Bu yazıyı gazeteciliği meslek olarak seçmek isteyen (ya da şu anda eğitimini görmekte olan) ve beni örnek aldıklarını söyleyerek mektuplar gönderen, geleceğin gazetecisi gençlere ithaf ediyorum.***Gazeteciliğin enteresan bir meslek olduğu muhakkak ama Türkiye'de giderek daha enteresan hale gelmeye başladı. Hâlâ modası gecmiş(!) meslek etiği kurallarına uyan gazeteciler için zaman zaman anlaşılmaz olacak kadar...Bir büyük gazete düşünün örneğin; sahipleri kendi bildikleri ve kimselere danışmadıkları, en yakınlarının görüşlerini bile hiçe saydıktan şekilde gazetenin başmı derde sokmuşlar. Öyle ki okuyucu bile olaylardan yalnız patronu değil "gazetenin kendisini" de sorumlu tutarak galeyana gelmiş. Yazarları buna rağmen ve maaşları da aylarca ödenmediği halde canlarını dişlerine takarak zor günlerde çalışmayı sürdürmüş. O yazarlara inanan, güvenen, desteğini esirgemeyen okurlarla kuruluş ayakta kalmış.Durum biraz düzelip yola devam edeceği anlaşılınca bir grup bu gazeteden koparak yeni bir gazete kurmuş. Yine onlara inanan okurlarıyla 3 yıl gibi kısa bir sürede Türkiye'nin 3. büyük gazetesi olmuş ve söz konusu gazetenin de en önemli rakibi haline gelmiş.Eski gazetenin yazarlan her fırsatta yeni gazete ekibini son derece haksız ve yanlış şekilde, söylediklerinde doğruluk payı olmadığını en iyi kendileri bildikleri halde "meslek etiğine aykırı davranmak, gemiyi zor zamanında terketmekle" suçlamışlar. Buna rağmen yeni gazete susmuş, yine de, bu büyük yalanlara rağmen gerçekleri açıklamamış, karşı saldırıya geçmemiş."Zor durumda olduğu iddia edilen" bu eski gazete yöneticilerinin bazı yazarlara -ayrılmamaları için- o günlerde yaptıktan; "Ne isterseniz yazın, altını imzalayalım, yeterki gitmeyin" tekliflerini dile getirmemiş. Yeni gazetenin bu sınırsız teklifleri reddeden ve tek amacı Türkiye'ye bağımsız, gerçek bir gazete fırsatı vermek olan gerçek gazeteciler tarafından kurulduğunu övünme konusu yapmamış."Ahlaksız"??Bütün bu olanlardan sonra eski ve eriğe çok önem veren(!) gazete kendisine her türlü yüzsüzlüğü yakıştıran, yazarlarına "ahlâksız" diyen, etiksizlikle suçlayan, sahibine kasıtlı olarak "zararına satıldığını" söyleyen, genel yayın yönetmenine "Temizim demekle temiz olunmaz" diyen ve Başbakanla kedi alışverişi yapacak kadar yakınlığı bulunan bir yazarı milyonlarca dolar ödeyerek alıvermiş.Şimdi bu yazar, bir başka gazetedeyken yeni gazetesine yaptığını, bu gazeteden eskisine yapacak. Ve başkalarına... Zira artık bunu yapmanın getirişi de açıkça görülmüş oldu.Toplum unutacak... Kendisi en erikli, en delikanlı görünüp de patronunun çıkarlarına göre karşı patronlara ve gazetelere saldıranların "yeni çalışmalarını" izlerken eskileri hatırlamayacak. Gördüğü, duyduğu, okuduğu her şeye inanmayı ve uyumayı sürdürecek.Futbolcu gibiTransfer olduğu gazetenin "gemiyi terkettiler" diye etik dağıtan yazarlan da bu yazar ile ilgili hiçbir şey söyleyemeyecekler. Zira patronları kendi gazetesini terkedenlere sövüldüğü zaman memnun olmakla birlikte "ne zorluklarla" getirdiği yeni ve pahalı yazarının eleştirilmesinden hoşlanmayacak. (Özellikle sevgili meslektaşım Umur Talu'dan bu konuda bir yazı rica ediyorum.)Ve üstelik bu yazar oldukça ürkütücü bir hale de gelmiş durumda. Ne yapacağı belli olmaz.Böyle gider ve gazeteciliğin anlamı bu şekilde değiştirilmeye devam ederse şimdiye kadar "4. kuvvef'liği çoktan bırakmış olan Türk basınının mensupları için bu meslek iyice ticarete dönüşecek.Yazarların anlayışının transfer için gol atan futbolcudan hiçbir farkı kalmayacak.Ve sonunda zararlı çıkan yine Türkiye olacak.Onlar tatilde!Lütfen bana iyi bir haber versin biri, artik sinirlerim ayanmıyor. Komedi filmine döndü halim, üzücü bir haber duydum mu bağırarak ağlamaya başlıyorum. O kadar değil tabii de, yakınım yani bu hâle... İnsanın "acıya dayanma eşiği" diye bir şey var. Biz bu eşiği her gün aşmaya zorlanıyoruz.Buyrun son haber, tepine tepine ağlayabilirsiniz; İzmir Tepecik Devlet Hastanesi'nde birkaç aylık bebeklerden 6 yaşına kadar olan çocuklar elve ayaklarından yatağa bağlanarak tedavi ediliyormuş. Anne babalar da "enfeksiyon mazeretiyle" yanlarına yaklaştırılmıyor.Nurcan Er isimli anne 2.5 yaşındaki oğlunu fıtık ameliyatı için getirip de durumu görünce dayanamayarak ARENA programına olayı anlatmış. Ve hale bakın ki bütün bu olanlar hastanede 20 yıldır süren uygulamalarmış.Şimdi 'Sağlık Bakanlığı yok mu bu memlekette? Hiç mi denetlemiyorlar hastaneleri, bu ne ihmal, nevahşettir? Devlet hastanelerini akıl hastanesine mi dönüştürdünüz? Minicik çocuklara kullanılacak başka bir yöntem yok mudur?' demeyeceğim. Dememiz gereken bu aslında. Ama onlar da TATİLDE'ler muhakkak, onun için anlamı yok.Ben kadın derneklerine, Anneler Derneği'ne, diğer sivil toplum kuruluşlarına sesleneceğim: Sustukça bu skandallann arkası kesilmiyor. Lütfen ortaya çıkın ve tepkinizi gösterin. Sizin de sesinizi duymak istiyoruz artik.Dışişleri ne yapıyor?Ermeni soykırımı yoktur" diyene 3 yıl hapis cezası veren, Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu için gıyabi tutuklama kararı çıkarıp sonra bunu kaldıran İsviçre'nin bu konuyu istediği şekilde askıda tutmasına izin verilemez. Olayı çözme görevinin Dışişleri Bakanlığı' na ait olduğunu yazdık. Siyasi otorite destek vermediği takdirde Halaçoğlu'nün İsviçre'ye giderek olayın yargıya intikalini sağlamasıyla istenen sonucun alınamayacağını da yazdık.Dışişleri'nden hiç ses yok. Normal şartlarda, kesin sonuç almak için büyükelçisini bileçekmesi gereken Türkiye susuyor. Ve yine zaman kaybediyor. Politikası nedir, var mıdır kimse bilmiyor.Duyumlarıma göre İsviçre Ticaret Bakanı Eylül'de Türkiye'ye gelsin diye olayın örtbas edilmesini bile öneriyormuş bizim bakanlık.Daha ne olsun? Helal olsun!
Tarihçi yazar Stefanos Yerasimos ölmeden önce yaptığı son röportajda (Milliyet, 31 Temmuz) "Fransa'da ve ABD'de rahatça yaşayan Ermeni diasporası? parayı verip hafta sonu milliyetçiliği yapıyor." demiş. O ve birçok tarihçi Ermeni soykırımı iddiası hakkında Avrupa ve Amerika'daki Ermenilerin kati, tek taraflı bir politikayı maddi desteklerle sürdürdüklerini açıklarken bizim bazı gazetecilerimiz ile tarih eğitimi almış bazı eğitim görevlileri (bu tür her kişiye 'bilim adamı' dememize okurlar itiraz ediyor.) Türkiye'nin bu olaydaki "kesin ve tek suçlu" taraf olduğunda isran sürdürüyorken Fransa, İsviçre gibi ülkelerin yanında yer alıyorlar.Bu da halâ yetmiyor, Türk Tarih Kurumu'nü yalan üzerine kampanya yapmak, psikolojik savaş yürütmekle suçluyor ve Başkanı Yusuf Halacoğlu'nu istifaya davet ediyorlar.Etyen Mahcupyan 3 Temmuz 2005'te Zaman gazetesi'nde yazdığı bir yazısında; "Alman Parlementosu'nun Türkiye'yi tarihiyle yüzleşmeye davet ettiği" karan protesto eden emekli diplomat, CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ'ın Ermeni meselesinde devlet pozisyonunu belirleyen grubun sözcüsü olduğunu, bu konuda bir milli pozisyon oluşturma ihtiyacının CHP ile TTK'yı birleştirdiğini ve bu siyasi koalisyonun AKP'yi de esir aldığını söylüyor. Ona göre Mavi Kitap ve içindeki belgelere uydurma denemez. TTK yayınlan da propaganda amaçlı kullanıldığı için Mavi Kitap bu şekilde de suçlanamaz.Ona göre önce "Tarih Kurumu yayınlarının uluslararası akademiada ve bizzat makbul Türk tarihçileri nezdinde hangi düzeydedeğerlendirildiğini" araştirmaarı gerekir...Makbul tarihçi??Etyen Mahcupyan 360'a yakın makbul Türk tarihçisinin soykırım iddiası konusunda Tarih Kurumu belgelerini, doğru kabul ettiklerini ve bunu açıkladıklarını yine unutmuş. Kimbilir belki de ona göre "makbul" yalnızca "soykırım iddiasına arka çıkan tarihçi" demektir, bilemeyiz. Ama 1915'te istanbul'a gelen, ön yargıyla ve sırf Almanya'ya "beklentisi doğrultusunda yayın ulaştırma amacıyla" geldiği belirlendiği için Anadolu'ya geçişine izin verilmeyen, hazırladığı tüm bilgileri Amerikalı misyonerlerden, Amerikan Büyükelçisi Morgenhau'nun? gösterdiği bazı raporlar ile Patrikhane'den alan, adımını Anadolu'ya atıp tek bir Ermeni ile konuşmamış olan Lepsius'un kitabını bile tartışmaya başlayınca zaten bu konudaki bilgisinin yetersizliği ortaya çıkıyor.Tahrifat yapan kim?Lepsius, mahcupya'nın da "Alman Dışişleıi'nin belgelerde tahrifat yaparak yazarını kandırdığınıkabullendiği gibi Mavi Kitap'tan da beter, hiç güvenilemez bir kaynaktır. Mavi Kitap için ise bizim yorumda bulunmamıza hiç gerek kalmamış, hazırlayanların kendisi propaganda amaçlı olduğunu, yanlış bilgilerin yer aldığını açıklamışlardır.Genellikle ABD'de yaşayan ama Ermeni soykırım iddiasında açıkça Ermenilerin yanında yer alan Taner Akçam ise Hrant Dınk'in Agos gazetesinde 7 Haziran'da çıkan yazısında Tarih Kurumu'nun stratejisini (sanki kitaplar hazırlayan Türkiye gibi Lepsius gibi, Mavi Kitap gibi uydurma kitaplar hazırlayan Türkiye imiş gibi) "gerekirse Alman, İngiliz, Amerikan belgeleri de dahil tüm belgeler tahrif edilmelidir, bunda bir sakınca yoktur" şeklinde açıklıyor. Sanki Avrupa'ya, Ermenistan'a "iddia"yı uluslararası bilimsel bir platformda tartışmayı teklif eden Türkiye, kaçan karşı taraf değilmiş gibi, TTK'nın büyük bir karşı kampanya yaptığını söylüyor.Halacoğlu'nu TTK'yı yalan üretme merkezi haline getirmekle suçlayarak istifasını istiyor.Tarihi tartıştığınızda "gerek yok, herşey ortada zaten diyen ve havadan sudan konuşup, kendi söylediğine de belgelerden çokinanan anlayışa karşı ne yapılabilir ki?"Asıl acı olan bu yalan yanış bilgileri diğer ülkelerde yapılan her toplantıda "vazife yapar gibi" tekrarlayıp durmaları!IQ Belirtilerimiz... Devam!Hatırlayacaksınız IQ'muzun özeleştiri ile değerlendirilmesi konusunda bir liste vermiştim geçen yazımda.Neyse ki hiç değilse Londra'daki terör eylemi ile ilgili olarak göz altma alınan 4 Türk'ten üçü serbest bırakıldı da aradan kurtardık paçayı... Ama her gün başka IQ haberlerimiz mevcut, o konuda sıkıntı yok. Arada bir yapmayı sürdüreceğim bu listeleri...İşte VATAN'ın dünkü manşet haberi; 8 trilyonluk kaçakçılığı yapanlar Gebze Gümrük Müdürlüğü'nde krallar gibi karşılanışlarını anlatiyor... Genel Müdür ile Müsteşar Yardımcısı koluna girmiş, başta Başmüdür herkes selâmda. Benzeri duyulmuş mudur devlet memurlarıyla böylesi girift ilişkilerin?İşte defalarca 'havai fişek ve benzeri gösterileri yapmayın, insanlar korkuyor, bu görgüsüzlüğe gerek yok9 diye yazmamıza rağmen Özcan Deniz konserinde parlatılıp İzleyicilere İsabet etmesiyle çıkan olaylar. Ve iste Sezen Aksu konserinde polisin insanlara biber gazı sıkması...Görebilir misiniz benzerini medeni bir ülkede?Arttıran varsa örnekleri, alıyorum.
Şu IQ meselesine kızıyoruz kızmasına da hani tarafsız gözle bakınca 'acaba hiç haklılık payı yok mu diye düşünmeden edemiyorum.Karşılaştığımız olaylara bir bakın Allah aşkına, 10 taneden 9'u biz Türkler'in aptalca hareketlerini göstermiyor mu?... Ya aptalca, ya çağdışı, medeniyet yoksunu veya kendine, soyuna ihanet içeren...Genç öğretmenler önlerine konan ekstra sınav (KPSS) engeliyle köşelerinde bekletilir, İsrarla çalışamamaktan şikâyet ederken bir bakıyorsunuz "Öğretmen olmadığı için derslere imamlar giriyor" haberi... Bir bakıyorsunuz milletvekili olmuş iki koca adam eline silah almış düğünde havaya ateş ederek ne kadar "errkek" olduğunu gösteriyor. Bakıyorsunuz birkaç zeki(!) yaratık ellerinde cep telefonu defilede utanmadan, onca insanın içinde mankenlerin alttan görüntüsünü fotoğraflıyor.Yine zeki(!) ve herkesten daha Müslü-man(!), maalesef Türk pasaportu taşıyan 3 adem evladı Londra'da bombalı saldırı nedeniyle göz altına alınıyor... Türkiye'nin adını bu dehşet verici uluslararası terör olayına karıştırıyor.Avrupa ülkeleri artık haklı olarak Arap görünümlü, karacarşaflı, sakallı, cüppeli insanları istemiyoruz derken (siz olsanız demez misiniz) bakıyorsunuz Türkiye diğer Müslüman toplumların hayranlık duyduğu çağdaş bir Müslüman ülke görüntüsünden çıkarılarak karacarşaflı ve cüppeliler ülkesine dönüştürülüyor.Tam turizm sezonunun ortasında Alanya'da su sporu grupları birbirine giriyor, içinde turistlerin de olduğu 4 kişi ölüyor, 6 kişi yaralanıyor...PKK terörü ayyuka çıkmış, Emniyet "El Kaide saldırısı beklediklerini" söylüyor, memleket curcuna vaziyette ve Meclis 3 AYLIK tatilde... Haydi ikna edin beni lütfen IQ'muzun yerinde olduğuna... Pes yani pes! Bu "pes" noktasına Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'na içerden ve dışardan orgazine şekilde, vatansever vatandaşlar(!) tarafından yapılan "istifa" çağrılarından geldim. İsviçre'ye filân gerek yok, bıraksanız bu beyler Halaçoğlu'nu hemen tutuklayacak ve kendi deyimleriyle "yalan üreten" TTK'nın başkanı olduğu için haddini bildirecekler.IQ'muzu yükseltir vesselam!Ona, parlak IQ'lu önerilerini yazılarıyla ileten çok parlak fikir adamlarına geçmeden önce Halaçoğlu'nun "Ermeni soykırımı yoktur" demek üzere isviçre'ye gitmek istemeyişinin nedenlerinden söz etmek istiyorum.Kendisi hakkında bir tutuklama kararı olmadığı, İsviçre'ye rahatça girip çıkabileceği Meclis Başkanları ve yargı tarafından bildirilmiş. Yusuf Halaçoğlu hakkında sorgulama açılmış, ifade vermesi bekleniyormuş.Halaçoğlu, ifade istenen konunun "Ermeni soykırımı iddiası" ile ilgili değil, ırk ayrımcılığı yapmaktan sorumlu tutulması olduğunu, eğer soykırım hukukuna dayalı bir sorgulama yapılacak olsa memnuniyetle gideceğini söylüyor.Yani İsviçre, 3 yıl hapis cezası koyduğu "soykırım yoktur" deme suçunun üzerine gidemeyeceğini, bu işten mahcubiyetle, kendi "ırk ayrımcılığı içeren kanunu" ile çıkacağını bildiği için Halaçoğlu'na bambaşka bir suç atfediyor.Aslında beklenen; İsviçre'nin ya derhal mahkemeyi sonuçlandırarak onu mahkûm etmesi veya takipsizlik kararı vermesi. Ki ikinci yapıldığı takdirde İsviçre'nin bu konudaki bütün parlamento kararları geçerliliğini yitirmiş oluyor.Bu konudaki karara kesinlik kazandırmalarını istemek Türk Dışişleri Bakanlığı nın görevi. Şu ana kadar bunu çoktan yapması gerekiyordu.Mevcut durumda Halaçoğlu "Gayri hukuki bir karara karşılık TTK Başkanı olarak, bir bilim adamı olarak ifade vermeyi doğru bulmuyorum" diyor.Düşüncesinde çok da haklı görünüyor. Demek ki harekete geçmesi gereken Dışişleri... Peki neden geçmiyor acaba?... Devam edeceğiz.Not: Dün 'Bir Zengin Olsaydım' başlıklı yazımda dizgideki arkadaşımızın yaptığı bir hata sonucu 'öfkeli ve kırgın mektuplar' ifadesinde 'kırgın' kelimesi taşra baskılarında 'kızgın' olarak yazılmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.
İki konuda okurlardan gelen maillerin arkası kesilmiyor; biri düğünde havaya ateş açan KAHRAMANLARIMIZ(!) ki okurlar onlar için iki deyim kullanıyorlar ("Kovboylar" ile havaya ateş açanlarla ilgili genel deyimimiz), diğeri ise TTK Başkanı Halacoğlu'nun isviçre'ye girme meselesi.Ordu'dan yazan (en çok Karadenizliler bozuldular bu silah işine) Tayyar Türkeli isimli okurumuz;Sayın Ruhat Mengi, "Sizi ülkemizde sayılan bir elin parmaklarını geçmeyen özgür kalemlerden biri olarak görüyor ve içtenlikle tebrik ediyorum. Toplum olarak onurlu ve dik duruş sergileyen insanları öylesine özledik ki, tebriğimin başına 'içtenlikle' kelimesini eklemek ihtiyacı duydum. Size uzun zamandır yazmak istiyordum. Kovboylarımız sayesinde bugüne kısmet oldu" sözleriyle başladığı mektubunda ilginç bir noktaya değinmiş.Kameranın önü, arkası... "Ben Ordu'luyum. İlimizde yayınlanan Olay Gazetesi'nde 'Başbakan fırçaladı' başlığı altinda yer alan haberde Başbakan şöyle demiş:Kameraların önünde böyle bir görüntü vermeniz bize zarar verdi...' Evet... Meselenin vahim olan yanı 'kameraların önünde' olması imiş. Kameraların önünde ve arkasında farklı görüntüler sergilemek takiyyenin olmazsa olmaz bir kuralıdır(...) Başbakan'in kısacık cümlesinde çok önemli bir kelime daha var... 'BİZ'... 'Bize zarar verdi' demiş. Sormak gerekir. Siz kimsiniz? Siz bu milletten ayrı bir şey misiniz? Millete verdiği zarar önemsiz de, size verdiği zarar daha mı önemli? (...) Kendilerini 'BİZ' diyerek milletten ayıran bir grubu başa getiren ve geleceklerini onlara emanet eden bu millet, herhalde bir gün bu yanılgıdan dönecektir... Umarım..."Tayyar Türkeli'nin mektubu nazik bir dille yazılmış, çok daha öfkeli olanları var. Hepsi de iki milletvekilinin parti tarafından korunmasına fena halde içerliyor, dokunulmazlıklarının derhal kaldırılarak yargı önüne çıkarılmalarını istiyorlar.Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halacoğlu'nun, Birmingham Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Erdem Uyullu'nun önerisini dikkate alarak İsviçre'ye gitmesini ve Ermeni soykırım iddiasının İsviçre mahkemelerinde tartışılmasına yol açmasını isteyenlerin sayısı da oldukça fazla.Bu konuda telefonda konuştuğum Başkan Halaçoğlu ise şu anda İsviçre'ye girmenin bir yaran olmayacağı görüşünde. Zira isviçre tutuklama karan olduğunu yalanlayarak, rahatça ülkeye girip çıkabileceğini bildirmiş. Gördüğünüz gibi köşeye sıkışmış durumdalar.Detaylar yarına...Bir Zengin Olsaydım! (2)Dünkü yazım şöyle bitiyordu: Elimden geldiği kadar onlara koşmaya çalışıyorum. Ama ne kadarına yardım edebilirim ki... İki çocuk yetiştiren bir gazeteci anneyim ben... Donald Trump veya Rahmi Koç değilim... Devam ediyoruz...Bu mektupları okudukça sık sık "Eğer ben... olsaydım" diye başlayan cümleler kuruyorum. Böyle anlarda yanımda aileden kim varsa hemen cevabı yapıştırıyor:"Olamazdın ki... Elinde avucunda ne varsa dağıttığın, herkesi işe aldığın için kısa sürede başa dönerdin."Çok da haklılar. Öyle olurdu. Ama olsun ne farkeder, yeniden başlardım ben de... Bununla birlikte benim mesleğimde Koç olacak paralar kazanılmıyor maalesef...Uzun sözün kısası, bilmenizi istiyorum ki hepinizin mektuplarını tek tek okuyorum ama yetişmem, herkese yardım etmem veya tüm mektupları tek tek cevaplamam mümkün değil. Cevap gelmeyince öfkeli veya kızgın ikinci mektuplar yazmayın gerçekten çok üzüyor beni.Ne zaman var, ne o kadar imkân...Bir daha yaşarsam ikinci bir iş kuracağım kendime. Kesinlikle!
Bu hükümetten bir iyi haber rica ediyorum. Gerçekten. Beni bu zevkten mahrum etmesinler ve iyi bir eylemlerini bildirsinler bize... Köşeme manşet yapacağıma yemin ederim.Bir haber de Meclis Başkanı Bülent Arınç tarafından geldi. Tatil matil dinlememiş ve torpilleşmeyi, pardon kadrolaşmayı sürdürmüşler... Uzağa da gitmiyorlar pek, dışardan kız alıp verme yok, aile içinde... "Dayıoğlu" Meclis Personel Eğitim ve Yönetim Müdürlüğüne, Meclis Personel Daire Başkanı'nın kuzeni de Ulaştırma Şube Müdürlüğü'ne getirilmiş. Baykal'ın makam şoförü dekadroya geçirilmiş.Oh, ne güzel... Millet işe girebilmek için sınav sınav dolaşsın, sınav kazananlar bile icabında tercihle alınsın ama öte yanda dayıoğullarına, kuzenlere hayat kolay.Dindar, inançlı olmak da bunu gerektirir zaten. Kimsenin hakkını yemeyeceksin, özellikle yakın akrabalarının!!İş bilenin, kılıç kuşananın... Bir millet nasıl uyutulur ders 1... Hani Almanlar "Türkler'in IQ'su düşük" iddiasını sürdürüp duruyorlar ya, gelip AKP'nin kurnazlıklarını görmeleri lâzım. Maşallah kendi işlerine gelecek veya partilerine yontacak bir konu buldular mı IQ'larına diyecek yok. Şeytana külahı ters giydiriyor, istediklerini şıpın işi yapıveriyorlar. IQ'su düşük olanlar sadece bütün bu yapılanları yutan, sineye çeken takım. Helal olsun valla, anketlerde hâlâ üst sıradalar. Her millet hakettiği yönetime kavuşurmuş!(Not: İçimizden yeni ve güvenilir bir parti, tümolumsuzluklarına rağmen sırf organize oldukları için kazanan iktidar partisinin karşısına yepyeni bir alternatif çıkaramamak da yine bizim beceriksizliğimiz... Yazının son cümlesini bir de bu yüzden hak ediyoruz.)Asparagas!Hangi konuda ve kiminle ilgili olursa olsun haksızlık, saygısızlık sinirlendiriyor beni... İki gün önce Yalın'ın Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda verdiği konser hakkında çıkan bir asparagas haberden söz etmiş, bunun sanatçıya, sanata, alın terine, emeğe haksızlık olduğunu söylemiştim. Muhtemelen konser başlamadan çekilmiş bir fotoğrafın yanına "Tiyatroyu dolduramadı" haberi verilmişti.İlk parçasıyla çıktığı anda listelerin başına geçen, yalnız onu değil tüm şarkılarını müzikseverlere ezberletmeyi başaran, kendisinden yıllar önce ün kazanmış isimler kadar adından söz ettiren ve çok sık konser vermesine rağmen salonları, tiyatroları dolduran bir genç sanatçıya "haber bulma telaşı" yla yapılan bir yanlıştı bu.Konserden çekilmiş fotoğrafları buldurdum. İşte o konserde Tiyatro'nun durumu.Haksız mıyım tepki göstermekte siz söyleyin...Her gördüğünüz habere de inanmayın!Damdaki Kemancı!Bugünlerde Damdaki Kemancı'nın Bir Zengin Olsaydım" şarkısı hep dilimde... Onu söyledikçe değerli sanatçı Cüneyt Gökçer'in oyunlarına hiç doyamamış olduğumuzu, hele benim gibi onu çok takdir eden sanatseverlerin kendisini fazlasıyla özlemiş olduğunu da farkediyorum. Keşke bugün de Sayın Gökçer'in Damdaki Kemancı'sını izleyebilseydik.Ne oyunlar, ne eserlerdi onlar. Bugün benzerleri hâlâ çıkmıyor ne yazık ki. (Bu arada Ayten Gökçer in Maria Callas'ı canlandırdığı, tek kişilik oyun -öyle sayılır- Ustalar Sınıfı'nı hatırladım. Onun da bu oyunu yeterince oynamadığına inanıyorum.)Gelelim benim neden "Bir Zengin Olsaydım" şarkısına takıldığıma... Sevgili okurlarımdan gelen mektuplar beni çok üzüyor. Çoğunda sıkıntı, işsizlik, parasızlık, bunalım var. Ve benim yardımcı olabileceğime dair inançlan. İstekleri...Elimden geldiği kadar onlara koşmaya çalışıyorum. Ama ne kadarına yardım edebilirim ki... İki çocuk yetiştiren bir gazeteci anneyim ben... Donald Trump veya Rahmi Koç değilim... Devam edecek...
Doğu Perinçek'in İsviçre'de "Ermeni soykırımı yoktur" demenin cezasının 3 yıl hapis olduğunu bile bile bu suçu işlemesi kanımca hiç de tesadüf değildir. Perinçek muhtemelen Türkiye (ve kendisi) açısından böyle danışıklı dövüş bir hatanın yararlı olacağını gayet iyi hesaplayarak yapmıştır bunu...Bence İsviçre'ye gidip aynı sözü söylemesi gereken kişi TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu olmalıydı. Hem kendisini -söyledikleri gibi- tutuklayıp tutuklayamayacaklarını görmüş olurduk, hem de İsviçre bir anda kendi kazdığı kuyuya düşerdi. Şu anda Doğu Perinçek'i tutuklamayarak kuyunun yanıbaşından bir U dönüşü yapmış durumdalar.Perinçek'in "Beni lütfen tutuklayın, kanunlarınıza uyun" demesi mümkün müdür bilmiyorum. Ama Halaçoglu hakkında zaten gıyabi tutuklama karan var, buna mecbur olacaklardı.Bize sık sık yazan, Birmingham Üniversitesi Hukuk Fakültesi Master öğrencilerinden olan okurumuz Erdem Uyullu neler olacağını gönderdiği son mektupta çok güzel açıklamış. Şöyle diyor:"TTK Başkanı hakkında İsviçre Savcılığı açıklamasını yapü. Öyleyse olayı neden hukuki platforma taşımıyoruz? Çözüm çok basit; TTK Başkanı İsviçre Ve gider ve savcılık tarafından sorguya çekilir. Sonuçta 3 yıl hapis cezası gerektiren bir suç hakkında savcı dava açmak zorundadır. Ceza davalarında ise sanık suçsuzluğunu ispatlamak için her türlü delile dayanabilir. Bu noktada arşivlerimiz de dahil her türlü delili ileri sürebiliriz. Bunun yanı sıra davaya hükümet üyeleri, tüm sivil toplum örgütleri katılır. Böyle bir olay dünyada mutlaka yankı bulur.Öyle ki demokrasiyle övünen İsviçre'nin düşünce özgürlüğüne verdiği önem bariz şekilde ortaya çıkar (...) Ermenistan ve Fransa da dahil Ermeni soykırımı iddiasında bulunan ülkeler sürekli kaçtıkları bu tartışmaya ister istemez katılmak zorunda kalırlar ve kendilerini sorgulamaya başlarlar. Bu dava hukuk fakültelerinde okutulacak kadar uluslararası boyut kazanır. Ayrıca Avrupa kendi demokrasi gediklerinin değerlendirmesini yapmak zorunda kalır."Sayın Yusuf Halaçoglu keşke bu öneriyi aynen uygulasa. Zira Avrupa ve Ermenistan'ı doğru dürüst bir tartışma ortamına çekmenin ve bize uygulanan tek taraflı baskıdan kurtulmanın başka bir yolu da görünmüyor.Gelenekmiş, pöhhh!Yani Özrü, kabahatinden büyük" sözü bunlar için söylenmiş. AKP Disiplin Kurulu Başkanı Uzun, düğünde havaya kurşun sıkan milletvekilleri için "Bölgenin geleneğine göre davranmışlar. Disiplinlik bir durum yok" demiş. Silah atmak gelenekmiş. Sevsinler sizin geleneğinizi!O bunu söylerken silah çeken milletvekillerinden biri; AKP Ordu Milletvekili Enver Yılmaz daha da takdire şayan bir vecize yumurtlamış; "Bu olayın gündeme gelmesi iyi oldu. Bütün Türkiye beni konuşuyor."Aferin size bayım... Bütün Türkiye konuşuyor ama bu davranışı yapanlara "MAGANDA" diyerek... İstediğiniz bu mu? (Pazartesi günü, bu olaydan söz ettiğim ve 'dokunulmazlıklarına güveniyorlar' dediğim yazıda 'üzüleceklerine gevrek gevrek güleceklerini, kaıılacaklarını' söylememiş miydim? Tanıyoruz artık bu örnekleri!)Adalet Bakanı ise "Yanlış iş, keşke olmasaydı" demiş. Bu kadar basit demek ki! Biz hatırlatalım o zaman; 'Kanunlarımızda havaya ateş etmenin hapis cezası var Sayın Bakan. Bizi adalete inandırın lütfen!' Aksi takdirde AKP'nin kaçak, yasa dışı kursları bir kalemde "yasal" hale getirdiği gibi her konuda adalete cambazlık yaptırdığına inanacağız.Dokunulmazlıkları kaldırılmalı ve cezalarını her vatandaş gibi çekmeliler. Demokrasi gerçekten varsa yapılması gereken budur.Türkiye 21. yüzyılda hem suçlu, hem güçlü, üstüne üstlük şımank siyasetçiler görmek istemiyor artık!
Hep söylüyorum, siyasette olduğu gibi sanatta da popülizm, kurnazlık, istismar kazanıyor bizde... Küplerinde çırılçıplak soyunan, kırıtıp kıvrılarak seks satan veya her gün ayrı bir aşkla (!) gündeme gelen kazanıyor! Daha iyi ve özgün sese, daha iyi yeteneğe sahip olan mücadele verirken onlar zahmetsizce liste başlarına çıkıveriyor.2005 yılında bu gerçeğin değişmemesinin tek bir nedeni var; Türkiye'nin halâ "geri kalmışlığını" koruması.. Sanatla sansasyonun birbirinden ayrılamaması.Durum aynen böyle olmasaydı 40 yıllık Kâni'ler, 40'ını çoktan aşmış şarkıcılar bile soyunup dökünme, tombul bacaklarını açma gereği duyar mıydı?Her neyse, Pazar yazımda son yıllarda 'Türk Popu" nun parlayan gerçek yıldızlarını, sanatçı diyebileceğimiz genç isimleri ve son konserlerine gidememekten doğan üzüntümü yazmıştım.Yalın, Ebru Gündeş, Kenan Doğulu, Serdar Ortaç, Yaşar gibi sesi ve müzik bilgisiyle takdir toplayan sanatçılardı bunlar.Dün baktım Günaydın'da Yalın la ilgili, alelacele hazırlanmış bir haber... Konser başlamadan çekilen bir fotoğrafın yanına "Hayal kırıklığı" yazıvermişler. Neymiş efendim, Açıkhava Tiyatrosu tümüyle dolu değilmiş. Bırakın yazın en sıcak, İstanbul'un boşalmış ve Yalın hayranlarının çoğunluğunu oluşturan gençlerin "sınavlardan sonra" tatile koşmuş olduğunu, gidenler konserin güzelliğini, bütün şarkıların tiyatroyu dolduran yüzlerce hayran tarafından koro halinde söylenişini anlata anlata bitiremiyorlar. Ben gidemediğim için 4 Ağustos u bekliyorum.Malum, biz gençler ona bayılıyoruz.Öyle bayılıyoruz ki konserdeki "Keşke" şarkısını (benim şarkımı) kızım Yasemin telefonla dinletti bana...Basın "genç ve başarıyı alın teriyle, hakkıyla kazanan" sanatçıları kösteklemekten vazgeçmeli. Çok büyük bir yanlış, çok büyük bir haksızlık, emeğe, sanata saygısızlık bu.Şimdi karar verdim, hayranı olduğum Yalın'la en kısa zamanda bir röportaj yapacağım. Öyle çok soru var ki merak ettiğim!Orman Bakanı ne diyor?Önümde okurlardan, Side Doğa Gönüllüleri'nden ve diğer çevre kuruluşlarından gelen mailler var. Manavgat Side - Sorgun Ormanları'nda 200 bin ağacın golf sahası yapılmak üzere kesilmek istenmesine tepki yağıyor.Erkan Mumcu'nun bakanlığı sırasında Turizm Bakanlığı'ndan yapılan ve "söz konusu alanın ağaç dokusunun yangın, böceklenme vb. etkenlerle ciddi ölçüde tahribe uğradığı" söylenen açıklamayı yalanlayan Akdeniz Üniversitesi araştırması da elimde...Orman Bakanı Osman Pepe, yaptığımız telefon görüşmesinde "Böyle bir iznin söz konusu olmadığını" belirterek beni en kısa zamanda daha geniş şekilde bilgilendireceğini söyledi.İzin söz konusu olmadığına göre Sorgun Ormanı'nın doğal ve özel bitki örtüsüne de dokunulamaz.Orman Bakanlığı'nın gerekeni yapacağına inanıyorum.
Kamuoyu Araştırmaları Merkezi'nin (KAMOY) yaptığı son araştırmaya göre seçmenler arasında "Hiçbir partiye oy vermem" diyenlerin oranı yüzde 22.3... En fazla oy alan partinin yüzdesi 25.6 çıktığına göre bu partiyle çekişecek bir oy miktan yine çöpe gidecek demektir. Bu orana, baraj altında kalacak rakamlarla DSP, GP, BBP ve "diğer diyenlerin toplamı olan (ve yine boşa gitmiş sayılan) yüzde 8.2'yi de eklediğinizde işe yaramayan oylar; yüzde 30.5 ile iktidara sahip demektir.Peki bu ne demek? Şu andaki iktidar partisi dahil olmak üzere hiçbir partiyi oy vermeye değer bulmayan ve farklı, güven verici bir yeni parti ortaya çıktığı takdirde ona yönelecek olan büyük bir seçmen kitlesi var ortada... Aynı araştırmadan çıkan bir diğer sonuç da partilerin tercihlerinde "lider faktörü" nün ilk sırada yer alması. Demek ki güvenilir, özü sözü doğru, siyaset uğruna istismar yapmayanbuna karşılık icraat yapabilecek güçte ve samimiyette bir lider, kendisine benzer özelliklerde insanlarla bir parti kursa şu andaki tablo anında değişebilir.Açıkçası ben de bunu bekleyenlerdenim. Kafamda böyle bir partiye yakışacak, şu anda siyaset dışı kalmış (veya şanssızlık sonucu kendisine uymayan bir partiye geçmiş) isimler de var. Kemal Derviş'in son anda fikir değiştirmesiyle dağılan oluşum eğer kalabilseydi, onun da bugünkü tabloyu değiştirebilecek güçte bir parti haline gelmesi beklenebilirdi.Muhtemelen o olaylara üzüntüsünden hastalanan İsmail Cem Dışişleri Bakanı olsaydı, daha akılcı bir dış politika izlememiz de mümkün olabilirdi.Türkiye'de din, inanç, türban, Kur'an şovu yapmaya gerek duymadan "inanan", siyaset, dil, ekonomi bilen ama siyasi oyunlar nedeniyle etkisiz hale getirilmiş çok sayıda isim var. Aralarında lider özelliği taşıyan, kitleleri etrafında toplayacak olanlar da mevcut.Bütün mesele Cem ve Derviş'in Yeni Türkiye Partisi'nde ortaya çıkan "kim birinci adam olacak, kim ikinci" kavgasını yaratmamak. Zira başarılı ikinci adam olmak da az şey değil ve Türkiye'nin buna çok ihtiyacı var.Bu özellikleri taşıyanlar neden hâlâ susmaktalar bilinmez ama bence artık zamanı geldi... Yeni ve güvenilir bir lider ile parti bekleyenlerin bu beklentisi cevaplanmalı."Alternatif olmadığı için buna oy verdim, keşke vermeseydim" pişmanlığını Türk seçmeni bir kez daha yaşamamalı...Biz de bir "beklenen lider" anketi mi yapsak acaba?Silahla sevinen AKP'liler!Ordu'da AKP Milletvekili Enver Yılmaz'ın kardeşinin düğününe katılan AKP'li siyasiler, Bakan Hilmi Güler'i silahlarını çekip havaya ateş ederek uğurlamışlar.Düğün sahibi Enver Yılmaz la AKP Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa başı çekmiş. Hiç şüphem yok ki şu satırları okurken üzüntü duymak yerine gevrek gevrek gülüyor ve kasılıyorlardır.Eh, silah tutmak, silah atmak bir toplumda kabadayılık, erkeklik, cesaret vs. vs. gösterisi (veya ispatı) haline gelirse olacağı budur işte. Eğer biz gerçekten medeni, yasalara, toplum kurallarına saygılı, olgun bir toplum haline gelmiş olabilseydik, onları toplum tepkisiyle cezalandırabilseydik bunu yapamayacaklardı.Dejenere edilen, çarpıtılan değerler, komplekslerin bu tür çağdışı gösterilerle tatminine göz yumulması işte bizi bu hale getirdi. Milletvekili, devletin en prestijli kurumunun; Meclis'in ve milletin temsilcisi bunu yaparsa gerisini siz düşünün.Düğünlerde havaya silah atma merakı, erkeklik kompleksi nedeniyle kaç insan, kaç çocuk yaşamını kaybetti bugüne kadar.Bunu bildikleri, Türkiye'de ve dünyada silaha başvurmanın zararlarına her gün şahit oldukları halde kötü örnek olmaya devam eden, görevini kötüye kullanan, kötü örnek olan, cehalet görüntüsü veren bu milletvekillerine kimse bir şey yapamıyor, söyleyemiyor.Kaldırmaya bir türlü yanaşmadıkları dokunulmazlık kalkanına sığınarak yapıyorlar bütün bunları. Ne acı değil mi?Ancak "yazıklar olsun" demek geliyor elimizden. Yazıklar olsun böyle siyasete, böyle siyasetçiye!