Hangisi doğru?

15 Temmuz 2005

VATAN 34'ün İstanbul metrosuna elinde kocaman çantayla binen yolcuların gayet rahat bir şekilde, kontrol edilmeden yolculuk yaptığım ortaya koyan çalışması ilginçti... Ayrıca 6 istasyonluk metroda sadece 2 durakta polis olduğunu da görüntülemişler.Çektikleri fotoğraflarda kara çarşaflılar da var...Konu yalnız metro değil, çok katlı alışveriş merkezleri, yaz nedeniyle açık hava kafe ve restoranları, önemli iş merkezleri, sefaretler, kısacası birçok önemli nokta. Ama acaba bu kontroller yeterince yapılıyor mu, yoksa yine "dostlar alışverişte görsün" türünden bir şov mu sergileniyor, meraktayız doğrusu.Biliyorsunuz sınırlanmızın iyi korunmadığını, çevre ülkelerden ve birçok diğerlerinden isteyenin Türkiye'nin rahatça girip her türlü faaliyeti yaptığını sık sık yazıyorum. Yine biliyorsunuz kısa süre önce İçişleri Bakanlığı ndan gelen açıklamada sınırlanmızın ve Türkiye'de bulunan kaçak yabancıların "çok iyi kontrol edildiği" rakamlarla bildirilmişti.Şimdi ise son aylarda sadece Kandil Dağı'ndan 700 PKK'lımn "Türkiye'ye sızdığı" haberi veriliyor. Ben, içişleri Bakanlığı'ndan gelen cevap üzerine "Madem ki, sınırlar iyi korunuyor, bunca Rus hayat kadını, Moldovyalı, Azeri, Gürcü, Filipinli kaçak işçi nasıl girip çıkıyor, istanbul'da H Kaide toplantıları nasıl yapılıyor, teröristler Türkiye'ye nasıl aileleriyle yerleşip Londra'daki terör plânlarını buradan yapıyor" gibi sorular sormuştum. Onlara henüz cevap alamadık ama Kandil Dağı'ndan gelen 700 teröristi duyduk.Bir değil, beş değil, tam 700... Bu bilineni... Diğer sınırlardan ve buradan son aylarda girenlerin tamamı herhalde "binlerle" ölçülebilir... (Nitekim Kuzey Irak'ta da 3 bin PKK'lı varmış.)Şehit cenazelerinde gövde gösterisiiyi korunan ülkede bu nasıl mümkün oluyor? Metro ve diğer tehlikeli mekânlarda, neden diğer ülkelerin aldığı sıkı önlemlerin benzeri alınmıyor? Vücuduna bomba saklayabilecek, belki de altında erkek barındırabilecek kara çarşaflar neden sıkı şekilde aranmıyor?Apo nasıl hâlâ PKK'yla İmralı'dan rahatça haberleşebiliyor ve "Türk erini serbest bırakmalarını" veya başka şeyleri bildirebiliyor? Cevaplanmayan bu kadar soru varken Türkiye'de yeniden hızla başlayan terör olaylarının tek sorumlusu kana susamış terör örgütü değildir. Aynı zamanda, vatandaşının güvenlik sorumluluğunu gerektiği gibi taşıyamayan Türk Hükümeti'dir.BBC ile Reuters in PKK'ya "terör örgütü" diyeceğine "milis" olarak adlandırmasına tepki göstermek herhangi bir hükümet için gereklidir ama "çözünY'le hiçbir ilgisi yoktur. Çözüm ve halkın güvenliği sıkı önlemlerle, ciddi projelerle sağlanabilir.Ben bu ülkeyi yönetenleri suçluyorum. Eminim şehit anaları da... Cenazelerde boşuna gövde gösterisi yapmasınlar, insanı daha çok sinirlendiriyor.Yüzsüzler açıklanıyormuş!Efendim, Ankara Vergi Daireleri gelir vergisi yüzsüzlerini açıklayarak, vergi borcu olanların isimlerini kamuoyuna duyuracakmış.Neye yarar; adı üstünde yüzsüz bunlar. Yüzsüzün yüzü kızarır mı? Kızarmaz. Yüzsüz "Başkasının hakkını yersem bunun acısı çocuğumdan, torunumdan çıkar" diye korkar mı? Korkmaz.Onun için her şey "para" dır.O zaman bırakın ismini açıklamayı, boynuna tabela asıp sokaklarda teşhir etseniz fark etmez.Tek bir cezası vardır yüzsüzün; parayı elinden zorla alacaksın.İşte millet de bunu istiyor. Bu hükümetin de bir türlü yanaşmadığı 'dokunulmazlıkların kalkması' da bunun için önemli; yapan, cezasını sonuna kadar çekecek.Vergi borcu olanlardan, belediyelerde ve diğer kuruluşlarda yolsuzluk yapanlardan bu paraların alındığını duymak istiyoruz.AKP bunu yapabilir mi sizce?

Devamını Oku

Yapay gündemle unutulan gerçek sorun!

14 Temmuz 2005

NASA'nın yaptığı bir araştırmaya göre erozyonun şiddetlenerek devam etmesi ve etkili tedbirler alınmaması halinde Türkiye'nin büyük bir bölümü en geç 2040 yılında çöl olacakmış. Peki biz bu tehlikeye ne gibi radikal önlemlerle karşı çıkıyoruz, bilen var mı? Okulların, TEMA gibi gönüllü kuruluşların ve kişisel gayretlerin dışında ne yapılıyor?Dünya Çölleşme Haritası'nda Anadolu, çölleşmetehlikesi çok yüksek sınıfta yer alıyor. Ve biz kesinlikle bunun ne anlama geldiğini anlamış değiliz.Zannettiğimizden çok daha kısa bir süre içinde mevsimlerin değişeceğini, kuraklığın artacağını, bitki örtüsünün tümüyle yok olacağını, içecek su bulamayacağımızı göremiyor, en azından çocuklarımızın neler çekeceğini düşünmüyoruz.Halkın üstüne yıkılmaması gereken siyasetle, çözüm bekleyen bir sürü konu yerine yapay olarak yaratılan gündemlerle öyle meşgul ediliyoruz ki geleceğimizi düşünecek zaman ve gücümüz kalmıyor.TEMA Vakfı bu büyük soruna çare aramak için yıllardır çaba gösteriyor. Toprağı verimli kılmak ve korumak için, birçok kamu kuruluşu, üniversite, meslek odaları ve sivil toplum kuruluşlarının görüşleri alınarak, TEMA'nın katkılarıyla hazırlanan Toprak Yasası'nın çıkarılması ve Ulusal Eylem Programı'nın başlatılması için iş Meclis'e kalmış durumda (Çıktı mı? Yoksa hâlâ bekletiliyor mu? Çıktıysa bize neden duyurulmuyor?)...Diğer ülkeler ormanlarını arttırmak ve dünyanın yakın gelecekte karşılaşacağı kuraklık tehlikesini azaltmak için ulusal kampanyalar düzenlerken bizim siyasetçilerimiz neden bu kadar ağırdan alıyor anlamak mümkün değil.Acaba kendilerini kavrulmaktan koruyacak bir çare buldular de bize mi söylemiyorlar?(Not: Bu arada; Antalya'da Side yakınlarındaki Sorgun Ormanı'nda bir golf sahası yapmak için tam 200.000 ağaç kesileceği haberi dolaşıyor. Umarız doğru değildir. Orman Bakanlığı'nın dikkatine!)Atatürk'lü Beşiktaş!Takımın reklâmı gibi mi oldu yoksa? Ben Beşiktaş'lı değilim... Ama semt olarak Beşiktaşlıyım. Hani şu Beşiktaş-Ortaköy arası duvarları Atatürk'ün fotoğraflarıyla süslü semtten... Eski Başkan Yusuf Namoğlu o fotoğrafları duvara koyduğu zaman da yazmıştım bu fikri ne kadarbeğendiğimi.Hıncal Uluç geçenlerde Başkan İsmail Ünal'a bufotoğrafların kaldırılması için baskı yapanlar olduğundan söz ediyordu. İnanamadım...Kimi rahatsız ediyor ki Ata'nın fotoğrafları... Ayrıca ediyorsa başka tarafa baksınlar... Ruhu kurumuş, her hoşluktan rahatsız olan insanlarbu gidişle sevdiğimiz her şeyi gözden uzaklaştıracaklar.Güzelim şehir hatları vapurlarına bile el attılar... Şimdi de sıra fotoğraflara geldi.Ben Sayın Ünal'ın bu tür baskılara kulak asmayacağına inanıyorum.Hıncal'ın "Beşiktaş halkını ayaklandırmasına" gerek kalmayacak bence!Diş protezi lüks mü?SSK emeklilerinden gelen mektuplar devlet hastanelerinde çektikleri sıkıntının en üst düzeyde devam ettiğini anlatıyor.Saatlerce bekledikleri kuyrukları, sıra kendilerine geldikten sonra o kapı senin,bu kapı benim dolaştırılmalarını, haftalarca dönüp durmalarına rağmen sorunlarını bir türlü halledemediklerini okudukça "ciddi hastalığı olanların sorunları halledene kadar göçüp gideceğine" inanıyor insan.Bunlar arasında diş protezi yaptırmak isteyenlerden gelenler de çok ilginç; 32 dişi birden dökülmüş olan yaşlılara bile "protez yaptırılmasın diye" bin dereden su getirildiğini öğreniyoruz."Ya en az 2 sene bekleyecek veya özel muayehanelerde yaptırmak zorunda kalacaksınız. Devlet diş protezini lüks olarak görüyor" diyorlar.Hayatımda bundan daha saçma az şey duydum.Dişleri olmayan insanların, yemek yiyebilmek için ihtiyacı olan,kısacası en temel ihtiyaç olan protez lüks sayılabilir mi? Hem de bu kadar israf yapılan bir ülkede...Sağlık Bakanlığı bizi "SSK-devlet hastanesi işbirliği" ile işlerin kolaylaşacağına inandırmışti,hani nerede kolaylık?Yaşlı insanları kapı kapı haftalarca dolaştırmaya ve eli boş döndürmeye kolaylık mı diyorlar acaba?Kendileri de tek bir kez o kolaylığı yaşasalardı keşke!

Devamını Oku

Çocukların kobaylığı!

13 Temmuz 2005

Tam iki ay önce yazmıştım bu konuyu; "AKP'nin yeni nüfus planlama yöntemi" başlığıyla... Bu bilgiyi Avukat (ve önde gelen kadın haklan savunucularından) Hülya Gülbahar'dan almıştım.Sabah gazetesinin 11 Temmuz Pazartesi günü aynı konuyu, Hülya Gülbahar'la yapılan röportaj ile manşete taşıdığını görünce "Bizim yazı yeterince telaşlandırmadı onları, bakalım bir gazete manşeti hesap vermelerini sağlayacak mı" diye düşündüm.Bakın ne yazmışım 10 Mayıs 2005'te: "Türkiye yoksulu çok bir ülke... Açlık sınırının altında milyonlarca insanı var. Bu nedenle organlarını satışa çıkaranlar bile var (...) İnsan özel uçaklarla gezip lüks içinde yaşayınca unutabiliyor. Ne demişler; tok açın halinden anlamazmış.Sıkı durun, şimdi bu fakirlerin yanlızca organlarını değil, canlarını vermelerini sağlayacak yeni bir yasa geliyor. Türk Ceza Kanunu hazırlanırken, sivil toplum kuruluşları ve hukukçuların itirazları sonucu CHP ile AKP'nin anlaşarak tasandan çıkardığı bir madde sessiz sedasız yeniden TCK maddeleri arasına ilave edilmiş.Nedir madde: Sağlıklı çocukların tıbbi deneylerde denek olarak kullanılması. Bundan sonra, sonucu, etkisi belli olmayan tedavi şekilleri ve ilaçlar çocuklar üzerinde denenebilecek. Elbette bu çocuklar, pahalı tedavileri sağlayabilecek, gerekirse yurtdışına gönderilebilecek zengin çocukları olmayacak. Sağlıklı fakir çocuklar ailelerinden para karşılığı alınacak izinle kullanılacak.Avrupa'da, Amerikada bırakın tıbbi malzeme ve tedavi yöntemlerini, makyaj malzemelerinin hayvanlar üzerinde denenmesine bile hayvan haklan savunucuları karşı çıkıyor.Bu madde sessizce kanunlara eklendi mi? Eklendiyse yeni bir nüfus planlama metodu (!) olarak mı düşünülüyor, bilmek istiyoruz. Bilmek yalnız bizim değil, tüm toplumun hakkıdır. Evet, burası vatandaşın hayvanlarla karıştırıldığı bir ülke ama yine de sahipsiz değil!" Bunları yazmış ve bu soruları sormuşum. Sağlık Bakanlığı'nın konuyu bilmesi, bilmiyorsa (!) araştırarak halkı bilgilendirmesi gerekirdi değil mi, ama onlardan hiç ses çıkmadı.Simdi bakalım ne olacak? Çocukların kobay olarak kullanılması engellenecek mi yoksa yine "Biz memnunuz" diyerek susacaklar mı?Haraç ve rüşvet!Bülent Akarcalı'nın Salı günü (dün) VATAN'da "İşgal altında olsak daha mı çok kazıklanırız" başlıklı harika bir yazısı vardı."Türkiye'de kamu kurum ve kuruluşlarını, dernek ve vakıftan ele geçirenlerin saltanatını", bürokrasinin yaptırdığı binaların ihtişamını anlatıyor ama buraların sade vatandaşa kapalı olduğunu söylüyor ve çok önemli bir noktayı hatırlatıyordu: "Rüşvet performansında dünya dördüncüsü" olduğumuzu...Hemen sonra ATO'nun yaptırdığı araştırmadan çıkan "Vatandaşın devletten - bürokrasiden, hakkı olan yasal hizmete ulaşmak için 70'i belediyelere olmak üzere tam 430 değişik harç ödemesi gerektiği" sonucunu alarak "Neden harç deniyor ki buna, haraç denmesi gerekir" diyordu Akarcalı.Vatandaşa dünyanın en yüksek vergilerinin, petrole, elektriğe, doğalgaza en pahalı fiyatlarının ödettirildiğini, bunun üstüne bir de "dünya dördüncüsü" olacak, BM üyesi 200 ülkeden 196'sını geride bırakacak düzeyde rüşvete mahkûm edildiğini söyledikten sonra da şöyle bitiriyordu yazısını;"İşgal altında olsak, acaba işgal kuvvetleri vatandaşımıza bu kadar az hizmeti bu kadar pahalıya verir miydi? Pek sanmıyorum (...)"Ve aynı gün VATAN sürmanşet olarak, bir inşaat izni vermek için Beykoz Belediyesi'nin geçen yıl w 2002'deki müdür ve Başkan danışmanının aldığı para tomarlarının fotoğraf ve diğer belgeleri yayınlamıştı.Nihayet 12 yıl hapsi göze alarak bu suç belgelerini yargıya veren bir müteahhit sayesinde. Bu belediye ve o kişiler söz konusu müteahhit sayesinde duyduğumuz nadir örneklerden biri... Ya diğerleri? Beykoz gibi "dindarlığı" nı duyuran bir belediye, Allah korkusu olmadan bunlar: yapabiliyorsa kimbilir diğerlerinde neler oluyor? Artık insanların belediyelere bu yolsuzlukları yapmak için seçilmek istediğini hepimiz biliyoruz. Peki kim denetleyecek bunları?Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması başta olmak üzere ülke çapında bir "Temiz Eller Operasyonu" başlatılmadıkça ve herkes ama herkes yargıda hesabını verip, sade vatandaş gibi gerekirse hacizle veya ömür boyu çalışarak o aldığı paraları geri ödemedikçe yolsuzluk sorunu asla halledilmeyecek...Susmayın, sustukça ülke elden gidiyor!

Devamını Oku

Dünya Kadın Forumu ve "uyumayan" Bakan

11 Temmuz 2005

7 Temmuz Perşembe günü İTO'da Marmara Vakfı'nın düzenlediği çok önemli bir uluslararası toplantı yapıldı: "4. Dünya Kadın Yöneticiler Forumu"Ben de medya adına "Kadının çalışma hayatına yönlendirilmesinde (veya tam aksi) medyanın rolü" konusunu anlatmak üzere konuşmacı olarak davet edilmiştim.İki konuk bakan da vardı toplantıda; Turizm ve Kültür Bakanı (sürekli uyumasına rağmen Başbakan'in "pek memnun olduğunu" açıkladığı) Atilla Koç ile Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı'na getirilen Nimet Çubukçu...(Enteresan bir şekilde o gün dinleyici ve katılımcıların bulunduğu grupların, aralarında geçen konuşmalarda Bakan Çubukçu'nun adının anıldığı her cümlede "Aa, o kadınlara karşı konuşan milletvekili değil miydi" tepkisi mutlaka geldi. Umalım da uygulamalarıyla bu tepkiyi ortadan kaldırsın.)Biz dönelim Bakan Koç'a... Her on dakikada bir yerinden kalkarak yanında istanbul Valisi'nin de dahil olduğu üç beş kişilik grupla birlikte dışarı çıkan ve bir süre sonra geri dönen, toplantıyı izleyen yabancıların bu davranışına bir anlam veremediği ve hayretle izlediği Bakan Koç sonunda (herhalde uykusunun yeterince kaçtığına karar verince) gelip yerine oturdu. Fakat besbelli ki fazla da oturmak ve dinlemek istemiyordu... Kadınlarla ilgili istihdam sorununun kendisini hiç ilgilendirmediğini (ve hatta kadınlara karşı antipatisinin olduğu bile akla geldi) daha sonra konuşmasından anladık.Önce, İsrail'in iletişim Bakanı'na (dikkatinizi çekerim konuk bir kadın bakan) söz verilmiş ve o kürsüye doğru ilerlemişken Atilla Koç'un "daha önce konuşması gerektiği" söylenerek yabancı bakan tekrar koltuğuna döndürüldü ki bu büyük bir ayıptı. Sonra...Bakan Koç daha konuşmasına başladığı ilk cümlelerde öyle büyük hatalar yapti ki kadın dinleyicilerden tepkiler yükseldi. Ve sonunda yabancı konukların ve gazetecilerin önünde Bakan kadınlarla ağız kavgasına girişti. (Yine dikkatinizi çekerim; uluslararası bir kadın forumunda...)Ciddi bir toplantıda olduğunu unutarak "Öğlenin bu saatinde ne kadar dinlenir bilmiyorum" diye söze başladıktan sonra "Hanım milletvekillerinin azlığından şikayet ediyorlar, bence çok bile... Atatürk size haklarınızı 1934'te vermiş ama kullanamamışsınız. Meclis'e girememişsiniz. Siz de erkekler gibi çalışın, haklarınızı kendiniz alın" türünden sözler sarfedince kadınlar haklı olarak itiraz ettiler.Buna karşılık Bakan "Ben hiç darılmam, konuşun, konuşun" deyince itiraz edenlerden biri cümlesine devam etti. Bunun üzerine Atilla Koç'un darılmaya karar vererek "Siz bana cevap yetiştirmek zorunda mısınız" sorusunu sorması gülüşmelere neden oldu tabii...Bir bakanın; "1934'te Atatürk'ün kadınlara haklarını vermesine ve onların -en az 50 kişi olarak- istemesine rağmen, o dönemin erkek milletvekillerinin buna razı olmadığını, büyük tartışmalar çıktığını ve Atatürk'ün İsrarına rağmen ancak 18 kadının Meclis'e girebildiğini" bilmemesi bile hoşgörülebilir.Ama aynı hoşgörüyü bir bakanın yabancılar önünde bu tür konuşmalar yaparak işi izleyiciyle ağız dalaşına çevirmesine göstermek zor.Konuşmasını yapar yapmaz apar topar toplantıdan ayrılan Bakan'in ardından herkes bir konuda hemfikirdi sanıyorum; "Keşke uyusaydı!"Taksilerde emniyet kemeri sorunu!Enteresan bir şey doğrusu, demek ki TRAFİK özel araçlarda "kemer" kontrolü yapıyor ama taksiler için hiç sorun yok... Hangi taksiye binsem, elimi emniyet kemerine attığımda kilidinin kaldırılmış olduğunu görüyorum.Sorunca gülerek "Arka tarafta kullanmıyoruz" cevabını veriyorlar. Oysa bu durumda birani fren yapsa ne boyun kalır, ne burun, ne diş... Ya öndeki koltuğa yapışırsınız veya camdan fırlarsınız. Bu kazaları çok gördük biz... Emniyet kemeri takılı olsa kurtulacak canlar, gencecik insanlar bir ihmal yüzünden telef oldu gitti.Trafik Müdürlüğü'nün en kısa zamanda bu sorunları çözmesini bekliyoruz.Sevgi de öldürebilir...miş!Size International Hospital'ın yoğun bakımını, bu ve benzen hastanelerdeki kusursuz bakımın insan hayatı kurtarmadaki başarısını anlatırken önemli bir noktayı unutmuşum. Yoğun bakımı "önce korkutan ama sonra bu korkuyu takdire çeviren" (disipliniyle ve bana Fransa'nın ünlü komedi sanatçısı Louis de Funes'i veya Peter Seller'in Pembe Panter'lerini hatırlatan bir çeviklikle) yöneten, gittiğini zannettiğiniz bir anda pire gibi zıplayıp yanıbaşınızda biterek "Siz halâ burada mısınız" diyen Dr. Lütfü Telci'nin söyledikleri unutlamayacak kadar önemliydi oysa...Bizi ağır durumda olan annemizin yanına yaklaştırmamasına kızıyordum zaman zaman.Ama ilerleyen günlerde onun, Dr. Bingür Sönmez, Dr. Deniz Şener ve Dr. Cengiz Aslan'ın da aynı fikirde olduğu sözlerinin ne kadar haklı olduğunu anladım. Kalp ritmi aşırı derecede bozuk olan (ki bu ritmin yüksek olması da kalp yetmezliği anlamına geliyormuş, ben sadece "düşük olan ve pil gerektirenleri" böyle sanıyordum) vetansiyonu kolayca, düzensiz şekilde inip çıkan hastalarda aşırı duygulanmalar da ölümcül değişikliklere neden olabiliyormuş.Bir kaç kez biz (kısa süre için bile olsa) sevgi sözcüklerimizle farketmeden onu yorduktan hemen sonra solunum sıkıntısına (kalp yetmezliğine) girdi annem... Önce bundan dolayı olabileceğine inanmak zor geldi ama tartışma kabul etmez şekilde bu sonuç ortaya çıkınca kabul etmek ve uzak durmak zorunda kaldık.Bunu, aynı hastalığı çeken yakınları bulunanlar için yazıyorum. Kalp yetmezliği olanlara aşın sevgi göstermeyin. Hele yanında rahatsızlığıyla ilgili konuşmaları hiç yapmayın. Yüksek sesle konuşmayın. Stres kesinlikle onları bir anda ölümün eşiğine getirebiliyor.Ama inanın bana sevgi de...En iyisi az ve öz konuşmak... Gülümsemek ve iyi olduğunu söylemek. Hepsi bu kadar.Yaşadığı sürece azami dikkat gerekiyor. Tabii gerçekten seviyorsanız ve kendinizden çok onu düşünüyorsanız!

Devamını Oku

Terörün altından Türkiye'nin de çıkması şart mı?

11 Temmuz 2005

Bugüne kadar Amerika'da yapılan dizilerde veya filmlerde terörün "Türkiye ve Türkler" le ilişkilendirilmesine kızıyor, tepki gösteriyorduk. Böyle giderse kuzu kuzu kabul edip susmak zorunda kalacağız... Bununla da bitmeyecek "Türküm" demekten çekinir hale geleceğiz, Araplarla, Afganlarla aynı muameleyi görecek, böylece kendi içimize kapanıp kalacağız. (Tabii bunda Hükümet'in Türkiye'nin görüntüsünü değiştirmek için kendi içinde giriştiği yarışın da yardımı olacak.)11 Eylül "İkiz Kuleler" saldırısının arkasından Almanya'da yakalanan bazı teröristlerin Türkiye ile bağlantılı (veya Türk) olduğu söylenmişti.Londra'daki terör saldırılarının arkasındaki isim El Garbuzi'nin de ailesi Türkiye'de ve kendisi de sık sık gelerek tekstil işi yapıyormuş. Dün VATAN'da "Londra saldırısının baş mimarı olduğuna inanılan Fas'lı terörist El Garbuzi'nin İstanbul'da El Kaide kurmaylarının yaptığı toplantıya katıldığı" yazıyordu.Ben de son zamanlarda dönüp dolaşıp Türkiye'nin sınırlarının korunmadığını Moldovya, Rusya, İran, Irak, Suriye, Afganistan, Türki Cumhuriyetler ve her ülkeden kaçak işçilerin,mültecilerin akın akın yüzer, biner geldiklerini yazıyorum.İçişleri'nden cevapİçişleri Bakanlığı'ndan bu yazılarıma gelen (7 Temmuz tarihinde) cevapta "Sakıncalı göçmen" başlığı altındaki yazımın dikkatle incelendiği söylenerek şu noktalar vurgulanıyor:"1990'lı yılların başlarından bu yana Türkiye gerek yasal yollardan gelen yabancıları, gerekse iltica, insan ticareti, yasa dışı göç eylemlerini devlet politikası şeklinde ciddiyetleele almaktadır.Toplam 9678 km kara ve deniz sınır uzunluğu, 114 hudut kapısıyla Türkiye'de halen 2700 civarında eğitimli personelle etkin bir kontrol ve denetim mekanizması yürütülmektedir.Yasal olarak çalışma, öğrenim, aile birliği gibi nedenlerle ikamet eden yabancı sayısı 164.856'dır.Sadece 2004 yılı içinde yerli ve yabancı 24 milyon insanın giriş çıkış yaptığı hudut kapılarımızdan giriş yapmak isteyen ama sakıncalı bulunduğu için geri çevrilen yabancı sayısı 1999-2005 yılları arasında 77.516'dır.Sınırlarımızda kaçak girişe ve ülke içinde vize ihlaline yönelik kararlı mücadele sonunda ise son 10 yılda toplam 535.773 yasadışı göçmen yakalanmıştır.Bu sayının her yıl ortalama olarak AB ülkelerine kaçak giriş yaptığı tahmin edilen SOObin sayısının üzerinde olduğu, yine her yıl ABD'ye kaçak girdiği tahmin edilen sayının yarısı olduğunu söylemek yanlış bir değerlendirme olmayacaktır."Göçmen cennetiİçişleri Bakanlığı'nın açıklamasına göre sınırlar "iyi" kontrol ediliyor. Ama son paragraftaki karşılaştırma aslına bakarsanız bizim ilgi alanımız içinde değil ve açıkçası bu rakamlarda bir hata olabileceğini düşünüyorum. Şimdi gelelim sorulara:Madem ki bu kadar iyi korunmaktadır, nasıl oluyor da Türkiye son birkaç yıl içinde bir göçmen cennetine dönüştü?Karadeniz'deki yabancı kadın ticareti nasıl açıktan açığa aldı başını gitti?Evlerde, otellerde kaçak çalışan ve 200 dolara rahatça Türkiye'ye girip çıkan işçileri neden kimse kontrol ermiyor? (Otellere stajyer adı altında getiriliyorlar.)Azılı teröristler Güneydoğu'da nasıl cirit atabiliyor ve El Kaide istanbul'da toplantı yapıyor? Fas'lı teröristlerin bağlantıları araştırılmadan nasıl ailece Türkiye'ye yerleşebiliyorlar?Bu ülkenin vatandaşlarıyla aynı hakka sahip olmak için sınırdan giriş yapmak yeterli midir?Konuyu "gönderdikleri bilgiler ışığında yeniden değerlendirmemi" istemiş İçişleri Bakanlığı... Bunu yaptım. Umarım onlar da bu soruların cevaplarından bizi mahrum bırakmazlar.İlgilerine teşekkür ediyorum.

Devamını Oku

Avrupa Ermenileri hızlı takipte!

9 Temmuz 2005

Avrupa ülkelerinde bulunan Ermeni dernekleri Internet'te "Dikkatli olmalıyız, Türkler de çalışmaya başladılar" mesajları dolaştırırken Avrupa Ermenileri Federasyonu (AEF) da Türk kuruluşlarının yaptığı konferanslan engellemeye çalışıyor.ARI Hareketi'nin 15 Haziran'da Avrupa Parlamentosu'nda düzenlediği "Türk-Ermeni Sorunu: Farklı Perspektifler" başlıklı paneli engellemek için elinden geleni yapan ama engelleyemeyen AEF toplantıdan sonra 6 Temmuz 2005'te Richard Howitt'le ortaklaşa yayınladığı basın bildirisiyle "toplantıda tek bir görüşe yer verildiğini ve 'soykırım inkarcısı' olarak bilinen Prof. Justin McCarthy'nin konuşmasına şiddetle karşı çıktığını" açıklamış.Bununla da kalmayarak panelde başkanlığı yapan Avrupa Parlamentosu üyesi Richard Ho«Tİtt'in "McCarthy'nin görüşleri konusunda bilgilendirilmediğini ve oturum başkanlığını 'farklı görüşlere yer verileceğini sanarak' kabul ettiğini" bildirmiş.Basın açıklamasının son cümlesi şöyle:"Sonuç olarak, AEF, Howitt, Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grubu, 90. yıldönümünde Ermeni soykırımı kurbanlarını saygıyla anmaktadır."Neredeyse Avrupa Parlamentosu'nu ve Avrupa Birliği'ni de ilâve edecekler.Bildiriden de açıkça anlaşıldığı gibi "kendilerinin, istedikleri konuşmacı veya fikri savunmalan, AP üyeliğine saygı selâmlaması yaptirmalan" çok haklı bir davranış ama karşı görüşleri açıklayan, soykınm olayını her yönüyle incelemiş Amerikalı bir tarih profesörünün konuşturulması, şiddetle kınanacak bir davranış!.Bizim "pek objektif", bu nedenle Türkiye'nin tehcire nasıl zorlandığını bir yana bırakarak "tehcir kararı bile soykırımdır" diyen bazı öğretim görevlileri buna ne diyorlar acaba?Üstelik panelde McCarthy'den başka Ermeni bir Türk vatandaşı Etyen Mahcupyan ile An Hareketi üyesi Ümit Kumcuoğlu da konuşmacıymış.An Hareketi de AEF bildisinin gerçekle ilgisi olmadığını, Howitt'in yeterince bilgilendirilmediği iddiasını yalanlayan en kuvvetli kanıtin "toplantı sonrasında Howitt'in ARI Hareketi temsilcilerini kutlaması ve işbirliğinin devamını arzu ettiğini ifade etmesi" olduğunu anlatan bir bildiri çıkarmış.Umarım bu bildiri yalnız Türkiye'de değil Avrupa'da da, AEF'nin yaptığı gibi, gereken yerlere ulaştırılmıştır.Propaganda bizim bugüne kadar zannettiğimizden çok daha büyük bir önem içeriyor. Geç de olsa bunu anladık hiç değilse..Zeliha Hanım'ın davası (2)Dün yazının ilk bölümünde Zeliha Berksoy'un bana dava açmasına neden olarak gösterdiği yazılarımdan, genç bir tiyatrocunun okulu kazanmasına rağmen konservatuara devamını engellemesinden söz etmiştim. Bu konuda yazdığım son yazıda ('Sizi Zaga'ya dövdürürüm' başlığıyla çıkmıştı) Berksoy'un ortaya çıkıp 'işin doğrusu budur' demediğini, onun yerine konservatuardan öğrencisi olan Okan Bayülgen'e bizi şikâyet ederek programında "tarafını tutmasını sağladığını" anlatmıştım.Tarihiyle birlikte yazı ortada... Ama Zeliha Hanım'ın şikâyet dilekçesinde "açıklama gönderdiği ama yayınlanmadığı" söyleniyor. Bana böyle bir açıklama gelmedi.Zeliha Berksoy'un şikâyet dilekçesinde "yazmış olduğum sözlerin söylenmediği, ilgili yazılarımı olayın gerçekliğini araştırmadan yazdığım, yazılanmın tamamını öğrenci İsmail Hacıoğlu'nun gerçek dışı beyanlarına ayırdığım" belirtiliyor.Çok enteresan... Peki bu olaylar geçmediyse İsmail Hacıoğlu neden "kazandığı ve çok istediği halde" okuluna gidemedi ve bundan şikâyet etti?Dava açıldıktan sonra Hacıoğlu ile tekrar görüştüm, daha önce söylediklerini aynen tekrarlıyor ve bu nedenle mümkünse Kadıköy Konservatuarı'na transfer etmek istiyor...Onun sözlerine inanmayıp da Zeliha Berksoy'un "bunları söylemediği ve yapmadığı" yönündeki iddiasına inanmak için ne gibi bir sebep var? İnsanların bir okulda yönetici olması her zaman doğru söyleyeceğinin kanıtı mıdır?Sürmekte olan bir dava konusunda fazla konuşmak istemiyorum. Ama istediğim şey mahkemenin, benim çok daha önce Zeliha Hanım'ın annesi Semiha Berksoy'la ilgili yazılarımı da incelemesi.Zira bu davanın açılmasında o yazılardan kalma bir kinin etkisi olma ihtimali hiç az değil!(NOT: Dün yazının ilk bölümünde "talep edilen miktar" 45.000.000 YTL olarak yazılmış, 45 milyar TL olması gerekiyordu. Dizgide yapılan hatayı özür dileyerek düzeltiyorum.)

Devamını Oku

Özel uçak bunun için mi?

8 Temmuz 2005

Berlusconi'den alınan uçakla gidildi herhalde Amerika'ya... Üç günlük bir seyahat için yine aile boyu gezi. Emine Hanım ve kızları da Tayyip Bey'le birlikte.Diğer ülke başkanlan, başbakanları arasında her seyahate karısını, kızını, oğlunu götüren var mı acaba, benim asıl bilmek istediğim bu...Bir kere, diğer ülkelerin kapısında borç kuyruğuna giren, IMF desteğiyle ekonomisinin çökmemesini sağlayan Türkiye'ye neden "özel başbakan uçağı" lâzım önce bunu sorgulamalıydı toplum. Normal bir THY uçağının Business kısmında ayrı bir bölüm (veya tamamı) kendisine ve ekibine tahsis edilse olmuyor muydu? Olmuyorsa neden olmuyor?Burası bir "baskıcı yönetime sahip ülke" olmadığına göre, demokrasilerde milletin "nedenleri" öğrenme hakkı vardır.Özel uçak "nasılsa kalkıyor, biz de gelelim, ailecek tatil yapalım" için mi alınmıştır?Duyunca aklıma geliyor bu sorular, sizin gelmiyor mu?Ve son sorular; bu uyanlar Başbakan'ı hiç mi rahatsız etmiyor?Daha önce "hiç rahatsız olmayan"ların nasıl kaybettiğini, kendisinin o kaybedenlere duyulan tepki nedeniyle kazandığını da mı düşünmüyor?Zeliha Hanım "yapamadım" derse...Efendim, aleyhimde açılan son tazminat davasının sahibi tiyatro sanatçısı Zeliha Berksoy olmuş. Talep edilen miktar; 45.000.000 YTL. Bugüne kadar dava açanlar kazansalardı muhtemelen bendeniz şu anda Türkiye'nin en yoksul gazetecisi olurdum... Ama bendeniz sadece doğrulan yazdığı için Allah'tan bu iş o kadar kolay olmuyor. Zeliha Hanım aynı zamanda Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Devlet Konservatuarı Sahne Sanatları Bölümü ve Tiyatro Ana Bilim Dalı Başkanı...Yoruldum vallahi, ne uzun (ve etkileyici) etiketler var... Bu etiketi avukat dava metnine de yazmış. Prof. Doğan Soyaslan'ın bana TCK ile ilgili yazılarım nedeniyle açtığı davanın dosyasına "Adalet Bakanlığı müşaviri" yazması gibi. Bu durumda karşılarında uzun etiketleri olmayan yalnızca bir "yazar" kalıyor. Adaletin ne olursa olsun yerini bulacağına inanan bir yazar...Bir İstanbul MasalıBu davanın daha önce hakkımda açılan diğer davalardan farkı "söylenmemiş sözleri yazmış olmak la suçlanıyor olmam. 16-17 yıllık gazetecilik yaşamım boyunca bu nedenle tek bir dava açıldı hakkımda. Bir şarkıcının açtığı bu davayı (2 kez açmasına rağmen) kazandığım gibi, mesleki etik anlayışıma yapılan hakaretten dolayı ben de kendisine bir dava açmış durumdayım.Bu kez de aynen öyle olacak... Yani... Ben de bir dava açacağım. Berksoy Hanım'ın şikâyet nedeni, "Bir İstanbul Masalı" dizisinde rol alan genç sanatçı İsmail Hacıoğlu'ndan "dizide oynaması ve bir filmdeki rolü ile ödül alması" nedeniyle okulunu dondurmasını istemesi ve "temizlen de gel" demesine karşılık yazdığım yazılardı. Bu yazılarda;Dizide Altan Erkekli'nin canlandırdığı şoför Cemal'in oğlu Ozan rolünde başarısıyla dikkat çeken İsmail Hacıoğlu'nun konservatuarı 100 üzerinden 98 puanla kazanmış olmasına rağmen Zeliha Berksoy nedeniyle okula başlayamadığını (bu bilgi sevgili Duygu Asena'nın Altan Erkekli ile yaptığı bir röportajdan alınmıştı), Berksoy'un genç sanatçıya "Ben piyasadan adam almam, git temizlen de gel" dediğini, bir okul yöneticisinin böyle bir hakkı olamayacağını anlatmıştım.Ototoriteler ne dedi?Aynı görüşü; Cüneyt Gökçer, Can Gürzap, Ayten Gökçer, Gencay Gürün, Çetin Tekindor, Cihan Ünal, Tamer Levent, Sönmez Atasoy gibi Türk Tiyatrosu'nun en ünlü yönetici, öğretim görevlisi ve sanatçıları da desteklemiş ve "sınavı kazanmış bir öğrencinin okuma hakkı elinden alınamaz" demişlerdi.Yerim kalmadı. Bu hikâyeyi yarın bitireceğim..

Devamını Oku

"Ödül'lük bir yoğun bakım! (2)

7 Temmuz 2005

Ve annem günler sonra iyileşme belirtileri göstermeye başladı. Kalp ritmi düştü, değerler düzeldi. Felç hali devam ediyor ama hayati tehlikeyi şimdilik atlattı.Başta International Hospital'ın usta beyin cerrahı Dr. Cengiz Aslan, Dr. Telci olmak üzere, süper doktorlar Işıl Köylüoğlu, Evren Şentürk, Mustafa Çetin, Berrin Yalçın ve Rafia Türkoğlu, kendi özel hemşiresi Nihal Tandoğan ve diğer müthiş hemşireler sayesinde...İnanın bana 30-35 yaşlarında ve haklı bir özgüvene sahip bu doktorlar ile genç hemşireler Türkiye'nin nasıl bir aşama yaptığını hissettiriyor insana...International Hospital'ın yoğun bakımı birçok başka hastanenin doktorlarının da kabul ettiği gibi "çok özel"... Büyük bir emek harcamış ve başarmışlar.Annemin hastalığını anlattığım ilk yazıda "Emin ellerde.. Bu hastanenin ve doktorlarının büyük bir şans olduğunu biliyorum, ama bakalım bu şans onu kurtarmaya yetecek mi?" demiştim. Bunu söylediğimde onları yakından izlememiştim henüz...İki yıl önce yaptığım "Süper Doktorlar" dizisinde Dr. Cengiz Aslan'ın deneyimi, sadece uzmanlık alanı "beyin"de değil her konudaki bilgisi ve en önemlisi güler yüzü, pozitif tavırları, konuşmasıyla hastalan nasıl iyileştirdiğini anlattım size. Ama yetmez... Kalp uzmanlarının "durumun ümitsiz olduğunu" ima ettiği anlarda bile "merak etme, iyileşecek" dedi hep. İnandı ve direndi... Hastasına da güç aşılayarak direnmesini sağladı.Bu nasıl bir yetenek, nasıl bir basandır?8-10 saatlik beyin ameliyatlarından çıkan bir doktor nasıl bu kadar güler yüzlü ve sabırlı olabilir; benim kafam almıyor doğrusu... Özel insanlar bunlar... Hepsi...İnternational'in kardiolog doktoru Tuğrul Okay, ricam üzerine Memorial Hospital'dan birkaç kez gelerek ilgilerini esirgemeyen Dr. Bingür Sönmez ve Dr. Deniz Şener, hastanın raporlarını inceleyerek tedavi konusunda yardımını esirgemeyen(N.Y Presbyterian Hospital'ın ünlü kardioloğu) Dr. Özgen Doğan... Onların, kendini adamış yüzlerce bilim adamı gibi dünyaya "özel misyon la gönderildiğine inanıyorum ben...Diğer hastanelerimizde de var benzerleri... "Biyonik adamlar" diyorum ben onlara... Uzaydan gelmiş gibiler...Saçmalamaya başladım sanıyorsunuz değil mi? Değil oysa... Tanıdıkça, izledikçe görüyorsunuz. İstanbul Cerrahi'nin Sinan Göker'i, Deniz Algün'ü, Mehmet Ali Yerdel'i, Acıbadem Hastanesi'nin Mehmet Özek'i, Çapa ve Cerrahpaşa'nın birçok doktoru ve sayamadıklarım...Biliyorum ki artık kendi ülkemizde en ileri teknolojiyle, en iyi tedavileri bulabiliriz. Bu olayda iyi doktorların (birbirinden habersiz şekilde) nasıl verilere bakarak aynı tedaviyi önerdiklerini gördüm...Beni hiç yalnız bırakmayan, dualarını esirgemeyen siz sevgili okurlarıma, can dostlarıma, arkadaşlarıma ve çalışmalarımın aksamaması için elinden geleni yapan International Hospital'ın sahibi Sayın Said Haifawi ve Genel Müdürü Sayın Yaşar Yıldırım'a en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Hepiniz sağolun.(Not: Bir yanlış düşünceye neden olmamak için, her seferinde ve her hastanede hastane ücretini diğer hastalar gibi ödediğimizi, şu ana kadar bulunduğu hastanede de yüklüce bir faturayı almış bulunduğumuzu bilgilerinize sunuyorum. Teşekkürlerim tamamen objektif takdirlerimin sonucudur.)Kayınbiraderin eşi!Başbakan "Eşimin başına örttüğü türban değil başörtüsü" dedikten sonra kayınbiraderinin eşinin başının açık olduğunu söylemiş ve "Bırakalım kadınlar kendileri karar versin" demiş. Tabii buradan hemen üniversitelere geçmeyi de unutmamış. "Bırakalım kendileri...." kısmına kimsenin diyeceği yok. Kendi özel alanı içinde insanlar özgürdür demokrasilerde... Ancak bugün Türkiye'de görülmeye başlandığı gibi 6-7 yaşındaki kızlara aileleri tarafından türban giydirilirse o tartışılır.Çünkü çocuklar o yaşta büyüklerin iradesine, baskısına karşı çıkamadıkları gibi Kuran'da da çocuklar için 'başörtüsü'nden bahis yoktur.Ancak kadınlar için "ziynetlerini örtecek şekilde omuzlarına indirsinler" şeklinde, o günün genç kadınlarını tehlikeden korumak üzere bir kural görülmektedir. Kuran'da "devlete itaatle ilgili maddeler ise nedense hiç tartışılmamaktadır.Emine Hanım'ın başörtüsüne dönecek olursak "omuzlara inmiş normal bir başörtüsü" değil onunki... Türkiye'de birkaç yıl öncesine kadar hiç rastlanmayan bir "sıkma baş".Kararı ise kendisinin değil ağabeyinin verdiğini, önceleri hiç istemediğini, ağlayarak alışmaya çalıştığını Sayın Emine Erdoğan kendisi anlatmamış mıydı?Şimdi "eşinin başı açık" olan aynı ağabeyi midir acaba?Ben Emine Hanım'ın yerinde olsam abime bunu sorardım doğrusu;"Kızgın yaz sıcağında ben niye türban ve pardesüyle yanıyorum da eşin püfür püfür geziyor" diye!

Devamını Oku