Amerika Türk hastaları mı çalacak?

5 Eylül 2005

Önce bir Siren Ertan olayı çıktı ortaya, hatırlayacaksınız. Magazin programlarında ve neredeyse tüm gazetelerde günlerce "Siren Ertan Türkiye'nin en güzel yüzlü kadın seçildi" haberi beyinlere kazındı. Duyunca "Nedir acaba, yüz güzeli yarışmasında birinci mi oldu bu sosyetik hanım" diyor insan ve merakla devamını okuyor. Sonra da anlıyor ki yine bir balon patlatılmış.Efendim meğer bütün olay şuymuş: Hollywood yıldızlarını ameliyat eden (kaç tanesini onu bilmiyoruz tabii) Dr. Francis Palmer bu hanımın fotoğrafını görmüş, birdenbire malum olmuş vee... Vee "İstanbul'un (belki de Türkiye'nin onu pek iyi hatırlamıyorum, af buyurun) en güzel yüzü bu!" demiş. "İstanbul veya Türkiye'nin diğer bütün kadın suretlerini görmüş mü ki bu sonuca varabiliyor" diye sorarsanız, 'bana sormayın' derim. Yakında Türkiye'ye gelecekmiş (meğer) kendisine sorun."Meğer" gelecekmiş, gelmeden adını duymuş olduk.Tabii bizde daha çok sanatçıların "budala kandırma" yöntemlerinde kullandığı bir kurnazlıkla Siren Hanım, bu Dr. Palmer'in sözünü önce Ceyla Göycüklü'ye (eski Şahnavaz) karşı kullanıverdi."Pöh" dedi, "Benim güzelliğim tescilli, ben birinciyim, onun böyle bir birinciliği yok!"Alışıldığı gibi kimsenin aklına "ne tescili, ne birinciliği, Palmer da kim, nasıl seçti" filân gibi bir soru gelmedi. Bunu da yuttuk.Artık sıra Siren Ertan'ın yeni mesleği modacılıkta ününü arttırması veya bir dizi oyunculuğu ya dasunuculuğa gelmiştir.Bu arada atlamayalım; Ceyla Göycüklü gibi boylu, poslu, ceylan vücutlu ve yüzlü, "gerçek güzel" bir kadınla nasıl yarışmaya kalktığını da kimse kendisine sormadı. Bizde 'haddini bilmek' gibi özellikler önemli değildir.Cerrahların tepkisi!Neden bu yazıda taktım Siren Hanım'a, sıra ona geliyor. Geçen hafta Salı günü Bülent Cankurt'un köşesinde, çok sevdiğim Begüm-Adnan Şen çiftiyle ilgili bir haber çıkmış. "Estetikçi oluyorlar" başlığıyla verilen haberde onların açacağı bir güzellik merkezinden söz edilmiş. Bu merkezin başında Amerika'dan (Siren Ertan'a birincilik! veren) Dr. Francis Palmer'in olacağı da yazılınca Türkiye'nin plastik cerrahi uzmanları hem şaşırmış, hem de kızmışlar. Maillerin, telefonların arkası kesilmedi, bunun üzerine önce Begüm, sonra Adnan Şen ile konuştum. Bizim uzmanlarımız şaşırmakta haklılar, çünkü yabancı cerrahların Türkiye'de ameliyat yapması, bir kliniğin başına geçmesi yasak. Kızmalarının nedeni ise; Türk hastaneleri ve doktorları dışardan hasta almaya çalışır ve tam bunu gerçekleştirirken Türkiye'de yabancı doktorların reklâmının yapılmasına veya buradan Amerika'ya kazanç sağlanmasına izin verilemeyeceğini düşünmeleri.Adnan Şen durumun böyle olmadığını, Beverly Hills Clinic'in dünyaya açılma ve bu kapsamda Türkiye'ye de gelme kararını görünce "Biz Türkiye'de yatırımcı oluruz" diyerek bir şirket kurduklarını, yer kiraladıklarını söylüyor ve devam ediyor. (Yarına)Polis "silah al" demiş!Radikal Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan'ın evine geçen Cumartesi 4. kez hırsız girmiş. Berkan "Her seferinde biz evdeydik, zarar görebilirdik. Bu olayların birinde polis bana silah almamı tavsiye etti" diyor.İnanılır gibi değil... Benzer şekilde, kendisi evde otururken veya uyurken evine girilen kimbilir kaç bin (veya kaç milyon kişi) var Türkiye'de. Polis onlara da aynı tavsiyede bulunuyorsa daha ne bekleyebiliriz ki?Demek silahsız ev, silahsız ev sahibi kalmayacak. Hırsızı yakalayan da vuracak... Malûm "haneye tecavüz, can güvenliği..." O zaman polise ne gerek var?Hilâfet isteyen, Atatürk'e hakaret eden göstericileri, "Apo'ya özgürlük" isteyenleri seyreden... Karısını bıçakla doğrayan, silahla rehin alanlara, hırsızlara göz yuman ve çare olarak mağdurlara silah almayı öneren polisi ne yapacağız?Bu polisleri yönetenler acaba neden bu tür olayların Türkiye'de böylesine sık ve rahatça yapıldığını kendilerine hiç sormuyorlar mı? İçişleri Bakanlığı hiç sormuyor mu? Ne zamana kadar bu uyuşukluğa susmak zorunda kalacağız?Bir soru da Sayın Berkan'a; Fotoğrafta yanınızda bulunan köpeğinizi de olaylar sırasında spreyle uyutuyorlar mı acaba?Yoksa o, hırsızlara yol mu gösteriyor? Gerçekten çok merak ettim.

Devamını Oku

Dramaturg Genel Müdür olabilir mi?

5 Eylül 2005

Devlet Tiyatroları'nın başından Genel Müdür olmak için her türlü özelliğe sahip ve bu alanda başarısı bilinen Lemi Bilgin'i alarak yerine Mine Acar isimli bir "dramaturg"u getirmişler biliyorsunuz.Bu olayın açıklandığı gün, haberlerle birlikte yazmaya başladım konuyu ve kısa bir aradan sonra dün ve önceki gün de devam ettim. Çok önemli olduğu için devam ettim, çünkü hem başarılı insanların her hükümet değiştiğinde veya her "Bakan istediğinde" görevden alınması haksızlığının sürmemesi gerekiyor, hem de Devlet Tiyatroları gibi ülkenin en önemli sanat ve kültür kurumunda bu tür olayların önlenmesi...Siyasi kadrolaşma veya ahbap torpili adına bilen kişiler kızağa çekilirken, hiçbir şeyden haberi olmayanlar ve bu ciddi makamlarda bulunmaması gerekenler "tepeden inme" göreve getiriliveriyorlar.Mine Acar "Atatürkçü, laik bir Cumhuriyet kadınının genel müdür yapılmasına hayranlık duyduğunu" söylüyor. Aslın da buna "başkalarının da hayranlık duymasını" bekliyor. Ama bu ülkede aynı özelliğe sahip milyonlarca kadın var, yeterli midir Cumhuriyet kadını olmak?Dün Devlet Tiyatroları'nın seçimle işbaşına gelmiş eski Genel Müdürlerinden ve (eski) Gnl. Md. Yardımcısı Tamer Levent'le tekrar konuşarak ona "Dramaturg Genel Müdür olabilir mi" tartışmasını sordum. Nedir dramaturg siz de duymuş olun;"Oyunları inceleyip oynanabileceği veya oynanamayacağı ile ilgili karan veren kişi" imiş. Levent; uluslar arası alanda hiçbir tiyatroda bir dramaturgun genel müdür olamayacağını, oysa Türkiye'de bu konuda da yanlış bilgiler verilerek "dünyada örnekleri olduğunun" söylendiğini belirtiyor.Ve ekliyor; "Varsa örneği, tanınmış hangi Avrupa Tiyatrosunun başında bir dramaturg veya tanınmamış, kendini başarılarıyla kanıtlamamış bir ismin olduğunu açıklasınlar. Belki ancak bir şehir tiyatrosu veya özel tiyatro bulabilirler." Halen yürürlükte olan, Devlet Tiyatroları Kuruluş Yasası'nın 4. maddesin de "Devlet Tiyatrolarında en az 15 yıl sanatçı olarak çalışmış, Türkiye çapında tanınmış halkın da tanıdığı, bildiği, tiyatro alanın da kendini kanıtlamış bir isim olması gerektiği" yazıyor. Yani her rejisör, her eleştirmen, her tiyatro yazan veya sanatçısının genel müdür olması mümkün değil.Bugüne kadar Türkiye'deki uygulamalar da hep bu belirli özelliklere sadık kalınarak yapılmış.Mine Acar'ın ÇV'sinde Bakan'in dediği gibi Royal Academy mezunu olduğu yazmıyor ama "Londra'da bulunmuş ve tiyatroları araştırmış" olduğu yazıyormuş.Bu hesapça ben de rahatlıkla Devlet Tiyatroları'na genel müdür olabilirim.Bu konuda Mine Acar'la rekabet edebileceğimi sanıyorum. Hatta benim kızlarım da edebilirler. Onlar Londra'da oyun izlemeye 5 yaşında başladılar ve hemen hemen sergilenen her oyunu bir kaç kez izlediler.Aday olabilir miyiz dersiniz?Olamazsak Lemi Bilgin, Tamer Levent gibi isimleri iyi korumaları gerekiyor.Arıtman'ın tek konusu silah mı?Ne zaman silahtan söz edilse Canan Arıtman elinde tabancasıyla Kalamiti Ceyn gibi ortaya atılıyor:"Silahımdan vazgeçmem"...Gencecik insanlar, çocuklar serseri kurşunlarla arka arkaya yaşamını kaybediyor, ülke çapında bir silahsızlanma kampanyası başlatılması isteniyor ama Ceyn pardon Canan Hanım silahını bırakmayacağını söyleyip duruyor.Sebep "TBMM kürsüsünden halk adına bazı şeyleri söylemesi ve bazı çevrelerin çıkarlarına ters düşmesi" imiş. "Silah eğitimimi askeri doktor babamdan aldım" la başlayıp, "Silâhımı asla bırakmam a varan konuşmalar demek ki bu nedenle yapılıyor.Arıtman'in ileri sürdüğü nedene göre memleketteki tüm gazetecilerin de silah taşıma hakkına otomatikman sahip olması gerekiyor. Onlar da sık sık bazı çevrelerin çıkarlarına ters düşüyorlar.Ama Türkiye'de silah konusunda gelinen noktada artık kim ne derse desin bir kampanya kaçınılmazdır. Ciddi cezalar, sıkı kontrollerle silah "alınıp satılması" fazlasıyla zorlaştmlmalı, herkes ruhsat alamadığı gibi ruhsatı olmayanların "bulundurma izni" ile taşıması yasaklanmalıdır.Arıtman'in yaptığı "Trafik kazalarını önlemek için araç kullanmasının yasaklanması" gibi bir benzetme ise çok anlamsızdır. Aracın zaruri bir ihtiyaç, silâhın ise olmadığını da anlatmak zorunda kalmayalım artık!Bir de... Canan Arıtman ismini neden silahla özdeşleştirmeye çalışıyor merak ediyorum.Polis ne iş yapıyor?Önce Fatih'te "hilafet isteyen ve Atatürk'e söven"lerin gösterisi... İki gün sonra istanbul ve Bursa'da terörist başı Öcalan'a destek gösterileri.Efendim DEHAP öncülüğündeymiş de, konvoylar oluşturarak çeşitli illerden gelmişler de, barikatlarla durdurulmuşlar da...Ama Valiliğin yasaklama kararına rağmen medyaya görüntü verecek kadar gösteri yapabilmişler yine de...Bu arka arkaya gelen olaylar Türk polisinin zaafiyetini mi gösteriyor acaba?Yoksa demokrasimiz AB hatırına çok mu genişledi?iyi ama AB ülkelerinde yok bu kadar özgürlük bizde olması şart mı?Atatürk'e, Cumhuriyet'e dil uzatılmasına ve Apo'ya destek yürüyüşü gibi gösterilere göz yumulursa karşı grupların kendi işlerini kendilerinin görmeye kalkması yakındır.Çok tehlikeli bir gidiş bu, yazık oluyor ülkemize!

Devamını Oku

Bakan bunu hep yapıyor!

4 Eylül 2005

Bugüne kadar siyaset tarihinde benzeri görülmemiş, insanların ağlasın mı, gülsün mü bir türlü kestiremediği hatalarına rağmen İsrarla koltuğunda oturtulmaya devam eden Kültür ve Turizm Bakanı Koç'tan sözetmekteydik dün.Çok uzun yıllar tiyatroya gitmediğini (acaba "hiç" diyor olabilir mi?) ve tatil yapmadığını, Turizm Bakanı olduğu ülkenin turizm gelirinin büyük kısmını karşılayan Ruslar'in ise "görgüsüz" olduğunu söyleyen, başarılarıyla bilinen insanlan görevden alarak ödüllendiren(!) Kültür ve Turizm Bakanı'ndan.Bu Bakan çok baktiği için olmalı şimdi de gözünü en başarılı ve saygın tiyatro sanatçılarına dikmiş durumda. Can Gürzap gibi, Türk Tiyatrosu'nun en gurur duyduğu bir sanatçısına "çalışmadığı halde para aldığını" kastederek herhalde "bankamatik sanatçısı" demiş. Cüretin bu kadarına da ancak pes denebilir.Can Gürzap'ı tanıyoruz, ya sizi? Karşısındaki herhangi bir sanatçı olsa da söylenmemesi gerekir ama Can Gürzap bu. Hangi rol verilse "olabilecek en iyi oyunu" çıkaran, dünyanın hangi ülkesine gitse kendini aynı başanyla izletecek, neredeyse 40 yıllık bir star...Tiyatro dersi veren bir duayen, bir sanat hocası. Kusura bakmasınlar ama Bakan bile olsalar böyle büyük sanatçılara dil uzatmaları kabul edilemez. Zira o zaman halk şöyle bir soru yöneltebilir: "Karşınızdaki şahıs kendini bize büyük başarılarla tanıtmıştır, ya siz? Siz nasıl tanıttınız ve tanıtmaktasınız ki kendinizde böyle bir hak görüyorsunuz?"Üstelik hakaretinizi yanlış bilgiler vererek, geçen yıl Devlet Tiyatrosu'nda bir oyunu hem yöneten, hem de oynayan sanatçının "6 yıldır sahneye çıkmadığını" söyleyerek yapmaktasınız.Hangi yanlışını söyleyelim Bakan'ın, o kadar çok ki. En iyisi sözü Lemi Bilgin in görevden alınmasından sonra istifasını veren yöneticilerden ve Tiyatro'nun en yetkili isimlerinden birine bırakalım; D. T. (eski) Genel Md. Yardımcısı Tamer Levent'e..."Sayın Bakan tiyatro hakkında hiçbir şey bilmediği için kendisine başkaları tarafından söylenen her şeye inanıyor" diyen Levent şöyle devam ediyor:"Genel Müdür tayin ettiği Mine Acar'ın İngiltere Royal Academy mezunu olduğunu söyledi, yanlış. Doğru ise bu diplomayı basına göstermeleri lâzım.Devlet Tiyatroları'nda sanatçı maaşlarının 3 milyar olduğunu söyledi, yanlış. En yüksek maaş 'l milyar 800 milyon'dur.D. T. Genel Müdürü Lemi Bilgin'in '4 kez maaşını kestim' dedi, yanlış. Maaşı hiç kesilmedi. Peki bir bakan bu kadar yanlış yapar mı? Devlet Tiyatrosu kanayan bir yara haline getirildi."Gereksiz bakanlık!"Yalan" denemiyor tabii, bir bakanın yalan söylediğini iddia etmek ayıptır. Ve tabii 'SUÇ'tur.Ama bilmeyerek söylediği kesin. Burada asıl soru "en çok bilmesi gereken kişinin neden hiç bilmediği"dir.Değerli sanatçılara hakaret ederek, Tiyatro'ya zarar vererek bir yere vanlamaz. Turizm Bakanı iken bu bakanlığın gereksiz olduğunu söyleyen Erkan Mumcu gibi, Bakan Koç da neredeyse Kültür Bakanlığı'nın ve Devlet Tiyatrosu'nun gereksiz olduğunu söyleme noktasındadır. Madem ki bu göreve başkasının getirilmesi bu kadar zordur(!) ve İsrarla orada tutulmaktadır, birilerinin kendisini uyarması gerekiyor.Eğer devletten oturduğu yerde maaş alan kişiler varsa ilgili kanunu değiştirmek, maaş alanlara mutlaka görev verilmesini sağlamak da kendilerinin görevidir.Ama... Ama Devlet Tiyatrolan'nın kuruluş yasasında genel müdür olabileceklerin nitelikleri açıkça belirtildiği halde "hiçbir şarta uymayan", bugüne kadar o görevi yapmış olanların özelliklerini taşımayan birini vekâleten atayanlann bunu yapabileceği de şüphelidir.Sahi, yeni Genel Müdür'ün kararnamesi neden hâlâ Cumhurbaşkanı Sezer'e gönderilmiyor? Yoksa kendisine gerekli özellikleri sağlayacak zamana mı ihtiyaç var, merak ediyoruz doğrusu!

Devamını Oku

Bu ne acımasız kanundur?

2 Eylül 2005

Perşembe akşamı bir televizyon kanalında Rafet El Roman'in karısı Tuğba Altıntop'u küçük çocuklarıyla birlikte izlerken bir anne olarak kendimi onun yerine koydum ve içimin eridiğini hissettim. 7-8 yaşlarındaki iki küçük kız annelerine yapışmış ayrılmamak için gözyaşları döker, anne üzüntüsünü onlara belli etmemeye çalışırken Rafet El Roman acımasız kaçak bakışlarla bu tabloyu izliyordu.Kızların ikisi de doğal olarak anneleriyle kalmak istiyorlar. Bırakın henüz anne kucağına, onun sıcak sevgisine en fazla ihtiyaç hissedecek yaşta olmalarını, kız çocuklar her yaşta, birçok özel konularını ancak anne yardımıyla çözebilirler.Bu gerçeğin yanında, dün Müge Anlı'nın da yazdığı gibi anne Tuğba Altıntop çocuklarının velayetini almak üzere dava açmış. Hakim adliyenin psikoloğuyla birlikte çocuklarla konuşmuş. Kızlar ağlayarak babalarıyla Almanya'ya gitmek istemediklerini söylemiş ve "Hakim amca, çabuk karar ver" demişler. Ama efendim, bu dünya, özellikle bu Türkiye errkeklere aittir ya, HER ŞEYE RAĞMEN erkekler tarafından verilen kararla KIZLAR erkeğe, babaya teslim edilmiş.Kadın örgütleri ilgilenmeli!Nasıl acımasız bir kanun, nasıl acımasız yüreklerdir ki bunlar, hiç değilse her medeni ülkede olduğu gibi çocuklar haftada bir annelerine gösterilmezler? Aslına bakarsanız 'her medeni ülkede' diyorum ama o ülkelerde küçük çocuklar ne olursa olsun (çok imkânsız bir durum söz konusu değilse) mutlaka anneye verilir. Baba onlan hafta sonlan alır, bunu yabancı filmlerde de sık sık görürsünüz.Bence bu örnek kadın kuruluşlarının takip edeceği, Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan'in ele alacağı bir büyük haksızlık örneğidir.Türkiye'de kadına çarpık bakışın, kadına yapılan işkencenin en bariz göstergesidir. Mahkemeden doğru karar çıkmadığı takdirde Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi'ne de götürülmelidir.Psikolojik şiddetin bu boyutuna susmamak gerekiyor. Hem anne, hem de çocuklar açısından!Kültürün zirvesine çıktık, çıkacağız!Bu hükümet bizimle alay ediyor ve bizim anlayışımız kıt da anlayamıyor muyuz diye merak etmeye başladım artık. Toplumdan gelen sesler, itirazlar, toplu istifalar hiçbir şey onlara tesir etmiyor. Daha önce de yazdığımı hatırlıyorum, aslına bakarsanız görüntü tam bir baskı rejimi görüntüsü... Kim ne derse desin biz bildiğimizi okuyacağız, güç bizde" görüntüsü.Cumhurbaşkanının onaylamadığı atamaları arka arkaya "vekâleten atama" seklinde yapanlar, istedikleri her şeyi, her konuda denetimsiz olarak uygulamaya koymak isteyenler, şimdi de sınırsız özgürlük için Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini daraltıp Başbakan'ınkileri genişletme arzusundalarmış... Yakışır doğrusu, her yapılan yanlışa kafa sallayıp kabul eden, susan bir millet bulunca "imkânsız" bile imkânlı hale getirilebilir. Nitekim getiriliyor.AKP'nin ileri gelenleri, memleketin çözüm bekleyen ciddi sorunlarını rafa kaldırarak her gün yeni bir sürprizle ortaya çıkarken Türkiye'nin kültürlü Kültür Bakanı da kendi çapında yol almaya devam ediyor. Önce Devlet Tiyatrolan'nı tarumar etti, tam tiyatro sezonunun başlama arifesinde, bugüne kadar gelmiş en başarılı genel müdürlerden biri olan Lemi Bilgin'i hiçbir mâkul sebep gösteremeden görevden alarak yerme bu konuda uzman herkesin "uygun olmadığı" görüşünde birleştiği bir ismi getirdi. Bunun üzerine 12 il müdürü, 12 ilin sanatçı temsilcileri, 2 Genel Müdür Yardımcısı, 3 Edebi Kurul Temsilcisi toptan istifa ettiler. Ama o hâlâ tuhaf tuhaf gülüyor. Gülüyor zira yeni plânları var, tiyatro yöneticilerinden sonra sıra tiyatronun en saygın sanatçılarını yıpratmaya geldi. Bu da başarıyla tamamlanırsa "Devlet Tiyatroları olmalı mı, olmamalı mı" tartışmasına geçecek herhalde... Kendilerine yakın gazetelerde tartışma başlatıldı bile!Uzun sürmez, bu gidişle; ilk iş olarak her toplantıda uyuyan, ikinci icraat olarak da Ruslar'a "görgüsüz, sonradan görme" diyen ve arkadan özür dileyen Kültür Bakanı Koç üçüncü önemli icraatını da yakında tamamlar.(Devam Edecek)

Devamını Oku

Ne yaparsanız yapın, aldatmayın

1 Eylül 2005

Son zamanlarda "aldatılma" fobisi tarafından esir alınmış bulunmaktayım. Tabii aldatılma deyince aklınıza hemen eş geliyor ama hayır. O konuda çok şükür sorun yok; aşk varsa, sevgi/saygı varsa ve her iki tarafın bir özgüven eksikliği, kompleksi söz konusu değilse aldatma da söz konusu olamaz. Benimki milletçe aldatılma fobisi...Bu toplumun bir ferdi olarak önüne gelenin bizi saf yerine koyması ve her söylenene inanacağımızı sanması bende anında tepki yaratmaya başladı.Aldatmaya kalkan birini görür görmez saçlarım dimdik oluyor.Son aldatmaca Independent gazetesinde Orhan Pamuk un yakın arkadaşı ve çevirmeni tarafından söylenenler. Efendim Maureen Freely hanım (ismine göre hanım olmalı) şöyle buyurmuşlar;"Orhan Pamuk'un bir isviçre gazetesine Türkiye'de 30 bin Kürt, 1 milyon da Ermeni öldürülmüştür' şeklinde haberler çıkınca birçok kişi onu suçladı. Oysa bu iddiaların hepsi yalandır. Bu adam Türkiye'yi yurt dışında tutkuyla savunur. Bence 3 Ekim'e hazırlanan Hükümet kendini ayağından vuruyor."Aynı konuşma içinde Morin hanım Fcimuk'un bu konuşmayı yapma nedeni olarak "Türkiye'nin AB'ye girişinde Ermeni olaylarının hayaleti olduğunu, bu mesele ele alınmadan AB'ye girilemeyeceğinin açık olduğunu" da söylemiş ve Pamuk'a karşı açılan davanın da Avrupalı olma isteği ile çeliştiğini belirtmiş.Çıkan sonuç şu: Orhan Pamuk'un söyledikleri gerekliydi. Türkiye Ermeni iddiasını ve bu rakamlan kabul ederse AB'ye daha kolay girebilirdi... Ona açılan dava düşürülmediği takdirde bu kafayla Avrupa'ya giremezsiniz.Demek ki dünyanın en ünlü tarihçileri, arşivler, belgeler Orhan Pamuk'un bilgisine sahip değiller. Öyle iyi biliyor ve ülkesini de öyle tutkuyla seviyor ki Avrupa ülkelerinde böyle bir konuşmayı (halen de arkadaşı Morin tarafından sürdürülmekte) rahatça yapabiliyor. Ve demek ki her şeyi onun kadar iyi bilen(!) Morin, Fransa, Belçika gibi AB ülkelerinde "Ermeni soykırımı olmamıştır" diyenlere hapis cezası verildiğini de bilmiyor.Eğer bu kadar demokrasi yoksunu ülkelerin AB'de olmasında sakınca yoksa, tarihçi bile olmadığı halde gayet emin şekilde ülkesi aleyhine açıklama yapanlara o ülke tarafından hesap sorulmasında da AB açısından bir mahzur olmamalı. Sakın bu sözlerim "düşünce ve ifade özgürlüğü" ne karşı olduğumu filan aklınıza getirmesin. Bana kalsa milletin değerlendirmesi yeterince cezadır ona ve bu nedenle dava açılmasına gerek yoktu.Ama Orhan Pamuk'un bu kadarla kalmadığını, Avrupa ve ABD'de yaptığı (bu açıklamayı yapmadan önce, hatta aynı konuşmasının içinde de var) konuşmalarda "Can güvenliği olmadığı için Türkiye'ye gitmediğini" söylediğini de unutmayalım... O yazar, bu yazar, herkes kendine gelmeli artik."Ben tarihçi değilim" diye başlayarak yabancı ülkelerde tarih yazanlar, sonra da gelip Türkiye'de ciddi, ciddi tarih kitabı yazanlar buna hakları olmadığını anlamalı. Morin'e gelince... O da kim?Arınç'ın has göreviMeclis Başkanı Bülent Arınç yine has görevine dönmüş, Biliyorsunuz onun asıl görevi ara sıra çıkarak türban konusunu gündeme getirmektir. Yine zamanı gelmiş olmalı ki, yalnız Müslümanların değil her dinden insanın devlet alanı dışındaki inanç özgürlüğüne saygı gösterilen Türkiye'de inanç özgürlüğü sorunu olduğunu söylemiş...Bana ilginç gelen bu konuda hiç kadınlardan ses çıkmaması. Her tür AKP açıklaması ve bu yazılarımızdan sonra bize gelen "Siz Müslüman değil misiniz, neden türbanı desteklemiyorsunuz" şeklindeki mektuplar nedense hep erkeklerden geliyor.Bu erkeklere göre, türban takmayan, daha da iyisi toptan tesettüre girmeyen veya devlet kurallarına uyarak dinini, inancını kendi alanları içinde yaşayan kadınlar ile "laik devlef'in kurallarını savunan erkekler Müslümanlıktan çıkıyor(!)Sanki kendileri din elçisi ve kimin hangi dinden olacağına karar verme yetkileri var. Aynen Meclis'e girmiş oldukları için "her fırsatta insanlan kutuplara ayırma" yetkileri olduğunu sananlar gibi...Bülent Annç "Haksızlığa uğrayan binlerce kişf'den söz etmek istiyorsa milletin parasızlıktan alış-veriş gücünün bitmesini gündeme getirmeli.İnsanlar aç ve işsiz. Çözüm bekliyorlar!(Not: Dün "Ekonomi iyi, bir de geçinebilsek" başlıklı yazımda "eh" kelimesi son kontrolde yaptığım düzeltmeye rağmen bir editör hatası sonucu 'ek' olarak çıkmış. Özür diliyorum.Internet'te okuyanlar için "Bir de geçinebilsek" başlığında "de" ekinin bitişik yazılması ise bir sistem hatasından oluyormuş. Gazetede bu şekilde çıkmamıştı. Internet'te görülen hatalarda bunu unutmayın lütfen!)

Devamını Oku

Ekonomi iyi, birde geçinebilsek!

31 Ağustos 2005

Kim demiş "ekonomi kötü" diye? Hükümetin, Meclis'in ekonomisi iyi... Zenginlerin, şarkıcıların, kaçakçıların, kapkaççıların, hırsızın, uğursuzun da iyi... Üstelik her üç günde bir büyük devlet büyükleri bize ekonominin iyi olduğunu da bildiriyorlar. Daha ne istiyonuuz?Siz ne gözü doymaz milletsiniz! Hem üstelik sakın yaşamak için böbreğinizi satacağınızı filân söyleyerek başbakanımızın canını da sıkmayın. Alırsınız "Burası sakatatçı değil" cevabını, rahmetli Özal'ın deyimiyle kıç üstü oturursunuz.Son 6 ayda milletin harcamalarında yüzde 20 daralma olmuş. Yeminle söylüyorum ben en az yüzde 50 bekliyordum, tahminimden düşük çıktı... Cem Boyner'in "Kredi kartlı satışlar tamamen durdu, limitler dolmuş olmalı" saptaması çok zamanında yapılmış bir saptamaydı demek ki. Kartlar bitip, insanlar ikinci, üçüncü kartları da doldurup gırtlağa kadar borca gömülünce alışverişler de zınk diye kesildi.Şimdi bakkalların veresiye satış dönemi başlamış. Ek, hiç değilse bu haber "ekonomi iyi" yalanlarıyla uyutulduğumuzun ilânı oluyor.Demek ki Refah'tan kopup gelenler refahı sağlamakta zorlanıyorlar. Ama ne yapsınlar, kanunsuz Kur'an kurslarını meşru ve denetimsiz hale getirmek, "8 yıllık zorunlu eğitim" nedeniyle elden kaçırdıkları - geleceğin - oy depolarını geri kazanmak, tüm devlet kadrolarını partilileriyle doldurmak, kalan zamanda da dünyayı dört dönmekten ekonomiye sıra gelmiyor. Memuru, işçisi, üniversite mezunları çöp kutularından, pazar yerlerinden yiyecek toplayarak yaşarmış ne gam?Türkiye'nin anlamak, hata yapmamak, alternatif yaratmak, her "değiştim" diyene inanmamak gibi deneyimleri tam olarak edinmesi için bu dönemi de yaşamamız gerekiyor.Umalım da bu arada birileri çıkıp "Ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin" demesin!Teşhir iyi bir yöntem!Okurumuz Kemal Akat "Her tabancalı maganda cinayeti sonrası aynı kapsama giren milletvekillerini deşifre ediyorsunuz. Çok da iyi ediyorsunuz ama bu konuda yasaklayıcı ve cezaları ağırlaştıran yasaları yine bu sayın! milletvekillerinin çıkartması gerektiğine göre bu sorun nasıl çözülecek" diye sorduktan sonra bir de öneri getirmiş:"Her yeni yasa çıkarıldığında veya mevcut yasalarda değişiklik yapıldığında (özellikle adi suçları kapsayan yasalar) bir ek madde ile 'Bu yasa hükümleri için dokunulmazlıklar geçerli değildir' dense yol alınabilir"Örnek olarak da "serseri kurşunla öldürme veya yaralama, dolandırıcılık" gibi suçlara milletvekillerinin de itiraz etmeyeceğini gösteriyor Kemal Akat.Yeterli değil. Burada asıl olay toplumun örnek alacağı, etkileneceği "milletvekili, sanatçı" gibi kişiler başta olmak üzere düğün, dernek, maç ve her yerde havaya ateş edenlerin de cezalandırılması. Kanunlarımızda bunun zaten hapis cezası var ama milletvekillerine dokunulmazlık nedeniyle uygulanmıyor.Son kurban Begüm'ün ana, babası, ailesi şimdi "Kızımızın katilini cezalandırın, biz onunla birlikte öldük" diye kan ağlıyorlar. Kim geri verebilir kısacık yaşamını çalışarak geçirmiş, hayallerinin gerçekleşmesine ramak kalmış, ailesine ve hayata doyamadan gitmiş Begüm'ü onlara?Bazı Avrupa ülkelerinde trafik suçlularını boyunlarına tabela asıp halk arasında dolaştırıyorlar. Biz de hiç değilse "işi ne olursa olsun" tüm magandaları teşhir edelim. Magandalığı yüzü kızarmadan yapan, topluma kötü örnek olanlar belki bundan utanırlar.Asıl önemli olay ise yurt çapında bir 'silahsızlanma' hareketinin başlatılması ve suçluların "mevkiden, makamdan bağımsız olarak" cezalandırılması. Evlâdını bir kurşunla kaybeden Nazire Dedeman ile UMUT vakfı bu hareketi yaymaya çalışıyor ve hiç unutmuyor.Biz neden her "Begüm"den sonra unutuyoruz?

Devamını Oku

Milletvekilleri disiplin kuruluna gitsin!

30 Ağustos 2005

Ceza suçu önlemez" diye tutturan iki hukuk profesörü 2000'li yılların Türk Ceza Kanunu tasarısında katillerin, tecavüzcülerin suçlarına kılıflar bularak cezaları hafifletmeye çalışmışlardı.Örneğin genç kız ve kadınlara toplu tecavüzde bulunulduğunda, tecavüzcülerin biri kızla evlenmeyi kabul ederse hepsi birden affedilmeli ve mağdur da mutlaka evlenmeyi kabul etmeliydi. Hatta bu profesörlerden biri "Ben olsam evlenirim" den başlayarak "Evlenmeli, çünkü Türk erkeği bakire ister" e varan inciler dizmişti. Onlara göre çocuk tecavüzlerinde de "çocukların rızasının olup olmadığı" sorulmalı, rızası varsa tecavüzcünün cezası hafifletilmeliydi.Bunları duyar duymaz aklım başımdan giderek tepki gösterdiğim, ancak hasta kafaların bu tür bir çağdışı mantıkla ortaya çıkabileceğini yazdığım için biliyorsunuz aylarca adliye koridorlarına taşındım. Kadın örgütleri ile hukukçular yıllar süren bir mücadeleye giriştiler. Ve sonunda taşandaki maddelerin çoğu değişti. Dün VATAN'da, Konya'da 12 yaşında bir kıza tecavüz eden 10 kişinin gözaltına alındığı haberini okuduk. Şimdi eğer, getirilen "20 yıla yakın" hapis cezalan bu tecavüzcülerin her birine uygulanmazsa o sapıklar cezalandırılmış sayılır mı? ilköğretim okulu 7.sınıf öğrencisi, önünde pırıl pırıl bir gelecek uzanan o gencecik kızın mahvolan hayatının karşılığı verilmiş olur mu?Cep telefonuyla tecavüzGenç bir dizi oyuncusuna hazırlanan "cep telefonlu çekim" tuzağının bedensel tecavüzden bir farkı var mıdır? Şu sıralarda İnternet'te gösterilmekte olan görüntüler birçok kişi tarafından izleniyor ve konuşuluyor. Sanatçı (ismini kullanmıyorum, çekilen kişi o veya değil bu kimseyi ilgilendirmez, suçlanacak olan "çekilen" değil, çekendir) kendisine benzer birinin kullanıldığını söylüyor. Ne olursa olsun onun ismine gölge düşürmeye, kendisini, nişanlısını, ailesini tedirgin etmeye, bundan sonraki yaşamını etkilemeye kimin hakkı var? Bundan daha aşağılık, daha nefrete lâyık bir davranış olabilir mi? Cezayı bırakın, Allah korkusu olan biri, genç kız ve kadınlara bu kadar insanlık dışı bir davranışta bulunabilir mi?Türkiye'nin kanunlarında; kişilerin kendisinden habersiz görüntüsünü, hattâ fotoğrafını kullananlar veya özel yaşam bilgisi verenler için getirilmiş cezalar var. Çeken ve yayınlayan, haber olarak veren herkes aynı derecede suçlu sayılıyor.Bu cezalar verilmeli, ayrıca (kaç kez yazdık) bu yasalar ve verilen ağır cezalar devlet televizyonlarından halka duyurulmalı ki aynı suçların tekrarı önlenebilsin.AKP hesap vermeli!AKP milletvekilleri Enver Yılmaz ve Eyüp Fatsa bir ay önce Ordu'da düğünde havaya ateş ederken kameralara yakalandıklarında partileri onları "Arkadaşlarımız törelere göre hareket etmişlerdi" benzeri açıklamalarla korumuş, dokunulmazlıkları nedeniyle de bu iki 'SUÇLU'ya dokunulamamıştı. Onların bu TÖRESEL VE YÖRESEL eğlence(!) görüntülerinden sonra aynı ay içinde bir küçük çocuk ve Galatasaray Üniversitesi öğrencisi süper başarılı bir genç kız kına gecesi kurşunlarıyla öldü.Bugünlerde tanıyan tanımayan herkes Senem Begüm Kartal'a ağlıyor, herkes "Bunu yapan insan olamaz" diyor. Tek çocuğuna yanan babası Hasan Kartal:"Devlet önüne gelene silah verdi. Şimdi benim kızımın katiline 3 yıl hatta 10 yıl ceza verseler yeter mi? Kızım Paris'te, Londra'da yaşasa başına böyle bir iş gelir miydi? Devlet bana kızımın katilini getirsin" diyor.Söylediği cümlelerin her biri ayrı bir yazı konusu olacak kadar önemli. Kızının ölümünden sorumlu olanlar arasında ise havaya ateş ederek topluma kötü örnek olan AKP'li iki milletvekili ile, ülke çapında bir silahsızlanma hareketi başlatmak yerine onlan koruyan partileri ve "Keşke böyle fotoğrafları çekilmeseydi, kötü oldu" dan başka bir şey söylemeyen Genel Başkan'ları da var.Bu suçluları kim cezalandıracak?

Devamını Oku

30 Ağustos ve toplum bilinci

29 Ağustos 2005

TRT İzmir Radyosu 26 Ağustos Cuma günü Şu Çılgın Türkler kitabıyla ilgili bir program yaptı. Bu programda kitabın yazarı Turgut Özakman'ın konuşmasından sonra benden de bir konuşma istenmişti.Okuyan hemen herkesin, birçok yerinde göz yaşlarını tutamadığı kitabın beni en çok etkileyen ve önemli gördüğüm bölümlerinden söz ettikten sonra, okunmasını neden gerekli bulduğum sorusu soruldu."İnsan çok kolay elde ettiği şeylerin kıymetini bilemiyor... Eğer doğuştan zenginseniz paranın önemini tam olarak kavrayamayabilirsiniz. Eğer çok sık hediye verilen biriyseniz hediyeler anlamını yitirir. Bu güzel ve huzurlu vatan da bazılarımız için bol keseden verilmiş bir armağan gibi... Onun kazanılması uğruna ne canlar, ne mücadeleler verildiğini unutanlar birçok konuda pek rahat konuşuyorlar. 'Ver gitsin, 'Kabul et gitsin mantığından kurtulup, ülkemize sahip çıkabilmek, onu bize hediye eden ATA'mızı ve atalarımızı unutma veya unutturmaya çalışma gafletine düşmemek için bu kitabın okunması gerektiğine inanıyorum" cevabını verdim.Unutanlara ders gibi!- Otobüsten indirdiği silahsız askerlerin 33'ünü katleden örgütüne "Neden 90'ını birden öldürmediniz" diye hesap soran, 30 bin insanın ölümünden sorumlu PKK liderine "Sayın Apo" diye hitabedenler...- Ermenistan'a giden gazetecilere Ermeni iddiasının kabulünün ardından toprak ve para talebi geleceği, tek amaçlarının bu olduğu söylenmesine rağmen gerçek olmayan bu iddiayı kendi tezi gibi savunanlar...- Doğu ve Güneydoğu ile ilgili sorunlarda sanki Türk-Kürt diye iki ayrı ve birbirine düşman halk varmış gibi kışkırtma, bölücülük yapanlar.- Dini siyasete alet eden, kanun dışı Kur'an kurslarına izin vererek din sömürüsü yapan veya çıkarları için gücünü kötüye kullanan siyasetçiler...- Türkiye'nin her sorununda karşısına geçmeyi aydın olmanın şartı zannedenler okumalı.Onların Milli Mücadele'yi sık sık hatırlamaları gerekiyor. Toplumun nasıl kısa bir sürede bilinçlendiğini, işgal kuvvetlerinden ülkeyi yönetmelerini isteyen Hanedan'ı destekleyen bir azınlık dışında kalanların Ankara'ya nasıl maddi-manevi yardım akıttığını, işgal ülkelerinin sempatizanı olan ve milli hareketi alaya alan bazı "aydın"ların ve gazetecilerin sonunda "imkânsız" dedikleri şeyin başarılmasıyla nasıl pişman olduğunu unutmamaları gerekiyor.Kurtuluş savaşı bir ordunun değil, kadını, erkeği, çocuğu, azınlığı, çoğunluğuyla tek yumruk haline gelen bir milletin savaşı, kazanılan zafer bütün ulusun zaferiydi.Bugün, 21.yüzyılda da değerleri için aynı duyarlılığı göstermeye uyanan, büyük ölçüde bilinçlenen bir toplum olarak kutluyoruz Zafer Bayramı'mımızı... Bana bundan önceki kutlamalardan daha anlamlı geliyor, kendimi çok daha mutlu hissediyorum.Nice özgür 30 Ağustos'lara!CeBIT Bilişim Fuarı başlıyor!Geçen yıl dünyanın en büyük ilk on fuarı arasında 8.sırayı alan CeBIT Eurasia Bilişim Fuarıbu yıl 6-11 Eylül tarihleri arasında İstanbul-Tüyap Beylikdüzü Fuar ve Kongre Merkezi'nde yapılacak. Bir süre önce beni ziyaret eden CeBIT yetkililerinden aldığım bilgileri sizin de duymanızı isterim:60'a yakın ülke ve çok sayıda yatırımcının katılacağı CeBIT 2005'in üç ana teması var;İş dünyası, Dijital Yaşam ve Telekominikasyon.Sadece iş adamlarına özel bir bölüm olan İş Dünyası'na girişler yaka kart ile olacak, onun için önceden müracaat şart. Üniversiteler ile sanayi yakınlaşmasına fırsat yaratma ve üniversite çalışmalarını da teşvik etme amacı taşıyan "Gelecek Parkı" ve Türkiye'de üretilen teknolojinin dünyaya tanıtılacağı 'Türkiye'den Küreye" bölümü de TÜBİTAK içinde 50'ye yakın üniversitenin katılması bekleniyor.CeBIT'te cep telefonları, bilgisayarlar, kameralar, plazma ekranlar, akıllı ev sistemleri, ses-eğlence, sinema sistemleri, internet hizmetleri, her tür bilişim, danışmanlık hizmeti ve hattâ hızlı bilgisayar öğrenimi, kısacası aklınıza gelen her türlü teknoloji ürün ve bilgisini bulabileceksiniz.Daha çok bilgi almak isteyenler: www.cebitbilisim.com sitesine veya 0212 - 212 31 22 nolu telefona başvurabilirler.

Devamını Oku