Türklük kompleksi ve tükürük!

29 Haziran 2005

Amerika'nın önde gelen gazeteleri Türkiye'yi "20. yüzyılın soykırımcı ülkeleri" listesinin başına koyabilir... Kendi ülkelerindeki "gay" klüplerinde, erkek ve kadın striptiz klüplerinde ve hatta üniversitelerinde neler olduğunu, uyuşturucu ve seks ticaretini, aynı şekilde Avrupa ülkelerinde olanları önemsemez de Türkiye'de "Rus kadın pazarları" olduğunu önemle yazabilir.Amerikan dizileri Türkler'i terörist olarak gösterebilir (ki bunların hepsini yapıyorlar)...Bazı Avrupa ülkelerinde "kendi toplumunu, tarihini kötüleyen Türkler'e" ödül yağdırılmasında da anlaşılmaz bir şey yoktur.Düşmanları ya da intikam almak isteyenleri yıllardır köşe bucak dolaşıp propagandalarını yaparken köşesinde oturan, kendini bir türlü anlatamayan ve şimdi de ehil olmayan ellerde "rüzgâra kapılmış yaprak gibi" savrulan bir ülkeye revadır bunlar aslında...Hiçbiri beni şaşırtmıyor. Beni ve muhtemelen çoğunuzu şaşırtan, kanımızı donduran; ödül veya "sadece isim duyurmak, adam yerine konmak" uğruna kendi insanının ona ihaneti...Onu aşağılaması... Ne zaman kendisine bir mikrofon uzatılsa ağzını doldurarak ve tükrükler saçarak kendi aşağılık kompleksinden gelme büyük bir keyifle, yaşadığı topraklan ve insanlarını yerden yere vurması... Bunu gerçekten öyle büyük bir keyifle yapıyorlar ki siz de hemen o an tükürme ihtiyacı hissediyorsunuz. Ancak, senelerce inceleme yapmış uzman tarihçilerin konuşabileceği, millî mesele haline gelmiş bir konuda romancı (yüzde yüz emin şekilde) konuştuğu zaman ne hatalar yapabileceğini gördük. Sonradan kendisi de "belki o kadar değildir de bu kadardır" şeklinde ilmî(!) düzeltmeler yapmak zorunda kaldı.Bununla birlikte "şimdi Avrupa'dan ödül gelir" diyenler haklı çıktı, ödül Almanya'dan uçarak yetişti. Eh tabiî bu ödül aşkı bulaşıcıdır bazıları için... Demek cahil cesareti gösterenlere ödül veriliyor o zaman ne yapalım; "madem ki bu konuda biz de cahiliz, aynı cesareti biz de gösterelim, ne zararı var" değil mi?Sen göle mayayı çal da ya tutarsa... O nedenle Orhan Pamuk'tan sonra yeni edebiyatçılar çıktı sahneye, ha gayret!Arkası geliyor arkadaşlar... Benzerlerini daha çook görebiliriz... Kulak asmayın "ödül bekleyen tarih cahilleridir" onlar... "Türkiye'de kimse Pamuk'un edebi değerinden kuşkuya düşmez" miş...Keşke bir anket yapsa bunu söyleyenler. Sonuçtan öyle eminim ki... Biz edebiyattan Almanya kadar anlamıyoruz ağam!Mercedes'in olmaz!Başbakanlığa Berlusconi'den alınan ful donanımlı, ABD başkanlarınınkine benzer uçaktan sonra şimdi de 6 yeni Mercedes araba alınması için emir verilmiş... Başbakan tarafından... 2004 yılında 4 yeni Mercedes alınmışken..Daha önce defalarca yazdık biliyorsunuz, Avrupa ülkeleri arasında başbakanları bisikletle işe giden -bundan da gurur duyan- ülkeler var (Haydi biz "güvenlik nedeniyle" bunu istemiyoruz. Ama bir makulü yok mu?) İngiltere kraliçesinin saray perdelerini değiştirtmek yerine yama yaptırdığını, kraliyet ailesinin kıyafetlerini ters yüz edip model değiştirterek tekrar tekrar giydiklerini ise gazetelerden fotoğraflarla göstermişlerdi.Tabii Türkiye daha zengin(!) olduğu, IMF yardımıyla ekonomisi çökmekten kurtulmuş bir ülke de olmadığı için bu tür ekonomik önlemlere ihtiyaç duymuyoruz.Durum bu kadar parlak(!) olduğuna göre de dengimiz olsa olsa ABD başkanları olabilir...Onların uçağından... Onların arabasından isteriz... Hem de yalnız başbakanımız değil bakanlar da ister... Ve hatta bürokratlar da... (Başbakanlık ve bakanlıklarda toplam 52 Mercedes var. Buralardaki diğer lüks arabaları, KiT'leri, kamu banka ve kuruluşlarındakini de saymıyoruz.)İşte sorumluluk olmayınca lükse harcanan hazine paraları vergilerle fakir halkın omuzuna yüklenir...Yönetenlerin kafası işsizlik, yoksulluk sorunlarını çözmek yerine kendi maaşları, uçakları, arabaları, seyahatleriyle meşgul olunca üniversite mezunları işsiz gezer. Vatandaş pazar yerlerinden artıkları toplar.Sahi 10 Mercedes'i kimler kullanacak merak ermiyor musunuz? Yoksa her gün için ayrı bir tane mi istiyorlar?

Devamını Oku

Sınırlarımız var mı. yok mu?

28 Haziran 2005

Kuralsız, kontrolsüz bir ülkede yaşamak o ülkenin vatandaşları için ne kadar rahatsız edici... Okuduğunuz, duyduğunuz her haber üçüncü dünya ülkelerinde görülen bir başıboşluğu simgeliyor. Durum böyle olunca da ne duysanız kafanızda beliren "acaba" sorularıyla paranoyak olup çıkıyorsunuz.İran'da "Humeyni baskısına özenen" adayın cumhurbaşkanı olmasından sonra reformcu İranlılar Türkiye'ye kaçmaya başlamışlar. Buradan da Bati ülkelerine geçerler mi?Bence hayır. Çünkü hiçbir Avrupa ülkesinde (hele ABD'de hiç) sınırlardan kaçak giriş yapıp sonra da o ülkenin -bizde olduğu gibi- kendi vatandaşları kadar özgürlüğe sahip olamazsınız. Sınırdan giriş yaparken size "kaç gün ve nerede kalacağınız, ne ile geçineceğiniz" gibi sorular sorulur ve kalış süreniz ona göre pasaportunuza işlenir. Süre bitince çıkmadığınız takdirde izinizi sürmeye başlarlar.Geçici olarak giriş yaptığınız ülkede çalışmanız yasaktır, çalıştıranlara ciddi ceza uygulaması vardır.Türkiye'de ise bırakın sınırdan girenlerin izlenmesini çevre ülkelerden gelen binlerce kaçak işçi özgürce çalıştığı, giriş çıkışlarda 200 doları verince hiçbir zorlukla karşılaşmadığı gibi yabancı hayat kadınları kafileler halinde geliyor. Onun için İran'ın (reformcusu, Humeyni'cisi farketmez) vatandaşları da burada sınırsız özgürlüğe sahip olacaklarını biliyorlar.Madem ki referanduma bu kadar meraklıyız, bu konuda da referandum yapsınlar, bakalım halkı Türkiye'nin yolgeçen hanı olmasından memnun mu?Artık kimin nereden geldiği belli olmayan, Nijeryalı'sından Suriyeli, İranlı'sına, Afgan'ından, Romen'ine, Moldovyalı'sına her tür yabancının kontrolsüz şekilde cirit attığı bir ülke güven veriyor mu?Neden hepimiz, her şeye susar hale geldik anlamıyorum... Yermiyor mu başıboşluk yüzünden çektiklerimiz?Yaz geldi, aç poponu!O urumdayız yani... Yazın geldiğini mankenlerin, şarkıcıların ve sosyetik hanımların (haydi kibar söyleyeyim) basenlerinin tanga mayolardan olanca haşmetiyle sergilenmesiyle anlıyoruz."Bodrum sezonu açıldı"... Altında hemen çıplak bir (dayanamayacağım) kıç... Manken veya sosyetik yüzükoyun yatıyor, vücut "Kırk-pınar güreşçisi gibi" yağlanmış ve bir elle mayo düzeltiliyor. Veya şarkıcı Gülşen'in kliplerindeki gibi popoyu havaya dikmiş hanımlar sevgililerine doğru uzanıyor... Çıplaklar kampından farksız üstsüz görüntüler ya gazetelerde veya paparazzi programlarında... Çıplaklar kampına da bir ilâve yapmak isteyenler evlerindeymiş kadar rahat "bademcik operasyonu"ndalar. Nedir bunun adı, güneşlenmek mi? Denize girmek mi? Ve üstelik, sadece bir kesimin, toplasanız 200 kişiyi geçmeyecek bir kitlenin eskilerin deyimiyle "tefessüh etmiş" görüntülerini herkes izlemek zorunda mı?Teşhir ve özenti hastalığına tutulmuş bu insanların reklâm için çektirdikleri fotoğrafların, sanki bütün sahiller bu durumdaymış gibi yansıtılması büyük bir yanlış. Bodrum'a, Çeşme'ye, Antalya'ya gittiğinizde belki turistleri "daha cüretkâr" şekilde güneşlenirken görebilirsiniz... Ki o da çok sık rastlanan bir görüntü değil... Ama hangi plaja, hangi otele giderseniz gidin "kendini bilen" Türk genç kız ve kadınlarını bu şekilde, iddia ediyorum ASLA göremezsiniz.TV'deki "reyting uğruna programlarda rezalet ve çıplaklık sergileme" furyası yermedi şimdi de plaj rezaletleri çıktı.Birkaç hadsiz özentinin tüm Türk insanını (veya kadınını) teşhirci olarak tanıtmasına, basının da buna alet olmasına itiraz ediyorum!Dikkat edin adınız kullanılabilirDün, tanışmış olduğum bir "Birleşmiş Milletler Türkiye Temsilcisinin asistanı aradı ve benim "kadına uygulanan şiddet" kampanyalarıyla ilgili olarak bu Temsilci'den bilgi isteyip istemediğimi sordu. Bir kadın gazeteci arayarak benim adımı vermiş...Basında; kadının insan haklarının verilmesi, ona karşı ayrımcılığın, şiddetin ortadan kalkması için yıllardır en çok mücadele veren isimlerden biri olarak "işlerini kolaylaştırmak için" adımı kullanmalarının ihtimal dahilinde olduğunu söyledim.Burada, telefon ederek bana soran asistan en doğru olanı yaptı. Umarım BM Temsilcisi Türkiye'de, birçok akıl almaz iş gibi "bunun da kolaylıkla yapıldığını" haber almamıştır. Bir başkasının adını kullanmaktan daha abuk, daha saçma, daha sorumsuzca bir davranış düşünülemez.Ve... İsim benzerliği!..Yıllar önce, aynı soruyla birkaç kez karşılaşınca "hiçbir akrabalığımız olmadığını" yazmıştım yine... Tekrar gerekecek, zira İlker Mengi'nin Rus veya Ukraynalı kızlarla fotoğrafları çıkmaya başlayınca soyadı benzerliğini soranlar oluyor.Bu isim, soyadı benzerlikleri enteresan; dün bir doktor arkadaşım şu anda aynı hastanede kendisinin isim ve soyadına sahip 8 kişinin olduğundan söz ediyordu (çoğu hasta tabiî...)Her neyse, bizim soyadına pek sık rastlanmıyor galiba ama yok da değil...Tekrar edeyim; sözü geçen beyefendi ile hiçbir akrabalığımız yoktur efendim. Biz de kendisini paparazzi fotoğraflarından tanıyoruz!

Devamını Oku

Hükümetin özgürlüğüne sınır yok!

27 Haziran 2005

"Biz yaparız, biz karar veririz, yetki bizde!" İşte son zamanlarda Hükümet kanadından ve özellikle de Başbakan tarafından en çok dile getirilen söz... Bu söze bakınca ve her konudaki katıksız inat ve israrı görünce Türkiye'nin demokrasi anlayışının da nasıl değişmekte olduğunu görüyorsunuz.Hiçbir devlet kurumunun anlamı kalmıyor. Hepsi hükümet baskısıyla işlevini kör topal sürdürmeye çalışacak veya yakında iyice "kendi gitti, adı kaldı yadigâr" durumuna gelecek kurumlara dönüşüyor.Örneğin; yeni üniversiteler açılmasını herkes ister. Çocuklarımızın (ki benimde bir çocuğum sınava girdi, sonucu bekliyor) daha az sıkıntı çekmesi, daha çok fırsata kavuşması hepimizin isteği. Ama "yeni üniversite açma imkânı var mıdır, asıl önemli olan önce üniversite mezunu gençlere iş imkânı yaratmak mıdır, artılarla eksiler ne duruma gelebilir" bunları tartışacakları kurum üniversiteler, yani YÖK... Ama bu kurumda da bir "kökten düşmanlık" yarattıkları için her konuda uzlaşma sağlamak yerine çocuk gibi çekişme ve "güç yansı" içindeler."Siz yapmazsanız biz yaparız, güç bizde" diyorlar. Cumhurbaşkanlığı makamı aynı durumda. Meclis'teki (kendileri gibi halkın oylarıyla o Meclis'e girmiş olan) muhalefet partisi aynı durumda.Diyelim ki Hükümet yüzde 34 oy yerine yüzde 54 oyla Meclis'e girmiş olsun, böyle sınırsız, her kurumu hiçe sayan bir özgürlüğü olabilir mi demokrasilerde? Olamaz.Ama gelin görün ki Türkiye'de "yok" yok... Her şey olabilir.Yer sofralarında gecekondu sakinleriyle iftar yaparak oruç açan ve bu görüntüleri basında sergileyen siyasetçiler bir yandan "halkçı" görünmeye çalışırken öte yanda kendi zenginlerini de türetiyorlar. Tabiî bu zenginlerin adını anar anmaz onlar "biz bu dönemde zengin olmadık" diyeceklerdir. Oysa adını daha önce duymadığımız bir takım şirketler, kuruluşlar inanılmaz bir destekle kalkınıveriyorlar.Sırtını kaşımak!Atasay Kuyumculuk Tayyip Erdoğan'ın memleketi Rize'de "Başbakan'ın annesinin adını taşıyan" bir hastane açmış. Açılışı da Erdoğan annesi ve eşiyle birlikte yapmış. Neden kendi annelerinin değil de Başbakan'ın annesinin adını veriyorlar hiç düşündünüz mü? Öyle ya, normal şartlarda insan okul, hastane gibi bir hayır kurumu açma imkânına sahipse ya kendi adını veya ailesinden birinin adını vermek ister. Ama bunu yapınca o sokağa veya caddeye de "Atasay" adını vermiyorlar. Şimdi ise bu yapılmış. İngilizler buna "sen benim sırtımı kaşı, ben de senin" diyorlar.Bu reklâm ve imkân az şey mi "birdenbire pek ünlü olan" firma için... Bir başka firma iktidar tarafından destekleniverince süpermarket raflarında rakiplerini altediveriyor. Ramsey gibi bir başkası Başbakan'ın "üstünde firma ismi yazılı hediye poşetlerini dağıtmasıyla, evinde tatil geçirmesiyle gücünü artırıveriyor.Halkın bunları görmesinde hayır var belki de... Üniversite mezunları, öğretmenler "açız, iş istiyoruz" diye haykırırken bazıları basamakları yüzer, biner atlayarak yükseliyor. Siyasetçiler 6-7 milyarlık maaşlarla "sıkıntı çektiklerini söylerken" millet vergiler altında eziliyor, açlıktan nefesi kokuyor.Hiç değilse İran'ın baskıcı yeni Cumhurbaşkanı gibi "fakir edebiyatı" yaparak oy toplayamazlar bu durumda. Tek kozları "din istismarı" olarak kalır...Bizimkiler çok zengin çünkü, çook!Devlet diplomaya el koyabilir mi?Doktor adayları ya panik halinde veya büyük bir öfke içinde... Çok da haklı nedenleri var; söylemeye gerek yok, elbette bir Avrupa ülkesinde görülmeyecek garip bir neden bu...Devlet diplomalarına el koyuyor... Mecburi hizmet bahanesiyle doktor adaylarının 17 yıllık eğitiminin sonucuna ulaşmasına engel oluyor.Tabiî burada "ama efendim Türkiye'nin Doğu'su var, Güneydoğu'su var, Avrupa ülkelerinde böyle bir sıkıntı yok" demek mümkün... Evet, biliyoruz bunu, ama yine de kim, hangi nedenle bir üniversite mezununun, bir doktorun diplomasına el koyma hakkına sahiptir ki?Tıp fakültesi öğrencileri mezuniyet ve diploma hayali kurarken bir yasa çıkarılıyor. Adeta "tehdit" eder gibi "ya mecburi hizmet veya sana diploma yok" deniyor.Tartışılmadan, kimsenin fikri sorulmadan, üniversitelerden görüş alınmadan (üniversitelerle çekişme içindeki bir hükümetten bunu beklemenin anlamsızlığı açık), aynen medyaya "sessiz ve derinden" getirilen yasa yoluyla sansür gibi tepeden inme bir yasa..."Çoğunluk bizde, ne istersek yaparız" anlayışının uzantısı... Ve doğal olarak doktor adaylarını çileden çıkaracak bir baskı...Onlar "yanlış anlaşılmasın, doğu illerimizde görev yapmaya itirazımız yok. Bizim için hizmet götüreceğimiz insanın nerede yaşadığı önemli değil. İtirazımız 'diploma vermem, doktorluk yapamazsın' şeklindeki tehdit-kâr yaptırıma" diyorlar."Bir hükümet nasıl bizim diplomamızı verme/vermeme hakkına sahip olabilir" diyorlar.Olur olur, şu anda Türkiye'nin başındaki hükümet yüzde 34 oyla her istediğini; baskı, inat ve her türlü yöntemle yapabileceğine inanıyor.Bir yandan din eğitimi alan, din adamı olmak üzere yetiştirilmiş olan, bu tür okulların mezunlarının "doktor da olabilmesini, hakim de olabilmesini" sağlamak üzere baskı yaparken, diğer yanda doktorlara mesleklerini yapamama konusunda baskı uyguluyor.Bundan daha saçma, daha anlamsız bir çelişki olabilir mi?Verirsin doktora diplomasını, sonra "Devlet hastanelerinde çalışmak istiyorsanız şu kadar süre mecburi hizmet yapmanız gerekiyor" dersin.Böyle çağdışı bir yasanın yeryüzünde örneği var mı, gerçekten merak ediyorum.

Devamını Oku

"Güneş balçıkla sıvanır mı?"

26 Haziran 2005

Bu kale ne kadar dayanır? Bu güneş ülke balçıkla sıvanır mı? Karanlık hesaplar var ortada... Neler yapmalı? İşte İSYANINIZ sizin de bu..." Kim yazmış bu satirlan biliyor musunuz? 6 yıl Kur'an kursuna gitmiş, 12 yaşında müezzinlik yapmış, sonra okulları birincilikle bitirerek mühendis olmuş biri; Naim Akın... Çok ilginç bir öyküsü var, yakın tarihimizle ilgili önemli hatırlatmalar da var, dinleyin bakın... "Merhaba Ruhat hanım, Ben 1945 doğumluyum. Köyümde ilkokul süresince 4 sene, sonra da 2 sene Kur'an kurslarında okumuş biriyim. Son Kur'an kursu yerim Kasımpaşa Yahya Kemal Camii mekânındaydı (1955-1957)... Kasımpaşa'da, amcamın köyümüze yaptırdığı camiye imam olmam amaçlanıyordu. Yani Başbakan'in Kasımpaşa'sı. Sonra Kasımpaşa'da Büyük Cami'de yaşımın küçüklüğü tartışmalı olsa da ara ara müezzinlik yaptım. (...) O zamanki Kur'an kursları dönemi Menderes hükümeti dönemi... Yani meclise seslenip 'sizler isterseniz hilâfeti dahi getirirsiniz' dediği dönem. Sonra zengin insanların bu kursları finanse ettiğini de yaşadım... Paralar dağıtıyorlardı bize ama sonucunun ne olacağını bizler bilemezdik ki... İlginçlikler var o dönemde. Örneğin kurs çıkışı başımda yeşil takke ile yolda yürürken polis karakola aldı beni.. Bir daha giymeyeceksin ve cami içinde kalacak her şey demişti kibarca... O zaman anlamadım ne demek istediklerini.. Ama daha o zaman Türkiye Cumhuriyeti'nin Devrim Yasaları'nı bilen, uygulayan polisi varmış demek ki.. Şimdii??"Sakın yanda bırakmayın, inanın çok enteresan şeyler anlatıyor.Tarikat eğitimi de var!"Sonra bazı nedenlerden dolayı 1957 Temmuz ayında köyüme döndüm. Köyümde amcamın yaptırdığı camidemüezzinliğe başladım. Öyle ya... İstanbul'dan dini eğitimli olarak dönmüş biriyim. Baktım ki köyümün en tembel öğrencileri kazaya orta öğretime gidiyor... Ben de köyden okumak için kaçarak kazadaki dayımın yanına gittim ve ortaokulu birincilikle bitirdim. Hem de bu arada müezzinlik de yaparak. Sonra o dönemde kısıtlı da olsa tarikat içindeki eğitimim vs.. Uzun hikâye..."Bakınız bir süreci anlatıyorum burada ben... "Adım adım siyasal-dinsel iktidar olma sürecini anlatıyorum." Bundan sonra 27 Mayıs ihtilâlini, bu ihtilâlden sonra gelen hükümetin "devlet desteğinde dinsel örgütlenmeleri geliştirdiğini" söylüyor. O dönemde lisedeymiş. "68 kuşağı" denilen dönemde ise üniversitede 6 yıl Kur'an kursuna gitmiş ve müezzinlik yapmış biri olarak şu sözleri çok ilginç: "Bu darbe süreçlerinde neler olmuş; dinsel örgütlenmeler gelişmiş alabildiğince... 1983 sonrası Özal dönemi ve dinsel örgütlenmeler(...) Dinsel örgütlenmelerde yine Atatürk düşmanlığı var ama onlar bilinçli yetiştirilen kadrolar(...) Dinsel fanatiklik: Pakistan'ı, İran'ı, Afganistan'ı, Suriye'yi, Suudi Arabistan'ı, Libya'yı vb. ülkeleri ilkel yaşam içinde bıraktı. Velhasılı tüm İslâm ülkeleri dinle devlet işlerini birbirinden ayırmadıkları için çağın gerisinde kaldılar. Atatürk liderliği ne yaptı; çağdaş bir ulus yarattı. Tüm kuşatmalara rağmen hâlâ ayakta gibi görünmekte... İslâm ülkeleri içinde bir güneş ülke ama halen var güçleriyle balçıkla sıvamak istemekteler.Bu kale ne kadar dayanır? İşte sizin isyanınız da bu... Kutlarım Atatürk anlayışınızdaki heyecanınızı ve haykırışınızı!" Nasıl, paylaşmak istediğim kadar ilginç değil mi tarikat eğitimi de olan "eski bir müezzin" in görüşleri?Teşekkürler!Sevgili okurlarım bu teşekkür size... Zor anlarda duygularını kontrol etmeye çalışan bir insanım aslında... Üzüntüler karşısında hemen kendini salıverip salya sümük ağlayanlardan olmamaya çalışırım."Ağlamak kötü bir şey mi ki" sorusunu duyar gibi oluyorum; tabiî ki hayır. Aksine insanı rahatlatır, hatta erkeklerin de kendini sıkıp duygularına baskı uygulayacağına arada bir ağlaması çok yararlıdır bence... Hele kadınlar, bilim adamları ağlamanın kadını güzelleştirdiğini bile söylediler araştırmalar sonunda.Bununla birlikte duyduğu bir tenkit, karşılaştığı bir tepki veya üzücü olay karşısında hemen çözülüvermek de duygusallıktan çok sulu gözlülüğe, hatta bazen şımarıklığa giriyor bence... İşte böyle düşünür ve kendi çapımda uygulamaya çalışırken, günlerdir yoğun bakımda doktorların hayatını kurtarmak için yaptığı bin çeşit uygulamaya dayanan, yaşam mücadelesi veren annem için yurt içi ve yurt dışından "Dualarımız sizinle" mesajıyla gönderilen ve her satın sevgi, destek kokan çok sayıda mailinizle karşılaşınca, yazımın birinci paragrafının son cümlesi gercekleşiverdi... Ağlattınız beni...Eksik olmasınlar canım arkadaşlanm, dostlarım telefonlan, mesajlan ziyaretleriyle beni hiç yalnız bırakmadılar. Ama sizler de öyle... Zaten okuyucusu "karşılaşmadığı arkadaşı" gibi oluyor yazarın. Bir anda binlerce gizli dostun varlığını hissettiriyor satırlar.Ankara Bahcelievler Deneme Lisesi'nden öğrencileri, arkadaşlan ve sizlerin dualarının da yardımıyla kurtulabilecek belki...Henüz belli değil. Mehmet Emin Seçkin, Sabahat Duygu Öner, Ozan Ekşi, Fatih Han, Ali Erhan Güngör, Maral Şahbaz, Dr. Ftelin Koca, Süleyman Alkan, Selin Cotton, Yüksel Oran ve hepsini yazamadığım diğer okurlarım...Hepinize dualarınızla ve tüm içtenliğinizle yanımda olduğunuz için sonsuz teşekkürler.

Devamını Oku

Bisikletle kandırmaya izin verilmeli mi?

24 Haziran 2005

Yazarken üç "olmazsa olmaz" ım vardır; Türk kahvesi, gazetelerim, okur mektuplarım... Buna çikolatayı da ekleyebilirsiniz ama çok zorlanırsam onsuz yapabilirim.Okur mektuplanm ise motivasyonumdur benim, mutlu da etseler mutsuz da, onlarsız olamam. Bakın mesela 20 Haziran'da Mukadder Pamir'den, 21 Haziran Salı günü ise Naim Akın'dan gelen mektuplar "bilmeden konuşanlar" veya "bilerek aldatanlar" açısından ne kadar önemli.Önce birincisi..."Sayın Mengi,Ermeni meselesi ve başörtüsü-türban konusunda yazdıklarınıza tamamiyle katılıyorum. Genelde mahalle arası Kur'an kurslarının kapatılması, zira 5000 adet devletin kursu olduğu üzerinde gazete yazarları (benim okuyabildiklerim) hemfikirler. Ancak bu 5000 kursta ne öğretiliyor, onunla ilgili fikirleri var mı merak ediyorum, hiç araştırmayı düşünürler mi? 8 yıl aralıksız, yetişkin eğitiminde ÇYDD'de gönüllü olarak çalıştım. Yetişkin öğrencilerim yaz aylarında ucuz olduğu için çocuklarını bu kurslara veriyorlardı."Okurumuz burada bir parantez açmış, şöyle diyor: (Allah aşkına ana babalar kolaycılıktan vazgeçsinler artık, çocuklarının dini öğrenmelerini istiyorlarsa önce kendileri öğrenip evlatlarına öğretsinler. Yüzlerce yıldır toplumumuz çoğunlukla Müslümansa dini evlatlarına kendileri öğrettiler, kurslarda mı öğrettirdiler?)Ve devam."Kur'an üzerinden para kazanmak dinimizde yasaktır, ama kurslar paralı, mahalle arası kurs 30, devletin kursu 50 milyon kişi başı. Üç çocuğu olan, kendisini evladını eğitmekte yetkin görmeyen ana babalar bu kurslarda gerçekten Kur'an öğretileceğine güvenip yolluyorlar. Mahalle arası kursunda "Başınız açık gezerseniz başınıza yılanlar sarılır, kolunuz açık gezerseniz kolunuza akrepler sarılır" diye sözde din eğitimi veriyorlar. Çocukların psikolojisinin bozulduğuna şahit oldum. Hiç olmazsa doğru şeyler öğrenirler diye 'çocukları bari devletin Kur'an kursuma gönderin' diye uyardım. "Devletin kurslarıGöndermişler de. Devletin kursunda olanları anlatarak devam ediyor Mukadder Pamir. "Duvarda asılı Atatürk resminin bir şekilde camının kırılmış olduğunu gören çocuklar nedenini soruyorlar, konu dallanıp budaklanıp Anıtkabir'e geliyor, devletin kurs hocası hanım işgal ettiği yere hiç de uymayan şöyle bir cümle sarfediyor:'Mustafa Kemal'i toprak kabul etmedi de betona gömdüler.' O sırada 8. sınıfa geçmiş olan bir öğrenci bu sözleri sorguladı, benimle paylaştı ve ailesinin İsrarlarına rağmen artık kurslara gitmek istemediğini söyledi. Bu çocuk kadar duyarlı olmayan binlerce çocuğumuz Atatürk düşmanı olarak yetişsin diye mi devletin, halkın milyonlarca lirası bu kurslara akıtılıyor, buralardan devlet düşmanlan maaş alıyor?"(Diğer mektup yarına)İnadım inat!Yukarıdaki yazı halkın arasında Kur'an kurslarının her iki türlüsü ile ilgili sorunlara şahit olan biri tarafından yazılmış... Hiç tanımadığım, adını ilk kez duyduğum bir okur.Ama anlattıklarını çok önemli buldum... Özellikle AKP'nin, yüzde 34 oyla Meclis'teki koltuk çoğunluğunu ele geçirmiş olmasından yararlanarak "KAÇAK Kur'an kursları"™ yasa ile meşrulaştırma İsrarını, Cumhurbaşkanı'nın vetosuna rağmen inatla aynı şekilde tekrar kendisine iade çabasını gördükten sonra çok daha önemli.Bırakın kontrolsüz kurslarda, "hocayım" diyen herkesin o küçücük beyinleri hurafelerle doldurmasını, devletin kontrollü kurslarında bile neler öğretebileceğim bilmeyenlerin de öğrenmesi, anlaması gerekiyor.AKP arka arkaya gelen ataklarla son derece tehlikeli bir oyunun içine girdi. Bu oyunu anlamamak, sonunda "olmasını umdukları şeyi" görmemek mümkün değil. Onlar ise "kafasını kuma gömmüş devekuşu" misali kendilerini kimsenin gerçeği görmediğine ikna ederek yollarına devam ediyorlar.Bunun nedeni, her halükârda "giderlerse daha da güçlenerek geri geleceklerine" inanmalan... Kanun dışı kursları bile "Kur'ariı alet ederek ve insanların dini duygularını yontarak" savunmaktan çekinmeyen ve bu uğurda her türlü yanıltıcı konuşmaya başvuranlar iste bu popülist yöntemlerin hâlâ "iş yapacağına" inanıyorlar.Oysa evdeki hesap her zaman çarşıya uymayabilir. Türk halkı artık onların zannettiğinden çok daha bilinçli.Kendisini aptal zanneden ve istismara kalkanlara doğru cevabı verecektir, ben inanıyorum.

Devamını Oku

Şu "tezgah" meselesi!

24 Haziran 2005

ABD'den gelen Hungtington, Soros gibi bazı isimlerin Türkiye'nin rejimi hakkında konuşması, daha da doğrusu eleştirmesi aslına bakarsanız önemli bir küstahlıktır.Ama önce buna fırsat verenleri, kendi ülkelerini Amerika, Avrupa seyahatlerinde dış basının önünde şikâyet edenleri tartışmak lâzım. Türkiye bu tür siyasi skandalları doğrusunu isterseniz bugüne kadar yaşamamıştı.Bir başbakan gidip ABD'de çocuğunun laik rejini yüzünden Türki ye'de okuyamadığını, bu nedenle Ame rika'ya gitmek zorunda kaldığını" soy lerse Huntington'lar, Soros'lar da bu cesareti bulur.Türkiye'de işsizlik, ekonomik sıkıntılar, iç ve dış siyaset sorunları ayyuka çıkmışken Hükümet'in sarıldığı en önemli } siyaset "türban-Kur'an" üzerinden yaptığı siyaset...Sorsanız "üniversite öğrencileri ve devlet dairelerinde dini simge kullanılmaması" kuralından başka hiçbir engel, kısıtlama söyleyemezler Türkiye'de. Sorsanız "Diyanet'in binlerce Kur'an kursu varken neden kaçaklara izin veriyorsunuz? Neden bilinçlenmemiş çocukların aile baskısı ile yanlış ellerde kaçak eğitim almasında İsrar ediyorsunuz" diye verecekleri makul bir cevap da yok.Size "Tonı Miks'in serbest olduğundan" söz edebilirler ama.. O bir aldatmacadır çünkü...Başbakan "Ben de o tezgâhtan geçtim, ne zararı oldu?" diyor.Zararı görmek için bugünlerde Türkiye'nin gündemine bakmak yeterli değil mi?Din üzerinden siyasi istismar Erbakan dönemi dışında ne zaman bu boyuta geldi Türkiye'de?Eşsiz hafıza??Çok çabuk gelmeye başladı ödüller Orhan Pamuk'a... Alman Kitapçılar Birliği'nin "Barış Ödülü" verilmiş kendisine... "Eşsiz hafızasıyla konuları ele alışı, insan ve azınlık haklan için çaba göstermesi" imiş nedeni. Eh, Ermeni meselesi ile Kürt sorununa Avrupa bakış açısıyla baktın mı onların barış ödüllerini toplarsın... Hele de içinde canını kaybeden teröristlerin, Türk askerlerinin, Türk ve Kürt vatandaşların, korucuların, öğretmenlerin olduğu bir rakamı 'Türkler 30 bin Kürt u kesmiştir" diye veriyorsan... Taş çatlasa, hangi hesabı yaparsan yap 1915 öncesi ve sonrasında en fazla 500 bine çıkaracağın "canını kaybeden Ermeni vatandaş" sayısını "1.5 milyon" olarak veriyorsun... Bunu da olaylarda canını kaybeden Türkleri hiç hesaba katmadan yapıyorsan daha da çok barış ödülü alacaksın demektir.Zira kendi soydaşlarına uygulanan katliamları, uğradığı ve hâlâ uğramakta olduğu terör saldırılarını yok farzediyor ve olaylara tek gözlükten, hep "karşı taraftan bakıyorsan bazı ülkelerin barışçılık anlayışına yeteri kadar yakın, takdire şayan bir basandır bu...Bekleniyordu Pamuk'a bu ödüllerin gelmesi. Aylar önce "tarihten habersiz" açıklamasını yapar yapmaz yürütülen tahminleri doğrulamış oldular. Şimdi sıra onunla aynı görüşleri paylaşan diğerlerinde, bakalım onlar hangi ödülleri alacaklar?Bu arada, benim asıl merak ettiğim şu "eşsiz hafıza" konusu... Acaba bu vurgu ile kimsenin hiçbir şekilde söyleyemeyeceği "1.5 milyon Ermeni" rakamı konusundaki keşfini mi kastediyorlar, yoksa Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da töre korkusu nedeniyle görülen genç kız intiharlarını romanlarında "türban nedeniyle olmuş gibi" göstermesini mi?Ne hikmetse Türk insanı bir türlü vâkıf olamadı bu yazarın eşsiz hafızasına ve romanlarının benzersizliğine... Buralarda kime sorsanız "yanda bıraktığını" söylüyor.Demek Avrupalılar'ın takdir gücü de "bazı hallerde" Türkler'den fazlaymış!Diziler bitinceAkşam saatlerinde hangi kanalı açsanız dizi çıkıyordu karşınıza. Bir "dizi çılgınlığı" sarmıştı TV'leri...Bu nedenle ne aydınlatıcı bir sosyal veya siyasi içerikli program, ne sanat, belgesel veya tartışma programı izleyebiliyorduk...Şimdi yaz dönemi başlayınca birçok dizi de tatile girdi, bakalım boşluk dikkatli şekilde doldurulacak mı yoksa bu kez de yaz rehavetine mi girilecek? Henüz bilmiyoruz.Öte yanda Kadın isterse, Hayat Bilgisi gibi çok beğenilen dizilerin bitmesiyle izleyicilerinden de, "gelecek sezon için taşıdıkları endişeleri bildiren" maillerin gelmeye başlaması bir oldu.Gelecek sezon Paşhan Yılmazel (Ortega), Şerhan Aslan (Kopil), Kerem Kupacı (Kerem)gibi genç oyuncuların oynamayacağı ihtimalini duyan Hayat Bilgisi fanatikleri neredeyse yas içinde.Kadın İsterse'de oyuncu değişiklikleri olmasından korkan bir o kadar izleyici var. Ben de bu dizileri çok sevdiğim için onlara hak veriyorum. Gerçekten de süper ekiplerle kazandılar bu başarıyı. Örneğin; Zerrin Sümer'in, Kazım Aksar'in veya Derya Saykal'in olmayacağı bir "Kadın İsterse" düşünülemez.İzleyicilerin endişelerini yapımcı firmalara duyurmuş olayım.Bu arada... Cihan Ünal'ın komedide başarılı olmayacağını düşünmüş ve yazmış olanlar, komedide gösterdiği performanstan sonra yanıldıklarını ve bu kadar iyi aktörler için önyargıdan kaçınmak gerektiğini anladılar mı dersiniz?

Devamını Oku

Şans yetecek mi?

22 Haziran 2005

Bilmiyorsunuz, size hemen söylemedim ama günlerdir yazılarımı International Hospital'dan yazmaktaydım. Durun, yine Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi sevgili okurum Koray Volkan Serin gibi siz de telaşlanmayın, çok şükür ben iyiyim. Hasta olan, size "Çerkez kızı" başlığıyla yaşam öyküsünü yazdığım canım annem...Ne derim her zaman, insanın hayatının en zor günleri canının bir parçası gibi sevdiği yakınlarını hasta gördüğü, elinden bir şey gelmediği ya da daha kötüsü onları kaybettiği günlerdir. Babamı 1991 yılının Haziran ayında bir doktor hatası yüzünden kaybetmiştim. Öyle büyük bir bağlılıktı ki onlarınki o günden sonra annem bir daha toparlanamadı. Yaşadığı her gün onu andı, onun fotoğraflarıyla konuştu... Ve nihayet 14 yıl sonra yine bir Haziran günü beyin damarlarından birine giden bir kan pıhtısı nedeniyle ağır şekilde hastalanarak International Hospital'a kaldırıldı.Annemi dün yoğun bakıma aldılar... Yıllardır onu mucize tedavilerle her seferinde iyileştiren, ayağa kaldıran doktoru, Türkiye'nin en başarılı beyin cerrahlarından biri olan Cengiz Aslan'ın tedavisi, hastanenin yakından şahit olduğum kusursuz bakımı anneciğim için büyük bir şans biliyorum. Ama kimsenin hasta ve çaresiz olmasına dayanamayan, hiç görmediği hastalan iyileştirmek için seferber olan ben, kendi anacığımı bu kez sağlığına kavuşturmayı başarabilecek miyim bilmiyorum.Şu anda elimden gelen tek şey dua etmek ve görüşmemize izin verilen dakikalarda moral vermek... Yanında olduğumu ve sevdiğimi hissettirmek.İçim rahat... Çünkü ben yalnız özel günlerde ve hasta olduğu zamanlarda değil her zaman onun yanındaydım. Sevdiğimi her gün söyledim, hissettirdim, birlikte güldüm, paylaştım her şeyi...Ama anne o... Bir anneyi yoğun bakımda görmenin acısını ise hiçbir şey hafifletmiyor.Biliyor musunuz insanın tüm yaşamı, yalnız kendi hayati tehlikeye girdiği anda gözlerinin önünden geçmiyormuş. Şimdi ben, yoğun bakımın kapısında beklediğim zamanlarda birlikte geçen güzel günlerimizi yeniden yaşıyorum. Bir an, onun öğretmenlik günlerinde elinden tutup yanında okula götürdüğü küçük kız, bir an imtihan sabahı tatlı tatlı uyandırdığı liseli genç kız oluyorum.Bir yaz günü Beyoğlu'nda el ele dolaşıyoruz bazen... Benim ayağımda o yaz pek moda olan şıpıdık tokyo terliklerim, o bana köşedeki çikolatacıdan fındıklı çikolatalar alıyor... Ne zaman bir zorluk yaşasam yanı-başımda bitiyor, binlerce kilometre uzakta olsam bile sıkıntımı hissederek beni arıyor...Sevdiklerinize iyi bakın diye yazıyorum bunları... Evet, hayat hızla akıyor, yapacak, yetişecek çok şey var. Ama "kaçırmak istemediğiniz tüm nedenlere rağmen" anne ve babalarınızı arayın, sevdiğinizi "yaşamınızın şahiti olan" insanlara sık sık hissettirmeyi unutmayın. Sadece birkaç dakika bile mutluluk vermek ve almak için yeter...O mutluluk asla zannettiğiniz gibi sonsuza kadar sürmüyor. Bunu ben şimdi çok daha iyi anlıyorum...İtirazlari hatalar!Sevgili okurlarım, önce 4 gün üst üste yayımlanan sağlık röportajlarım ve köşe yazılarımda olan küçük hatalardan söz edeceğim.Yazılarımın çoğunu, belirttiğim gibi International Hospital'dan yazmış ve kontrolleri de buradan yapmış olmam nedeniyle dizgide bilgim dışında yapılan bazı hatalar oldu. Bunların üzerinde durduğumu biliyorsunuz. "Mâruz" kelimesinin "mağruz", "AB'ye girmekle "girmek"in "gitmek" olarak yazılması ve buna benzer yanlışlar için özür diliyorum.Gazetecilikte "neden ne ve kim olursa olsun" sorumluluk yazara aittir. Ayrıca, ayın 19'unda yayımlanan "Çalışan kalpte by pass ameliyatı" yazısında bu ameliyatların ilk kez ASM'de yapıldığı bilgisi hastanenin dergisinde yer alan bir hata sonucu verilmiş. Bu nedenle ASM'den gelen özür yazısını yayınlamıyorum ama Gülhane Askeri Tıp Akademisi GATA, Yüksek İhtisas gibi başka hastanelerde de yapıldığını Doç. Dr. Cem Alhan, Dr. Sertaç Çiçek gibi bazı doktorlarımızın itirazı sonucu öğrenmiş olduk.Asıl önemli olan tipta ve teknolojideki son gelişmelerin Türkiye'de de uygulanıyor, kullanılıyor olması, bununla birlikte hastaların aynı imkânı diğer bazı hastanelerde bulabileceğini bilmesi de önemli. ASM'den gelen açıklamada "halen by pass ameliyatlarının ABD'de ve bütün dünyada oldukça sık şekilde pompalı sistemle -kalbin durdurularak pompaya bağlanması yapıldığı, by pass dışındaki kalp ameliyatlarının çoğunda da bu sistemin kullanıldığı" bildiriliyor. Öte yanda, itiraz yazısı gönderen doktorların da belirttiği gibi son yıllarda yeni yöntem olan "çalışan kalpte by pass ameliyatı" Türkiye'de de başarıyla uygulanıyor.Bu bilgileri dikkatinize sunuyorum."Acelemiz var"Recep Özbey, 16 yaşında iki kez beyin ameliyatı geçirmiş ve beyin sapındaki tümör iki kez nüksetmiş bir hastanın; Yasin Özbey'in babası.Gönderdiği 'mail'de oğluna 3 hafta ömür biçildiğini, bunun bir haftasının da geçtiğini belirterek "ASM'nin SSK ile anlaşmasını beklediklerini, bu süre içinde Uzay Neşteri'ne ulaşamazlarsa oğlunu kaybedeceğini" söylüyor. Daha doğrusu haykırıyor.Ben de bu durumu ASM yetkililerine bildiriyorum.Anlaşmanın 2 haftada olma şansı var mı?16 yaşındaki bir genci, eğer mümkünse, kurtarmayı düşünürler mi?(Recep Özbey'in telefonu: 0532 415 25 88)

Devamını Oku

Vakitsiz öten horoz!

21 Haziran 2005

Huntington gitti, Soros geldi... Ünlü bir stratejist olmasından yararlanarak ülkelerin siyasetini ziyaretleri, kitapları ve konuşmalarıyla gereğinden fazla etkileyen, Türkiye'nin de AB'ye gitmek yerine İslâm ülkelerine model olmasını öneren Samuel Huntington yetmedi. Onun kendi ağzından "ben bir yurtseverim, akademisyenliğimle milliyetçi duygularım çelişebilir" sözlerini yazmıştık. Huntington'in Türkiye'ye yaptığı öneriyle Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi'nde Türkiye'ye biçtiği rolün pek benzeşmesi bu nedenle daha da dikkat çekici hale gelmişti. "The west and the rest" görüşüne uygun yani diğer ülkelerin 'Batı'ya karışmaması, ayrı gruplar oluşturması yönünde gelecek tahminleri yapan ve hatta 21. yüzyılda Baü ile "geri kalanlar" ın medeniyet çatışmasına girişeceklerini söyleyen Huntington'in Türkiye'de yaptığı konuşmaları da kitaplarındaki açıklamalarla çelişkiler içeriyordu.Örneğin; İslâm kültürü ile Batı kültürü arasındaki farklar nedeniyle sorunlar çıkacağını söylerken, laik-demokratik tek Müslüman ülke olan ve Batı'yla entegre olmak isteyen Türkiye'ye aksi yönde önerilerde bulunması önemli bir çelişkiydi. O gitti arkadan hemen ABD'de kurduğu yatırım fonları sayesinde zengin olan ve Yugoslavya, Ukrayna, Gürcistan gibi ülkelerin iç ve dış siyasetinde rol oynayan Soros geldi.İçinde Türkiye'nin de bulunduğu 60 ülkede kurduğu vakıflara yatırdığı büyük paralar bu beyfendiye de o ülkelerin siyasetiyle oynama hakkı veriyor. Veya kendisi öyle sanıyor. Nitekim bazılarıyla esaslı şekilde oynamış da, meselâ Gürcistan'da bakanları maaşa bağladığını kendisi söylüyor... Şimdi sıra Türkiye'ye gelmiş. Maliye Bakanı "Soros'la görüştüğünü, vergi koymayacaklarını bildirdiğini" söylüyor. Hükümetle bayağı, içli dışlı olmuş yani...Ve "Timing"e, pardon dilim sürçtü "zamanlama" ya bakın ki tam Türkiye'de hükümet kaçak Kur'an kursları, türbanın referanduma götürülmesi gibi konulan gündeme taşımış ve laikliği "dine karşı bir ilke" gibi, kurallarını da "baskı" gibi empoze etmeye girişmişken ortaya çıkıyor.Çıkıyor ve "Türkiye laikliği fazla zorladı gibi..." "Sanırım bu ülkede laiklik fazla ileri bir noktaya taşındı" gibi açıklamalar yapıyor.Tesadüfen hep ABD'den gelen birileri, yine tesadüfen söylenmiş gibi Türkiye'nin iç ve dış siyasetini yorumluyor ve yönlendiriyorlar.Haydi Huntington'a 'stratejisttir' diyerek susmaya çalıştık. Ya bu ne? Bir ekonomistin siyaset bilimci gibi, ülkelere önerilerde bulunması ne demek?Birilerinin Horoz'a, pardon Soros'a Türkiye'de vakitsiz öten horozlardan hoşlanılmadığını söylemesi gerekiyor.Ama gel de bul o "birileri"ni!"Özel"likten çıkan özel yaşamlarArda Uskan onun hayatını kitap haline getirdikten sonra bu kitaptan alıntıları çeşitli gazetelerde okuduk. İlk alıntıyı yapan da biz değil, VATAN'la birlikte ilk üç büyük gazeten biri olan başka bir gazeteydi.O gazeteden bir meslektaşım birkaç gün önce köşesinde "Ercan Arıklı'yı acaba kaçınız tanıyorsunuz, onun hikâyesi kimi ilgilendirir ki bu kadar yazılıyor" diye sormuştu. Kendi açısından haklı olabilir ama...Özellikle Türkiye'de bu ilk değil. Özellikle diyorum çünkü batı ülkelerinde derhal olayın "insan hakları" boyutu tartışılır, hele hayatta olmayan kişilerin özel olayları anlatılıyorsa aile itiraz eder, bu durum "insanların özel yaşam gizliliği" ni ihlâl anlamına geleceği için yazılar durdurulduğu gibi büyük tazminatlar söz konusu olur.Bizde de insan hakları artık Avrupa düzeyinde savunulduğu için gerçekte bunun yapılamaması gerekir. Nitekim hatırlarsanız Ajda Pekkan'la ilgili özel yaşam sırlarına da, uyuşturucudan ölen genç kızınkilere de, Atatürk ve Latife Hanım'ın özel mektuplarına da aynı nedenle karşı çıkmıştık.Ünlü insanların özel yaşamına ait bilgiler her zaman ilgi çekicidir ama bu bilgilerin açıklanması bırakın etik tarafını, hukuken de ancak o kişilerin kendi izniyle olabilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ve bizim yasalarımızda bu açık olarak belirtilmiştir...Kendi izni olmadan yapılamazErcan Arıklı'ya gelince... Arıklı Türkiye'de dergiciliğin duayeni olan efsane bir isimdi. Bunu kimse inkâr edemez. Kendine özgü stili, değerleri, yaşamı olan bir insandı.Onun için yazılacak (veya yazılmış) bir kitap her zaman ilgiyle okunur. Kaldı ki Arda Uskan gibi usta bir kalemin yazdığı kitabın büyük ilgiyle karşılanması doğaldır.Onun yazılarını keyifle okuyanlardan biri de benim... Ama bundan sonra, kim için olursa olsun özel yaşamların açıklanması Türkiye'de kesinlikle farklı bir boyutta; önce yasalar açısından tartışılmalı ve değerlendirilmelidir.Aksi takdirde yapılan, ünlü insanların başarılarından ve şöhretlerinden dolayı cezalandırılmasından başka bir şey değildir...Herhangi birinin buna hakkı olduğuna inanan var mı içinizde?Varsa gözüme görünmesin!

Devamını Oku