Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç basında çıkan ve hemen her toplantıda uyuduğunu gösteren fotoğraflara kızıyor. Uyumadığını, gözlerini dinlendirdiğini tekrarlıyor bunlara karşılık... Öte yanda uyanık olduğu zamanlarda yaptıkları da "keşke yine uyusaydı, bundan daha iyi olurdu" dedirtiyor insana...Son olarak Devlet Tiyatroları'nın sanat bilgisi, çalışkanlığı, dürüstlüğü ile tanınan ve bunlara bağlı olarak yıllardır görevini başarıyla yürüten Genel Müdürü Lemi Bilgin'in görevden alınmasını sağlamış. Ben duyar duymaz böyle nedensiz ve yersiz bir karan uyurken mi yoksa uyanıkken mi aldığını düşündüm açıkçası...Hangi hali daha fazla zarar veriyor hâlâ karar verebilmiş değilim.AKP Hükümeti'nin, kendi kadrolaşmalarını en acil ve yaygın şekilde sağlamak uğruna TÜBiTAK gibi sağlam, köklü bilim kuruluşlarını bile hallaç pamuğu gibi attığını, oynamadıkları kurum ve kuruluş bırakmadığını biliyoruz. Devletin, milletin yararına olacak şekilde işi iyi bilenlerin görevlerinde kalmasını sağlamak yerine bunun tam aksini yapıyor ve deneyimi, yeterli birikimi olmayan ama kendilerine yakın isimleri kilit noktalara yerleştiriyorlar.Her dönemde bir miktar kadrolaşma olmuştur ama bu kadar kıyım şeklinde, acımasız bir kadrolaşma da hiçbir dönemde görülmemiştir.Kültür ve Turizm Bakanı da uyanık olduğu zamanlarda hükümet politikasının dışında kalmamaya çalışıyor. Bu nedenle örneğin; Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü'nü değiştirerek bir müfettişi, Bakan'in danışmanını o göreve getirdiler. Yatırım İşletmeler Genel Müdürü aynı şekilde değiştirildi. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü yine müfettişler gönderilerek istifaya zorlandı.Uydu olmayacaksan git!Demek devlet yönetimi yöntemleri bundan böyle farklı(!) bir boyutta işleyecek.Ama Lemi Bilgin gibi kusursuz bir Devlet Tiyatroları Genel Müdürü'nü sırf "sözünü dinletemiyor, istediği siyasi atamalarını yaptıramıyor" diye görevden alması bardağı taşıran son damladır.Bir bakan, bakan olduğu için Türkiye'nin en önemli ve özerk sanat kurumunun Genel Müdürü'ne "şunu baş rejisör yap, bunu işten çıkart" diye emirler yağdıramaz. Baskı yapamaz. Oysa Atilla Koç, MHP'den milletvekili adayı olmuş birinin, baş rejisör olarak atanması için baskı yapmıştır. Bir bölge sanat yönetmeninin değiştirilmesi için baskı yaparak olumsuz cevap almıştır.Sonra da müfettişlerini göndererek Genel Müdürü görevden aldırmak üzere "bir açık" yakalamaya çalışmıştır.Bütün bunların sonunda ne bulmuş;Yasal olarak da dışarıdan müdahaleye müsait olmayan bir kurumda, "Edebi Kururdan geçen ve denetimi kendi içinde yapılan oyunlarda, küfür sayılmayacak sözlerin "küfür olduğunu"...Siyasetçiler de görevi bıraksın! "Piç kurusu"... "Senin annen genelevde mi çalışıyor?" sözleri Genel Müdür'ün suçu olarak gösteriliyor.Ve, eski, bozuk raylardan çıkarak 39 vatandaşın ölümüne, 45'inin yaralanmasına neden olan tren kazasından veya depremde çok sayıda vatandaşın can kaybına, sakat kalmasına neden olan çürük ve denetimsiz binalardan sorumlu bakanların istifasına gerek görülmeyen ülkede, bu kelimeler nedeniyle bir bakan, Genel Müdürü görevden aldırıyor.Mevkiinden yararlanarak otellerde kendine büyük indirimler yaptıran, eşinin dostunun firmasının reklâmını yapıp çocuğuna burs sağlayan, firma sahiplerinin evinde, yatında tatil yapan bakan ve başbakanlar görevden gitmiyor ama Genel Müdür gidiyor.Bu olayların hepsi birer skandaldir.Başka bir medeni ülkede olsa derhal istifası istenecek siyasetçilerle ilgili olaylar tümüyle aynı bir tartışma konusu. Ama Kültür Bakanı Atilla Koç Devlet Tiyatroları Genel Müdürü'nü "görevden alma" nedenlerini hemen bugün halka açıklamak zorundadır.Bekliyoruz...
Türkiye'de kadına karşı şiddet olaylarının ardı arkası kesilmediği, dayak, tecavüz ve cinayetler süre geldiği için "şiddet" denince aklımıza da hemen bedensel şiddet eylemleri geliyor.Oysa kadın haklarını savunan hukukçular ekonomik ve sözel şiddetin de en az diğer türler kadar ciddi zarar verdiğini söylüyor ve önlenmesi için mücadeleyi sürdürüyorlar. 14 Ağustos Pazar günü "Radikal 2"de Fatih Doğan isimli genç bir meslektaşımız benim karşılaştığım sözel şiddet örneğinden yola çıkarak Türkiye'de gelişmemiş zihniyetin kadına bakış açısını o kadar güzel anlatmıştı ki bu yazıyı görmeyenlerinizin de okumasını istedim. Olduğu gibi alıyorum.Şiddeti üretmek..."Kadınlara yönelik şiddet Türkiye'de vaka-i adiyeden sayılır ve birçok köşe yazan bu yaygın muamelenin en ölümcülü olan namus cinayetlerini, aile meclisi kararlarını, dayağı eleştirirler. Oysa kadına yönelik şiddet sadece eylemlerle değil bizzat bu yazarların ürettiği/yeniden ürettiği dil aracılığıyla da kendini gösteriyor. Geçen hafta içinde Fatih Altaylı ile Ruhat Mengi arasındaki polemik tam da eleştirinin öznesine göre nasıl vahşileşebileceğini gösterdi. Mengi'nin, Altaylı'nın başka bir gazeteye geçmesini eleştirmesine Altaylı ataerkil polemiğin bile sınırlarını zorlayarak belden aşağı bir cevap vermeyi tercih etti. Fatih Altaylı'nın bu cevabı (ayıbı), toplumun pek çok kesiminin bilinçaltında kadınlardan gelen eleştiriye verilecek yanıtın o kişinin kadınlığıyla bir bağı olması gerektiğini ve aslında kadınların sadece cinsel varoluşu nedeniyle erkekler tarafından var sayıldığını gösteriyor. Altaylı'nın kendisini eleştiren pek çok erkek yazara böyle bir yanıt vermeyip bir kadına yanıt vermesi, eleştirinin erkekler arası bir mesele olarak görüldüğünü gösteriyor. Ataerkil toplumda kadınlar tarafından eleştirilen bir erkek kendini bir şekilde temize çıkarmalıdır. Bunun en basit yolu, kendisini eleştiren kadının kadın olduğunu cinsel aşağılamalarla ifade etmektir. Elinin hamuruyla erkekliğe ait bir uğraşa, eleştirme iktidarına karışan bir kadının önce cinsel hayatıyla ilişkili bir takım göndermeler yapılır, o konuma nasıl geldiğine yönelik imalar okuyucuya hissettirilir ve onun kadınlığı/hafifliği/şeytanlığı üzerinden kendi erkekliğini/iktidarını yeniden üretir. Türkiye'de bir erkek köşe yazan ile bir kadın köşe yazan arasında bu polemik sürerken, ataerkil kardeşimiz Azerbaycan'da da muhalif bir lider kendisini eşcinsellikle suçlayanlara cevap olarak "karılarınızı gönderin anlarsınız" mealinde bir cevap veriyordu. Erkekliğine halel gelme ihtimali doğduğunda bu suçlamayı yapan özne değil, onların kanlan, bilirkişi olarak göreve çağrılır. Erkekler arası bir düzende kadın yine cinsellik üzerinden bir muhalefet liderinin iktidarsız olmadığını ispat etmekle görevlendirilir. Muhtemelen Fatih Altaylı da, Azeri lider de kadına yönelik şiddete karşı olduklarını defalarca bir yerlerde söylemişlerdir. Ancak muhtemelen her ikisi de kadınları dövmemenin ya da namus cinayetine karşı olmanın kadın haklan konusunda yeterli olduğunu düşünüyor olsa gerek. Modernitenin kadını bir taraftan kamusal hayata çıkarırken diğer taraftan bu çıkışın sınırlarını nasıl belirlediğini, bazı mesleklere onları teşvik ederken bazı meslekleri nasıl onların doğasına uygun görmediğini, ne olursa, hangi konumda olurlarsa olsun, erkeklerin erkekliğinin üretilmesinin kadınların birincil öncelikleri olduğunu düşünürsek, bu iki örnek de modernitenin kadınlara çizdiği sınırın somut göstergesidir. 15 yaşındaki kızını evde bırakıp bir Türk erkeğinin peşine katılan kadına "cani anne" diyen İngiliz basını, acaba 15 yaşındaki kızını evde bırakıp bir Türk kızının peşinden gelen erkeğe "canavar baba" diyecek miydi?Sevdiği kız kendisine karşılık vermedi diye kızı vuran erkekten sanki küçük bir yaramazlık yapmış gibi "çılgın âşık" diye bahsedenler, aynı olayın faili bir kadın olduğunda aynı hoşgörü de bulunacaklar mıydı? Misojeni (kadın düşmanlığı) namus cinayetlerini bitirmekle kadını dövmemekle bitmez, dil de dahil bütün kültürel kurumların bu ikiyüzlülüğünü sorgulamadan bu sınavdan geçemeyiz.Ne zaman adam oluruz gibi, adamlıkla erkekliği özdeşleştiren ve erkekliği yeniden üretmekten başka bir işe yaramayacak bir sorudan çok, insanlık deneyimini bir erkek deneyim alanı olarak görmeden ne zaman insan oluruz, diye sormak lâzım."Ege Üni., master
İki okurumun mektubundan yola çıkarak İzmir'de yapılan Universiade açılışında Anadolu medeniyetlerinden söz edilirken neden sonunda Atatürk ve onun yarattığı çağdaş Türkiye'den tek cümleyle bile söz edilmediğini sormuştum.Mektuplar ve benzer tepkiler gelmeye devam etti. Çoğunun "bunun nedeninin araştırılması" isteğini içerdiğini görünce araştırdım. Önce İzmir Valiliği'ni aradım. Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ercan Doğu "Universiade'ın ev sahibinin İzmir Büyükşehir Belediyesi olduğunu, İcra Kurulu'nda Devlet Bakanı M. Ali Şahin, İzmir Valisi ve Belediye Başkanı'nın bulunduğunu, Başkanı'nın ise son seçimde AKP'nin Belediye Başkanı adayı Taha Aksoy olduğunu" söyledi.Bu arada açılış konuşmasında "Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili bir mesajın olmamasının, izlerken kendisinin de dikkatini çektiğini, o anda bu eksikliği hissettiğini" sözlerine ekledi.Daha sonra konuştuğum İcra Kurulu Başkanı Taha Aksoy da İzmir Universiade'da çok büyük bir başarı yaşandığını, hiç kasıtlı olmayan bir durumdan dolayı buna gölge düşürülmemesi gerektiğini, konuşma metnini senaryo yönetmeni veya TRT'nin sunucusunun hazırlamış olacağını söyledikten sonra şöyle devam etti:"Konuşma metninde Atatürk'ün sporla ilgili sözleri vardı. Bunun dışında Universiade'm yapıldığı Çin, G. Kore, Torino, Paris gibi yerlerin hiç birinde konuşmalarda liderlerden söz edilmedi. Bizde de Anadolu uygarlıklarından bir kaç hikâye anlatıldı. Zaten bütün organizasyonun amacı Türkiye Cumhuriyeti'ni daha iyi tanıtmaktır ki bu da gayet güzel yapılıyor."Bu açıklamadan sonra ben de Taha Aksoy'a, bütün söylediklerine rağmen madem ki Anadolu medeniyetlerinden söz edilmiş, sonunda nereye ve nasıl varıldığının da iki cümleyle bile olsa söylenmesi gerektiğini, toplumun bu konuda duyarlı olduğunu ve tepki verdiğini belirttim.Merak eden okurlarımın bilgilerine sunuyorum.Kadın Bakannın cevabı!Kocasının dövüp balkondan attığı kadın ile 300 milyon lirası için öldürülen kadının haberlerini dün VATAN'da görmüşsünüzdür. Tecavüz edilen, erkek arkadaşı öldürülen turist haberlerini de duymaya devam ediyoruz.Bir tek sevindirici haber var, o da İzmir'de evine girdiği 24 yaşındaki B.S.'ye, gencecik bir kıza tecavüz eden adama 40 yıl, yardımcı olana ise 30 yıl hapis cezası isteniyor olması. Yeni Türk Ceza Kanunu'nun getirdiği ağır cezaların verilmesi ve bunların duyurulması belki bu vahşeti bir ölçüde önleyebilir.Zinaya ceza getirilmesi için halâ canla başla çalışan ama nedense çocuklara, kadınlara karşı şiddet, taciz, tecavüz, cinayet olaylarında sesi çıkmayan Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Nimet Çubukçu B.S. olayından sonra yazdığım ve "Devlet bu kadınlara el uzatsın" diyen Canan Arıtman ile Sema Kendirci'ye takdirlerimi belirttiğim yazıdan sonra bana bir cevap göndermiş.Kendilerinin de B.S. olayından sonra yardım için harekete geçtiklerini, bu konuda bir basın bildirisi de yayınladıklarını bildiriyor.Evet, o bildiriyi gazetelerden okudum ama bildiri Arıtman ve Kendirci'nin Bakanlığa çağrısından sonra çıktı, önce değil. Yani birileri sesini yükseltmese Bakanlığın sesi hiç çıkmıyor.Varsa yoksa "Zina suç olsun"...Onların tek davası bu.
Sonuç olarak şunu unutmamak önemli: Olmamız gereken şeyi, olduğumuz gibi kalarak olamayız" demiş Max de Pree..."Bir şeyler değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır" demiş Sokrates...J. R. Cowell ise "Ancak aptallarla ölüler düşüncelerini hiç değiştirmezler" demiş...Aradan yıllar geçiyor, cağlar değişiyor, dünya değişiyor ama bazılarımızın düşünceleri, görüşleri hiç değişmiyor. Kendilerini yüzlerce, binlerce yıl öncesinin dünya görüşüne, kurallarına pranga mahkûmlan gibi kilitledikleri yetmiyormuş gibi, sabit fikirleri, saplantılı görüşleriyle Türkiye'nin de hep olduğu yerde kalmasını ve hatta geriye gitmesini, kaostan kurtulamamasını, kısaca çözümleri değil çözümsüzlüğü istiyor gibi o bazıları...Oysa hayır, hiç değişmeyen, hiç bağışlamayan insanlar kendilerinin de aynı kaosun parçası olacaklarını, gemi su alırsa, batarsa o gemiyle batacaklarını düşünmek zorundalar.İki gün önce bir çok yazısını beğeniyle okuduğum bir meslektaşımı bir TV kanalında izledim.Başbakan Erdoğan'ın Diyarbakır konuşmasını eleştiriyor ve hemen her cümlesinin hatalı olduğunu anlatıyordu. Program sunucusunun, cümleleri arasına sıkıştırdığı kendine övgü sözlerinin yanında yaptığı provokasyonlara kapılıyor, kötüledikçe kötülüyordu.Yanlış bir davranışı, konuşmayı, uygulamayı açığa çıkarmak gazetecinin hakkıdır, görevidir ama ne olursa olsun her şeyi kötülemek, toptan yıkmak da aynı derecede yanlış değil mi? Tayyip Erdoğan'ın bir süre önce "Kürt sorunu yoktur" dediğini, şimdi ise tam aksini söylediğini vurgulayarak "bunun hesabı sorulmalı" demesi örneğin... Başbakan'ın ileri geri konuşmasının AB'ye fırsat verdiğini söylemesi örneğin...Hükümetin iç ve dış siyasette bugüne kadar bir çok hata yaptığı doğrudur. Zamanında verilmeyen tepkiler, yanlış tepkiler, verilen hatalı sözler her şeyden önce Ermeni iddiasından Kıbrıs meselesine, ABD ve AB'yle ilişkilere kadar bir çok uluslararası konuyu arap saçına çevirdi. Ama bunlar Başbakan'm Diyarbakır konuşmasına da tümüyle olumsuz bakmayı haklı çıkarmıyor.Açıkçası ben onun konuşmasının büyük izleyici kitleleri bulmamasının da kendiliğinden oluşan bir durum olduğuna inanmıyorum, önceden kulis yapıldığı, bu yönde bir tepki gösterilmesi yönünde birileri tarafından baskı uygulandığı daha akla yakın geliyor. Konuşmanın ertesi günü yazdığım yazıda belirttiğim gibi sözlerinden çıkan sonuç da Kürt sorunundan çok "ihmal edilmiş bir Doğu ve Güneydoğu sorunu olduğu" idi ki bunun aksini söylemek de imkânsız. Tabii burada şu sorulabilir: "Siz üç yıldır bu konuda ne yaptınız?"Bunun dışında (bazı okurlarımızın düşüncesinin de aksine) Tayyip Erdoğan "Doğu'daki sorunların birlik ve burunluğumuz içinde, tek devlet, tek millet, tek bayrak altında çözüleceğini" söylemekte bence haklıydı. Zira farklı planlar hayal edenlerin AB'yi de arkalarına alarak amaçlan yönünde çalıştıklarını görüyoruz.Bu durumda onlara boş hayaller peşinde koşmamalarını, gerekeni devletin yapacağını hatırlatmakta bir mahzur yok.Sonuç olarak, iyiye "iyi" demekten çekinmemeliyiz. Keşke hep iyiyi yapabilseler, kadrolaşmalar, popülist politikalarla uğraşacaklarına ülkeyi düşünseler. Geliştirme gayreti gösterseler.Her hükümet için isteğimiz bu!"Çapa sorumludur"Pazartesi günü "Celâl Çapa'nın sözlerini düşündünüz mü?" başlıklı yazıma dünyanın uzak köşelerinden de tepki geldi. Ben Çapa'nın ana babalara "çocuklarıyla ilgili" yaptığı uyarının üzerinde durmuş, medyanın gençler üzerindeki etkisini ve gelinen noktadaki rolünü irdelemiş, anne ve babaların da kendi sorumluluklarının farkında olmaları gerektiğinin altını çizmiştim. Gece kulüplerinin asıl sorumlu olduğunu ve 18 yaşından küçükleri içeri almamaları gerektiğini söyleyen okurlanmızın sayısı oldukça fazla...Çoğu "Kapıdaki görevlilerin kimlik sorması çok mu zor?" sorusunu soruyor. Kanada Quebec'ten yazan okurum Aygen Toruner "Kanada'da bakkal ve benzen yerlerin 18 yaşın altındaki gençlere sigara satması bile yasaktır ve ağır cezası vardır, Türkiye'de içkili yerlere nasıl alıyorlar?" diye sormuş.Bu tepkiler üzerine istanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Kemal Hanlı'ya bizdeki uygulamayı ve yaptırımları sordum.Hanlı "Bu tür işyerleri hakkında tutanak tutulduğunu, artık bu yetkinin polisten alınarak belediyelere verildiğini" söyledi, önce işyeri kısa süreli olarak kapatılıyor ama bir kaç kez tekrarlanması durumunda çalışma izninin süresiz olarak iptali söz konusu oluyormuş.Celâl Çapa ve diğer içkili klüp, klüp-restoran sahipleri de herhalde bu kuralları biliyorlardır. Onlara ve belediyelere (ve de bir kez daha anne babalara) hatırlatmak istedim.
Sevgili Ö-kurlarım... Bundan sonra size 'okurlarım' yerine 'ökurlarım' diye hitabedersem lütfen şaşırmayın, dünden beri o kadar çok tekrarladım ki öyle çıkabilir yani...Nasıl olduğu konusunda başta ben olmak üzere Yazı İşleri Müdürü'muz dahil kimsenin bilgisi yok. Zira son dakikaya kadar orada 'O' harfi durmaktaydı. Fakat yazıların ilk harflerini büyüttükleri için bazen O yerine Ö basılıyor ve bu ekranda görülemiyormuş. Ancak gece çalışan arkadaşlar baskıdan sonra gazetede farkına varabiliyorlarmış.Bana ise şok üstüne şok yaşamak kalıyor. Son günlerde (umarım artık son olur) arka arkaya öyle çok şaşkınlık yaşadım, öyle can sıkıcı, öyle abuk olaylarla karşılaştım ki bu üstüne tüy dikti desem yeridir... Sanırım "okurlar" ı görünce siz de tüyü farketmişsinizdir.Herneyse, gelelim bugünkü konumuza...Önce gece hayatını ve mekânlarını iyi bilen Arto ile Fatih Ürek yaptılar uyarıyı... 14-15 yaşlarından başlayarak gençlerin kontrolsüzce, sabahlara kadar gece yaşamının içinde olduğunu söyleyerek ailelerin çocuklarıyla ilgilenmeleri konusunda uyardılar.Aradan bir kaç gün geçti, Bodrum ve İstanbul'da restoranları, gece klüpleri olan Celal Çapa girdi konuya... Aynı şekilde gençlerin içkili mekânlarda kontrolsüzce sabahlara kadar zaman geçirdiğini, ailelerin çocuklarının sorumluluğunu taşımadığını vurguladıktan sonra bu sorumluluğun "gece klübü işletmecilerine ait olmadığını" söyledi.Anne babalardan gelen mektuplar Çapa'nın sözlerinin nihayet onları düşünceye sevkettiğini gösteriyor. Bazı anneler ise gençlerin geldiği noktada medya yayınlarının, magazin programlarında ve gazetelerde gençlerin gece hayatına özendiren açıklama ve görüntülerin büyük rolü olduğunda, bunların kontrol edilmesi gerektiğinde israr ediyorlar.Aslına bakarsanız Bodrum, Çeşme gibi turistik tatil beldelerine gidenler o yayınlarda gösterilen mekân ve şahısların çok kısıtlı sayıda olduğunu biliyor. Yani "bütün gençlik" veya "Bodrum'da, Çeşme'de her yer" böyle değil.Bir kaç şarkıcı, artist, manken... Bir kaç zenginin sınırsız para ve özgürlük sunulmuş çocuğu...Ama gerçekten de TV'lerde ve basında sürekli gençlere bu kesimin haberlerini pompaladığımızda inanılmaz bir özendirme oluşuyor. Sonuç; saçıyla, giyimiyle, davranışıyla o küçük ve kontrolsüz kesimi taklit eden daha büyük gruplar... Su gibi ana baba parası harcayan, içki içip sabahlara kadar evinin yolunu bulamayan 14-18 yaş arası gençler...Medya suçludur. Kendi toplumunu, gençlerini kötü etkileyen bu gidişten vazgeçmek, sırf reklâmını yapmak için soyunup dokunup iskele pozları veren kadınları, günübirlik ilişki haberlerini, gece yaşamının değişmez kahramanlarını, sosyetikleri sık sık yayınlamaya son vermek zorundadır.Öte yanda ana babalarda sadece medyayı suçlayarak bu sorumluluktan sıyrılamayacaklarını artık bilmeliler. Herkes kendi eğlencesine, kendi yaşamına dalınca çocuklar da en doğru yaşam tarzının bu olduğunu sanıyorlar. Elinde bol para, altında araba varsa ve hiç bir kural, kısıtlama da yoksa ne bekliyorsunuz ki?
Okurlarıma her yazımda teşekkür etsem yine yetmez biliyorum. O kadar güzel mektuplar geliyor ki elimde olsa hepsini bu köşede yazmak isterdim. İşte iki örnek; TRT 2'de İzmir'deki "Universiade açılışı"ndan ne kadar etkilendiklerini, gurur duyduklarını anlatıyorlar, sonunda ortak bir noktada "Atatürk"te birleşerek...Hülya Önel "inanmadım, vallahi gözlerime inanamadım Ruhat Hanım" diye başlayarak şöyle devam ediyor;"Nasıl gururlandım, mutlu oldum anlatamam... Böyle güzel bir sunum hazırlamak kimin ya da kimlerin aklına geldiyse ne olur bizler adına siz teşekkür edin yazılarınızla. Gösterinin muhteşemliği bir yana konusu beni çok etkiledi. Böyle güzel bir geçmişi olan, bu kadar farklı kültüre sahip, cennet gibi bir de vatanı olan başka devlet var mı bu dünyada? YOK, KESİNLİKLE YOK! Ama Allah kahretsin ki sahip olduğumuz bunca zenginliğin kıymetini bilmiş ve Türk halkını tek yumruk yapmış bir siyasi lider de maalesef halâ YOK! Ah Atam ah! Bir daha dünyaya gelsen de 'birlik ve beraberlik' için yeni bir seferberlik yaratsan. Gerçekten vatanını sevenlere ve bu vatana çok yazık oluyor, çok..."Meltem Özülkü: "Sadık bir okuyucunuzum. Dün akşam TRT 2'de izmir Universiade açılış törenini izledim. Fevkalade hazırlanmış bir gösteri sunuldu, çok gurur duydum; ışık oyunları, koreografi, müzik, herşey 1.sınıftı. Yalnız aklıma takıldı, III. Selim'den Hezarfen Ahmet Çelebi'ye isimler anıldı, tüm medeniyetler gösterildi. Ben gösterinin akışı nedeniyle Cumhuriyet'in doğuşu ve Atatürk'ü anma kısmının son anda yapılmasını beklerken semazenlerin bölümünün ardından havai fişek atışları ile gösteri bitiverdi. Gösterinin başında vardı da ben mi kaçırdım acaba?(...) Aksi takdirde Atatürk adını taşıyan bir stadyumda ve onun kahramanlığı sayesinde kurtarılan güzel İzmir'de düzenlenen bir organizasyonda adının anılmaması, kurduğu Cumhuriyet'in hiçe sayılması cesaretini göstereceklerine inanmayı midem kaldırmıyor. Saygılarımla"Ben ne yazık ki Universiade açılışını izleyemedim ama konuşmalardan ve gelen maillerden anladığım kadarıyla çok beğenilmiş. Bu iki kadın okurumun ise etkileyici gösteriyi izlerken Atatürk'ü hatırlamaları, Meltem Özülkü'nün Atatürk ve Cumhuriyet'ten söz edilmeyişinden duyduğu rahatsızlık dikkat çekici...Gerçekten Atatürk gibi toplumun birliğini sağlayan (hele öylesine zor şartlar altında) bir lider çıkamadı...Eğer açılışta ondan ve Cumhuriyet'ten söz edilmediyse bu da gerçekten bağışlanmaz bir hata...Yine de içim rahat benim... Öyle bile olsa hiçbir gayretin bu millete O'nu unutturamayacağına o kadar eminim ki!(Not: Açılışı düzenleyenler veya TRT 2 bizi bilgilendirirse bunu okurlarıma duyuracağım.)
AKP Hükümeti'nin hükümet olur olmaz başlattığı ve aralıksız sürdürdüğü "din, inanç üzerinden, türban ve Kur'an üzerinden" siyaseti hiç bir zaman onaylamadım. İnsanların inançlarını, duygularını istismar yoluyla, popülist söylemlerle oy avcılığı yapılmasına her hükümet döneminde karşı çıkanlardanım. Ama bu, Tayyip Erdoğan'ın Ermeni iddiaları, Kürt sorunu gibi konulardaki akla yaklaşımını ve doğru açıklamalarını takdir etmeme engel değil.Sanıyorum taraflı siyaset, parti ayırımı gözetmeden ülke çıkarlarını ön plâna alan her vatandaş da buna benzer duygular içindedir. Başbakan'ın Diyarbakır'daki toplu konutların açılışı nedeniyle yaptığı konuşma gerçekten övgüyü hak ediyordu.Sorunların parça parça adresi olamayacağını; Türk, Kürt, Çerkez, Abaza, Laz, Türkiye'nin bütün vatandaşlarının sorununun ortak bir adresi olduğunu, bütün sorunları tek millet, tek devlet ve tek bayrak çerçevesinde çözeceklerini söylemesi milletin sorunlarını bahane ederek terör ve şiddet ortamı oluşturmaya çalışanların karşısına da devlet ve millet olarak toplu iradeyle çıkılacağını vurgulaması özellikle AB'nin bölücü yaklaşımına ve Doğu'daki eksikleri, sorunları bahane ederek fırsattan istifadeye yönelen odaklara verilen güzel bir cevaptı.Erdoğan'ın "etnik, dinsel ve bölgesel milliyetçiliğe izin verilmeyeceğinin, etnik unsurların birer alt kimlik olduğunun" İsrarla altını çizdiği konuşması Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yaşayan vatandaşları "bu bölgenin geliştirilmemesinden, Anadolu'nun diğer bölgelerinden daha geri bırakılmış olmasından" yararlanarak terör destekçisi yapmaya çalışanlar için de gerekli açıklamalar içeriyordu: "Kürt vatandaşların sorunu da diğer vatandaşların sorunu gibi devletin çözeceği bir sorundur. Çözüm yolu asla terör olamaz, Türkiye terörle mücadele konusunda tüm birimleriyle birlik ve beraberlik içindedir."Herkese görev düşüyor!Başbakan Türkiye'de bir Kürt sorunu olduğunu kabul ediyor. Konuşmasının toplamından çıkan sonuç ise Türkiye'de bir "gelişmemiş Doğu ve Güneydoğu sorunu" olduğu... İnsan hakları, çalışma şartlan eksik iki bölgenin vatandaşları söz konusu.Bu açıdan baktığımızda Türkiye'de aynı şekilde, çok ciddi bir kadın sorunu da mevcut. Töre-namus cinayeti adı altında "savaş veya terör kayıpları gibi" sürekli kaybedilen kadın yaşamları. Baskı altında tutulan, radyo dinlemesi veya sinemaya gitmesi bile traktör altına ya da eli, ağzı bağlanarak nehirlere atılmasına yeterli olan kadınlar... Tecavüze uğrayan ve bu nedenle bile aileleri tarafından öldürülen kadınlar. Evine girilerek tecavüz edilen kadınlar.Bunca kadın ölümünün, saldırısının çözümü nasıl ki terör veya devlet düşmanlığı olamazsa, olmuyorsa Doğu halkının sorunlarının çözümü de terörle, devlet düşmanlığıyla olmaz.Devletin GAP projesini hızlandırması, Türkiye'nin her bölgesinin aynı şekilde kalkınmasını sağlaması, gereksiz harcamalarını kısarak Doğu'ya yönelmesi şart.Ülkesini seven iş adamlarının, büyük sanayi sahiplerinin, özel sektörün bu bölgelerin kalkınması için yatırımlarını yönlendirmesi şart.Ama terörün bu yatanları engellemesine seyirci kalmamak, terör örgütlerine ve bölücü yaklaşımlara prim vermemek görevi de o bölgenin vatandaşlarına ve tüm vatandaşlara düşüyor.Yalnızca devleti suçlamak, kışkırtmalara aldanmak ve terör örgütlerinin bile halk temsilcisiymiş gibi ortaya çıkışına izin vermek vatandaş kolaycılığı oluyor.Tartışmasız hepimiz dikkatle izlemek ve ülkemizin bütünlüğünü korumak zorundayız.
Kadınlar kocaları, nişanlıları tarafından hastanelik olana kadar dövülüyor.Kadınlar kendi evlerinde bile tecavüze uğruyor.Tecavüz edilen kadınlar işini, eşini kaybediyor.Gelecekleri, hayatları karartıldığında aynı kadere aileleri de ortak ediliyor.Kadınlar öldürülüyor.Onların yüzü ve ismi yok. Hepsi fotoğraflardaki silinmiş yüzler ve iki harften oluşan kimliklerle hayattan da silinerek yok olup gidiyorlar.Üç kuruş devlet yardımı alan veya hiç almadığı için kendi imkanlarıyla var olmaya çalışan bir kaç sivil toplum kuruluşu, bir kaç iyi niyetli, çağdaş kadın dışında kimseciklerin sesi çıkmıyor. Devlet öyle meşgul ki ölesiye mağduriyet yaşayan kadın vatandaşlarının adını bile anmıyor.Kadın ve Aileden Sorumlu bakanların hiç bir olayda sesini yükselttiğini, el uzattığını, çözüm istediğini duymuyorsunuz. Ülkenin her köşesinde sığınma evleri açıp tacize, tecavüze uğrayan kadınlara hiç değilse psikolog yardımı alıp sığınabilecekleri bir yer göstermesi gerekenler kapı-duvar... Sus pus...Bornova'da evine giren hırsız tarafından bıçak tehdidiyle tecavüze uğrayan B.S.'nin, onu işten çıkaran "Gökhan Makina Şirketi"nin sahibi patronunun söyledikleri bu ülke kadınlarının acı durumunun özeti gibi:"Kick box biliyordu, kendini niye korumamış?"Ne demek lazım böyle zavallı bir söze?"Tecavüze uğrayan çocuklara rızası sorulsun" diyenler gibi "Belki onun da rızası vardı" mı demeli?Kadınlar cehennemiNeyse ki onlar var... Her zaman mağdur olan kadınlara arka çıkan, devletin yapamadığını yapmaya çalışan bir kaç yürekli kadın...CHP Milletvekili Canan Arıtman'ın tecavüze uğrayan B.S. için Bakan'ı göreve çağırması ve devletin yardım etmesi gerektiğini söylemesi, Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci'nin tecavüze uğrayan kadını işten çıkaran patrona ve dayak atan eşlere bunun hesabının sorulmasını istemesi, Ankara KA-DER'in Başkanı İlknur Üstün ve Uçan Süpürge Başkanı Halime Güner'in toplumda "tecavüz eden" yerine "edilenlerin cezalandırdığını açıklayan sözleri aslında tüm toplumun dileklerini yansıtıyor. Ama onlar üstlenmeseydi bu görevi, yine hiç bir ses çıkmayacaktı.Ne zamana kadar susacağız? Kadın Bakanı'nın ve Adalet Bakanı'nın neden bu vahşet olaylarıyla ilgili açıklamalarını zamanında hiç duymuyoruz? Türkiye ne zamana kadar bir kadınlar cehennemi olmayı sürdürecek?