Kabe'yi de ister miydiniz?

9 Ekim 2005

Öyle bir dönem ki, bu aklınızın almayacağı her şeyi bir gün görebileceğinize emin olabilirsiniz. Türkiye'nin "yarınları" hep süprizlerle dolu olmuştur ama hiçbir zaman şu andaki kadar olmamıştır.Avrupa Birliği'ne girmeyi, sıkı kurallarla, yasalarla yaşamayı isteyenler bunlar, öte yanda hiçbir kural tanımayan, padişahların bile yapmadığını fütursuzca yapan yine bunlar... "Yasadışı" adımları kimseye hesap verme mecburiyeti hissetmeden atan yine bunlar... Gel de karar ver; gerçek hangisidir?Bütün bu anlaşmazlıklar silsilesi içinde en anlaşılmazı malûmunuz Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç... Sebebi nedir bilinmez, bakanlar bir kere o koltuğa oturdu mu ne hata yaparsa yapsın indirilmiyor bu dönemde, ilginç özelliklerden biri de bu... Bakan Atilla Koç'un, herbiri ayrı bir skandal olan olaylarının üstüne yapmadığı bir "Sakal-ı Şerifi ayağına getirtmek kalmıştı ki onu da yapmış. Şimdi, araştırıp soruşturmaya filân hiç gerek yok, bu kadar görmek istiyorsa herkes gibi gidip yerinde görebilirdi... Haydi görmedi ve Hz. Muhammed'in emanetini mutlaka ayağına getirtmeye kesin kararlıydı diyelim, getirtilecek en son yer neresidir? Havaalanı... Heryeri düşünebilirsiniz; evi, Bakanlık, bir başka devlet dairesi, bir otel, misafirhane... Ama Havaalanı, o kimsenin aklına gelmez.Demek ki ortada birkaç bilinmeyenli bir denklem var çözülecek: Sakal-ı Şerif neden Havaalanı'nda görülmek istendi? Neden sorgusuz sualsiz bulunduğu yerden çıkarıldı? Yolda değiştirilseydi (veya değiştirildiyse) kim anlayabilir? Bunun hesabını kim verecek? Başbakan'ın haberi olmadan bu kadar ciddi bir karan bir bakan nasıl verir?Hiçbir iddia doğrulanamaz; ne Dubai Şeyhi'ne verileceği, ne Emine Erdoğan'ın isteği üzerine Siirt'e götürüleceği... Zira her iddia karşı taraftan çürütülebilir ve bu cevaplara inanmadığını da (mevkileri nedeniyle) kimse söyleyemez.Ama ortada hiçbir hükümet döneminde görülmemiş bir laubalilik olduğunu ve hesabının verilmesi gerektiğini de kimse inkâr edemez. Hükümet üyeleri her şeyi unutturabileceklerini sanıyorlar ama ÇELİŞKİLER ve KURALSIZLIKLAR diz boyunu çoktan aştı.Bakan Koç bu defa da "Ben Müslüman değil miyim neden görmek istemeyeyim" demiş. Müslüman olduğu için Kabe'yi de ziyaret etmesi gerekiyor.Günün birinde onu da Havaalanına getirtmeyi düşünür mü dersiniz?Yıldızları yaşatanlar!Bir zamanlar Türk Sineması bugünkü gibi asıl mesleği sinemacılık olmayanların bir heves uğruna yaptığı filmlerden oluşmuyordu. Sinemaya gönül veren, bunu tek ve en önemli iş olarak görenlerin bin türlü zorlukla, maddi sıkıntılarla boğuşarak ortaya çıkardığı ve bugün bile aynı zevkle izlenen filmler, gerçek sinema yıldızları, usta rejisörler vardı.İşte bu usta rejisörlerin en ustalarından, en ünlülerinden biri, unutulmayan sayısız filme imza atmış ve sevilen tüm star isimlerle çalışmış olan Ülkü Erakalın, 2005 yılının son aylarında kutlayacağı 60. sanat yılında Türk sinemaseverlerine değerli bir armağan veriyor.Erakalın, İstanbul, Ankara ve İzmir'de yapacağı iki bölümlük, içine tiyatro, müzik ve gazetecilik anılarını da aldığı ama ağırlıklı olarak sevilen yıldızlarla çektiği film anılarından oluşan Yıldızlar Gökte Yaşar" isimli gösterisinde 60 yılın bilinmeyen öykülerini anlatacak.Ünlü yönetmenin Türkiye'de hiç kimsenin sahip olamayacağı kadar geniş sinema arşivini de, en başanlı sanatçılara ait müthiş ilginç anılan da (ben çoğunu dinledim) görüntülü olarak izlemeniz mümkün.Sinemaseverler bu gösteriyi sakın kaçırmasınlar. Ülkü Erakalın'in çalışmalarını sürdürdüğünü, bunun bir jübile olmadığını da unutmayalım.(10 Ekim 2005- Saat 21.00- İstanbul AKM Oda Tiyatrosu, 21 Kasım 2005 -Saat 21.00 - Ankara Devlet Tiyatrolan Yeni Sahne, 12 Aralık 2005- Saat 21.00- İzmir Devlet Tiyatrolan Ragıp Haykır Sahnesi Karşıyaka.)

Devamını Oku

"Türkiye"de israrlıyız!

8 Ekim 2005

Dün yazdığım "Turkey mi, Türkiye mi" başlıklı yazıyla ilgili yurt içinden ve dışından gelen çok sayıda okur mektubu bu konuda tahminimden de fazla bir tepki olduğunu gösteriyor.Bu arada "Türkiye" nin yabancılar için telaffuzunun zor olabileceğine inanan bazı okurlarımız 'İrlanda'nın adı İreland oluyorsa, Türkiye'nin adı da Turkland olabilir' önerisini getiriyorlar. Bir okuyucu ise Deniz Gökçe'nin 2004 yılında aynı konuda yazdığı bir yazıdan alıntı yaparak ABD'de yaşayan Giancarlo Casale adlı bir italyan'ın "bir ülkeye neden hindi denildiğini" merak ederek yaptığı araştırmanın sonucunu yazmış.Harvard Üniversitesi'nde öğretim görevlisi Prof. Şinasi Tekin'in Casale'ye yaptığı açıklamaya göre hindiden küçük olan çulluk adlı kuşun Türkiye'den ihraç edildiği, daha sonra İngilizler'in çulluk ile hindiyi karıştırarak hindiye "Turkey bird" yani "Türkiye kuşu" dedikleri, sonunda da kısaltarak "Turkey" yaptıkları anlaşılıyor.Kısacası sonunda, nereden bakarsanız bakın "Turkey=hindi" oluyoruz.Ahmet Pekin'in inadı!Dün telefonla arayan Ahmet Pekin, nam-ı diğer "Türkiye'nin en çok vergi veren avukat" ve uluslararası hukuk uzmanı "8 yıldan beri bütün uluslararası yazışmalarında, sözleşmelerinde hep 'Republic of Türkiye'yi kullandığını, karşı taraftan gelen itirazlara ise hiç aldırmadığını" söyledi.Demek ki istersek pekâlâ olabiliyor. O zaman devlet yetkililerine çağrıda bulunalım, değiştirirlerse ne alâ,umursamaz ve değiştirmezlerse biz milletçe bundan böyle ülkemizi dışarda "Republic of Türkiye" olarak tanıtmaya başlayalım. Başarınız, kabul ettirmemiz uzun sürmez merak etmeyin!Denizde kum, bizde para!"Ekonomi iyi" sözünün tekrarlanıp durmasına, belli bir kesimin ekonomisinin iyi olduğunun şüphe götünmezliği de bilinmesine rağmen Türkiye'de açlık ve yoksulluk sınırında 20 milyondan fazla insan yaşadığı da bilinen bir gerçektir.Buna rağmen memuru da, işçisi de üç kuruş maaşının bir miktarını vergiye yatırır.Sonra ne olur, bu fakir fukaranın vergileriyle toplanan paralar siyasetçiler tarafından lüks harcamalarda sorumsuzca kullanılır.İki yakası bir araya gelmeyenler belediye çadırlarında iftar acarken parti ve belediye başkanları 5 yıldızlı otellerde yüzlerce kişiye iftar ziyafeti çeker. Meclis'te bir kuş sütünün eksik olduğu iftarlarda adam başı 5 milyon lira hesap ödenir. Bakanlar yetmez bürokratlara da çifter çifter kırmızı plâkalı lüks araçlar alınır. Bu da yetmez Meclis Başkanlığı Meclis'i ve milletvekili odalarını, yolları, kaldırımları sık sık yeniler.Avrupa'lı parlamenterler "ekonomi" de uçarken, İsveç Başbakanı işine bisikletle giderken bizde Meclis'e kapağı atanları "business" ten aşağısı kurtarmaz. Başbakanlara her seyahate aileleriyle gidebilecekleri özel uçaklar, özel helikopterler tahsis edilir ve her yurtdışı diplomatik seyahate de aile boyu, cümbür cemaat gidilir.İşte bunun için sadece Türkiye'de "Ayranı yok içmeye ..." şeklinde başlayan bir atasözü mevcuttur. Ve yapılan, halkı aldatmaktan, fakir halka saygısızlıktan, hakkına tecavüzden başka birşey değildir. Yetim hakkı yemekten farklı değildir.Belediye iftar çadırları açmak, gecekondu mahallelerinde iftar sofrası gezmek ise bu sorumsuzlukları kamufle etmeye asla yetmemektedir.

Devamını Oku

Turkey mi, Türkiye mi?

7 Ekim 2005

Republic of Turkey"... Türkiye uluslararası faaliyetlerde böyle anılıyor. Son haftalarda gelen tepkiler ise özellikle yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın bundan fazlasıyla rahatsız olduğunu gösteriyor.Nedeni; Turkey kelimesinin İngilizce'de "hindi" anlamına gelmesi. Bu durumda "Republic of Turkey"in de "hindi cumhuriyeti" olması. Ülkelerinin adının bir kümes hayvanı olarak anılmasından rahatsızlık duyanlar artık bu konuda harekete geçilmesini sağlamak üzere bir kampanya başlatmışlar. Bize gönderilen yazılar aynı zamanda Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'e de gönderilmiş.İşte bir bölüm; "Türkiye'nin adı uluslararası toplantılarda İngilizler'in söylediği gibi; Turkey olarak geçiyor. Varsın İngilizler Turkey demeye devam etsin. Ancak bize Turcia, Turkia gibi değişik isimler verenler de var. Onlar da devam etsinler. Ama uluslararası bir toplantıda ülkemizin adı bizim söylediğimiz gibi, Türkiye olarak geçmelidir. Diyorlar ki 'ü' harfi Avrupa dillerinde yokmuş. AB toplantısında Türkiye delegesinin önünde (Hindi) yazarken Yunanistan delegesinin önünde Yunan alfabesi ile ELLAS yazıyor, Yunanlılar'in hiçbir harfi batı alfabesinde yok. 'Republic of Turkey' ismini istemiyoruz, kullanılacak isim 'Republic of Türkiye' olmalı. Bu kampanya sonuç alıncaya kadar sürecektir." Kampanyaya ben de katılıyorum, desteklemek isteyenler için de duyuruyorum. Hindiyi anımsatan bir isme sonsuza kadar razı olmak zorunda değiliz.Ayrıca; kendi adımızı koymaya İngilizler'den daha çok hakkımız olduğuna da kimsenin bir itirazı yoktur herhalde!Ulus Pazarı'na ne oldu?Biz kadınları asıl gülümseten alışveriş giyim kuşamdır itiraf edelim. Giyinip süslendiğinde bir arkadaşının beğendiği etek ya da gömlek için bıyık altından gülerek "Ulus Pazarı'ndan şekerim" demek, maddi durumu iyi kadınlara bile zevk verir. Ve ucuz pazarlarla ilgili bu övünme her ülkede mevcuttur.Ulus Pazarı'na olan büyük ilgi, çevre semtlerden ve hatta çevre illerden akın akın gelenler ise bir anda kesildi. Beşiktaş Belediyesi başka türlü asla önleyemeyeceğini, durduramayacağını bildiği Pazar satışlarını, Pazar yerini kazarak ve belediye memurlarını Perşembe günü çevreye salarak yasaklayıverdi. Ulus Pazarı kaldırıldı. Kadınlara tarifi imkânsız bir şoktu bu, nasıl olur da koskoca Pazar bir anda kalkardı. Üstelik nedenini ve nereye taşınacağını da kimse bilmiyordu.Doğru bilgiyi almak için önce Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal ile sonra da Ulus, Kültür Mahallesi Muhtarı Dursun Gül ile konuştum. Mesele zannedildiği gibi sadece "yerin uygunsuz olması", insan ve araçların çevre sokaklan, caddeleri tıkayarak trafik anarşisine neden olması, okul ve ambulans gibi acil araçların geçişini önlemesi değilmiş.Pazardan kıyafet alan kadınların bunları denemek için Akmerkez'i, yakında bulunan evlerin bahçelerini doldurmaları... Evlerin kapısını çalarak tuvaletlerini kullanmak istemeleri... Çevrede kalabalık nedeniyle hırsızlık ve kapkaç olaylarının artması... Pazar alanının tinerci çocukların mekânı haline gelmesi... Ulus sakinlerinin bütün bu nedenler yanında kalabalık, gürültü, çöp ve sineklerden duydukları rahatsızlığı sürekli olarak Belediye'ye bildirmesi...Bu nedenlerin hepsini bir arada duyunca Beşiktaş Belediyesi'nin yerinde bir karar verdiğini anlıyor insan. Şimdi bir başka yer bulunacak mı, bulunmayacak mı bilmiyoruz. Ama sanıyorum en azından sebepsiz yere kaldırılmadığını bilmek pazarseverlerin çoğunu rahatlatacaktır.

Devamını Oku

Suudi Arabistan'la farkımız!

7 Ekim 2005

Din siyasetle karıştırılırsa ne olur? Bir ülkede "din kurallarına göre yönetiyorum" bahanesiyle kadınlar ikinci sınıf vatandaş ilân edilirse ne olur? Bunun en güzel örneklerinden biri Suudi Arabistan...Tanıdığım bir çift; Tamer'le Lidia (erkek Türk, kadın Güney Afrikalı). Tamer'in işi gereği yıllarca Suudi Arabistan'da yaşadılar. Hırsızların kolunun kesilmesinin veya idam cezasının halkın gözü önünde yapıldığı bu ülkede kadınların konuşma hakkının bile olmadığını, bir şey anlatmaları gerekiyorsa bunun ancak eşleri veya babaları tarafından yapılabildiğini de bir çok akıl almaz öyküyle birlikte onlardan dinlemiştim.Eşinin çarşafı üç parmak kısa ise polisin arkalarından gelip onları karakola çağırarak bunun hesabını erkeğe soruşunu da...Onun için, kocasından yediği dayakla yüzünün şekli değişen, ancak geçirdiği sayısız ameliyatla tekrar normal bir görünüme kavuşan Suudi spiker Rania-el Baz'in ülkedeki kadınların yaşadığı haksızlıklan Paris'te The Guardian'a anlatması, bu konuda bir kitap yazması, gazetecilere kara çarşafsız poz vermesi bence gerçekten sıradışı bir cesaret...Kendisine dayak atan kocasına boşanma davası açan Rania-el Baz çarşafsız, modern giysilerle çekilmiş fotoğrafları yayınlandıktan sonra ülkesine nasıl dönecek bilinmez ama Suudi Arabistan'da kadınların çektiklerini duyurmayı ve onlara kendi haklarını savunma cesaretini vermeyi ne pahasına olursa olsun vazife edindiği bir gerçek... Rania-el Baz ne yaparsa yapsın bir baskı rejiminde kadınların durumunun değişmesi imkânsız denecek kadar zordur. Bunun bir örneği de yeni yönetimiyle İran'ın Humeyni dönemine geri dönüşüdür. Bir kaç gün önce "Laikliği doğru değerlendirmeliyiz. Demokrasilerde her vatandaşın özgür olabilmesi ancak laiklik gibi bir garantiyle sağlanabilir" derken işte tam bunu kastediyordum.Oysa Türkiye kadın haklarına yıllar süren bir mücadele ile de olsa, özgür bir ortamda tartışarak ulaşü. Bugün hâlâ bazı maddelerde önemli hatalar, eksikler mevcut olsa da, bunların da değiştirilmesi gerekse de yeni Medeni Kanun ve Ceza Kanunu kadınları da erkekler gibi "bir birey" olarak alıyor ve haklarını büyük ölçüde teslim ediyor.Kim daha dindar?İşte güzelim rejimimizin diğer Müslüman ülkelerden, İslâmî rejimlerden farkı bu... Veişte bu nedenle bir yandan "AB'ye gireceğiz, bizden daha çağdaş toplumların imkânlarından da yararlanacağız" derken bir yandan hâlâ her fırsatta dini siyasallaştıran hükümetlerin çok dikkatli olması gerekiyor.Örnek verelim; bazı siyasi partilerin, şahısların veya ordunun Müslümanlığı'nı (aklınca çaktırmadan) sorgulayan siyasiler dün gazetelerde Genelkurmay Başkanı ve diğer generallerin "cenaze namazında saf tutmuş" foroğraflarını görünce biraz sıkılmadılar mı acaba?Bu generaller gerçekten inanarak namaz kılmıyorlarsa kimi aldatmaktaydılar? Ve aldatmaları için ne gibi bir sebep var?Şehadet getiren herkes Müslüman sayıldığına göre, onların veya bir başkasının dindarlık derecesini ölçme hakkını kim kendinde görebilir?"CHP'nin 'dine saygılıyız' sözü samimi değil" deme hakkını bir AKP'li siyasetçi kendinde nasıl görebilir?Türk siyasetçileri din ve inanç istismarını ülkenin gündeminden ve kendi gündemlerinden çıkarmak zorundalar... Aksi takdirde yaptıkları "tereciye tere satmak"tan farksız oluyor.Bir yandan ülke için olumlu adımlar atarken öte yandan toplumda "dindar olanlar-olmayanlar" bölünmesi yaratmaya çalışmalarına da "oy"a oynamak dışında bir anlam verilemiyor!

Devamını Oku

Çok çalışmamız lazım, çok!

6 Ekim 2005

Reklâmdaki küçük çocuk annesine böyle diyordu... "Çook çalışması lâzımdı, çook" ... Bizim için de böyle bir süreç başlıyor; rekabetin hızlanacağı, aylaklığa, kolaycılığa, ucuz reklâm taktikleriyle iş kotarmaya izin verilemeyecek bir süreç.Dün bir İngiliz iş adamı, arkadaşım Nigel Meredith Jones telefonda "Türkiye için zor bir müzakere dönemi olacak. Çok dikkatli olmalısınız, benim hayatım uluslararası müzakerelerle geçti, Türkiye isterse yardımcı olabilirim" diyordu şakayla karışık. Güldük, ona günün birinde bakan olursam kesinlikle kendisini yardıma çağıracağımı söyledim.20-30 yıldır Türkiye'yle yaptığı işlerde her seferinde birinden -tabir caizse- kazık yemesine rağmen bir Türk dostu olmaktan asla vazgeçmeyen, teknesini yıllar önce Yunanistan'dan Türkiye'ye getirerek tatillerini burada geçiren ve Bodrum'da üç tane de ev ve daire alan Nigel zaten bugüne kadar çok yardım etmişti bize. İngiliz Parlamentosu ve Dışişleri'ndeki dostlarıyla görüşerek her sorunda pozitif katkı sağlamaya çalışmış, adeta bir Türk vatandaşı gibi gayret göstermişti.Böyle Avrupalılar da var anlayacağınız...Onunla konuşurken benimle tanıştırdığı bir Ortadoğu uzmanı Rus profesörün, Prof. Bondorevski'nin sözlerini hatırlattım, iki yıl önce öldüğünü de o an öğrendiğim bu yaşlı profesörle İstanbul'a geldiğinde tanışmış, bir röportaj yapmış ve çok istediği için onu arabamla Boğaz Köprüsü'nün Kadıköy yakasından Avrupa tarafına geçirmiştim. O sırada bana şu sözleri söylemişti:"Hayatım Türkiye ile ilgili araştırmalar, çalışmalar yapmakla geçti ve en büyük isteğim Asya'dan Avrupa'ya Boğaz Köprüsü üzerinden geçebilmekti. Bunu gerçekleştiğiniz için size büyük teşekkür borçluyum.""Kendinizi anlatamadınız!"Sonra durdu, tekrar konuşmaya başladığında sanki o da bana bir iyilikle karşılık vermek ister gibiydi:"Biliyormusunuz, Türkiye bugüne kadar kendini dünyaya anlatmayı asla başaramadı, kimse gerçek yüzünüzü tanımıyor. Rakipleriniz, düşmanlarınız kendi davalarını anlatmak için vargücüyle çalışırken siz susup köşenizde bekliyorsunuz. Bundan vazgeçmedikçe hiçbir sorunda destek bulamazsınız".Zaman zaman hatırladığım ve daha sonraki yıllarda AB'nin Türkiye'deki temsilcilerinden de benzerlerini duyduğum bu sözleri AB müzakerelerine başlandığı haberini aldıktan sonra bir kez daha düşündüm. Artık kendimizi anlatmayı başarmak, önümüze çıkarılan sorunlardaki haklılığımızı her fırsatta yeterince yüksek sesle vurgulamak zorundayız.Teröre dikkat!Ermeni soykırım iddiası, Kıbrıs sorunu, Güneydoğu'daki vatandaşlarımızla ilgili sorunların PKK terör örgütüyle bir ilgisinin olmadığının tekrar tekrar anlatılması ihmal edilmeyecek öncelikli konularımız olmalı... Ve tabii teröre karşı bütün ülkede en sıkı önlemlerin alınması. Zira AB adımından büyük bir huzursuzluk duyacak köktendinci terör gruplarının Türkiye'ye terörle huzursuzluk verme ve gelişmeleri önleme yönünde iştahlarının kabarması artık daha büyük bir olasılık...Sonra da kendi içimizde birbirimizle barışık olarak yaşamayı, cadı kazanı gibi fokurdamaktan vazgeçmeyi öğrenmemize gelecek sıra... Belki de en önemlisi ve en zoru da bu, kimbilir!Not: Dün 'Tarihe geçmenin muhtelif metodları' başlıklı yazımda Türkiye, yeryüzünde laik, demokratik rejime sahip tek Müslüman ülke olarak medeniyetler (veya dinler) çatışması tezinide çürütecek tek ülke...' cümlesinde Müslüman kelimesi unutulmuş düzeltiyorum.

Devamını Oku

Tarihe geçmenin muhtelif metodları!

4 Ekim 2005

Avrupa Birliği'ne küsenler vardı aramızda... Bastan beri hiç istemeyenler, zaman zaman itiraz eden ama son günlerde de iyice vazgeçme noktasına gelenler vardı. Sayılan ve etkileri de az değildi. "AB bize düşman, bizi istemiyor, bizi aşağılıyor, girmemek en iyisi" görüşünü yaymakta oldukça başarılıydılar. Ama Türk toplumu artık sağduyudan vazgeçmemeyi, inanmadan önce düşünmeyi öğrendi. Son yapılan araştırmalar halkın yüzde 70'inin "her şeye rağmen" AB'ye girmeyi istediğini gösteriyordu. Ve nihayet AB müzakerelerine başlama karan alındı...İstemeyenlerin, küsenlerin iddialarının aksine Avusturya'yı ikna yönünde diğer Avrupa ülkesi liderlerinin, medyasının gösterdiği çaba da bu kararda önemli bir rol oynadı.Avrupa Birliği gibi güçlü bir ortaklığın içinde yer almak bizim için, her olayda maddi, manevi sıkıntılarla tek başımıza boğuşmaktan muhakkak ki çok daha iyi olacak.Medeniyetler buluşması!Türkiye, yeryüzünde laik, demokratik rejime sahip tek ülke olarak meşhur "medeniyetler (veya dinler) çatışması" tezini de çürütecek tek ülke olma potansiyelini taşıyacak ve bu tezi yalanlama imkânına sahip olacak. Bundan büyük basan düşünülebilir mi?AB ile bütünleşmekten sağlayacağımız kazanımları elimizin tersiyle itseydik ve küsseydik ne olacaktı; "Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış" misali köşemize çekilecektik. Büyük ihtimalle Avrupa'nın da kayıplan olacaktı ama bizim kaybımızın yanında sözü bile edilemez kayıplar...Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, doğrusu bu ya 3 Ekim öncesi ve sürecinde AB'ye karşı, Türkiye'yi temsilen örnek bir duruş sergilediler. "Biz gereken her şeyi yaptık, şimdi sıra karşı tarafta... Verebileceğimiz başka taviz yok" tavn son derece doğru idi. Bu tavır ve müzakerelerin başlama kararıyla (eğer ilerde büyük bir aksilik olmazsa) tarihe geçecekler... Bülent Ecevit ise (onca yıllık siyasi yaşama rağmen) her ne kadar "AB'ye önem veren" Mesut Yılmaz'lı ANAP ve (önem vermeyen) MHP koalisyonunda Avrupa Birliği yolunda olumlu gayret gösterdiyse de "AB'ye zamanında girme fırsatını kaçırtan lider" olarak geçecek.Tarih bağışlamazKendine "aydın" diyen bir grup akademisyen ve yazarın "kendi ülkelerine soykırımcı damgası vurulması için tarihi yanlış okuyanlar" olarak geçeceği gibi... Ödül almak uğruna bilmediği bir konuda kesin rakamlar veren edebiyatçı gibi...Tarih hataları affetmez. Ve işte böyle, tarihe geçmenin muhtelif yollan vardır. Erdoğan ve Gül'ün bundan sonra izleyecekleri yol da bu açıdan çok önemli... "Bize verdikleri sözün arkasında dursunlar, yoksa onlara kim inanır" dedikleri AB'nin sözleşmelerine, mahkeme kararlarına ne kadar saygı gösterecekleri zamanla görülecek.Bundan sonra "Avrupa'nın kararları, kuralları bizi bağlamaz" diyemeyeceğiz artık.Sonuçlanması yirmi yıl da sürse hepimiz ve çocuklarımız için değerdi bu mücadele...Ramazan arifesinde gelen güzel AB haberinin vatanımız için hayırlı olmasını diliyorum. Ve sevgili okurlarım hepinize hayırlı bir Ramazan ayı diliyorum!

Devamını Oku

Tesettürsporda erkekler var mı?

3 Ekim 2005

Batı Asya Kadınlararası Futbol Şampiyonası'nın Ürdün'de yapılan finalinin fotoğraflarını dün VATAN'da görmüşsünüzdür. Turnuvanın en iyi iki takımı İran ile Ürdün takımlarının farklı kıyafetlerdeki kadın futbolcularının görüntüsü bizim yıllardır tartıştığımız laik-demokratik rejimle yönetilen Müslüman bir ülkede devlet yönetimine, alanına türbanın (veya tesettür giysisinin) girmesi-girmemesi sorusu için de önemli ipuçları veriyordu.İki ayrı İslâm devletinin kadın vatandaşları... Biri baskı uygulamıyor, liderinin eşinde de olduğu gibi tercihi kadınların kendisine bırakıyor ve onlar da türbansız olarak şort, kısa kollu tişörtle, normal bir futbolcu kıyafetiyle maç yapıyorlar. Diğeri dar sayılacak eşofmanların üzerinden türban takarak garip bir "tesettürspor" kıyafeti (tesettür mayosunu eleştiren Ahmet Hakan tesettür futbol kıyafeti için ne söylerdi merak ediyorum açıkçası... Öyle ki erkeğe pek benzeyen futbolcuların da olduğu görülüyor, saçlan olmadığı, yüz ve vücutlar da aynen erkeği andırdığından dopingli kadın mıdır, erkek midir ondan dahi emin olmak çok zor) icadediyor. Zira İran'ın yeni yönetimi bunun aksine izin vermiyor. Aslına bakarsanız renkli başörtüsüne de izin vermediği halde bu kıyafetle bile nasıl çıkabildikleri ayrı bir soru... Belki yarın, öbürgün çıkamayacaklar. Nitekim Suudi Arabistan'ın örneğin, bu maçlara çarşaflı olarak katılması mümkün değil.Ama hepsi Müslüman... Türban takmayan Ürdünlü kadın futbolcuların, bunu yapmakla dindarlıklarının tartışılır olduğunu kendileri düşünmedikleri gibi bir başkası da düşünemez. Müslümanlık bunu günah saydığı için de düşünemez.Öte yanda, eğer demokrasinin laiklik gibi bir sigortası olmasa insanların dini tercihlerini istedikleri yönde kullanmalarının ve birbirlerinin üzerinde, sonuçta da devleti kullanarak toplu şekilde bir baskı oluşturmamalarını, dinin devlet işlerine, siyasete de karıştırılmamasını kendiliğinden, "demokraside sınırsız özgürlük vardır, öyleyse herkes canının istediğini yapsın" diyerek sağlamanız büyük ihtimalle mümkün olamayacaktır.Krallıkla yönetilen bir ülkede kati ve asla tartışılmayacak kurallarla bu tür baskılan da baskı yoluyla yasaklayabilirsiniz ama demokrasilerde yapamazsınız. Onun için de insanları kendi özel alanları ve günlük yaşamlarında inançlarını her şekilde yaşamakta özgür bırakan ama devlete ait alanlarda dini simge kullanılmasını sınırlayan laikliği doğru değerlendirmek gerekiyor. Bu konuya biraz daha devam edeceğiz.

Devamını Oku

Din siyasetin göbeğinde!

2 Ekim 2005

Türbandan başlayarak dinin tartışıldığı televizyon programlarına davet edildiğimde veya telefonla bağlantı kurulmak istendiğinde bu teklifleri reddediyorum. Zira din ancak uzmanlarının tartışabileceği kadar hassas bir konu... Türban tartışmaları ise (çoğunlukla) öyle yanlış bir zeminde yapılıyor ve sanki rejimle din, inanç birbirlerine rakipmiş gibi gösteriliyor ki insan bu tür sohbetlerin içinde bir türlü "akıl, mantık, bilim ve din" çerçevesinde kalamıyor ve yıpranıyor.Bir de üstüne karşı taraftakilerin dini, inancı, duygulan istismar etmesi sonucunda yanlış anlaşılabiliyor. Ama dün okuduğunuz (umarım) röportajı yapan, takdir ettiğim gazeteci Buket Aşçı ile, tartışacağım meslektaşım Ahmet Hakan'a olan güvenim bu kez kabul etmemi sağladı. Ve çok da zevkli bir sohbet oldu. Eğer bu bir TV röportajı olsaydı, üç saate yakın süren güzel bir tartışmayı daha iyi anlayarak, daha kapsamlı bularak izleyecektiniz. Ama bir gazete sayfasına sığması için kısaltılınca ister istemez bazı noktalar yarım kalmış gibi geliyor.Kadın değil, erkek sorunu!Örneğin; benim kadın haklan mücadelesinden başlayarak türbanlı kız öğrencilerin haklarına geldiğim bölüm... Orada, Ahmet Hakan'a söylediğim tam olarak şuydu: "Bir kadın yazar olarak bu soruna çözüm öneren bir yaklaşımda bulunmamı istiyorsunuz. Doğrudur ve ben de bunu yapabilmek, yıllardır kadın haklarını savunan bir yazar olarak üniversitelerde türban nedeniyle okuyamayan kız öğrencilerin sorunlarının çözümüne de katkıda bulunabilmek isterdim. Bunu yapamayısımın nedeni türbanın kadın sorunundan çok bir erkek sorunu olması. Genç kızlara, çocuk yaşlardan başlayarak (ki bu yaşlar artık 7-8'e inmiş durumda) türban baskısı yapan erkekler... Babalar, ağabeyler, eşler (Emine Erdoğan örneği burada veriliyor)... Bugün türbanı savunanların da kadınlardan çok erkekler olduğunu görüyoruz ki karaçarşaflı kadınlar yanında, çok sayıda erkeğin türban gösterilerinde yer aldığı gazete fotoğraflarında defalarca görülmüştür. Medyada, siyasette aynı şekilde... Kur'an'in ilgili ayetini "baş, saç, namus, iffet" olarak yorumlayan, ziynetten söz edilirken bütün vücudun "hatları göstermeyecek şekilde" tesettür kıyafetleriyle gizlenmesi gerektiğini söyleyen yine onlar... Bu, kadından çok bir erkek sorunudur ve her islâm ülkesinde de böyle olmuştur. Devam edecek...Töre cinayetinde muhteşem karar!İşte yıllardır beklenen şey artık nihayet gerçekleşiyor. Töre cinayeti veya yeni TCK'da (yine erkek komisyon üyeleri tarafından) değiştirilerek "töre" yerine "namus cinayeti" haline getirilen ve yine "tahrik indirimi" gibi kabul edilemez nedenlerle indirim sağlanmak istenen bu suç artık idamdan farksız şekilde cezalandırılacak.Böylece belki bundan sonra, tecavüze uğradığı ve ağır bir insan hakkı ihlâli yaşadığı halde, bunun üstüne bir de ailesi tarafından gelen felâketle karşılaşan ve yaşamını vahşi yöntemlerle öldürülerek yitiren kadınlar "Türkiye'nin gerçeği" olmayacak... Türkiye'nin böyle utanç verici bir gerçeği olduğunu söyleme cesaretini kimse bulamayacak.Kaçırılarak tecavüze uğradığı için öz babası tarafından telle boğularak öldürülen 14 yaşındaki Nuran Halitoğulları davasında Bakırköy 5. Ağır Ceza Mahkemesi suçu işleyenlere ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezası verdi. Yeni yasaya göre, cinayete azmettiren aile üyeleri de aynı cezaya çarptırılıyor.1,5 yıl süren yargılama sonucunda baba, amca ve kuzene aynı ağır cezayı veren mahkeme karan, bundan sonra bu tür cinayetleri plânlayan ailelere sonucun ne olacağını anlatacaktır. Zaten önemli olan da bu... Cezaların caydırıcı etkisiyle cinayetlerin, tecavüzlerin önlenmesi.Taciz ve tecavüz davalarında da mahkemeler aynı kararlılığı gösterir ve indirim, af vs. dinlemeden cezalan uygularlarsa kadınlara karşı şiddet suçlan büyük ölçüde önlenebilir.Yıllar süren çabalar sonunda bu noktaya gelmiş olmak ülkemiz için müthiş bir başarı!

Devamını Oku