Sinop'un Bektaşağa Köyü'nden Yaşar Kandemir'in VATAN için yazdığı ve Mert Mcrtsoy'un gönderdiği şiir öyle güzel ki elimde olsa hepsini almak isterdim buraya... Kısa bir bölümünü paylaşabileceğiz ancak.VATANTakip ediyorum ilk günden beri Nice bin sayılar göresin Vatan Maşallah değilsin kimseden geri Nice bin sayılar göresin Vatan***Başka gazeteden koptu kadrosu Düzeldi sanırım artık bordrosu Ülkede dertlerin sanki korosu Nice bin sayılar göresin Vatan***İşçinin, memurun, emeklilerin Gönlünde taht kurdun öğrencilerin Bağımsızlık olsun hep karakterin Nice bin sayılar göresin Vatan(...)***Köylü Yaşar der ki; şaka bir yana Adı anılmayan küsmesin bana Bir gazete çıktı işte meydana Nice bin sayılar göresin Vatan İnan ki tam bize göresin Vatan...Harika değil mi? Sayın Yaşar Kandemir şiirden sonra da "Sizi bu yazın köyüme davet etsem ne dersiniz? Sizi bilemem ama biz sevinirdik gelirseniz. Selâmlar" diyor.Ben de sevinirim, hem nasıl. İnşallah zaman bulur bulmaz gideceğim.Çok teşekkürler... Şiir için ve davet için...Bu içtenlik değil midir gazeteciyi okurlarına tutsak eden?"Korunmaya Muhtaç Çocuklar" müzayedesi!İnanın bana Uğur Antik in müzayede kataloguna baktım ve bayıldım. Nasıl güzel yağlıboya tabloları, mobilyaları, altın sayfalara yazılmış "Kur'an-ı Kerim"ler, heykeller, elmas, pırlanta aksesuarlar, mineli saatler, Hereke, Kafkas, İran, Kayseri halı ve kilimler, gülabdanlıklar, şamdanlar, daha neler var...Hem siz seçmekte zorlanacak ve nefis antika parçalara sahip olacaksınız, hem de kermes ve müzayedenin tüm geliri Bolluca Çocuk Köyü'nde kimsesiz çocuklar için yapılacak olan Gençlik Evi Projesi'ne bağışlanacak.Bugün (12 Haziran Pazar) Kemerburgaz'da Kemer Golf-Country Club Hayat Lounge'da saat 14'te müzayede, 11.00-19.00 arasında ise kermes var.Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı Uğur Antik işbirliğiyle hazırlanan böyle bir güne katılmaktan daha güzel Pazar programı olur mu? Haydi dayanışmaya siz de katilin...(Bilgi için tel: 0212 291 61 11)
Kısa bir süre öncesine kadar siyasetçilerin aileleri çok göz önüne çıkmazlardı. İsteyenler perde gerisinde toplum için çalışmalar yapar, sivil toplum kuruluşlarına destek verir ama her fırsatta kocasının, babasının omuz başında bitmezdi.Avrupa devlet başkanlarının, başbakanlarının da göbek bağıyla bağlıymışlar gibi eşleri ve çocuklarıyla her an yapışık fotoğraflan sık sık çıkmaz. Herkes kendi işine bakar. Bizim Cumhurbaşkanımız Necdet Sezer'in eşini de her an yanıbaşında görmezsiniz. Semra Sezer gerekli faaliyetlerinden hiç geri kalmamasına rağmen her karede onun yanında olmadığı gibi yalnız başına gittiği yerlerde de sanatçılar gibi poz poz fotoğraf çektirmiyor. Çocuklarını ise cumhurbaşkanı seçildikten sonra bir kez birlikte fotoğraflayabildiler.Ne tahsillerini duyduk, ne kılık kıyafetlerini, ne yaşamlarını.Türkiye'nin "siyasetçi ve ailesi" profili Turgut Özal'a kadar Sezer'in tarzına benzer şekildeydi. Turgut Özal, ailesini gereğinden fazla ön plâna çıkardı, özel yaşamlan dahil her günleri gözler önünde yaşandı ve toplum tepkisi çok büyük oldu. Hem aile gördü zararını, hem de Özal'dan sonra giderek ailesine yapışık görüntü sergileyen, onların yaşamlarını bile politika malzemesi yapan siyasetçileriyle Türkiye...Bugünkü hükümetin üyeleri ise işi tam uç noktaya getirdiler. Onlar nerede eşleri orada. Başbakan Erdoğan, dünyanın bir ucundan öbür ucuna seyyah gibi gezerken ve Türkiye ile hiçbir ilgisi olmayan ve olması da gerekmeyen ülkeleri bile atlamadan arka arkaya hepsini dolaşırken eşi de yanında... Eğer bakanlar da gitmişse onların eşleri de. Bazen çocuktan da...Bunların hiçbiri özel gezi değil, nitekim Washington ziyaretinde Laura Bush "eşlerin buluşmasına gerek olmadığım, zira bunun bir çalışma ziyareti olduğunu" resmen açıklayarak Türk heyetinin protokol filân inlemediğini "hakaret gibi" belirtmiş oldu.Başta Başbakan olmak üzere Hükümet üyelerine birilerinin hem protokolden söz etmesi, hem de ülkeleri eşleriyle birlikte gezmek, tatil yapmak, istiyorlarsa bunu herkes gibi özel seyahatlerle yapmalarını anlatması gerekiyor.Tabiî işin bir de şu yanı var; olay sadece "kendi imkânlarıyla gidiyorlar" meselesi de değil. Kendi imkânları her gün ayrı bir ülkede lüks tatiller yapacak kadar geniş olan sorumlu yöneticiler, hele de "halkın içinden geldiklerini" söyleyerek o halkla yer sofralarında yemek yiyorlarsa vatandaşlarının büyük çoğunluğunun ne maddi sıkıntılarla boğuştuğunu bilir ve üç seyahatten birinin parasını yardım için, eğitim, sağlık için harcar.Ne ABD seyahati gibi önemli sorunları çözmek için gidilen bir seyahate, ne de diğerlerine cümbür cemaat kafilelerle katılmak Türkiye için hiç hoş olmuyor.Bakalım ne zaman farkına varacaklar?Bu nasıl stratejik ortaklık?Bugün yazılarım doğal olarak bütün projektörler üzerine çevrilmiş olan Tayyip Bey'le ilgili...Sizin aklınız eriyor mu bilmem, benim ki bir türlü içinden çıkamıyor. Hem ABD ile tezkere krizinden başlayarak iyice gerginleşen ilişkileri düzeltmek için özel seyahatler düzenle. Her konuda yardımına ihtiyaç duyduğunu belirt ve yardım iste. Hem de gitmeden önce ABD'nin, "terörü destekliyor" dediği ve neredeyse Irak'tan sonra oraya el atacağı duygusunu verdiği Suriye ile can ciğer kuzu sarması ol.Sonra da Bush'un karşısında bu sıkı fıkı ilişkinin sağladığı yararlardan söz et. "Sabrımız taşıyor, çileden çıkıyoruz" sözlerini sarfetmeden önce kendini daha da ileri gitmemek için zor tutmuş gibi görünüyor Bush.Her şeyimizin birden mi yanlış olması gerekiyor bilmem ki? Bu "siyaset" dediğimiz şey öyle zannedildiği gibi Allah vergisi bir yetenek filân değil, günün birinde nasılsa bunu da anlayacağız ama umalım da çok acı derslerle olmasın!
İnsanlar aklanabilirler, bu bir gerçek. Ama bazı insanların, bazı toplumların diğerlerine göre çok daha kolay aldandıkları da bir gerçek. Bazen öyle uyutuluyor, öyle "sürü yerine" konuyoruz ki isyan ediyorum kendi adıma...Örneğin; merak etmeme ve olanca sinema aşkıma rağmen Brad Pitt'le Angelina Jolie'nin "Mr. and Mrs. Smith" filmine gitmemeyi düşünüyorum artık. Gitmek istememin nedenlerinden biri iki oyuncunun gizli ajan yetiştiren kuruluşlarda bu film için aylarca eğitim görmeleriydi. Böylesi çalışmaların sonucunu görmek ilginç geliyor bana. Ayrıca Brad Pitt'in yeni ve iddialı bir filmini kaçırmak istemem. Eh, Angelina Jolie'nin de... Ama ne zaman ki aşk yaşadıkları bilinen bu ikilinin, sevişme sahnelerinde çok ateşli oynadıkları, iç çamaşırı giymedikleri basına sızdırıldı(!) ve hatta Jolie "atlama sahnelerinde de iç çamaşırı giymeyi unuttuğunu ve bunun setteki herkes tarafından farkedildiğini, kendisinin (bile) utandığını" söyledi, bende istek kalmadı. Aksine şimdiden filmin yeterince iyi olmadığı önyargısına sahibim.Çünkü bu yapılanın, sinemacıların sık sık başvurduğu bariz bir istismar olduğunu biliyorum.Düşünebiliyor musunuz şimdi dünyada kimbilir kaç saf erkek "acaba Angelina ne kadar çıplak, ne görebilirim" diye filme koşacak...işte aynı aldatmaca siyasetçiler, bazen basın, bazen akademisyenler tarafından da yapılıyor. "Saflara özel çalışmalar! Bu arada kurunun yanında yaş da yanıyor, o apayrı bir konu."Saf"lar özel aldatmacalarBakın şimdi...Bir akademisyen çıkıyor, kendisiyle aynı görüşte olmayanlan Amerika'da zencileri işkenceyle öldüren Ku Klux Klan a benzetecek cesareti buluyor. Meydan açık... Kimseden ses yok, herkes kabulleniyor.Ama başkalan çıkıp "kendi vatanınıza zarar veriyorsunuz, bu ihanettir" dediğinde aynı şahıs ve destekçileri koro halinde "bize vatan haini dediler, susturuluyoruz" yaygarası koparıyor.Bu, toplumu şirretlikle ALDATMAKTIR.Başbakan Erdoğan'ın bulunduğu yerlerde bal gibi "içkiye gizli yasak" getirilmiş olduğu bilinirken "içki serbest ama kimse içmiyor" demek, hele de Başbakan çıktığı dakikada millet içkiye sanlıyorsa ALDATMAKTIR. İslamî rejimle yönetilen ülkelerdeki yasaklar yavaş yavaş (pek yavaş da sayılmaz) Türkiye'ye getirilmektedir. Bunlan neyin takip edeceği de açıktır.Kur'an kurslarına izin verecek şekilde ceza indirimi yaparak cezayı "para cezası" sınırına indirmek, sonra da "yasalarda hâlâ yasak" masalını anlatmak toplumu ALDATMAKTIR.Türk kadını küçük düşürülüyorEmine Erdoğan, Suriye'de "Uluslararası İş Kadınları Forumu"nda Türk kadınının cumhuriyet, demokrasi sayesinde ne kazanımlar elde ettiğim ve diğer İslâm ülkelerine göre ne kadar ilerde olduğunu, yeni TCK'da da "birey" haklarının (neredeyse) tümüyle verildiğini anlatmak yerine "Hz. Ayşe'lerin, Hz. Fatma'ların üstlendiği role ulaşamadığını" söylemesine, tüm konuşmasında kadının "özgür birey" değil anne ve es rolü üzerinde durmasına rağmen medyanın bunu "Kadın-erkek eşitliğini anlattı" şeklinde yansıtması ALDATMACADIR.Laura Bush "Çalışma ziyaretine gelindi, görüşmemiz gerekmiyor" derken hâlâ Amerika'ya ve siyasi-ekonomik görüşmeler için gidilen her ülkeye, o ülkenin lider eşi kabul etmese bile Başbakan ve bakan eşlerinin gezmeye götürülmesi ve bunun alışılmış bir durum gibi gösterilmesi ALDATMACADIR. Bu son ikisi yalnız o hanımları değil Türk kadınını, Türk toplumunu toptan küçük düşüren, protokolü de hiçe sayan davranışlardır.Başbakan'ın ABD'de, dış ilişkilerdeki sorumluluk üçte iki Meclis çoğunluğuyla kendisinde değilmiş gibi "CHP Amerika'ya karşı" demesi bir ALDATMACADIR. Böylelikle koskoca bir ülkenin başbakanı sözüm ona hem suçlamadan kurtulmuş, hem de ABD'nin kendisini desteklemeye devam etmesi mesajını vermiş oluyor.Ve tabii yine Başbakan'ın ABD medyasına yaptığı türban şikâyeti. Türkiye ile ABD'deki kurallar ve ülkelerin konumu dolayısıyla tehlikeler arasındaki farkı bilmesine rağmen yaptığı şikâyet ülkesini küçük düşüren ama oy avcılığı için iyi bir fırsatı değerlendiren bir ALDATMACADIR.Kızlarını İslâm ülkelerindeki Amerikan okulları yerine neden ABD'ye gönderdiğini de açıklasaydı keşke!
Bu konuda yeterli kültüre sahip değildim doğrusu... İnsan her şeyi bilmek zorunda değil ki ayrıca ben de her konuyu, her şeyi bildiğini iddia eden bir ukalâ değilim.Birileri bana adımın Internet'te "Sabetayist'lerin isimlerini verdikleri listelerde yer aldığını söyleyince, daha önce de yazdığım gibi "nedir bu Sabetayist, yenir mi?" diye sormuştum. Sonra öğrendim, biraz anlatıldı, biraz okudum ve "ne olduğumu" anlamış oldum. Doğrusu insanın ne olduğunu, hangi köklerden geldiğini başkalarının bilmesi(!) ama kendisinin bihaber olması takdir edersiniz ki korkunç bir durum.O sıralarda bu Sabetayist olayı herkese korku salacak şekilde, sanki çok önemli bir ifşaatta bulunuluyormuş gibi basında yer alıyor ve kimseler dokunmaya yanaşmıyordu. Listelere baktığınızda ise kafası çalışan, gerçekleri gören ve toplumu aydınlatabilen veya herhangi bir dalda başarı kazanmış insanların neredeyse hepsini kuş yemi gibi serpiştirdiklerini görüyordunuz.Eh tabiî, ünlüleri, başarılı olanları alacaksın ki hem ses getirsin, hem de karizmaları çizilsin değil mi efendim?Neyse, biz karizmayı çizdirmeden çıktık işin içinden ve bizimle birlikte ismi yazılanların hemen hepsi de... Nasıl mı?Bu köşenin devamlı okurları hatırlayacaklardır; onlara annemin ve babamın isimleriyle, kökleri hakkında bilgi verdim.Ve çağrı yaptım; hangi bağlantıyla Sabetayist ilân edildiğimi bildirmelerini isteyerek bunu köşemde yayımlayacağıma da söz verdim. Ayrıca bir ay da zaman...Ne gelen vaar, ne giden. O arada birkaç kez de 'zaman kısalıyor' diye uyarmama rağmen kimsecikler bir yardımda(!) bulunmadı. Yani ben şu anda neyim, hangi partiden pardon hangi dindenim bilmiyorum. İnsan böyle ortada bırakılır mı?Balon listelerO çağrıyı yaparken 'ispatlamadığınız takdirde yalancısınız ve tüm yazdıklarınız bir balondan ibaret' demiş ve bütün başarılı insanları listelerine aldıkları için neredeyse bu listelere giremeyenlerin üzüleceklerini "bizi adam yerine koymuyorlar mı" endişesine düşeceklerini söylemiştim. Düşünün, bunları da kabul etmiş oldular açıklama göndermeyerek... Ne kolay bir hayat değil mi, kafadan atarak listeler yap ama kim, nasıl Sabetayist olmuştur açıklama...Tabiî bir de dinin siyasete alet edilmesine karşı çıkan ve din ile rejim konularında bilgi verenlerin çoğunun Sabetayist ilân edilmesi meselesi var. Onlar başka bir dinden olacaklar ki Müslümanlıkla ilgili açıklamaları gereken etkiyi yapmasın. İnternetteki isimlerde bu da dikkati çekiyordu. Meselâ bir gazetenin tüm çalışanları, sahibi Sabetayist ilân edildiği için toptan aynı etikete sahip idiler.Son olarak Abdullah Gül'ün listeye alınmasının nedeni bence; "Müslüman-demokratız" diyen AKP'li bir siyasetçi olması. Ayrıca çok radikal çıkışlar yapmıyor, eşi de sonradan türban takmış biri... Sabetayistliği akla yakın gelebilir ve diğer isimlerin de inandırıcı bulunması açısından "karşı görüşlere" yer verilmesi iyi olabilir.Yakındır Ali Babacan'ı da listeye almaları. Utanmasalar milletçe Sabetaycı olduğumuzu söyleyecekler.Ben en çok Abdullah Gül gibi, bunları hâlâ ciddiye alarak mektup yazanlara veya soyunu sopunu açıklayanlara üzülüyorum.Siz neden düşünüyorsunuz ki, iddia sahibi olandır düşünmesi ve ispatlaması gereken!(Not: Bu 'Sabetayist' hikâyesi, yalanlan ortaya çıktıktan sonra sönüp gitmişti. Şimdi aynı reklâma yeniden ihtiyacı olanlar başa döndüler. İnsanları toptan aptal yerine koyma alışkanlığı her alanda sürüyor.)Pera Müzesi'ni çocuklarınıza gezdirinNe zaman İspanya, İtalya, Fransa, İngiltere gibi Avrupa ülkelerine gitsem insanların oluk oluk müzelere aktığını, yalnızca sanat değil, bilim müzelerini kuyruklar halinde gezdiğini görürüm. Buna karşılık bizim yeterince müzemiz olmadığı gibi, olanlara ilginin azlığı beni her zaman üzmüştür.Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın Tepebaşı'nda açtığı 8 katlı muhteşem müzeyi gördüğümde okulların öğrencilere, ailelerin çocuklarına en kısa zamanda burayı gezdirmelerini diledim içimden... Üst katlarda genç ressamların tabloları, Sevgi ve Erdoğan Gönül Galerisi adı verilen ikinci katta Osmanlı sultanlarının portreleri, oryantalist ressamların Osmanlı dönemi ile ilgili eserleri, birinci karta ise 18-20 yüzyıllar arasına ait olağanüstü güzellikte, 400 parça "Kütahya Çini ve Seramikleri" sergileniyor.80'li yıllarda Suna Kıraç'ın arzusu üzerine toplanmaya başlayan çini ve seramikler yıllar içinde zenginleşerek günümüze ulaşmış. Osmanlı kültürünün gölgede kalmış bu yaratıcılık alanında ne kusursuz eserler üretilmiş olduğunu mutlaka görmek gerekiyor.Jean-Baptiste Vanmour'un "Osmanlı" tablolarını, Berteaux'nun "Derviş" ini ve tabii Osman Hamdi Bey'in inanılmaz güzellikteki dev "Kaplumbağa Terbiyecisi" ile "Kökenoğlu Rıza Efendi" tablolarını da...Bu hafta sonundan tezi yok çocuklarınızla Pera Müzesi'ne gidin ve gören herkes gibi bu gururu yaşayın.Suna ve İnan Kıraç'a kendi koleksiyonlarını toplumla paylaştıkları bu özel eser için çok özel bir teşekkür borçluyuz.
Üniversite gençlerinden tepki yağıyor. Kız ve erkek öğrencilerden aynı şekilde gelen tepkilerin hepsinde AKP Hükümeti'nin son zamanlarda yaptığı uygulamaların ve inatla çıkardığı kanunların endişe ve öfkesi var.Satırlarındaki gelecek endişesini gördüğünüzde onların adına içiniz sızlıyor. Her gelen hükümetten ayrı bir darbe yemiş bir toplumun gençleri olarak bir yanda işsizlik, fırsat eşitsizliği, devam eden yolsuzluklar, kendilerini bekleyen ekonomik sıkıntılar varken bu kez ülkenin rejimini tehdit ettiğine inandıkları gelişmeleri korkuyla izliyor ve haykırıyorlar:"Nasıl bir Türkiye'de yaşayacağız biz?"Öğrenciler ne diyor?İşte dün gelen öğrenci mektuplarının sadece 3 tanesinden satırlar:Murat Biricik: "Sayın Ruhat Mengi, herkes gibi ben de, halkın aydınlık kesimine ve rejime yönelik tehdit dolu çıkışları tedirginlikle izliyorum(...) Geçmişten gelen politikaların üzerine biraz kararlılıkla gidince kaçınılmaz olarak ortaya çıkan ekonomik basanlarla uyuşturulmuş halka, tepki veremeyeceği kadar küçük darbelerle çizilen gelecek, biraz yakından bakıldığında o kadar korkutucu ki, kandırılmış halkın oylarıyla kimlerin ne amaçla, ne mevkide bulunduğu apaçık ortaya çıkıyor.Sayın Mengi, tüm bu olayların karşısında bulunanların sesini duyurmakta birleştirici rolü yine medya üstlenmelidir. Tüm gazetelerin birleştiği bir ortak bildiride" değiştiğinize inanmıyoruz "mesajı iktidar gücüyle ülkeyi kendilerinin sananlara verilmelidir. Bu mesaj onların karşısında olan bizlere de yalnız olmadığımız mesajını ve ihtiyacımız olan desteği verecektir."Ebru Güneş: "Sayın Mengi, şu an bekârım, yarının iş kadını ve annesi olmak beni korkutmuyor; çünkü siz ve sizin gibiler var. Ve olacak bilirim. Ama düşünmeden de duramıyorum; tüm bu itirazlardan beklediğimizi alamazsak, benim çocuğum ve diğerleri şu an İran'ın gençleri gibi 'özgürlük' diye isyan edip protesto ederse hain ilan edilerek cop mu yiyecek? Ben şimdi o copu yemeye razıyım yeter ki geleceğim, umudum, canım evlâdım yemesin. Öyle bir hale getirdiler ki bizi, 23 yaşında adam gibi yaşamak varken kara kara, şuursuzca düşünüyoruz."Deniz: "Merhaba ablacım, ben 20 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. Bugünkü yazınızı da zevkle okudum, bu yazıya aynen katılıyorum, ben de bazen" oyumu verecek kadar "inanıyorum ama tabii ki erken farkına varıyoruz(...)Ülkemiz yasaklar ülkesi olup çıktı, gidişatımız hiç de iyi değil, bir din yönetimine doğru hızla adımlarla ilerliyoruz. Sayın Başbakan şu anda da gözünü Cumhurbaşkanlığına dikti. Türkiye'nin sonu ne olacak?"Çıt yok!Gençlerin endişesini siz de iliklerinizde hissedebiliyor musunuz?Başbakan Erdoğan'ın, Cumhurbaşkanının açıklamalarını, basından yükselen sesleri, muhalefet partisi lideri Deniz Baykal'ın sözlerini çarpıtarak, sanki kendisi dışında Müslüman yokmuş gibi herkesi "din karşıtı" göstererek ucuz bir "siyasi ticaret" yöntemi uyguluyor.Başbakan'ın "Cumhurbaşkanı'na inat" açıklamaları sürerken CHP henüz son gelişmelerle ilgili raporunu yeni ortaya çıkardı. AKP döneminde sesi pek bir yüksek çıkan Erkan Mumcu her ne hikmetse ANAP'ın başına geçtiğinden bu yana sesini yükseltmiyor. Onun herhalde uygulamalara itirazı yok. DYP'nin de...Ne STK'lardan, sendikalardan, ne de iş adamlarından da çıt çıkmıyor.Sustukça sıranın nerelere geleceğini görmüyor gibiler.Ağlayan, karanlık geleceğe itiraz eden bir gençlerle basın kaldı!Belçika'da "bilim dışı"!!Dün akşama doğru CNN'in verdiği habere göre Belçika Senatosu Adalet Komisyonu Ermeni soykırım iddialarını yasalaştırmaya yönelik tasarının tümünü reddetmiş.Bizim konferansçılara iş çıktı. Türkiye'de bu konuyu en iyi bilen uzman tarihçileri Türk Tarih Kurumu'nda çalıştıkları için, diplomatları Türkiye'nin Dışişleri'ne mensup oldukları için (emeklilik de kurtarmıyor) "kabul edilmez", "resmi söylemci" ilân edenler, bununla yetinmeyerek 353 bağımsız tarihçiye aynı etiketi yapıştıranlar ve dahi yabancı tarihçilere bile yapıştırmaya kalkanlar şimdi de Belçika Senatosu için zamk arayacaklar.Onlar da bilim dışı! Soykırım iddialarını kabul etmiyorlar, n'olacak şimdi?
Halil Berktay adını Ermeni soykırım masalında savunduğu tezlerden önce duymuş muydunuz?Çoğunuz "hayır" diye cevapladı biliyorum. İşte önemli konularda, temelinin "doğru"ya dayanmaması pahasına en uç, en aykırı görüşlerle ortaya çıkmanın yararı budur ki Türkiye'de birçok akademisyen, siyasetçi ve gazeteci bu popülist yaklaşımdan fazlasıyla kazanç sağlamaktadır.Eğer "tehcir karan bile soykırım demektir" benzeri sözler kullanır "soykırım olmadığını söyleyenleri, konferansa karşı çıkanları Ku Klux Klan'a benzetirseniz adınız duyulur ve siz duyulacağından emin olarak bunları söylersiniz. Çünkü bilirsiniz ki bu kadar irrite edici, büyük kitleleri suçlayıcı radikal söylemleriniz doğal olarak sansasyon yaratacak, en azından basında "ilgi çekici haber" olarak yer alacaktır.Din ticaretiAma gerçekte yapılan kolaycılığın, ucuzculuğun, bazen sanatçıların veya basit politikacıların başvurduğu bir taktikten, politikadan başka bir şey değildir.Elmayla armuta yer değiştirterek Müslüman bir toplumda din ticareti yapmak gibidir örneğin... Her vatandaşın aynı huzurla yaşaması, dinin, inancın ayrıcalık yaratmaması için laikliğin gereği olan "kamusal, devlete ait alanlarda dini simge kullanamama" gereğini size "başörtüsüne saygısızlık" olarak yutturuverir kendini herkesten akıllı sanan bir politikacı... Bunu öyle doğal bir tavırla söyler ki neredeyse aydın insanlar bile şüpheye düşer. İşte adını "Ermeni soykırım iddialarına Ermeni bakış açısı" ile duyuran birkaç kişi de bilim etiketi altında benzer bir yöntem kullanıyorlar.350 bilimdışı, 3-5 bilim içi!Diyelim ki Prof. unvanı olan ve yapacakları konferansın bilimselliğine halkı inandıran, oysa bilimle, özellikle o dönem tarihiyle hiçbir ilgisi olmayanları da konuşmacı olarak davet eden birileri çıkıp "soykırım yoktur" diyen "İlber Ortaylı ve 350 akademisyen"in bilim dışı olduğunu iddia eder.Türkiye'nin ünlü tarihçilerinin de içinde bulunduğu, tam 353 kişi bilim dışı ama kendilerinin başı çektiği 3-5 kişi bilim içi... Bununla da kalmaz, bu tamamen özgür bilim adamlarının tarihten, belgelerden söz ettikleri için "resmî söylemi tekrarladıklarını", kendi görüşlerinin ise "resmî tezin dışında özgür görüşler" olduğunu iddia eder. Aslında tek bir "tarih" vardır ortada ve bunun böyle olduğunu kendileri de bilip söylemektedirler, bu nedenle ne Koçaryan konuşabilmekte, ne de kendileri TV'lere çıktıklarında tezlerini inandırıcı şekilde savunabilmektedirler ama olsun futbol maçında(!) taraftar toplamak için her şey mubahtir. Defalarca görüşlerinizi sayfalar ve programlar doluşunca medyada duyurur, sonra da "susturulmuş aykırı görüş" olduğunu söylersiniz.Zeytinyağı gibi suyun üstüne de çıkabilir ve asıl "son anda başka takıma transfer oldu" gibi ağır bir hakarete uğrayarak "bilimsel kongrede İngiliz filologu mu konuşacak" cevabını veren Prof. İlber Ortaylı'yı ağır hakaretle suçlarsınız. Nasılsa karşınızda size inanacak bir aptallar ordusu vardır, veya siz öyle görmektesinizdir.Elinizi sallarsanız Prof'a çarpıyorBütün bunlar bir yana, Ermeni olaylarını yakından izleyen yabancı diplomat ve gazetecilerin yazmış olduğu raporları, belgeleri bilmiyor gibi "Osmanlı, evrakları yok etti" diyebilen Halil Berktay'ın, Amerika'da zencileri vahşice öldüren, işkence ayinleri yapan "Ku Klux Klan la soykırım olmadığını savunanlar arasında benzerlik kurması çok ağır bir hakaret, suçlama, kışkırtmadır. Kendisinin basite indirgediği gibi "sert bir benzetme" değil kamu davası olacak nitelikte, dehşet verici bir benzetmedir.Eğer basın her kelimesinin hesabını verecekse aynı hesap akademisyenden de istenmelidir.Ve ayrıca, artık elinizi sallasanız bir "Prof."a çarpıyorsunuz, bilim adamlığı sadece unvanla olmuyor. Bir bilim adamı sözlerini açıklayabilmelidir.Berktay da bununla yükümlüdür. Sözlerinin arkasında durarak açıklamasını bekliyoruz.Erdoğan'ın sınırsız özgürlüğüCumhurbaşkanı Necdet Sezer'in özellikle "kaçak Kur'an kursları"na özgürlük getiren yasa maddesi ile ve genel olarak da Hükümet'in benzer, sessiz ve derinden faaliyetleri ile ilgili olarak yaptığı açıklamadan sonra Tayyip Erdoğan yine serbest atışa geçti.Öyle sınırsız bir özgürlüğe sahip ki konuşmalarında, dışardan bakan biri gerçekten de Türkiye'yi hâlâ Osmanlı padişahlık döneminde zannedebilir."Bu millet bizi seçti, yetkimizi sonuna kadar kullanırız, nasılsa hesabı verecek biziz" diyor.Bunları söylerken, kendisinin de hâlâ değiştirmeye yanaşmadığı "dokunulmazlık" konusuyla birlikte rafa kaldırdığı adaletsiz seçim sistemi sayesinde yüzde 30'lu oylarla Meclis çoğunluğunu ele geçirmiş olduğunu hatırlamıyor. Bir batı ülkesinde bu tür her sözde kendisine hatırlatılacak ama bizde hatırlatılmayan gerçek budur.AKP halkın yüzde 50 veya üstünün oyuna sahip bir güçle değil, aksine çoğunluğun isteği hilâfına seçilmiş ve yine seçmen çoğunluğunun temsil edilmediği bir Meclis'te çoğunluk elde etmiştir.Bunun tam aksi olsaydı bile Türkiye gibi içte ve dışta hassas dengeler üzerinde duran bir ülkede hükümetler "bu millet bizi seçti, hesabı biz vereceğiz" diyerek her istediği uygulamayı sonunu düşünmeden yapma özgürlüğüne sahip değildir. Olduklarında ülkenin nerelere geldiğini biz tekrar hatırlatmayalım, çok yakın tarihimize bir göz ativersinler.Zira "sonuna kadar" dedikleri sona gelindiğinde pişman olan sadece kendileri değil koca bir toplum oluyor.Örneğin; Antalya Milletvekili Nail Kamacı'nın verdiği soru önergesinde "İmam Hatip Lisesi ve İlahiyat Fakültesi mezunu olduğu ve turizmle ilgili hiçbir deneyiminin bulunmadığı, kadınların elini sıkmadığı" belirtilen birini Türk turizminin lokomotifi olan Antalya'ya İl Turizm Müdürü yaptığınızda çıkacak sonuç bütün Türkiye'yi, onun milli gelirini ilgilendiriyor.Veya ülkenin tekkelerle, kanun dışı okullarla dolması bütün toplumu ilgilendiriyor.Hesabı yalnız "siz" değil, siz-biz-hepimiz veriyoruz.Demokrasilerde yönetenlerin özgürlükleri, buyurduğunuz gibi sınırsız değildir Sayın Erdoğan!(Sınırsız olduğunda -tekrarlayayım- adı demokrasi değil "çoğunluğun baskısı" oluyor.)
Bu sözü duyunca ilk tepki; tahtaya vurup "Aman Allah korusun" demek olur biliyorum. Zira ben de aynı şeyi yapıyorum. Allah korusun ama inanın bana en beklemediğiniz anda gerekebiliyor.Bana babam mide kanaması geçirdiğinde, annem ise düşerek kolunu ve kalçasını kırdığında gerekmişti. Öyle anlarda ambulansın önünü tıkayanlara nasıl da sinirleniyor insan... Bunu tam olarak anlayabilmek için ambulansın çevresinde değil, içinde olmanız gerekiyor.Bir yandan elimle "çekil" işareti yaparken öndeki arabalara bir yandan da "çekilin ordan, açın şu yolu" diye bağırıyordum. Onlar beni duymuyorlardı ama ben tekrarlayıp duruyordum. Bazen dakikalar sürüyordu çekilerek yolu açmaları... Ve o dakikalar bana bir ömür gibi geliyordu. O günlerden kalma bir alışkanlıkla, ne zaman bir ambulans görsem refleks olarak aynı tepkiyi veriyorum. Birkaç gün önce Ortaköy'le Beşiktaş arasında Çırağan Caddesi'nde ilerlerken arkadan gelen siren sesiyle anında kenara çekildim. Önümdeki bir iki araç da hemen çekildi. Ama lacivert Hyundai marka bir araç ambulansın önüne dikildi kaldı. Bir türlü çekilmiyor.Ben yine transa geçtim, elimle destekleyerek "çekil, çekil önünden" diye bağırıp duruyorum. Beşiktaş'a vardığımızda ambulans hâlâ birkaç araba önümüzdeydi. Biraz sonra Hyundai'nin içini görecek kadar yaklaştık ve sürücünün cep telefonuyla konuştuğunu gördük. O anda bir insanın hayatıyla oynuyor olduğunun farkında bile değildi.Türkiye'de çok ciddi bir "ambulans bilinci" çalışmasına ihtiyaç var. Hatta "itfaiye, ambulans ve diğerleri" diyebiliriz: "Geçiş üstünlüğü olan araçlara derhal çekilerek yol verme" bilinci.Acil servis telefonlarını gereksiz yere meşgul etmeme bilinci. 112 Acil Servis Hizmetleri'ni bir günde ortalama 160 bin kişi arıyor ama bunların sadece 600'ü "gerçek vaka"... Böyle bir sorumsuzluğu en geri kalmış ülkelerde bile göremezsiniz.* Hasta bu nedenle ambulansa telefonla ulaşamıyor.* Ambulanslar hastaya zamanında yetişemiyor.* Ambulanstaki hastalar trafik nedeniyle hastaneye zamanında yetişemiyor.* Ambulansların çoğu tam ekipmana sahip değil.* Bazı ambulanslar amaç dışı kullanılabiliyor. Bazı illerde çok az sayıda ambulans var.* Özel ambulanslar gişelerde sıraya girmek ve para ödemek zorunda kalıyor.Olumsuzlukların hepsini saymaya kalksak bu köşe yetmez. Biz de yıllardır hepsini bilir ama sorunu bir türlü çözemeyiz.Denizatı isimli bir tanıtım şirketinin "Ambulans Bilinçlendirme Projesi" tam bu konuyu yazmak istediğim sırada bana ulaştı. Denizatı; ambulansın işlevlerini, yolların yetersizliği, trafik sıkışıklığı gibi sorunları, ambulans çağırma ve beklerken yapılacaklarla ilgili bilgileri anlatarak toplumu bilinçlendirmek, işbirliği sağlamak için 3 aylık bir proje hazırlamış.Kısa zamanda yoğun bir çalışmayla konunun çözülmesi mümkün olacak. Ama bunun için Sağlık Bakanlığı'nın veya hastanelerin, kuruluşların desteğine, TV'lerin yardımına ihtiyaç var. Böylesine önemli bir konuda artık herkesin elinden geleni yapması gerekiyor.Bakanlık ve diğer ilgilenecekler için adres: info@denizati.infoOyumu verecek kadar..!Bugün yine bilinçli ve dikkatli bir okurumun sesine kulak vereceğim, keşke benim gibi Başbakan Tayyip Erdoğan da halkın sesine kulak vermeyi denese...Kanundışı Kur'an kursları konusunda yapılan takiyye o kadar çok insanı rahatsız etti ki 'mail'ler durmak bilmiyor. En çok üzerinde durulan konu takiyyenin kendisi; yani hukuka da yer veriyormuş gibi yapıp cezayı bir yıla indirmek ama aslında "para cezası sınırı" na çekildiği için hukuk korkusunu tümüyle ortadan kaldırmış olmak... Ve tabiî, yapılan buna benzer diğer aldatmacalar.Melih E. isimli okurum 3 Haziran'da gönderdiği "Kadınlarımız laik Türkiye'nin teminatıdır" başlıklı 'mail'ine birkaç ay önce okuduğu bir kitaptan söz ederek başlamış. Şöyle devam ediyor:"Orada bazı şahısların nasıl organize olarak memleketin altını oymaya çalıştıklarını yazıyordu. Kendilerine de bir hedef koymuşlar: 2015 yılı... İşte o zaman geldiğinde Türkiye artık bütün yönetim kadroları ile istenen kıvama gelmiş olacak. Yani kafalarında oluşturdukları ihtilâli sessizce bitirecekler(...) Şimdi açık yüreklilikle konuşalım, tamam ekonomi biraz yoluna girer gibi oldu, enflasyon bariz bir şekilde azaldı. İyileşmeye dair görünür işaretler var. Bunu da hükümet yaptı. Ama gelin görelim ki her ileri atılan üç adımdan sonra araya böyle dini konularla ilgili mevzular sokuşturuyorlar, ciddi şüpheler uyandıracak şekilde amaçları doğrultusunda adım atıyorlar. İnsan ister istemez şu noktaya geliyor:Her yapılan şey bahane, saf halkın gözünü boyama. Üç düz adım atalım ama sonra da kendi istikametimize bir adım atalım, bakalım dinleyelim. Tepkiler ne yönde, menfi ise adımı geri alıp bekleyelim. Nasıl olsa onun da vakti gelir (...) Adım adım hedeflerine yol alıyorlar. Öyle olmadıklarına tam inanacak gibi oluyorum. Hatta oyumu da verecek kadar tava geliyorum. Sonra bir bakıyorum amaca hizmet için zorlama yapmışlar(...)Ruhat Hanım, bu gidişe kim dur diyecek?..."Vallahi bu sorunun cevabını bilmiyorum Melih Bey. Umarım yine kendileri derler. Zira dediğim dedik, çaldığım düdük anlayışındaki iktidarların Türkiye'de nelere yol açtığını daha önce hep birlikte yaşadık.Umalım da o "dur"u bu kez kendileri desinler!
'O' nun konserinden neden mi bahsediyorum 'demiştim' ben de sabırsızlıkla bekliyorum da ondan'... Mayıs ayında yapılacak konser ertelenmişti ve biz Yalınseverler Haziran'ı beklemek zorunda kalmıştık. Cuma akşamı Harbiye'deki Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'na, yanımda Yalınsever 4 lise öğrencisi genç kızla gittiğimde Tiyatro hemen hemen tümüyle dolmuştu. Ön sıradaki yerime doğru ilerledim ve ne göreyim; Haşmet Babaoğlu benden de önce yanımdaki koltuğa kurulmamış mı..."Bekliyordum zaten ne zaman gelecek diye" sözleriyle karşıladı beni. Söyledim mi, sözümde duracağımı biliyor... Zaman zaman arka sıralardan gelen akınlarla önümüzdeki orkestra boşluğuna düşme tehlikesi geçirsek de kusursuz bir müzik ziyafeti yaşadık.Fakat o sahne önündeki boşluk iyi ki var, Maazallah bir de olmasa sahnedeki sanatçıyı koydunsa bul!Neyse... O akşam Yalın'ı sahnede ilk kez izleyecektim. İlk şarkısı "Zalim"le müthiş bir çıkış yaşayan ve bu şarkıdan sonra yaptığı her parçası aynı ilgiyi gören sanatçının söz ve müziği kendisine ait olan şarkılarını ben de ilk günden beri çok sevmiştim. Üstelik kızım Yasemin'in üniversite sınavlarına hazırlanırken bile onun müziğiyle çalışması sonucunda bunları ezbere biliyordum.Bununla birlikte doğrusu ilk kez çıkacağı bu kadar büyük çapta bir konserde böyle bir basan beklemiyordum. 'Böyle bir başarı' ile 'sahne performansının kusursuzluğu'nu kastediyorum. Bir yıl gibi kısa bir zamanda son derece rahat, özgüveni tam, güzel ve esprili konuşan bir sanatçı olarak yetişmiş Yalın. Ve her parçasını sahnede de CD'lerindeki kadar güzel söylüyor. Önemli özelliklerinden birinin "özgün"lüğü olduğunu biliyor. Ve bu nedenle kendisi "benzemekten, benzetilmekten" hoşlanmıyor ama söyleyeceğim yine de... Onun sahnedeki sempatisi, hareketliliği ve dinleyici ile kurduğu sıcak iletişim çok sevdiğim ve şarkılarını zevkle dinlediğim bir başka pop müzik sanatçısını (gerçek sanatçı bunlar) Kenan Doğulu'yu hatırlattı bana... Tarzları tamamen farklı olmakla birlikte ikisi de kendi aşk hikâyelerini inanılmaz bir gerçeklik ve duygusallıkla yine kendi yazdıkları şarkılara yansıtabiliyorlar.O kadar sıcak ve gerçek ki şarkılardaki sözler, öyküler, yaşanmışlığını hissediyorsunuz. Ve işte kitlelerin beğenisini elde etmelerinin önemli sırlarından biri de burada yatıyor bence... Öylesine, "aşk"ı özellikle konu yaparak, etkilemek için yazılmamış bu şarkılar... Yaşanmış gerçekten... Üzmüş, ağlatmış...Yalın'ın da yokmu hiç "etkilemek için", etkileyeceğini kesin bilerek yazdıkları? Bence var; örneğin "Son aşkım olacaksın" dediğinde bunun hayranlarında ne etki yapacağını biliyor.Eh, o kadar olacak artık!Türk-Kürt!Devamlı okurlarımdan biri dün Orhan Pamuk'un sözlerini aktarırken "Türkler 1.5 milyon Ermeni ile 30 bin Türk'ü öldürdü" şeklinde yazdığımı oysa "30 bin Kürt'ü" olması gerektiğini belirten bir mail göndermiş.Haklı, Pamuk Bey "Kürt" demişti ama ölen Kürt'lerin çoğu Türkiye vatandaşıydı. Ve o rakamın içinde yaşamını yitiren Türk askerleri de vardı.Onun için zaten Ermeniler konusunda verdiği rakam ve ifade şekli kadar "Kürt" diyerek verdiği rakam ve ifade de yanlıştı.Yine de onun cümlesini olduğu gibi almamız gerektiği için okurum haklıdır. Düzeltmeye teşekkür ediyorum.Hayret!Bir başka okuyucumuz; Gülçin Fırat Türkiye'nin büyük gazetelerinden birine gönderdiği 'mail'i bana da yollamış.Yazılanları aynen aktarıyorum:"Sayın Mengi, dün ... gazetesinin bütün yazarlarına şu 'mail'i yolladım.'Bugünkü kadar sizlere hiç hayret etmedim. 3 okulda yapılan dini anketten mutlaka haberdarsınız. Hiçbir ... yazarının buna değinmemesi o kadar ilginç ki.Şeyh Sait yazı dizilerinden belliydi ya... Kutluyorum tekrar hepinizi...' Sevgiler."İşte "bağımsız gazete" veya "bağımsız yazar" olabilmenin, özgür basının önemi bu gibi durumlarda ortaya çıkıyor. Ve dikkatli okurun da gözünden kaçmıyor. Zaten o özgürlüğe sahip olmayanların, bağımsız bir gazetenin bu özelliğine dil uzatmasının nedeni de "bilinçli ve dikkatli okurlar" ile onların aradaki farkı görebilmesi değil mi?