Karşımızdaki Avrupa!

1 Ekim 2005

Geçen sonbaharda, 17 Aralık "müzakere tarihinin belirlenmesi" öncesinde Brüksel'de birkaç kez bulundum. AB liderleriyle, siyasetçileriyle yapılan toplantıları izledim, yemeklere katıldım. Bazılarıyla konuştum, görüşlerini dinledim. AB basın odasında dünya medyasına yaptıkları açıklamalarda Türkiye'nin üyeliğini desteklediklerini gözlerimle gördüm.Bütün gördüklerim ve bildiklerimden çıkardığım sonuç ise kesinlikle "karşımızda Türkiye'nin bu birliğe girişini istemeyen tek bir Avrupa'nın var olduğunu" söyleyemeyeceğimiz... Evet, aralarında Kıbns konusunda, Ermeni soykırım iddiasında ve her türlü sorunda Türkiye'nin taviz vermesini isteyen, işi din ayırımcılığı ve ırkçılığa kadar vardıran, hatta Türkiye'nin AB üyeliğinden söz edilmesini bile öfkeyle karşılayanlar var. Ama tamamen destek veren, bütün sorunların zaman içinde halledileceğine inananların sayısı da az değil.Yunanistan-Kıbrıs karşı karşıyaBunu bugün Avrupa'nın en önemli gazetelerinin Avusturya'ya gösterdiği sert tepki de açıkça ortaya koyuyor.17 Aralık'ta masaya oturulduğunda İngiltere ile Yunanistan'ın Güney Kıbns'a nasıl bir baskı uyguladıklarını, Yunanistan'la Kıbrıs Rum yönetiminin kendi aralarında çekiştiğini biliyoruz. Demek ki "AB bize karşı, bizi aşağılıyor, toptan bize baskı yapıyor" diyebileceğimiz bir durum yok.İngiltere'nin girişi bile kaç kez reddedildi, seneler içinde anlaştılar ve red, kabule döndü. Bugün Romanya gibi ülkelerin halklarına sorsanız onlarca yıl AB'nin kendilerine neler çektirdiğini size anlatırlar. Yani sadece bize değil (ki Türkiye çok daha kalabalık ve sorunlu bir ülke) talip olan herkese benzer sıkıntılar yaşatılıyor.Eğer sıkı durur, asla geri dönmekten söz etmez ve haklı olduğu muz konulardaki İsrarımızı sürdü rürsek onlar da zaman içinde bir ortak payda bulmak zorunda kalacaklar.Hemen vazgeçmekten söz edenlere kapılmamak ve asla vazgeçmemek gerekiyor. Hükümet'in böyle bir kararda acele etmeye hiçbir hakkı yok! Tabii "imtiyazlı ortaklık, ucu açık müzakere, diğer sorunlarda kesin taviz" gibi İsrarları onlar da sonuna kadar sürdürmezlerse.Bu yapıldığında bile son ve tek çare müzakereleri bir süre için dondurmak olmalı, vazgeçmek değil.Ama "AB de zaten dağılacak" benzeri iddialar o süre içinde gerçekleşir mi orasını bilemeyiz. Gerçekleşmediği takdirde, daha şimdiden burs verdikleri Türk öğrencileri, ekonomik, sosyal, hukuk ve her açıdan kazanacaklarımızı asla göz ardı edemeyiz. Kim ne derse desin!Türkleri spreyleyen temiz(!) Fransızlar!Ne çabuk unuttular Versailles başta olmak üzere ünlü saraylarında, şatolarında perdelerin arkasına büyük ve küçük tuvaletlerini yaptıklarını... Balolarında şık, pırıltılı kostümleriyle dans ederken kadınların ihtiyaçlarını kabarık eteklerini kaldırarak, erkeklerin daracık pantolonlarını indirerek perde arkalarında giderip, kokulan ağır parfümlerle bertaraf ettiklerini...Sık sık yıkanmadıklarıiçin vücut kokularını da aynı şekilde giderdiklerini... Onlar bunu yaparken Türkiye'de insanlar hamamlarda mis gibi yıkanıyordu ve çok şükür ihtiyaçlarını da hiçbir zaman perde arkasında görmüyorlardı.Şimdi ise Fransızlar kendilerini pek temiz ve hijyenik, Türkleri aynı kalitelere haiz bulmuyor olmalılar ki Air France hâlâ Türkiye'den kalkan uçaktan yolculuk öncesi spreylerle dezenfekte ediyor.Ve bizi yönetenler de hâlâ bunun hesabını sormuyor... Bu kadar korkuyorlarsa çekip gitmelerini, aksi takdirde kendilerine gelmelerini bildirmiyor...Zaman zaman Air France'la yolculuk ettiğini söyleyen Nur Kumrulu adındaki okurumuz şunları yazmış: "Ruhat Hanım bu konuda sesimizi duyurmanız için size güveniyoruz(...) Hangi ülkeye bizim ülkemizden hastalık bulaşmış da bu spreye ihtiyaç duyuluyor, ne kadar küçültücü bir davranış(...) Air France'in Türkiye şubesiyle görüştüm, kendilerinin de bu konudan utanç duyduklarını ama sorunun devlet büyükleri tarafından halledilmesi gerektiğini söylediler(...) Sizi temin ederim ki uçak içindeki Fransızlar bile durumu komik karşılıyorlar(...) Atatürk bu ülkeyi dezenfekte edilelim diye bizlere emanet etmedi."İşte böyle... "Devlet büyükleri ne duyurulur; devletin vatandaşlarını daha fazla utandırmayın!

Devamını Oku

Şaşırttı!

30 Eylül 2005

Bekir Coşkun'un Ermeni üvey anneannesinden söz ettiği anılan sevimliydi... Diğer yazıları gibi büyük bir zevkle okudum. Takıldığım tek nokta anneannesinin gözlerindeki hüznün benzeri hüzünlü bakışlara sahip; eşini, oğlunu, torununu Ermeni saldırılarında kaybetmiş, yakıldığına, öldürüldüğüne tanık olmuş Müslüman Türk anneanneleri hiç hatırlatmamasıydı.Dün de Hürriyet'te bu yazıya çok olumlu tepkiler aldığını ve yazdığı için memnun olduğunu anlatyor ve "Bu sorunu tarihte olup bitenlere bakarak çözemeyiz(...) Tüm bunlar yaralarımızı acıtır. Bunun yerine yüreklerimizi dinlemeliyiz(...) Herkesin bir Ermenisi vardır." diyordu.Hemen hemen ilk kez, Sayın Coşkun'la hiç aynı fikirde olmadığımı düşündüm. Evet, genellikle herkesin bir Ermenisi vardır; tanıdığı, sevdiği, iyi yürekli, dürüst Ermeniler elbette vardır, benim de böyle tanıdıklarım var. Ve hepsini çok seviyorum.Ama "Tarihe bakarak çözemeyiz, duygularımıza bakalım" dediğinizde kendi tarihinize haksızlık etmiş, hiçbir suçu olmadığı halde yaşamını kaybeden Müslüman Türkler'in kemiklerini sızlatmış, haksız yere kendinizle birlikte torunlarınızın da alnına sonsuza kadar "soykırımcı" damgası vurulmasına yardım etmiş olursunuz.Her iki tarafın düşünmesi, özveride bulunması ve tarihi inceleyerek karar vermesi doğru olandır. Sağduyu bunu gerektiriyor.Aksi ise biraz 'kolay popülizm' oluyor. Bu tür davranışları tenkit ederken aynı hataya kendimiz düşmemeliyiz... Bence!Turkcell'in Kardelenler konseri!Turkcell'i takdir etmemek mümkün değil. Tarihî eserlerimizin korunması ve onarılmasından eğitime, Avrupa Birliği'ne kadar her konuda elinden gelen katkıyı canla, başla yapıyor.5 yıldır geliştirerek sürdürdüğü ve her yıl 5000 kız öğrenciye eğitim desteği sağlayan "Kardelenler Projesi" kapsamında Sezen Aksu'nun proje için hazırladığı "Kardelenler" albümünün tanıtım konserlerini çeşitli illerde gerçekleştiren Turkcell, bu konserlerin 18. sini de l Ekim Cumartesi (bu akşam) Kars'ta yapıyor.Sezen Aksu'nun her konserinde tekrarladığı "Kızlarımızı okutalım, kızlarımız geleceğimizdir" çağnsı bugün de Kars'tan Türkiye'ye duyurulacak.Annemin devam eden ağır rahatsızlığı nedeniyle katılamadığım için büyük üzüntü duyduğum bu konserleri gönülden destekliyor, Turkcell'i ve değerli sanatçımız Sezen Aksu'yu kutluyorum.Orada olsaydım bütün gece hiç oturmadan hepsini ayakta alkışlardım. Bravo Sezen Aksu, Bravo Turkcell!Her parka bir cami lâzım! (2)Konunun şaka götürür tarafı yok aslında. Önce semt halkının beğendiği heykeller kaldırılmış parktan, sonra da 'cami yapılacak' kararı çıkmış. Kimse camiye karşı değil ama gösteriş için, siyasi çıkar için, göz boyamak için ve üstelik yeterince (hatta fazlasıyla) cami varken park içine cami kararı da toplumda tepki yaratıyor ve artık insanlar, ayıptır söylemesi "sürü" olarak görülmeye karşı çıkıyorlar.Tepki çok büyük! Belediye bu karan fazla gecikmeden mutlaka durdurmalı.

Devamını Oku

Camiyi Başkan Topbaş mı istedi?

29 Eylül 2005

Çarşamba günü NTV de Murat Birsel'in programında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'la sohbete davetliydim, ona sorular soracaktım ama aynı günün sabahında haber verildiği için mümkün olmadı. Gidebilseydim Göztepe Parkı'na cami konusunda sorulacak çok şey vardı doğrusu...İki ayrı gazetede uzun yıllar İstanbul sorunlarını yazan ve çözen (şu anda yazmıyor galiba, büyük kayıp) Erdal Bilallar, nam-ı diğer İstanbullular'in "Erdal abi"si bir mail göndermiş. "Dikkatimden kaçmadıysa bu konuda bir yazı kaleme almadınız" diyerek Göztepe Parkı'na cami konusundan söz ediyor ve şunlan söylüyor:"Erbakan'ın Başbakan olduğu dönemde Taksim'e cami inşası için dönemin Kültür Bakanı Kahraman, Anıtlar Kurulu üyesi Prof. Cemavi Eyice'yi görevinden almış, yerine mimar Kadir Topbaş'ı atamıştı. Bu cami inşa edilemedi. Devran döndü, Taksim'e cami için Anıtlar Kurulu'na üye yapılan Kadir Topbaş, İstanbul'a belediye başkanı oldu... Ve o gün Taksim'de gerçekleştiremediği misyonunu bugün Göztepe'de gerçekleştirmeye soyundu. Olaya bu noktadan bakmanızı rica ederim. Sevgiler."Erdal Bilallar İstanbul'u ve onunla ilgili olayları o kadar iyi bilir ki park içine cami konusundaki endişelerine hak vermemek mümkün değil. Bu konuda oluşan toplum tepkisi de gerçekten üzerinde yeterince durulması gerektiğini gösteriyor.Bununla birlikte ben yine de kendi adıma Başkan Topbaş'in bu hatalı karan düzelteceğine, "Taksim yerine Göztepe" misyonunun ona ait olmadığına inanıyorum. Zaten kendisi de "Değiştirilmeyecek karar yoktur, benim veto hakkım var" demişti.Şimdi Erdal Bilallar'in yazmadığımı zannettiği ama cami kararı açıklandıktan hemen sonra yazdığım ve kadın sorunlarıyla ilgili röportajım nedeniyle yayımlayamadığım yazıyı paylaşalım.Her parka bir cami lâzım!Neden Göztepeliler karşı çıkıyorlar anlamıyorum, parklarına cami yapılması son derece doğru bir karar... Hatta bir park yetmez, her şehirde bulunan tek tük parkların her birine mutlaka cami yapılmalı. Sonra hazır Atilla Koç AKM'ye yıkma karan çıkarmışken Taksim'e yapamadıkları camiyi de onun yerine inşa etmeliler. Adını da AKP koyarlar olur biter. Bir harf değişecek sonuçta!Zaten diğer bütün ülkelere baktığınızda parklarında hep ibadet yerleri yükseldiğini görürsünüz!!! Normali budur !!!İşte bu yapılanın adı Türk usulü ucuz siyasi popülizm, biliyorsunuz değil mi?"Onlar" cami istiyor, "bunlar" karşı çıkıyor. Demek ki "bunlar", "onlar" kadar dindar değil! Yutanlar "onlar"a oy verecek... Karşısındaki milleti "sessiz çoğunluk" olarak görmeye alışınca siyasetçi, sonu böyle oluyor.Daha doğrusu sonu olmuyor, sonu bir türlü gelmiyor. Gelmez, zira din istismarının sonu yok...Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk "Kadıköy'ün imar planı 3 ay önce meclisten geçti. Bu süreçte Kadıköy Müftülüğü bile 'Bölgede camiye ihtiyaç var' demedi" diyor. Ama sorguya, suale, sorumlulara danışmaya gerek yok Türkiye'de. Demokrasinin "Ülke, gücü eline geçirenlerin çiftliğidir" anlayışıyla yürütüldüğü bir ülke burası.(NOT: Bu yazı ve kadın sorunlarıyla ilgili röportajımın devamı gelecek.)

Devamını Oku

Gizli kameracının son çaresi!

29 Eylül 2005

Son 10-15 yıldır aralıksız olarak TCK ve Medeni Kanun'la ilgili yazılar yazdığımda belki bir çoğunuz neden kadın haklarına bu kadar taktığımı zaman zaman merak ettiniz. Ama biz ve kadın örgütleri üzerine gitmeseydik, her maddeyi mercek altına almasaydık iki yasada da sağlanan olumlu değişiklikler yapılamayacaktı. Şimdi de mevcut yasalardaki boşlukların, hukukçuların "kilit noktalardaki tıkaçlar" dediği hataların düzeltilmesi gerekiyor.Düzeltilmediği ve suçlular tek bir yalanla serbest bırakıldığı takdirde ne gizli kamera, cinsel taciz ve tecavüzler, ne de cinayetler bitecek. Çocuk yuvalarında minicik çocukları taciz eden yuva ve yurt görevlileri bile ceza almadan bir başka yuvaya müdür tayin edilecek.İmam nikahı kıydığı erkek tarafından vücuduna jiletle isim kazınan, bin türlü işkenceye uğrayan 17 yaşındaki M.K'ya 3 aylık evlilikte bile "beni aldattı" iftirası atılabilecek.Gamze Özçelik'in görüntülerini çeken ve Internet'e veren kişi "Dayanamadığını için izlemedim", "Zaten sevgilimdi, niye çekeyim" yalanlarının ardından belki son çare olarak "İlişkiyi ve kameraya almayı kendisi istedi" diyerek kurtulabilecek.Bakın Hülya Avşar'dan ayrıldığı gün sevgilisinin yanına koşan ve onunla tatile çıkan Kaya Çilingiroğlu ne diyor: "Bir erkekle görürsem ona aile demem"... Kendisinin anında bir kadınla olmasında mahzur yok ama kadın bir başkasıyla olursa "aile" değil... İşte kadının Türkiye'deki durumunun özeti budur.Bu anlayışın ve aynı anlayışla yapılan yasaların değişmesi için mücadeleden vazgeçmemek gerekiyor. Röportaja devam ediyorum.Canan Arın: Bir kadının kırmızı mont giymesi, erkekle yemeğe gitmesi veya bir çocuğun erik ağacına çıkması hafifletici neden olarak kullanılıyor. "Çıkmasaydı" deniyor meselâ... "Ne demek çıkmasaydı?" Yani ne yaparsan yap "sen suçlusun, önce suçsuzluğunu kanıtlayacaksın"... Mağdur durumdaki kadın suçsuzluğunu kanıtlayacak. Bu klâsik bir yaklaşımdır ve Türkiye bunu uyguluyor. Bu korkunç bir şey... Medeni Kanun "kadın boşanma sırasında katılma payı ister" diyor. Nafaka kaldırıldı, katılma payı oldu. Hakimin kafası karışıyor, diyor ki "Git mahkemeye, yeniden dava aç, harç yaür, o dava içinde bunu işte"... Kadınların bunu yapacak gücü yok. Çok zengin erkeklerin eşleri bile paraya sahip değildir, para adamdadır. Adam kadını parayla terbiye eder. Kendi isteğine göre davranıyorsa kesenin ağzı açılır.Kadınla konuşamayan erkeklerGençleri taciz, tecavüz ve erken cinsel yaşamdan nasıl korumak gerekiyor?Hülya Gülbahar: Bilinçlendirerek... Kendini korumayı, doğru kararlar vermeyi öğreterek. Kimsenin bedeninin sahibi bir başkası değildir. Ahlâk kavramını kadın cinselliğine indirgediğinizde, sadece kadının cinselliğini her olayın, her kararın temeli olarak aldığınızda okumuş, yazmış gazeteci sıfaü olan bir adam bile bir başka kadın meslektaşıyla tartışmak istediği zaman fikir düzeyinde konuşamıyor, belden aşağı konuşuyor. Ne yapıyor bu adam; bir insan hakları savunucusu avukat için "Türkiye'ye döndüğün zaman sana cinsel tacizde bulunmazsam namerdim" diyor. Tanınmış bir kadın yazara cinsel ayrımcılık yaparak saldırıyor. Çünkü aklı henüz belinden yukan çıkamamış; kadından gelen eleştiriye eleştiriyle, fıkire fikirle cevap veremiyor. Ahlâkı ve namusu kadın bedeniyle sınırlamak ve onun dışına çıkamamak...Demek ki hâlâ düzeyimiz bu!

Devamını Oku

M.K. ağlıyordu!

27 Eylül 2005

Dün Seda Sayan'ın programında imam nikahlı kocası tarafından vücudu jiletle parçalanan, elleri bağlanarak su altında işkence yapılan 17 yaşındaki M.K. vardı... İki büklüm vaziyette devamlı ağlıyordu M.K. Dününe, bugününe, geleceğine ağlıyordu.Türkiye'de çok ciddi bir "kadın ve hukuk" sorunu var. Onun için bununla ilgili röportajımıza devam edelim; Hülya Gülbahar ve Canan Arın anlatıyorlar:Kanunlar değişti ama tecavüz ve cinayetler aynen devam ediyor. Ağırlaştırılan cezalar hâlâ yeterince korkutmuyor mu?Hülya Gülbahar: Eski Medeni Kanun'a baktığımız zaman da, eski Türk Ceza Kanunu'na ve diğer bütün kanunlara baktığımız zaman da hayattaki gerçeğin bire bir kanunlara yansıdığını görüyoruz. Ne diyordu kanunlar; açık ve net bir şekilde kadın diye bir şey yok. Kadın evde oturup çocuklara bakacak, kocasının kazandığıyla geçinecek, kocası isterse ailesiyle görüşecek, kocası isterse çalışacak, istemezse çalışmayacak, aile bütçesine yaptığı her şey sadece "katkı" olarak görülecek, evlilik içinde edinilen bütün mallar erkeğin üzerine kayıtlı olacak. Medeni Kanun böyle bir kadın profili, "erkeğin hizmetçisi" bir kadın öngörüyordu evde. Kanunla yapılıyordu bunlar. "Mallar kimin üzerine kayıtlıysa onda kalacak, kadın sadece boğaz tokluğuna ömür boyu bu erkek için çalışacak" diyordu kanun. TCK'ya baktığınızda da "adam kaçırmak, adam öldürmek" vardı. Kadın yoktu, adı anılmıyordu. Kadın "kocasının eşi"ydi. Kadına tecavüz ediliyordu, evliyse "kocasına saldırı yapıldığı için" daha fazla cezaya hükmediliyordu.Canan Arın: Evli kadını kaçırmaya daha ağır ceza veriliyordu, çünkü kadın kocanın malıydı... Bu nedenle karısını öldüren erkekler 2,5 yıl gibi komik cezalara çarptırılıyordu; kendi mülkü olan bir şeyi öldürüyor, hakkı... Medeni Kanun ve Ceza Kanunu'nda kadın erkeğin malı, mülkü olarak görüldüğü için ve kanunları yapanlar, uygulayanlar kanunların nasıl uygulanacağını anlatan, kitap yazanlar erkek olduğu için kadın uzun yıllar hep kurban, hep mağdur durumdaydı. Emeği de, bedeni de, canı da erkeklerin istediği gibi kullanıldı. Kimliği erkeğin kimliği olduğu gibi çocuklarının sahibi de erkekti.Güldürmeyin Erivan'ı (2)(Dünden devam) Orhan Pamuk konusunda da Pazar günü Vatan'da enteresan bir "savunma" sı vardı Murat Belge'nin; meğer Pamuk'un 'Türkler l milyon Ermeni ile 30 bin Kürt'ü öldürdü" demesinin nedeni röportajı yapan Avrupalı gazeteciye sinirlenmesiymiş. "Olay çok basif'miş. Ne kadar makul ve anlaşılabilir bir neden değil mi? Her ne kadar bunca yazar arasında hangi bulunmaz eseriyle aday olduğu bilinemez ise de Nobel adayı olduğu söylenen koca yazar sinirlenmiş ve ülkesinin tarihini karalayıvermiş.Bu milleti "kolay yutar" zanneden bir grup var ama bence yanılıyorlar. Onların 1915'e nasıl gelindiğini, Ermeni isyanlarını, öldürülen yüzbinlerce Türk vatandaşını, tehcirin nasıl gerçekleştiğini unutarak, unutturarak konuşmasını kimse yutmuyor. Haydi şimdi Erivan'a ve diasporaya aynı alicenaplığı göstermeleri için çağrıda bulunmayı sürdürsünler, bakalım cevap gelecek mi?

Devamını Oku

Güldürmeyin Erivan'ı!

26 Eylül 2005

Bilgi Üniversitesi'nde yapılan "sözde Ermeni soykırımı" konulu "sözde bilimsel konferans"lailgili haberleri okumuşsunuzdur. Konferans -sözde-o kadar bilimseldi ki tarih hakkında hiçbir şey bilmeyen ve "Amerika'ya gidip Ermeni entelektüellerle konuşunca olayı şıp diye kavradım" diyen birileri bile konuşma yaptılar.Artık isimleri bilinen 8-10 gayretli akademisyen ve yazar ise öyle telaşla ve inanarak "soykırım olduğunu" savundular ki dersiniz 1915 olayları sırasında oradaydılar. Bu gayretlerine bakınca Ermeni diasporasının çaba göstermesine hiç gerek yok diye düşünüyor insan. Onlar kesinlikle bu kadar başarı sağlayamazlar. Zira tarafları belli... Ermenistan'da veya dünyanın herhangi bir yerinde kolay kolay farklı görüşte bir Ermeni bulamayacağınız, bulsanız da hiçbir zaman bu görüşü resmen açıklatamayacağınız için biliniyor ne diyecekleri... Oysa bunlar hem Türk, hem de onlardan daha hırsla, öfkeyle savunuyorlar "soykırım"ı...Beni güldüren ise Baskın Oran'ın "şimdi de sıra diaspora Ermenilerinde" çağrısı... Onlara 3T (tanıma, tazminat, toprak) isteğinden vazgeçmelerini önermiş. Hiç şüphe yok ki Erivan'ı ve diasporayı benden çok daha fazla güldürecektir bu öneri.2004 yılında Türkiye'den Erivan'a giden Doğu Konferansı grubuna oradaki Taşnak Derneği bunca yıldır Ermeniler'in yapüğı çalışmaların tek amacının 3T olduğunu söylemişti... Unuttular galiba...Ermeni Patriği Mutafyan'ın "Herşeyi komediye çeviriyoruz. Alınganlıkla bilimsellik yanyana olmaz" sözleri de ilginç. Türkiye hiç değilse tartışıyor, Ermeniler ne diyor: "Önce soykırımı kabul ederseniz masaya otururuz"... Demek ki bu söz karşı tarafa söylenmeli.Konferansa katılan Murat Belge'nin "Ben tarihçi değilim, somut bilgiler veremem" dediğini daha önce yazmıştım. Bu durumda Belge'nin Ermeni olaylarıyla ilgili her toplantıda neden bulunduğu da anlaşılır gibi değil. Hani bizde her artistin veya mankenin aynı zamanda şarkıcı olması gibi bir şey...(Devam edecek)Namus takıntısı ve ekonomik şiddetİki ünlü kadın hukukçumuzla Türkiye'de kadına karşı şiddet ve diğer kadın sorunları ile ilgili röportajımıza devam ediyoruz.* Yeni Ceza Kanunları'nın duyurulmamasının da şiddetin aynı boyutta devam etmesinde rolü yok mu? İnsanlar hâlâ çok ağır cezaların getirildiğini bilmiyor. Hükümet bu konuda gerekeni yapıyor mu?Hülya Gülbahar: Duyurulmamasının çok önemi var, bir de uygulanma açısından büyük eksikler var. Değiştirirken çok sistematik bir şekilde bam teli olan noktalan değiştirmiyorlar. Uluslararası sözleşmelere ve yasalara göre ne diyoruz; kadınla erkek arasında ayrımcılık yapılamaz. İş yerinde, toplumsal yasamda, siyasette ayrımcılık yapılamaz. Oysa bu hükümet döneminde iş yerlerinde "erkek mühendislerin, erkek elemanların tercih edilmesi" devlet eliyle empoze edildi. Geçen sene Anayasa değişikliği paketinde en büyük patırtı siyasette kadın kotası meselesinde koptu, şiddetle karşı çıkıldı ve kota konmadı. Aynı tıkacı Medeni Kanun'da koydular. Eşler aileye ait her şeyi birlikte yapacaklar ama "ekonomik güç" erkekte kalacak. Medeni Kanun 10. madde'yi 2002 öncesine uygulanmayacak şekilde geçirince geriye kalan bütün haklar kağıt üzerinde kaldı. Maddi bakımdan yalnızca erkeğin güçlü olduğu bir evlilikte kadın konuşamaz. Herhangi bir şey söylediğinizde 5 kuruşsuz kapı önünde kalacaksanız diğer haklarınızı kullanabilir misiniz? TCK'da da çok önemli değişiklikler yapıldı ama iktidar partisinde de, muhalefette de namus takıntısı aynen devam ettiği için "kadınlar bizimdir, bizim namusumuzdur" mentalitesini değiştirmediler, boşluklar bıraktılar. Kadınlar üzerinden süren ayrımcılık yine kaldı. Her iki parti de bundan sorumludur. Asıl bam teli olan tıkaçlan hep koyuyorlar.Canan Arın: Bu tıkaçların hepsinde ekonomik şiddet ve kadının üzerinde ekonomik hakimiyet kurmak çok önemli. Şiddetten bahsederken hep dayaktan bahsediyoruz ve ekonomik şiddete değinmiyoruz. Oysa inanıyorum ki dünyada ekonomik şiddete uğramamış kadın hemen hemen yoktur. "Ben şiddete uğramıyorum" diyen kadına "Kocanın geliri ne kadar" diye soruyorum. "Bilmiyorum" diyorsa bitmiştir. Kocasının ne kadar parası ve gayrimenkulu olduğunu bilmeyen ve bunlarda hakkı olmayan kadın ekonomik şiddete uğramış demektir. Kadından Sorumlu Bakanlık bu konularla ilgilendiğini söyleyip duruyor; "Bütçen ne kadar" diye sormak lâzım...

Devamını Oku

Erik çalan çocuğa tecavüz

25 Eylül 2005

Türkiye'de kadınların karşılaştığı taciz, tecavüz ve diğer şiddet suçlarıyla ilgili Avukat Canan Arın ve Avukat Hülya Gülbahar ile yaptığım röportaja devam ediyorum.Hülya Gülbahar: Kanun değişse de aynı anlayış sürdüğü için bir erkek kadına karşı suç işlediğinde sistem o erkeği aklamak için, ceza vermemek için elinden gelen herşeyi yapıyor. Çok tipik bir örnektir, tahrik maddesi; 11 yaşında kız çocuğu bahçesinden erik çaldı diye adam tecavüz ediyor çocuğa. Ve tahrik indirimi veriyorlar, "tahrik oldum" diyor, indirim alıyor. "Çocuğa tecavüz eden erkeği bile" kurtarmak için sistem araçlarını devreye sokuyor. Böyle bir ceza kanunu vardı. Yeni Türk Ceza Kanunu'nda ise bununla ilgili bütün maddeler değişti, bu açıdan çok önemlidir.Canan Arın: Ama davalar lüzumundan fazla uzayıp gidiyor. Hakimlerin hepsinin kafası değişmedi; eğer tecavüz eden örneğin polis ise hâlâ mahkeme başkanı o polisi koruyacak şekilde, gözümüzün içine baka baka zabıtlara polis yararına olacak ifadeleri geçirmeye kalkıyor. Kadını insan olarak kabul etmek ve ona karşı işlenmiş suçun gerçekten suç olduğunu kabul etmek bir mentalite değişikliğini gerektiriyor. Türkiye'de bana göre en vahim kararlardan biri şudur: Yargıtay Ceza Genel Kurulu, ceza hukukunu en iyi bilen yargıçlardan 12'si öz kızına tecavüz eden bir babanın davasında "kızın rızası"ndan bahsetti ve baba l oy farkla gereken cezayı aldı. Türkiye'de 25 yaşında bir kadın sevdiği adama kaçtığında jandarma yakalıyor ve getirip kızı ailesine mal teslim eder gibi teslim ediyor. Bu kadın reşit, temyiz kudreti var, kanunun aradığı bütün şartlar var. Ertesi gün kadın ağabeyleri tarafından traktör altına atıldı ve kafasından çıkan sesleri etraftaki herkes duydu. Adına "namus cinayeti" dediler. Böyle bir ülkede 13 yaşındaki bir kız çocuğunun, kendisine tecavüze kalkan babasına karşı serbest iradesi olduğunu iddia etmek nasıl bir yargıçlıktır, nasıl bir hukuk anlayışıdır?Niye efendim kız daha önce bunu söylememiş: Nasıl söylesin? Olayın önemli detaylarını, psikolojik baskıyı, baba tarafından yapılan tehditleri, sindirmeleri bir tarafa bırakıp hâlâ kızına tecavüz eden adamı korumaya çalışan 12 tane yargıç var, hiç utanmıyorlar, yüzleri kızarmıyor. Yargıçların kafası böyle çalıştığı için bu olaylardan sonra benzer bir olayda yine kız çocuğun rızasından bahsedildi.Türkiye hâlâ bir kadınlar cehennemi nasıl engellenecek bu dayak, cinayet ve tecavüzler?Hülya Gülbahar: Burada bir konsensüs var, suçlu erkek devleti arkasında hissediyor. Bu önlenmediği sürece durdurulamaz.İzmir'deki B.S'ye evde otururken tecavüz edildi. Hâlâ işvereni "Kickboks biliyordu, neden kendini korumadı" diyor. Sanki kız tecavüzü istemiş gibi bir hava yaratıyor?Canan Arın: Hemen bir soru sorayım; bir SAS komandosu Beyoğlu'nda tinerci bir çocuk tarafından öldürüldü, neden kendini korumadı? Ne bilirse bilsin, o saldın, o travma sırasında kendini koruyabilmek çok zordur.

Devamını Oku

Gamze olayı bir kadın meselesi mi?

25 Eylül 2005

Sorunun cevabı "evet"... Her ne kadar bugüne kadar kadın sorunlarıyla gayet yüzeysel olarak ilgilenmiş veya hiç ilgilenmemiş bazı meslektaşlarımız "Hayır efendim, bu bir kadın meselesi değildir, çünkü herkesin başına gelebilir" şeklinde az ve öz(!) açıklamalar yapmış iseler de Türkiye'de gizli kamera, taciz, tecavüz gibi insanlık dışı saldırıların genellikle kadınlara yönelik olduğu açıkça, istatistiklerle bilinmektedir.Gizli kamera olayının erkeklerin başına da gelebileceğini yanılmıyorsam bugüne kadar tek bir kez, bir tiyatro sanatçımızda gördük. Kadınlarla ilgili olarak ise doktor muayenehaneleri, okul tuvaletleri, soyunma odaları dahil kaç kez!Bu tür insanlık dışı saldırılarla karşılaşan kadınları; sanatçı, manken, turist olduklarında farklı bir sınıflandırmaya tabi tutmak ve olayı olağan göstermeye çalışmak da asla kabul edilebilir bir davranış değildir ki medya ne yazık ki bu hatayı zaman zaman yapıyor.Kadına yönelik taciz ve tecavüzlerin ne boyutta olduğunu, nasıl önlenebileceğini Türkiye'nin bu konularda en bilgili,en deneyimli iki kadın hukukçusuyla; Canan Arın ve Hülya Gülbahar'la konuştum. Bakın daha neler duyacaksınız."Bir kere versen ne olur?"İlk sorum, 'Yeni Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesine rağmen kadına karşı şiddet olaylarında bir azalma görülmedi. Oysa TCK bu suçların cezasını ağırlaştıracak şekilde değiştirilmedi mi?Hülya Gülbahar: Değiştirildi ama bugüne kadar gelen bir süreç var ve hakimler de o çevrelerden gelmiş, o mentaliteyle yetişmiş insanlar. Bazı hakimler hâlâ erkeği koruyacak şekilde sorular sorarak birçok davada kadınlan mağdur bırakıyor. Örneğin "4320" Türkiye'nin en önemli kanunlarındandır.Hangi kanun o?Canan Arın: Ailenin korunmasına dair kanun ki bunun adı bütün dünyada "koruma emri" dir. Düşünün, koca şiddet uyguladığı için evden uzaklaştırılmış. Ama "çocuklarla görüşeceğim" diye kaç defa kadının kapısını kırdı, tecavüz etti. Kadın karakola gittiği zaman bir polis "Bu kadar zaman vermişsin, bir kere daha versen ne olur?" dedi. Zihniyeti anlatmak için söylüyorum bunları."Kendi istedi"Avrupa ülkelerinde hemen uygulanıyor bu tür kanunlar değil mi?Hülya Gülbahar: Tabii öyle, bunun kaçışı yoktur. Genç kız tecavüze uğruyor, bunu ailesine anlatıyor, onların da şahitliği var, kadın şikâyette bulunuyor ama adama bir tek sözüyle takipsizlik veriliyor; "kendi istedi"... Kadının bütün o anlattıkları hesaba katılmıyor. Oysa kadın bu olayların hepsinde mağdurdur ve olayın bir numaralı tanığıdır.Canan Arın: Hiçbir erkek bir kadına tecavüz edeceği zaman sahneye çıkıp "Ey ahali buraya toplanın, beni seyredin ben şimdi tecavüz edeceğim" demez. Bu, 4 duvar arasında geçen bir olaydır. Kadının bir tanığı olamaz zaten, tutarlı ifadeyle erkeği mahkûm etmek mümkündür bakış açısına göre. Fakat şimdi savcı ve hakimlerde bu bakış açısı "erkeği kurtarma yönünde" işliyor. (Devam Edecek)

Devamını Oku