara ve kendi ilkelerine uymak kararındaysan yapmazsın. Bu kadar açık!Durum böyle olunca herhangi bir nedenle karşısındakiler! aptal yerine koyanlara da kızıyor insan...Örneğin; omzundan askısı düştüğü için göğsü ortaya çıkan, elbette çok daha sansasyonel olduğu için gazetelerde böyle yer alan ve şöhretine şöhret katan mankenleri daha önce yazmıştım. Bir şarkıcının "fark etmeden askısı kaydığı için" göğsü tümüyle açıkta kalmış fotoğraflarını da gördük dün..."Kazayla düşmüş askılar"... Kim ne derse desin, kim ne kadar bozulursa bozulsun "olmaz" efendim. Bir kadın her şart altında düşen askısını, hele göğsü açıkta bırakacak kadar düşen bir askıyı anında fark eder. Aslında daha düşerken, yoldayken fark eder.Bunamamışsa, duyularını yitirmemişse tabiî!.. Aa, isteyen istediği gibi soyunuyor, TV'lerde bile çıplaklığın sınırı kalmamış, soyunmak kendi bileceği iş ama "kazayla" deyince olmuyor. Karşıdakilerin de duyuları küçümsenmiş, daha da doğrucası reyting uğruna aptal yerine, sürü yerine konmuş oluyor o zaman...Veya şöyle bir örnek; bir yazarımızın uluslararası ödül alması veya bir edebiyatçılar derneğine şeref üyesi seçilmesi her vatandaşı gururlandırır, mutlu eder. Ama o yazar Türkiye aleyhinde açıklamalar yaptıktan çok kısa bir süre sonra ödüllendirilirse akla soru işaretleri gelir... Türkiye'den ne başarılı edebiyatçılar gelip geçmiştir tek bir ödül almadan. Tek ödülleri ders kitaplarına geçen eserleri, kuşaklar boyu elden düşmeyen kitapları olmuştur.Aa, öyle oldu diye bunlar uluslararası ödül almasın mı? Alsın tabiî, şeref üyesi de olsun ama gel gör ki çok kötü bir zamanlama... Ne kulis faaliyetleri dönüyor Oscar ödüllerinde bile..."Sarı Zeybek" adıyla piyasaya çıkacak olan rakının tanıtımını Atatürk Müzesi'nde yapmak için şirket Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne başvurmuş. İlk bakışta masum bir istek gibi görünüyor, ikinci bakışta "Ne gerek var?" Yer mi kalmadı? Bir bağlantı kurmak veya koskoca Atatürk Müzesi'ni rakı reklâmına bile açmak mıdır niyet?Bilmem ki sizi de rahatsız ediyor mu bu "masum görünen" tesadüfler?
Şiddete uğrayan kadınların içini dökebildiği, nadiren sorunlarına çözüm bulabildiği, toplumu da bir ölçüde bilinçlendiren programlardı yayından kaldırılanlar... Bu nedenle birçok kimse kararın doğru mu, yanlış mı olduğuna pek emin olamadı.Peki acaba gerçekten doğru mudur bu kararlar?Türkiye daha medenî, genelde kadınlara karşı bir nebze daha saygılı, konuşan kadını yasalarla ve sığınma evleriyle koruyabilen bir ülke olsaydı bu programların kalması daha doğru bir karar olurdu. Aynı formatta programlan ben daha önceden Amerika'da izlemiştim. Yani söylendiği gibi bu programlar ilk kez bizde ve "birilerinin buluşu" olarak ortaya çıkmamıştır.Bununla birlikte Amerika'da da çözüm yerine, birkaç kişinin kavgasıyla sonuçlanıyordu programlar. Çünkü orada da hedef deformasyona uğramış, amaç toplumu "şiddeti, "ihanet'e, "yalan"a karşı bilinçlendirmek, kadınların insan haklarını savunmak yerine reytingi yüksek bir program yapmak haline dönüşmüştü.Aynı şekilde bizde, Ayşe Özgün'ün çok daha önceden başlattığı programlar dışında olanlar, ezilen kadınlara yardım amacıyla yapılıyor gibi görünmelerine ve belki de gerçekten öyle başlamalarına rağmen sonuçta hemen hepsi "ne kadar kavga, ne kadar göz yaşı, o kadar reyting" durumuna gelmişti. Oysa kadın haklarıyla ilgili ve ezilen kadınların sıkıntısına, doğru anlamda çözüm getirecek programlara çok ihtiyaç var.Meclisindeki kadın oranıyla dünyanın insan haklarında en geri ülkelerinin de gerisinde olan bir Türkiye burası...Eğitimde, iş dünyasında, evde, toplumda hep "ikinci sınıf vatandaş" statüsünde görülen...Yasal haklarına kavuşması için hâlâ mücadele verilen; taciz, tecavüz ve namus cinayeti tehlikesi altında yaşayan, hâlâ tecavüzcüleriyle evlendirilen, "namus için" denerek burnu kesilen kadınların ülkesi...Maçolar sahnede!Onun için kadın sorunlarını ciddi şekilde işleyen programlara ihtiyaç var. Medeni Kanun ve Ceza Kanunlarının yenilenme döneminde STK'lar, hukukçular seslerini yazılı basın sayesinde duyurabildiler. Onları konuşturacak, sorunları ele alacak pek az sayıda TV kanalı (CNN ve Habertürk gibi) çıktı.Şimdi örneğin kadın hukukçular, Ecevit Hükümeti döneminde Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi'nin kasten hatalı çıkarılması sonucu bu kanundan yararlanamayan 17 milyon kadının hakkını aramak üzere yeniden harekete geçiyorlar. Avrupa Komisyonu'nün da düzeltilmesini istediği bu maddenin tekrar ele alınmasını, gündeme getirilmesini istiyorlar.Medya toplu şekilde destek olsa Hükümet bu konuyu kısa sürede çözmek durumunda kalırdı. Zaten medya zamanında, yeterince İsrarlı ve devamlı yayın yapsa, toplu hareket edebilse ve izleseydi ne Medeni Kanun böyle çıkabilirdi, ne "namus cinayetleri" ne hafifletici neden getirilebilirdi, ne de TCK'nın basınla ilgili maddeleri bu şekilde kalabilirdi.Kanaltürk şu anda, kadın sorunlarına ciddi şekilde eğilmeye kararlı olduğunu belirtecek şekilde Medeni Kanun'a bir programıyla sürekli destek veriyor. Konuyu uzmanlarla işliyor, gündeme getirme gayreti gösteriyor.TV kanallarının artık sorumluluğunu hatırlaması, ciddi yayıncılığa dönmesi; ev gözetleme, koca bulma, göbek atma, geyik muhabbeti programlarını kaldırmayacaksa bile saatini azaltması, yerine eğiten, öğreten, analiz eden programlar koyması gerekiyor.Gerçi kadın okurlarımız arasında programların kaldırılma kararına kızan, "Maçolar yine sahnede, haberiniz ola" diyenler var ama bence toplum sorunları ancak böyle çözülür, tavuk-horoz dövüşünden reyting umarak değil.
Lütfi Kırdar'ın dev salonunu dolduran kalabalık 18 Mayıs Çarşamba akşamı nadir rastlanacak güzellikte bir müzik ziyafeti yaşadı.Yunanistan'ın en değerli ses sanatçılarından biri olan Mana Farandouri ile Zülfü Livaneli nin birlikte verdikleri konser tek kelimeyle "olağanüstü" idi. Onlan birkaç yıl önce New York konserlerinde de birlikte izlemiştim ama konser sonrasında her iki sanatçıya da söylediğim gibi bu kez o konserden de "çok daha iyiydiler.Dünyada bundan daha güzel bir duygu olduğuna inanmıyorum; söyleyerek veya dinleyerek müzikle kendinden geçmek... Ruhunu şarkılara, notalara bırakmak ve her şeyi unutmak... Bunu ancak gerçek müzik, saf, kaliteli müzik yaşatabiliyor insana...Ve o gece, böyle bir geceydi. En zor, en çekişmeli dönemlerde bile ortaklaşa yaptıkları konserlerle iki ülkeyi yakınlaştıran, yine uyumu ve söylenmesi en zor şarkılarda zahmetsizce kusursuz bir uyum yakalayabilen iki büyük sanatçıyı dinlemenin, izlemenin keyfi yaşatabiliyor.Önce Zülfü Livaneli'nin, artık hepimizin ezbere bildiği ve tüm salonun koro halinde katıldığı Karlı Kayın Ormanı, Leylim Ley gibi eski şarkılarını Yunanca ve Türkçe söylediler... Sonra Maria Farandouri "Theodorakis şarkıları"ndan birkaç tanesini yalnız başına seslendirdi. Bir sanatçının giderek sahnede nasıl büyüdüğünü dakika dakika yaşatarak."Periyali" isimli şarkıda iyice zirveye çıkarak, büyüleyerek...Dayanamayıp sık sık "nasıl bir ses, nasıl bir tekniktir bu" demekten kendimi alamadım.Konserin ikinci bölümünde Livaneli, her ikisi de güzel ses ve performansa sahip olan Ferhat Göçer ve Azeri sanatçı Brilliant Dadaşhova ile birlikte Haziran ayında çıkacak olan yeni albümü "Hayata Dair"den bazılarını ilk kez seslendirdiği şarkılar söyledi... İstisnasız hepsi, en az eski şarkıları kadar seveceğimiz parçalar."Nerdesin", "Akdeniz Akdeniz", Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye'deki Rumlarla, Yunanistandaki Türklerin değiş tokuş edilmesinin üzüntüsünü anlatan "Mübadele", benim en çok beğendiğim "Bir Karanlık, Bir Aydınlık"...Ve bir de töre cinayetlerinin verdiği acıyı hissettiğiniz, büyük ihtimal sivil toplum kuruluşlarının töre ve namus cinayetleri için simgesi haline gelecek olan "Güldünya"...Uzun yıllardır tanıdığım, uzun yıllar aynı gazetelerde çalıştığım, hem köşe, hem oda komşum, değerli meslektaşım ve arkadaşım Zülfü Livaneli'nin son albümünün ve konserinin başansı elbette beni bir çoğunuzdan, hayranlarından da daha çok etkiliyor, mutlu ediyor.Özgün ve dünyanın her yerinde zevkle dinlenecek şarkıları bizim için gurur verici... Bunları dinledikçe bir konuda üzüntü de duymuyor değilim;Böylesine güzel şarkılarımız, dünya çapında başarılı sanatçılarımız varken uluslararası yarışmalara neden iddialı şarkı ve sanatçılarla katılamıyoruz?Bu arada... Söylemeden geçemeyeceğim, Zülfü Livaneli'yi Türk, Yunan ve Alman sanatçıların yer aldığı son derece başanlı orkestranın önünde huzur içinde şarkılarını söylerken izlediğimde "müzisyen" kimliğinin ona "siyasetçi"den daha çok yakıştığını ve daha çok mutluluk verdiğini düşündüm.Yanılmadığıma da eminim.Toplum Gönüllüleri kermesi!TOG; Toplum Gönüllüleri son derece yararlı çalışmalar yapan bir sivil toplum kuruluşu. Bu kuruluşta çalışan 4000 gencin aktif katılımıyla son iki yıl içinde Türkiye genelinde 50 bin insanın yaşamına destek sağlanmış. Sadece 2004 yılında 300 bin saat "gönüllü hizmet'le ülke ekonomisine 1 trilyon liralık gönüllü katkı üretilmiş.Köylerde okullar onaran, ormanlar oluşturan, sokak çocukları ile ilgili projeler üreten, okuma-yazma ve bilgisayar kursları açan TOG; beş aylık bir çalışmayla hazırlanan "Bahar Kermesi ni 25 Mayıs Çarşamba günü Kemerburgaz'da, Kemer Golf & Country Orman Evi'nde yapıyor.Gelirin tamamı, toplum gönüllüsü üniversite gençlerinin önderliğinde yürütülen çeşitli toplum hizmetlerine harcanacak.Bu tür sivil toplum faaliyetlerine aktif olarak katılmayanların, hiç değilse sağlanacak gelirlere bir katkısı olmalı.Zamanınız varsa çorbada tuzunuzun bulunmasını esirgemeyin. Kermesi gezin, görün.Hazırlanan zevkli el emekleri içinde beğeneceğiniz bir şeyler mutlaka çıkacaktır.