Bugün Bilgi Üniversitesi'nde "Türkiye'nin Ermeni soykırımı yapmış olduğunu" kendi aralarında kabul eden ve dünyaya ispatlamayı görev bilenler "bilimsel" bir konferans verecekler. Bir süre önce Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılmak istenen ama toplumdan gelen aşın tepki ile üniversite tarafından iptal edilen konferans...Aslına bakarsanız, karşı tezlerin bile tartışılmasını bile kabul etmeyen, sadece kendileriyle aynı görüşte olanlan konuşturan ve dinleyen, futbol takımı tutar gibi "tez" tutan, görüşlerini paylaşmadığını bildikleri veya emin olmadıkları kişileri dinleyici olarak salona bile almayanlara nasıl bilim adamı, böyle bir toplantıya nasıl bilimsel konferans denebilir; onların hepsi ayrı ve çok uzun bir tartışma konusudur.Ama sonuçta, karşı görüşte olan meslektaşlarıma, diğer akademisyenlere (ki bunların 354 tanesi görüşlerini açıkça ilân etmiştir) dahi "soykırım olmamıştır" dedikleri için devlet tarihçisi tanımını yakıştıracak kadar antidemokrat davrananların da üniversitelerde toplantı yapması yar gıyı ilgilendiren bir konu değildir.Türkiye sınırları içinde bir Ermeni soykırımı yapıldığı tarihi belgelerde yer almamasına ve toplumun görüşü de bu olmamasına rağmen bu akademisyenler bir üniversitede aksini savunmak istiyorlarsa bunun yargı yoluyla engellenmemesi gerekir. Aslında hiç bir görüşün üniversitelerde savunulmasının engellenmemesi gerekir. Demokrasi bunu, farklı görüşlerin bilimsel platformda rahatça ifade edilmesini gerektirir.Aksi yapıldığı ve toplum tepkisi infiale dönüşerek işin içine baskı unsuru girdiği zaman bu -gerçekte hiç de öyle olmayan- beyler demokrat, tepki gösterenler ise demokrasi karşıtı olarak görülüyorlar ve dünyaya da böyle empoze ediliyorlar.Durup dururken kof kahramanlar yaratılıyor. O kahramanlar orada burada, Avrupa basınında, TV'lerinde boy gösterme fırsatı yakalıyor.Bilim adamı mı, propaganda uzmanı mı?Bir bilim adamı inandığı konulara bağnaz şekilde saplanıp kalmaz. Karşı görüşleri dinlemeye ve hoşgörmeye açıktır. Kendi ülkesini dünyaya şikâyet etmez.Bizde kendini "bilim adamı, aydın" olarak tanıtan ve Ermeni tezini savunan grup ise sürekli olarak bunu yapmakta... Taner Akçam, Halil Berktay, Baskın Oran, Selim Deringil, Murat Belge, Hrant Dink ve onlarla aynı fikirleri paylaşan diğer akademisyen ve yazarlar bu toplantının benzerlerini yaklaşık dört yıldır Amerikan üniversitelerinde Ermenilerle ortak çalışma gruplan oluşturarak yapmak taydılar. Şimdi tam AB müzakere tarihi öncesinde Türkiye'de mutlaka yapılmasının zamanı geldiğine inanıyor olmalılar ki Ekim'der önce bu toplantıyı İsrarla gerçekleştiriyorlar.Tabii burada Amerikan üniversitelerinde yapılan toplantıları hangi çevrelerin organize ettiğini sormak mümkün. Bu çevrelerle, toplantıya katılanlar arasında çıkar ilişkileri var mıdır; sormak mümkün. Örneğin Taner Akçam'in kitaplarının Zorian Enstitüsü ile bir ilgisi olup olmadığını soran okurlanmız var, cevap istemek mümkün.Öte yanda, diğer ülkelerde yaşayan Ermeniler, özellikle işadamları bu konuda büyük maddi yatırımlar yapıyor, milyonlarca dolar harcıyor ve soykırımın kabulünü milli dava lan olarak görüyorlar. Bizde ise bırakın işadamlarını, medya bile olayın farkında değil. Sonuç ortada...Onun için bırakınız konuşsunlar, bırakınız propagandalarını yapsınlar. Yaptıkları bir tür 21, Yüzyıl "soğuk savaş" yöntemi, ama yine de...Yargı bu olaya asla karışmamalı!
Bunca garabet içinde bu da eksik kalmamalıydı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın müthişşş icraatlarından sonra sıra Adalet Bakanlığı'na geldi anlaşılan...Bakanlık, karısına bıçak çekip yumruklayan kocaya verilen 701 milyon TL para cezasını çok bularak kararı Yargıtay'a götürmüş ve Yargıtay da cezayı 371 milyona düşürmüş.Önce bıçak çeken, sonra yumruklayan kocaya 371 milyoncuk ceza... Hiç vermeseydiler bari!İşte adalet ve işte Adalet Bakanlığı bunu yaparsa o ülkede aile içi şiddeti, kadına karşı şiddeti ; yaralamayı ve hatta cinayeti asla önleyemezsiniz. Açıklamaya göre cezayı eski ve yeni TCK'ya göre vermişler. Eskiyi bilmem, onu unuttuk artık ama yeni TCK' da şiddetin cezasının bu kadar hafif olduğunu hiç sanmıyorum.Bu işte bir hata olmalı... Ayrıca Adalet Bakanlığı cinayetlere bile karışmazken buna neden karışmış ona da aklım ermedi. Neler oluyor bu memlekette?Galataport Projesi'ne kim ortak?Sesar'dan dün gelen bir mailde Başbakan'a sorular vardı. Enteresan sorular...- Galataport Projesi 'ne ne şekilde ortaksınız?- Galataport Projesi 'ne ortak Büyükşehir Belediye Başkanı kimdir?- Bu ortaklık neyin karşılığı olmuştur?- Turizm eski Bakanı Erkan Mumcu'nun istifası ile Galataport ve Haydarpaşaport Projeleri arasında bir ilişki var mıdır, varsa nedir?- Türk Telekom'da da Galataport ve Haydarpaşaport projelerinde olduğu gibi ve kulislerinizde ifade edildiği gibi örtülü ortak mısınız?Bunlar sadece küçük bir bölümü... Diğer sorulardaki iddialar da çok ciddi.İnsan okuyunca cevapları merak ediyor. Acaba Başbakan bu soruları cevaplar mı dersiniz?Yorulmadan kazanmak!Okurumuz Mukaddes Çuha, Ata ve onun gibi gençlerin, toplumun, TV programları yoluyla kolay kazanç elde etmeye özendirilmesi, değerlerin kaybedilmesi konusunda yazdığı mektuba Atatürk'ün sözlerini eklemiş.Hep birlikte hatırlamakta yarar var:Çalışmadanöğrenmedenyorulmadan,rahat yaşamanın yollarınıalışkanlık haline getirmiş milletlerevvela haysiyetlerinisonra hürriyetlerinidaha sonra da istikballerinikaybetmeye mahkûmdur.Mustafa Kemal AtatürkTeşekkürler Sayın Çuha!
Annesi meşhur Semranım'ın "Hiç üzgün değilim, bir şehit de ben verdim, ATA şehit oldu" sözlerini duyduğum anda, cenaze töreninden önce yazmış olacaktım bu yazıyı ama elde olmayan teknik nedenlerle dün buluşamadık.Bu sözlere benimle aynı anda başlayan tepkiler öylesine büyüdü ki giderek,tartışmadan, hem de esaslı şekilde tartışmadan geçmek imkânsız. Semranım'ın lâfları da yeterdi aslında, gerçekleşeceğini, gerçek bir şehit cenazesine yapılacak bir törenin olacağını hiç düşünmemiştim, o da oldu...Son günlerde bize bir haller oldu aslına bakarsanız, ya arka arkaya gelen garip olaylarla yine toptan kafayı üşüttük veya ben bu âlemde yine yabancı kaldım.Bildiğimiz kadarıyla, bugün toplumu suçlayan ve oğlunu toplum kurbanı ilân eden anne "Gelinim olur musun" programına kendi isteğiyle katılmış ve maşallah şöhret olmak için hiçbir fırsatı kaçırmamış, Ata'ya da anne kuzusu muamelesi yapıp, bir dövmediği eksik kalarak onu milyonların önünde defalarca küçük düşürmüştü."Aşık olduğun zaman ben sana söylerim" lâfı bile onun ağzından ülke çapında bir espriye dönüşmüştü, hatırlayacaksınız.Sonra tabii, program bitip de plânlar tutmayınca, rüzgâr gibi gelen şöhret, rüzgâr gibi geçince kalan kırıntılar Semra Hanım'a yetti ama genç Ata'ya yetmedi, insan her ölüme üzülür, hele de bildiği, gördüğü bir gencin ölümüne mutlaka üzülür. Allah rahmet eylesin ama vefatından sonra yapılan tahlil sonuçları ve anlatılanlar "sigaradan başka şey içmez" diyen annesinin aksine onun bol miktarda uyuşturucu ve alkol aldığını ortaya çıkardı.Yani, açık seçik ortada ki Ata uyuşturucu kurbanı... Onun yanında bir de şöhret merakının kurbanı... Ama asla şehit değil!Şehit ne demek?Şehit yalnızca bir ülke uğruna ölenlere verilen addır. Bir mertebedir ve oraya vatan sevgisiyle,cesaretle,asil ruhlarla çıkılır.Yere düşmesi, yakılması, hakkında olumsuz konuşulmasına ceza verilen bayrak ise sadece belirlenmiş devlet görevlilerinin ve şehitlerin tabutuna sarılır.Ki burada milletvekilleri için kullanılması bile artık tartışılmalıdır. Sık sık erken seçim yapılan, 550'lerin gelip gelip gittiği, bazılarının Meclis'e bile uğramadığı, bazılarının yolsuzluk dosyalarının rafa kaldırıldığı, milletvekili olmanın parti genel başkanlarının keyfine bağlı olduğu bugünün Türkiye'sinde milletvekillerinin neden bayrağa sararak uğurlandığı da tartışma gerektirir.Şehitlerimizin cenazelerine gösterilmeyen ilgiyi binlerce kişinin ve medyanın Ata'nın cenazesine göstermesi de sağduyu sahibi vatandaşların büyük tepkisini çekti.Bakın askerliğini kısa süre önce Şırnak'ta yapmış bir genç, Turgut Ünlü ne diyor: "Şehitler Türk bayrağına sarılır, tören düzenlenir ki bu bizim ülkemizde şehitlerimizin sadece çok azı için, orada televizyonlar varsa yapılmaktadır. Bugün Extacy kullanırken ölen genç bayrağa sarılmış ve şehit gibi omuzlarda uğurlanmıştır.Doğu'da askerliğini yapmış ve orada yaşananları görmüş bir insan olarak utandım, şehitlerimizin ruhu şad olsun!"Ve bir başka genç, Amaç Bükmen; "Sinirlerim bozuldu. İlk mailimi Genel Kurmay Başkanlığı'na gönderdim. 25 yaşındayım, okuyorum ve bu nedenle askere gitmeyeceğim. Şehit olsam Ata'dan ne farkım olacak? (....) Ata bunu hak edecek ne yaptı? Uyuşturucu komasından ölen birisine sarılan bir bayrak uğruna ölünmez! Saygılarımla."Bunlardan öyle çok var ki... Ve hepsi de öyle haklı ki!
Pazar günü bir Türk-Ermeni gazetecinin Fransız TV 5 kanalında yaptığı konuşmayı dinledim. Ağlamaklı bir yüz ifadesi ve ses tonuyla Ermeni vatandaşlarına "Türkler tarafından yapılan kıyımdan" söz ediyor, diğer ülkelerin bu olayı siyasi malzeme olarak kullanmasını istemediğini, bunun "ikinci bir katliamdan farksız olduğunu" söylüyor ve şöyle diyordu:"Biz Ermeniler kendi acımızla yaşarız. Tarihi filan tartışmayız. Yaşayan her Ermeni birer belgedir. Avrupa ülkeleri ve Türkler kendi vicdanlarını sorgulamalıdır." Bırakın olayları uluslararası platformda tartışmadan, doğrular belgeleriyle ortaya çıkarılıp anlaşılmadan kabul edilmesini istemeyi ve bunun için gereken her-şeyi yapmayı, bu gazetecinin söylemediği tek şey aynı dramla Türk vatandaşların da karşılaşmış, onların yüzbinlercesinin de katledilmiş olduğuydu.Türk televizyonlarında gerçek tarihçilerle, uzmanlarla yaptıkları konuşmalarda soruların hiçbirine cevap bulamayanlar Avrupa televizyonlarında bülbül kesiliyor.Bir ülkenin, bir toplumun sorgusuz sualsiz mahkum edilmesine adım adım yaklaşıldığını ve buna kendi vatandaşlarının yol açtığını görmek çok acı!Amerika'da, Avrupa'da Ermeni toplantılarında ülkesine haksızca saldırıp alkış toplayan bazı isimlerin bunlar bilinmeden "tarafsız akademisyen" sayılarak gazetelerimizde yer alması da çok acı...Zamanında olayları dünyaya anlatmamış olmanın cezasını bir kez daha çekiyoruz.Cennet'in MüziğiDün söylemiş bulunduğum için kısaca söz edeceğim; iki haftadır adı geçen, iyi olduğu söylenen filmlerden biriydi Cennetin Müziği... Hem müziğe, hem sinemaya tutkun olunca görmek istiyorsunuz. Vee hayal kırılığı... Belki benim beğendiğim çizgide değil, belki gerçekten kötü, belki de İsveç dilinde oluşu da beni etkiledi ama beğenmedim... Sıkıldım ve sinemada sıkılmaya dayanamıyorum.Birkaç güzel mesaj var aslında; müziğin en ümitsiz insanlara bile nasıl moral aşıladığını, toplu dayanışmanın, dostlukların insan yaşamındaki önemini, insanları etkilemek ve onlar üzerinde hissettirmeden baskı kurmak için din adamlarının nasıl dini, inancı kullandıklarını, kıskançlığın ve şiddetin her iki tarafı etkileyecek kötü sonuçlar doğurduğunu ve son pişmanlığın fayda etmeyeceğini anlatıyor. Sıkıcı bir anlatım ve itici tiplerle... Yabancı filmler dalında Oscar adayı olduğu söyleniyor ama benim Oscar'ima değil... Tahminlerim iyi tutuyor, bakalım bu yılda tutacak mı?
Sinema için genellikle Etiler'de Alkent'in içinde bulunan Peugeot Cinecity'i tercih ediyorum. Salonlar rahat, Starbucks'ın kahveleri harika ve Mezzaluna nın makarnaları,pizzaları enfes... Daha ne olsun? Bir taşla birkaç kuş birden vuruyorsunuz...Russell Crowe ve Renee Zellweger'in başrolleri paylaştığı Cinderlla Man bu hafta görmek istediğim iki filmden biriydi (diğerini de yarın anlatacağım). Konusunu ve iyi bir film olduğunu biliyordum ama karşılaştığım eser için "iyi" tanımı çok az kalır. İki usta sanatçının oyunları basta olmak üzere, küçük çocuklar dahil tüm ekibi hayretten ağzınız bir karış açık izliyorsunuz. Bu kadar mı olağanüstü sanat yeteneği olur? Bu kadar mı kendinizi olaylan birlikte yaşıyormuş gibi hissedersiniz.Russell Crowe kendisine "A BeautifulMind" filmiyle hak ettiği ödülü vermeyenlere aynı film ekibinin çektiği 88 milyon dolarlık Cinderella Man ile çok zor bir seçenek sunuyor. Sadece Crowe değil, film herşeyiyle bütün Oscarları toplayacak nitelikte.Amerika'da 1930'lardaki büyük ekonomik krizde her 4 Amerikalı'dan birinin işini kaybettiği günlerde ailesini geçindirmek zorunda kalan, bunun için limanlarda yük taşıyan ve bir gün şapkasını çıkarıp para dilenmek zorunda kalan bir boksörün (James J.Braddock) hikayesi...Ben, Braddock'un çok azılı bir boksör olan Baer'le yaptığı inanılmaz maç öncesi karısıyla vedalaşma sahnesinde gözyaşlarımı salıverdim. Bakalım siz dayanabilecek misiniz?Sinemaseverlere en kısa zamanda bu filmi görmelerini öneriyorum. Özellikle de yarını düşünmeden kontrolsüz para harcayanlara ve gençlere... İnsana iyi bir ders oluyor, hele krizleri sık yaşayan bir ülkede!Bankamatik sanatçılar??Kültür ve Turizm Bakanı tiyatroya verdiği önemi(!) kim tarafından kulağına fısıldandığı belli olmayan "bankamatik sanatçılar" tanımıyla ve Can Gürzap örneğiyle gözler önüne sermişti biliyorsunuz. O bunu yapınca bazı gazeteler de dizilerde oynayan veya Devlet Tiyatrosu dışında da çalışan Âyten Gökçer, Mahir Günşıray, Çetin Tekindor gibi sanatçıların bulunduğu listeleri aynı başlık altında yayımlamaya başladılar.Gerçekten enteresan bir durum, tiyatro hakkındaki tüm bilgileri başkalarından alan Bakan için. Yani siz dünya çapında sayılacak sanatçılarınıza asgari ücret benzeri bir maaş vereceksiniz, ayrılan ödenekle sahneye konması başarılan sayılı oyunda rol de vermeyeceksiniz, sonra da aynı sanatçıları başka yerde çalışıyor diye suçlayacaksınız.Ne yapsınlar? Ne tavsiye ediyoruz onlara? Köşelerinde oturup yün mü örsünler? Sanatlarının körelmesini beklerken turşu mu kursunlar? Olacak iş değil yani, her konuda bir "milleti aldatma" dır gidiyor. Yalan, dolan öyle içimize işlemiş, laçka karakterler öyle yayılmış ki her olay arapsaçına dönüyor.Hazır açıklamalara başlamışken Bakan Bey'e 'Koskoca AKM binasını onarmak yerine neden yıkıyorsunuz? 25-30 yılda yapılan bina yıkılınca oyunlar yıllar boyu nerede oynanacak?' diye sorduk, ona halâ cevap yok. Bekliyoruz...
İki gün üstüste yazdığım, Osmanlı döneminde ve Ermeni iddialarının kasıtlı olarak yayıldığı 1914 yılında Washington Büyükelçiliği yapmış olan Ahmet Rüstem Bey'in başından geçenleri bugün okumamız birçok açıdan önemliydi. Önce, Türkiye'de Kurtuluş Savaşı döneminde ve halâ her dönemde örnekleri görülen, uluslararası sorunlarda hep Avrupa ülkelerinin (veya Türkiye üzerinde planları olan her ülkenin) tarafında yer almayı "aydının olaylara objektif bakışı ya da aydın sınıfına katılmanın şartı" zanneden veya herhangi bir kişisel çıkar bekleyerek bunu yapan "okumuş-yazmış"ların bilmesi açısından önemliydi.Babası Polonya doğumlu Sadettin Nihat Paşa, kendisi de Midilli'de doğmuş (ilk adı Alfred de Bilinski) olan Ahmet Rüstem Bey tek ülkesi saydığı Türkiye'yi ve gerçekleri savunmak için herşeyi, hatta ölümü bile göze almış, açıklamaları ABD tarafından beğenilmeyip "istenmeyen adam" ilân edilince de Washington'u terkederek Türkiye'ye dönmüştü.Bugün Amerikalı ünlü tarih profesörü Justin McCarthy, yine dünya çapında şöhret sahibi ingiliz tarihçi Andrew Mango, Bernard Lewis gibi yabancı uzmanların mevcut tüm arşivleri (diğer ülkeler dahil) araştırarak "soykırım tarifine uygun bir Ermeni olayı gerçekleşmemiştir" sonucuna varması da bizim "olmuştur, olmuştur" korosunu etkilemiyor. Onlar bölük pörçük edindikleri bilgiler ve Ermenilerle yapılan toplantılar sonucunda neredeyse McCarthy'leri, Mango'ları, Lewis'ler: de "devlet söylemini savunan (!) tarihçi" ilan etme yolundalar.ABD Kongresi'ndeki Ermeni lobisi tarafından hazırlanan ve sözde soykırımın tanınmasını öngören iki tasan Temsilciler Meclisi'nin uluslararası ilişkiler komitesinin gündemine girmiş. Şimdi bu taşanların oylamalarda kabul edilmesi bekleniyormuş.Bazı Avrupa ülkelerinde hükümetlerin Ermeni oylarını almak için siyasi çıkar nedeniyle (uluslararası platformda tartışılmadığı, hiçbir mahkeme tarafından kabul edilmediği halde) onayladığı iddia, ABD'nin de gündeminde artıkBaşta Orhan Pamuk ve kendisine yardımcı olan yayıncıları olmak üzere bizim bugüne kadar "kabul edilmesi için Ermenilerden çok çaba gösteren" akademisyen ve yazarlar kutlamalıyız. Başarmaktalar. Kimbilir, incelemedikleri olaylara bu kadar objektif (!) bakabildikleri için nasıl da huzura kavuşuyorlardır.Herneyse... Ahmet Rüstem Bey yazısının Mehmet Adanalı'ya Amerika'dan Cengiz Özakıncı tarafından gönderildiğini belirtmiştim. Sayın Adanalı isimde bir hata yapmış; ABD'den yazı Turkish Forum'un sitesinde gören Ergün Özgen tarafından gönderilmiş. Yazının sonundaki "Ahmet Rüstem Bey'in mezarında doğrulup 'Bre namussuzlar, siz ne biçim Türksünüz' diye haykırdığını düşlüyorum" cümlesini de içeren son paragraf sanıyorum aynı kişi tarafından yazılmış.Olayın orijinal anlatımı ise Cengiz Özakıncı'nın Neveser isimli kitabından alıntı...Aslında önemli olan kimin gönderdiği değil, olaylar döneminde yaşamış Polonya kökenli bir büyükelçi tarafından anlatılması.Tekrarlayayım; anlayana tabii!
Dün Mehmet Adanalı'nın gönderdiği; Osmanlı'nın Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem Bey'in Amerika'da Ermeni soykırımı iddiasıyla ilgili olarak yaşadıklarını anlatan yazının birinci bölümünü vermiştim. Bugün devam ediyoruz. En sondaki paragraf yazının orjinalini ona ABD'den gönderen Cengiz Özakıncı tarafından yazılmış. (Aynı yazı dün mail ile bana da gönderilmiş)Ya Fransa ve İngiltere? Ülkelerinin özgürlüğü için dövüşen Cezayirlileri dumanla boğmuş olan Fransa, 'Sipahi isyanı'nda yakaladığı Hintlileri top namlularının ağzına bağlayıp sonra o topları ateşleyen ingiltere, aynı tahrikler karşısında kalsalardı acaba ne yaparlardı?" diyor;Amerikalıların Filipinleri işgal ederken yerli halka uyguladıkları 'water cure' denen su işkenceleriyle, Amerika'da her gün işlenen 'zencileri linç etme' suçlarını anımsatıyor, 'varsayalım ki Amerika'daki zencilerin, ABD'nin işgal edilmesini kolaylaştırmak için Japonlarla gizlice anlaşmış oldukları ortaya çıkarıldı. Acaba o zencilerin kaçı hayatta bırakılırdı?'diye soruyordu.Ahmet Rüstem Bey'in bu demeçlerine öfkelenen Amerika Başkanı Wilson 10 Eylül 1914 günü Dışişleri Bakanı'na gönderdiği yazıda Türk Büyükelçisi sınırı aşmıştır diyor, sözlerini geri alıp özür dilememesi halinde Amerika'dan çıkartılması gerektiğini bildiriyordu. Dışişleri Bakanı Bryn 11 Eylül 1914 günü Rüstem Bey'den 'Evening Star'da yayımlanan sözlerini geri almasını istedi. Buna karşılık Ahmet Rüstem Bey, Amerika Dışişleri Bakanı'na gönderdiği 12 Eylül 1914 günkü yanıt yazısında sözlerini geri alamayacağını belirterek şöyle diyordu:Türkiye yıllardan beri Amerikan basınının düzenli saldırılarına hedef olmaktadır.(...) Geçmişte Türkiye'de görülen ve benim gibi bütün diğer Osmanlı aydınlarını da üzen bazı aşırılıklar, diğer ulusların yaşamında da benzerleri görülmesine karşın, yalnızca Türkiye'ye karşı bitmez tükenmez şiddetli bir saldırı teması olarak kullanılagelmektedir.Basının bu turumu Amerikan kamuoyunu Türklere karşı zehirlemekte o kadar ileri gitmiştir ki Türk soyunun her üyesi Amerika'da ancak 'iğrenç' nitelemesiyle anılır olmuştu. Benim Amerikan saldırısına karşı ülkemi savunduğum apaçıktır.(...) Diplomatik kuralları aşmış olabilirim fakat insanlığın çıkan şekle feda edilemez. Ben Türkiye'ye, ABD'ye ve sonuçta bütün insanlığa karşı erdemsel görevlerimi yerine getirmiş olduğuma inanıyorum.'Polonyalı Büyükelçi1914'te Amerikan basınında Ermeni soykırımcılığıyla suçlanan Türklerin böyle bir suç işlemediklerini en yüksek sesle haykırdığı için ölüm tehditleri altında Amerika'dan ayrılan Osmanlı'nın Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem Bey, ilk adı Alfred de Bilinski olan bir Polonyalıydı. Kurtuluş Savaşı'nda Mustafa Kemal'in yanında yer alan ve birinci Meclis'te milletvekili olan Ahmet Rüstem Bey, Ermeni soykırımı suçlamalarına karşı 1918'de Bern'de Fransızca olarak yayınladığı' la guerre mondiale et la question armenienne'(cihan harbi ve Ermeni meselesi) adlı kitabının önsözünde şöyle diyordu:"Ermeni meselesinde dünya kamuoyuna karşı Türkiye'yi savunmayı amaçlayan bu kitabı yazarken, her şeyden önce doğduğum, pek çok iyiliğini ve nimetlerini gördüğüm bu ülkeye bağlılık duygularını sürdürmeyi düşündüm. Bu ülkenin ve Türk halkının onurunu korumak için iki kez düelloda bile dövüştüm ve Türk-Yunan savaşına gönüllü olarak katıldım. Bu kitabı yazarken beni harekete geçiren itici gücün, yalnız ve yalnız ülkeme olan sevgim ve saygım olduğunu söylemek istiyorum.Mehmet Adanalı yazının sonuna bir paragraf eklemiş:"Bugün 'canım Batılılar öyle söylüyorsa öyledir, demek ki Ermeni soykırımı yapmışız kabul edelim, ne var bunda özür dileyelim olsun bitsin' diyen bir takım Türk kökenli mankurtların sayısının çoğaldığını gördükçe, Türkleri aşağılayanlan düelloya davet edecek denli gözüpek bir Türk sever olan Ahmet Rüstem Bey'in mezarında doğrulup 'bre namussuzlar, siz ne biçim Türksünüz! diye haykırdığını düşlüyorum.
Son günlerde "6-7 Eylül olaylarının yıldönümü nedeniyle oluşan havayı" fırsat bilen bazı "aydın" lar, oradan Ermeni soykırım hikayesine yatay geçiş yaparak "hepsi için toplu özür dilememiz" den söz ettiler bol miktarda...Araya Orhan Pamuk'un yayıncısının Avrupa gazetelerine yaptığı konuşmalar, bunun sonucunda AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Ollie Rehn'in "O davayı izliyoruz. Sonunda bir şey çıkarsa AB de sizin için hayal olur" şeklinde tehditleri, Pamuk' a Almanya tarafından verilen barış ödülü (hangi barış gayretiyse bu?) filan da eklenerek neredeyse Ermenilerle birlikte ondan da özür dilememiz gerektiğine kadar vardı iş... Türkiye, her zamanki gibi bir yanağına tokadı yiyince ötekini de uzatacak yani, istenen kısaca bu... Fazla uzun boylu gelmiyor mu size de?Girmek için yanıp tutuştuğumuz AB'nin kendi içindeki "soykırım olmamıştır" lafı edeni kodese tıkan ülkeleri hesaba katmadan ve onlara bize verdiği demokrasi derslerini vermeden Türkiye'ye sataşıp durması çok enteresan ama Pamuk olayında avukat kesilmesi daha da enteresan.BilmediğimizDemek o ülkeler daha iki kelime ağızdan çıkarken içeri atacaklar ama Türkiye kendi vatandaşına "Acaba ülkeni uluslararası röportajlarda suçlarken, bu rakamlan verirken, iftira atarken hangi kaynağa dayandın" diye sormayacak. Neden sormayacak? Önce o yazar. Sonra barışçı!! Ve sonra bunu yapmak düşünce özgürlüğüne aykırı!! Keşke hiç sorulmasa ve bu insanlar kendi vicdanları, kompleksleri ve toplumlarının onlara karşı duygulanyla başbaşa bırakılsaydı. Ama ne yapacaksınız ki bu beğenmedikleri ülkenin de yasaları var.Ermeni iddiasının bir gün AB'ye giriş aşamasında karşımıza çıkarılacağını biliyorduk, bilmediğimiz bunun Ermenistan, Fransa, Almanya, Avusturya, İsviçre gibi ülkelerin değil kendi insanımızın, Orhan Pamuk ve onun gibi Türkiye aleyhinde çaba gösterenlerin, gayretkeş yazar ve a-k-a-d-e-m-i-s-y-e-nlerin sayesinde olacağıydı. Bunu öğrendik.Aidiyet duygusuna örnek!Değerli dost Mehmet Adanalı "Ahmet Rüstem Bey ve Amerika" başlıklı güzel bir yazı göndermiş. Anlayana tabii... Kendisine teşekkür ediyor ve "Aidiyet duygusuna güzel bir örnek" cümlesiyle başladığı yazıyı sizinle paylaşıyorum."Osmanlı'nın Washington büyükelçisi Ahmet Rüstem Bey'in 24 Haziran 1914'te görevine başlar başlamaz göz atağı Amerikan gazeteleri Müslüman Türklerin Hristiyan Ermenileri kılıçtan geçirdiğini savlıyor; Türklere ağır sövgüler yağdırıyor, Amerikan Başkanı'ndan Türk karasularına Amerikan gemileri göndermesini istiyorlardı.Bu yayınların kaynağında 1. Dünya Savaşı'na giren İngiltere ile Fransa'nın Amerika'yı kendi yanlarında savaşa çekme isteğinin yattığını anlayan Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey, 8 Eylül 1914 günkü 'Evening Star' gazetesinde yayınlanan demecinde 'İngiltere ve Fransa'nın Türkiye'de Hristiyanlara katliam yapıldığı yalanını Amerikan kamuoyunun önüne serdiklerini ve bu yalanı bahane ederek Türk limanlarına savaş gemileri gönderilmesini istediklerini söylüyor; Ermenilerin Hristiyan oldukları için değil, isyan ettikleri için, Fransa, İngiltere ve Rusya'nın desteğiyle ayaklanarak Osmanlı Devleti'ni zayıflatmak için cezalandırıldığını belirtiyor ve:"Böylesi bir silahlı ayaklanma karşısında kalsalardı Fransa, İngiltere ve Rusya acaba ne yaparlardı? Masum bir ırka karşı dünyanın gözleri önünde 20 tasarlanmış soykırım gerçekleştirmiş olan o Rusya acaba ne yapardı?" diye soruyordu. (DEVAM EDECEK)