Haberin Devamı
Bu yazıyı gazeteciliği meslek olarak seçmek isteyen (ya da şu anda eğitimini görmekte olan) ve beni örnek aldıklarını söyleyerek mektuplar gönderen, geleceğin gazetecisi gençlere ithaf ediyorum.
Gazeteciliğin enteresan bir meslek olduğu muhakkak ama Türkiye'de giderek daha enteresan hale gelmeye başladı. Hâlâ modası gecmiş(!) meslek etiği kurallarına uyan gazeteciler için zaman zaman anlaşılmaz olacak kadar...
Bir büyük gazete düşünün örneğin; sahipleri kendi bildikleri ve kimselere danışmadıkları, en yakınlarının görüşlerini bile hiçe saydıktan şekilde gazetenin başmı derde sokmuşlar. Öyle ki okuyucu bile olaylardan yalnız patronu değil "gazetenin kendisini" de sorumlu tutarak galeyana gelmiş. Yazarları buna rağmen ve maaşları da aylarca ödenmediği halde canlarını dişlerine takarak zor günlerde çalışmayı sürdürmüş. O yazarlara inanan, güvenen, desteğini esirgemeyen okurlarla kuruluş ayakta kalmış.
Durum biraz düzelip yola devam edeceği anlaşılınca bir grup bu gazeteden koparak yeni bir gazete kurmuş. Yine onlara inanan okurlarıyla 3 yıl gibi kısa bir sürede Türkiye'nin 3. büyük gazetesi olmuş ve söz konusu gazetenin de en önemli rakibi haline gelmiş.
Eski gazetenin yazarlan her fırsatta yeni gazete ekibini son derece haksız ve yanlış şekilde, söylediklerinde doğruluk payı olmadığını en iyi kendileri bildikleri halde "meslek etiğine aykırı davranmak, gemiyi zor zamanında terketmekle" suçlamışlar. Buna rağmen yeni gazete susmuş, yine de, bu büyük yalanlara rağmen gerçekleri açıklamamış, karşı saldırıya geçmemiş.
"Zor durumda olduğu iddia edilen" bu eski gazete yöneticilerinin bazı yazarlara -ayrılmamaları için- o günlerde yaptıktan; "Ne isterseniz yazın, altını imzalayalım, yeterki gitmeyin" tekliflerini dile getirmemiş. Yeni gazetenin bu sınırsız teklifleri reddeden ve tek amacı Türkiye'ye bağımsız, gerçek bir gazete fırsatı vermek olan gerçek gazeteciler tarafından kurulduğunu övünme konusu yapmamış.
"Ahlaksız"??
Bütün bu olanlardan sonra eski ve eriğe çok önem veren(!) gazete kendisine her türlü yüzsüzlüğü yakıştıran, yazarlarına "ahlâksız" diyen, etiksizlikle suçlayan, sahibine kasıtlı olarak "zararına satıldığını" söyleyen, genel yayın yönetmenine "Temizim demekle temiz olunmaz" diyen ve Başbakanla kedi alışverişi yapacak kadar yakınlığı bulunan bir yazarı milyonlarca dolar ödeyerek alıvermiş.
Şimdi bu yazar, bir başka gazetedeyken yeni gazetesine yaptığını, bu gazeteden eskisine yapacak. Ve başkalarına... Zira artık bunu yapmanın getirişi de açıkça görülmüş oldu.
Toplum unutacak... Kendisi en erikli, en delikanlı görünüp de patronunun çıkarlarına göre karşı patronlara ve gazetelere saldıranların "yeni çalışmalarını" izlerken eskileri hatırlamayacak. Gördüğü, duyduğu, okuduğu her şeye inanmayı ve uyumayı sürdürecek.
Futbolcu gibi
Transfer olduğu gazetenin "gemiyi terkettiler" diye etik dağıtan yazarlan da bu yazar ile ilgili hiçbir şey söyleyemeyecekler. Zira patronları kendi gazetesini terkedenlere sövüldüğü zaman memnun olmakla birlikte "ne zorluklarla" getirdiği yeni ve pahalı yazarının eleştirilmesinden hoşlanmayacak. (Özellikle sevgili meslektaşım Umur Talu'dan bu konuda bir yazı rica ediyorum.)
Ve üstelik bu yazar oldukça ürkütücü bir hale de gelmiş durumda. Ne yapacağı belli olmaz.
Böyle gider ve gazeteciliğin anlamı bu şekilde değiştirilmeye devam ederse şimdiye kadar "4. kuvvef'liği çoktan bırakmış olan Türk basınının mensupları için bu meslek iyice ticarete dönüşecek.
Yazarların anlayışının transfer için gol atan futbolcudan hiçbir farkı kalmayacak.
Ve sonunda zararlı çıkan yine Türkiye olacak.
Onlar tatilde!
Lütfen bana iyi bir haber versin biri, artik sinirlerim ayanmıyor. Komedi filmine döndü halim, üzücü bir haber duydum mu bağırarak ağlamaya başlıyorum. O kadar değil tabii de, yakınım yani bu hâle... İnsanın "acıya dayanma eşiği" diye bir şey var. Biz bu eşiği her gün aşmaya zorlanıyoruz.
Buyrun son haber, tepine tepine ağlayabilirsiniz; İzmir Tepecik Devlet Hastanesi'nde birkaç aylık bebeklerden 6 yaşına kadar olan çocuklar el
ve ayaklarından yatağa bağlanarak tedavi ediliyormuş. Anne babalar da "enfeksiyon mazeretiyle" yanlarına yaklaştırılmıyor.
Nurcan Er isimli anne 2.5 yaşındaki oğlunu fıtık ameliyatı için getirip de durumu görünce dayanamayarak ARENA programına olayı anlatmış. Ve hale bakın ki bütün bu olanlar hastanede 20 yıldır süren uygulamalarmış.
Şimdi 'Sağlık Bakanlığı yok mu bu memlekette? Hiç mi denetlemiyorlar hastaneleri, bu ne ihmal, ne
vahşettir? Devlet hastanelerini akıl hastanesine mi dönüştürdünüz? Minicik çocuklara kullanılacak başka bir yöntem yok mudur?' demeyeceğim. Dememiz gereken bu aslında. Ama onlar da TATİLDE'ler muhakkak, onun için anlamı yok.
Ben kadın derneklerine, Anneler Derneği'ne, diğer sivil toplum kuruluşlarına sesleneceğim: Sustukça bu skandallann arkası kesilmiyor. Lütfen ortaya çıkın ve tepkinizi gösterin. Sizin de sesinizi duymak istiyoruz artik.
Dışişleri ne yapıyor?
Ermeni soykırımı yoktur" diyene 3 yıl hapis cezası veren, Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu için gıyabi tutuklama kararı çıkarıp sonra bunu kaldıran İsviçre'nin bu konuyu istediği şekilde askıda tutmasına izin verilemez.
Olayı çözme görevinin Dışişleri Bakanlığı' na ait olduğunu yazdık. Siyasi otorite destek vermediği takdirde Halaçoğlu'nün İsviçre'ye giderek olayın yargıya intikalini sağlamasıyla istenen sonucun alınamayacağını da yazdık.
Dışişleri'nden hiç ses yok. Normal şartlarda, kesin sonuç almak için büyükelçisini bile
çekmesi gereken Türkiye susuyor. Ve yine zaman kaybediyor. Politikası nedir, var mıdır kimse bilmiyor.
Duyumlarıma göre İsviçre Ticaret Bakanı Eylül'de Türkiye'ye gelsin diye olayın örtbas edilmesini bile öneriyormuş bizim bakanlık.
Daha ne olsun? Helal olsun!

