"Halkım beni sevsin"!

18 Ekim 2005

Bir yazar için en önemli şey kendi toplumu tarafından sevilmektir" diyordu Orhan Pamuk. "Ben Türkiye'nin önemli bir yazarıyım, neden hiçbir gazeteci 'bu dava ne oldu' diye sormadı" diyerek de "sözlerini çarpıttığını" iddia ettiği medyaya sitem ediyordu. Oysa "önemli bir yazar"ın, toplumların ulusal dava haline gelmiş konularda, hele de haksızca dünyaya yanlış yansıtılan konularda duyarlı olacağını, bu haksızlığın büyümesine yardımcı olanları suçlayacağını bilmesi gerekir.Orhan Pamuk "Ben böyle dememiştim" sözlerini söyledikten birkaç dakika sonra "Nitekim benden sonra, çok da doğru olarak, bir konferansta daha ileri şeyler söylendi" dedi ki bu da gözden kaçması imkânsız bir çelişkiydi. Hem söylemediğini ve sözlerinin medya tarafından çarpıtıldığını belirtiyor hem de "kendi söylediğinin daha da ilerisinin doğru olduğunu"... Hangisine inanmalı?Ermeni sorunundan sonra sıra Türk zenginlerinin genellemesine ve aşağılanmasına gelmişti. Türkiye'de "Biz Avrupalı'yız, onlar gibi çatal bıçak tutmayı biliriz" diyen zenginlerin Avrupa'dada "Biz Türküz" dediklerini, Avrupalılar onlara "pek bilmediklerini" söylediğinde ise çok bozulduklarını anlattı Pamuk bizlere... Onun kaç yıl Avrupa'da bulunduğunu bilmiyorum (ve Türk zengini de değilim) ama benim çocukluğumdan başlayarak uzun yıllarım geçti Avrupa'da, onların çatal bıçak tutmayı veya herhangi bir şeyi bizden daha iyi yaptıklarını hiç görmedim.Bizden daha çalışkan olabilirler, dürüstlük ilkelerine daha önem veriyor olabilirler, yasaları, yönetimleri daha iyi olabilir ama medeniyet, görgü kurallarında Osmanlı'dan başlayarak gerçek Türk zenginleri (sonradan görmeler hariç) hiçbir zaman Avrupalı'dan geri olmamıştır. Bunu söylemek çok büyük bir yanılgıdır.Son olarak yakında katılacağı bir toplantıda Avrupalı gazetecilerin kendisine "en gaddar soruları soracaklarından yakınarak bitirdi konuşmasını... Hiç değilse o zamana kadar yakın tarihi bir okuması lâzım, yazar Pamuk'un. En azından öğrenmiş olur, bilerek konuşur ve söylediklerini "Profesyonel davranamadım, sinirlendim" mazeretiyle yalanlamak zorunda kalmaz."Önemli yazar"ların en önemli sorumluluğu, görevidir bu!Yaşayan ölüler!Malatya'da bir düğünde maganda kurşunuyla ölen Galatasaray Üniversitesi 3. sınıf öğrencisi Begüm'ün annesi Nazan Hanım 20 tane uyku ilacı alarak ölmek istemiş. Yoğun bakıma kaldırmışlar onu... Neye yarar?Evet intihar çözüm değildir, dinimizde de günahtır, dayanmak, mücadele etmek gerekir, bunların hepsini söyleyebiliriz ama acıların en büyüğünü yaşayan bir ana duyar mı? Kurtulsa bile anlar mı? Koklamaya kıyamadığı, gözünden bile sakınarak yetiştirdiği, hayati çalışmakla geçmiş ve başarıyla eğitiminin sonuna gelmiş tek evlâdını bir sersemin, bir kör cahilin serseri kurşunuyla yitirmeye yüreği dayanır mı?Her gün Begüm'ün mezarına gidiyor, topraklara kapanarak "Kızım sen burada yatıyorsun, seni öldürenler elini, kolunu sallayarak dolaşıyor" diye saatlerce ağlıyormuş.Dün de uyuşturucu bağımlısı 30 yaşında bir adamın 17 yaşındaki genç kızı önce kaçırıp, sonra iki kurşunla öldürdüğü haberi vardı gazetelerde. Geride kalan anne ve babası "Kızımızı kaçırdığı zaman mahkeme onu serbest bırakınca başımıza bela oldu" diyerek göz yaşı döküyorlarmış.Bir değil, beş değil, her gün okuduğumuz ve hiç eksilmeyen, aksine giderek artan olaylar bunlar... Türkiye, kanunlarını uygulayamadığı, suçluları yakalayıp hakettikleri cezayı veremediği için "yaşayan ölüler" türetmeye devam ediyor. Kaçırılan çocukların, öldürülen kızların aileleri eğer yaşayacak sabn bulabiliyorlarsa yaşayan ölüler olarak tamamlıyorlar hayatlarını...21. yüzyılda biz vatandaş olarak her gün, her saat utanıyoruz. Çözüm bulması gerekenler ne zaman utanacaklar acaba?

Devamını Oku

Orhan Pamuk'un hangi sözüne inanmalı?

16 Ekim 2005

Bir de "Nobel Çelişkiler Ödülü" olsaydı kesin Cumartesi akşamı CNN'deki konuşmasıyla Orhan Pamuk bu kez tercih edilirdi. Onunla sohbeti yapan Tayfun Ertan hem çok iyi bir röportajcı, hem de Türk medyasına fazla rağbet etmeyen ama konuşmak için kendi programını tercih eden konuğunu mahcup etmeyecek kadar nazik bir insan... Ben de defalarca onun programlarında konuşmuş biri olarak meslektaşım Ertan'ın bu nezaketini iyi biliyorum.Bununla birlikte Tayfun Bey'in yerinde ben olsaydım örneğin, konuşmacının birkaç saat içinde arka arkaya sıraladığı çelişkili cevapların hangisinin doğru olduğunu öğrenmek ve izleyenlerin de öğrenmesini sağlamak için o sorulan tekrarlardım.Orhan Pamuk, fotoğraflarında verdiği "cool" görüntünün gerçekle ilgisi olmadığını fazlasıyla gergin ve sinirli haliyle ortaya koyduğu konuşmasında Türk toplumunun zekâsını ve dikkatim küçümseyenler sınıfından olduğunu da ortaya koydu. Ama biliyorsunuz bir süredir bizi çaktırmadan aldatmaya kalkanların aldatmacalarını yazıyoruz bu köşede... Öyle ya, demokrasilerde madem ki herkes düşüncesini "sonsuz özgürlükle" söyleyebilir, o zaman bu özgürlük sadece "enn demokrat" olanlara değil, her vatandaşa verilmelidir. Ve de kimse alınmamalıdır.Çelişkiler ve aldatmacalar listesiBaştan başlayıp kısaca aklımda kalan çelişkileri ve hataları özetleyeyim:* Hakkında bir dava açılmışsa ve kendisi de sürekli tekrarladığı gibi haklıysa bu dava zaten doğru şekilde sonuçlanacaktır. Ama Orhan Pamuk sık sık konuyu AB'ye getirerek Salman Rüşdi'nin açıklaması benzen "Bu davayla Türkiye AB'ye giremez. Bu davanın AB yolunda Türkiye'nin önünde tıkaç olmasını istemiyorum" sözleriyle duygu istismarı ve baskı yaptı.* Dün gazetelerde yayınlanan konuşma alıntılarında da farkedileceği gibi önce "Bu sözleri söyledim, arkasında duruyorum" dedikten sonra söz konusu mülakatta isviçreli gazetecinin kendisini sinirlendirdiğini, bu nedenle öyle konuştuğunu, gazetecinin de röportajı gıcıklık olsun diye bu şekilde verdiğini anlattı. İlerleyen dakikalarda ise bunlan unuttu ve ben "Biz Türkler öldürdük demedim" sözleriyle konuyu medyanın yanlış yazdığra, kendisini haksız yere suçlayıp, dışlanmasına neden olduğuna getirdi (sıkışan siyasetçilerin de her zaman saptığı yoldur bu; medya suçlu!)* Burada hemen "Türkiye'de kimse söyleyemiyor o zaman ben söyleyeyimle başlayıp 'l milyon Ermeni, 30 bin Kürtle devam eden sözlerini Türk medyası İsviçreli gazetecinin röportajından aldı. Siz de zaten sözlerinizin arkasında olduğunuzu belirttiniz, o zaman neden değiştirerek medyayı suçluyorsunuz, doğru olan hangi sözünüz" sorusu sorulmalıydı.* Aynı gazetecinin "Sizi neden bu kadar hırpalıyorlar" sorusuna "kimse söyleyemediği için belki, bana gıcık kapıyorlar" cevabını verdiğini söyledi. Oysa zaten aynı röportaj içinde 'gıcık kapılan' açıklamayı yapmıştı, bu nasıl mümkün olabilir?* Orhan Pamuk gerek Ermeni iddiasının yıllardır tartışıldığı, bütün arşivlerin açıldığı Türkiye'de bu konunun tabu olduğunu defalarca tekrarlarken, gerek Avrupa Birliği ve diğer konularda olayların çok gerisinde kalmış olduğunu açıkça belli etti. Bu konunun tabu olmadığı anlatılmadığı gibi "Gerçek benim dediğim gibi olmayabilir" sözüne karşılık "emin olmadığı bir konuda, böylesine ciddi bir uluslararası meselede kesin rakamlar vererek konuşma hakkını kendisinde nasıl gördüğü" ve "bu rakamlara nereden, nasıl ulaştığı", bugün "30 bin rakamının içinde Türk askerlerinin de bulunduğu kanaatindeyim" dediğine göre o gün bunu neden söylememiş olduğu sorulmadı.* Kısacası Pamuk bir yandan "Ermeni olayının Türkiye'nin AB'ye girişinde karşısına çıkmasını istemedim" derken, diğer yanda "önemli" bir yazar olarak Türkiye'nin "karşısına çıkarıldığı gibi haksızlığına inanılmasına" yardımcı olduğunun farkında değil gibiydi.Önemli olan hata yapanın hatasını anlamış olmasıdır aslında... Ama acaba öyle mi? Bu yazının kısa bir devamı olacak.

Devamını Oku

Harold Pinter Nobel'i nasıl almış?

15 Ekim 2005

Bu yazı dün yayımlanmış olacaktı, yerim dar geldiği için (bana dar gelmeyecek köşeleri kimler versin?) bugüne kaldı. Konumuz Attila ilhan ve Nobel... Bir mektupla başlayalım:"Gerçek Atatürkçü, dürüst bir çınarı kaybettik. Basımız sağolsun. Çok üzgünüz, çok.Kısaca...Avrupa hâlâ 'çıktığı deliği beğenmeyen ve 'ülkesini yererek prim kazanan insanlara' Nobel Edebiyat Ödülü'nü verip vermemeyi tartışmakta.Acaba müteveffa Attila İlhan Bey'i biliyorlar mıydı?Bilmezlikten mi geliyorlardı...?Yoksa işlerine mi gelmiyordu Attila İlhan'ın özgün, 'manda' olmamış Türkiye düşünceleri?...AB ve Edebiyat Nobel Ödülünü çıktığı deliği beğenmeyen Sn. Orhan Pamuğa vermeye çalışan jüriye sizler duyurunuz lütfen... Biz onun düşüncesini tanıyanlar Nobel ödülünü Attila İlhan'a verdik!Saygılarımla..."Attila İlhan'ın kaybıyla ilgili olarak gelen çok sayıda mektuptan biri, okurumuz Rıza Ozan Birkan yazmış bu satırları.Siyasi ödülÖte yanda bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Harold Pinter ödülü kendisinin değil, olaylı Türkiye seyahatinde onu ağırlayan Orhan Pamuk un hak ettiğini söylerken çok ama çok önemli bir noktayı da cümle âleme açıklamış:"Nobel ödülünü siyasi duruşumdan dolayı aldım."Demek ki kazananlar bile artık dünyada eski prestiji kalmayan bu ödülün edebi değil siyasi olduğunu itiraf ediyor. Bu da "aday olmak isteyenlerin" niçin telaşla siyasi mesajlara yeltendikleri sorusunun cevabını veriyor.Kendi itirafı eklenince Nobel'in "dağdaki PKK'lı teröristleri Türkiye'nin masum Kürt vatandaşları olarak gösteren" ve Türkiye'ye de bir PKK'lı gözüyle bakarak olayları o gözle yorumlayan Harold Pinter'a verilmesinin gayet doğal olduğunu anlayabiliriz.Bu durumda Orhan Pamuk'un da gelecek yıllarda ödülü garantilemiş olduğu kesindir. Ollie Rehn ile eşinin pek beğendiği ve içinde "Bu Kars denen şehirde hiçbir normal insan yaşamıyor, normal olay olmuyor ve güzel bir köşe de göze çarpmıyor mu" dedirten, işsiz insanların sadece Kürtler olduğunu satir aralarına sıkıştıran "Kar" benzeri romanlarına devam ettiği takdirde "Nobel Siyasi-Edebi Ödülü" nü yakında ona da verirler.Ama "1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt'ü öldürdüler" benzeri açıklamaları zaman zaman yapmayı da unutmamalı. O ve onun gibi düşünenler bunların adaylık için gerekli olduğunu artık daha iyi öğrendiler ne de olsa.Değerli yazar ve şairimiz Attila İlhan ebediyete hak ettiği şekilde uğurlandı. Ona Allah'tan rahmet, çok sevdiğim değerli sanatçılar Çolpan İlhan ve Kerem Alışık'a da başsağlığı diliyorum.

Devamını Oku

Yok mu bir Angelina Jolie yürekli? (2)

14 Ekim 2005

Dün bu paragrafta kalmıştık; Ona düşen başka hiçbir vatandaşlık görevi yok mudur? Giyinip kuşanıp TV'lerde, kliplerde, dizilerde boy gösteren, gerekli gördüğünde selülitlerini bile reklâm amaçlı olarak gösteren kadın sanatçılara düşen toplumsal görevler yok mudur?TV'lerdeki amaçsızlığa, boş ve anlamsız, insanları uyuşturan yayınlara en azından, karşı çıkamaz, toplu tepki belirtemezler mi?Erlerimiz, masum insanlarımız teröristler tarafından hain saldırılarla öldürüldüğünde konserlerinde, programlarında bunun anonsunu yapıp, üzüntülerini belirtemez ve Doğu'da, Güneydoğu'da yaşayan vatandaşlarımızı PKK'ya karşı dayanışmaya davet edemezler mi? Sanatçı kimliklerini yararlı bir işte kullanamazlar mı?.. Bir Angelina Jolie yürekli yok mu bizde?Saygı duruşuDaha önceleri Kürt vatandaşlann demokratik, kültürel haklarının verilmediği ileri sürülerek PKK'nın hunhar terör eylemleri sanki bu nedenle yapılıyormuş gibi gösteriliyordu. Oysa şimdi devlet her çözümü kendisinin bulacağını söylüyor ve bu konuda gereken adımları da atıyor.Artık PKK'nın bile "terör için terör" dışında bir mazereti yok.O zaman, meselâ en iyi vatandaş, en iyi Atatürkçü olduğunu iddia eden İbrahim Tatlıses Atatürk'ün armağanı olan ve kendisine en güzel yaşamı sunan vatanı için öncülük etsin. Konserlerinde, programlarında şehit askerlerimize bir rahmet göndersin ve terörü lanetlesin. Teröre bilerek, bilmeyerek destek olanları doğru yola davet etsin. Diğer sanatçılar da bunu yaptığında depremde olduğu gibi yurt çapında ne güçlü bir eylem çıkabilir ortaya...Aslında neden şehitlerimiz için her seferinde ülke çapında saygı duruşu yapmadığımızı ve bunu medya ile dünyaya duyurmadığımızı anlamıyorum ben.Bunu yapmadığımız, üzüntümüzü kendimize sakladığımızda çektiklerimizi kimse bilmiyor. Avrupa ile sorunlar da bundan çıkıyor.Hâlâ göremiyoruz!Atılmanız şart mı Damla Hanım?CHP istanbul Milletvekili Zeynep Damla Gürel, Baykal'ın görüşlerinden farklı görüşlere sahip olduğunu ve böyle düşünen çok sayıda CHP' li milletvekili olduğunu açıkladı.Demokrasi güzeldir, milletvekilleri de mevcut Siyasi Partiler Yasası nedeniyle bir daha seçilmemekten korkmadan fikirlerini açıklayabilmelidir. Dürüst siyaset kesinlikle bunu gerektirir. Her iktidar döneminde hep bunları savunduk.Ama Damla Gürel açıklamasını yaparken mevcut siyasi çıkarcılıktan, bir yandan popülizm yapmaktan da geri kalmıyor. Tek cümle; "Baykal bunun için beni partiden atacaksa atsın" cümlesi hemen, onun bu sözleri siyasi ikbal nedeniyle söylediğini akla getiriyor.Aynı şeyi Tayyip Erdoğan yaptı kazandı, Erkan Mumcu yaptı kazandı. Lidere kafa tutup ayrılan veya atılan "yeni bir parti" de avantaj kazanıyor.Yapmayın Damla Hanım... Bu milleti siz de aptal yerine koymayın. İyi bir şey söylerken yanında çıkar gütmeyin. Dürüstçe muhalif görüşlerinizi açıklayın, çekilin. İstifa edecekseniz, onu da dürüstçe, oynamadan yapın.Bıktık artık bu "basit siyaset" görüntülerinden. CHP, AKP ya da bir başka parti... Kim aldatmaca yaparsa vurgulayacağız, haberiniz olsun!

Devamını Oku

Yok mu bir Angelina Jolie yürekli?

13 Ekim 2005

Dünya onu sıradışı güzelliği, seksapeli, çılgın fikirleriyle tanıyor. Birkaç yıl içinde bu özellikleri ile zirvedeki sanatçılar arasına giren Angelina Jolie'nin sanatçı kimliği dışında bir farklı özelliği daha var; tüm çılgınlıklarına rağmen Asya ülkelerinden iki kimsesiz çocuğu evlât edinecek ve Birleşmiş Milletler'de iyi niyet elçisi olarak çalışıp fakir ülkelere milyonlarca dolar yardımda bulunacak yüreğe sahip olması...Angelina Jolie bugüne kadar yaptığı yardımlar nedeniyle geçenlerde Birleşmiş Milletler'den "Evrensel Yardımsever" ödülü almış.Bizde de okulsuz köylere okul yaptıran, depremlerde büyük paralar bağışlayan sanatçılar oldu. Ama sevilen sanatçı kimliğini toplumsal kazançlar yönünde seferber eden, gönüllü olarak ortaya çıkıp bir misyon için çalışan pek az sanatçı gördük ki Sezen Aksu bunlardan biridir.Televizyonlardaki programlara bir göz attığınızda sanatçı konuşmalarının koca bulma ve çocuk doğurma çerçevesi içinde dönüp durduğunu görüyorsunuz. Aa, bir de güzellik, estetik, yemek vs. Gazetelere bakın ünlü sanatçılar ne söylüyorlarsa kişisel reklâmlarını yapmak üzere söylüyorlar. Başka bir amaç yok... Sonuçta incir çekirdeğini dolduracak bir yararlı faaliyet yok... Oysa memleketimizde ucundan tutulacak, omuz verilecek ne çok sorun mevcut. Meselâ PKK terörü... "Sanatçılar ne yapsın" demeyin, çok şey yapılabilir; Nasıl mı?Sanatçılar ve PKK terörüGencecik askerlerimiz, 18, 19 yaşındaki erlerimiz birbiri ardına şehit düşüyor. Terhisine bir ay kalmış Mehmetçiğin şehit olduğu haberini içimiz titreyerek, yanarak okuyup unutuveriyoruz. Neden? Neden sadece onlar üstleniyor bu ülkeyi savunma görevini ve onlar ölürken Doğu'da pek sevilen bir erkek sanatçı trilyonlarına trilyon katarak TV'lerden küfür, hakaret yağdırıyor?Ona düşen başka hiçbir vatandaşlık görevi yok mudur? Giyinip kuşanıp TV'lerde, küplerde, dizilerde boy gösteren, gerekli gördüğünde selülitlerini bile reklâm amaçlı olarak gösteren kadın sanatçılara düşen toplumsal görevler yok mudur? (Devam Edecek)Bakan Koç yine güldürdü!Yaptıklarının her biri ağlanacak şeyler aslında ama ne diyoruz Türkiye'de; "güleriz biz ağlanacak halimize"... Onun için yine gülmeye çalışalım...Önce "Ben Müslüman değil miyim, neden görmek istemeyeyim", sonra "Ben yerinde görecektim, bürokratlar yanlış anlamış", bunları yutruramayınca da isim verip müfettişler tarafından sorguya çekilmesini sağladığı, kurban olarak seçtiği 11 Kültür ve Turizm Müdürü Doç. Dr. Ahmet Bilgili'nin üstüne suçu atma.Hem de ne komik, ne kara mizah bir iddia ile: "Yeni ve gümüş bir kutu yaptıracaktık, kutuyu görmek istedim, o havaalanına getirmiş"... Burada Sakal-ı Şerife ne kadar önem(!) verdiklerini gösteren "gümüş kutu" vurgulaması ayrı bir aldatmacadır.Ama bu kadar komedi yeter artık. Daha fazla gülmek istemiyoruz Bakan Koç! Fehmi Koru yabancı bir devlet başkanının Sakal-ı Şerifi ödünç istemesinin doğal olduğunu, olayda saygısızlık olmadığını, medyanın çarpıttığınıiddia etmiş.Hayır Sayın Koru, gücenmeyin ama asıl bu sözlerde kesinlikle hata var. Bugüne kadar yabancı devletler elimizdeki tarih, kültür varlıklarının yansından çoğunu çalıp kendi müzelerine koydular. Bugün Anadolu medeniyetlerine ait en güzel eserleri onların müzelerinde görebiliyorsunuz. Sakal-ı Şerif gibi hem tarihi, hem kutsal, tüm topluma ve tüm kuşaklara ait bir emanet, sorgusuz sualsiz, sadece Başbakan'ın kararıyla yabancı bir devlet başkanına verilemez. Verilirse bu koca bir saygısızlıktır ve medya olayı doğru şekilde yorumlamıştır.Şimdi topluma bir açıklama borçlular gerçekten. Kesinlikle! Ama bu, artık hiçbir sözüne güven duyulmayan, Attilâ İhan'ın cenaze töreninde halkın "istemiyoruz" diye topluca yuhaladığı Bakan'dan değil, Başbakan'dan bekleniyor.Tayyip Erdoğan doğrunun ne olduğunu -unutturmaya çalışmadan- açıklamalıdır!

Devamını Oku

Tatlıses'le Erdoğan'ın benzer tepkileri!

13 Ekim 2005

İbrahim Tatlıses namlı "son imparator" iki gün önce canlı yayında esmiş savurmuş yine... Yazı tura atmakla ilgili bir uyandan sonra medyayı kastederek yaptığı "Ulan şerefsizler, utanmazlar siz mi bana Atatürkçülüğü öğreteceksiniz. Yuh be size yuh. Ulan oğlum adam olun adam..." mealindeki bağırmalara milyonlarca izleyici şahit olmuş.Okuyunca "Eh, ne de olsa ibrahim Tatiıses. O bir kabadayı. O bir maço. Üstelik dokunulmazlığı var, bugüne kadar hangi yaptığının hesabı soruldu ki bunun sorulsun... Aynı sözleri bir basın mensubu ona söylese hakkında derhal 'ağır hakaretten' ceza ve tazminat davası açılırdı, ama ibrahim Bey'e yoo... Olur mu hiç" düşünceleri geçti aklımdan.Sonra şunları düşündüm; bir başka ülkede de sanatçılar buna benzer şeyler yapar mı, yapmış mıdır acaba?.. Aklımdan bati, doğu hatırlayabildiğim bütün ülke isimleri bir bir geçti, hiç birinde olabileceğine ihtimal veremedim. Yine bana kompleks, yine bana ümitsizlik kaldı...Gençleri, toplumu olumsuz etkilemesin diye programlar kaldınlıyordu bir yanda ama öte yanda sınırsız özgürlüğe sahip bir sanatçı ağzının doluşunca küfürler, hakaretler yağdırabiliyor ve kimsenin gıkı çıkmıyordu. Pavarotti bile olsa bu kadar sorumsuzluğa sessiz kalınamaz oysa, sanatçı olmak böylesi şiddet gösterilerine hak kazandırmaz...İki gündür bu düşüncelerin etkisi altındayken dün baktim Başbakan Tayyip Erdoğan Tatiıses'inkine oldukça benzer bir üslûpla Deniz Baykal'a çatiyor. Saykal'in "yabancı sermaye geliyor" maskesi altında devlete ait alanların Meclis'te tartışılmadan, ihale açılmadan istenen yabancılara keyfi şekilde verilmesine yaptığı itiraza karşı "bunlar sermaye ırkçısı, bazılarının deyimine göre 'eski komünist kafa', 'istemezükcü zihniyetine sahip "korku anaforcuları sözlerini hışımla söylüyor. Baykal ise Erdoğan'ı "kendini şeyh sanmakla, devlete ait kararları tek başına vermekle" suçluyor.Kısacası zirvede mükellef bir şiddet görüntüsü...Başbakan'a kim öğretecek?Türkiye bu bakımdan ne yazık ki çok şanssız bir ülke... Şimdi böyle davranılmayacağını Başbakan'a öğretmek de "milletin sesi olarak" basına mı düşecek? Basın susarsa bu saygısız ortam sonsuza kadar mı sürecek?Açın bakın, Ata isimli gencin ölümünden sonra hâlâ devam ermekte olan gelinli kaynanalı programlarda üç kişi, üç dakika yanyana duramıyor, koskoca insanlar birbirlerinin neredeyse gözünü oyacak noktaya gelip sinir krizleri geçiriyorlar... Bu görüntüler toplumumuzun durumu hakkında yeterli ipucu veriyor aslında, düşünmek lâzım.Asıl düşünmesi gerekenler de toplumun örnek modelleridir. Ünlüleri, mesleklerin önde gelen isimleri, siyasetçileridir.Baykal'a gelince... CHP'nin ve Deniz Baykal'in (AB'ye itirazdan başlayarak) hatalı tepkileri oldu, ara sıra oluyor ama AKP'nin iktidar partisi olarak yasa, kural dinlemeden yaptığı hatalar kabul edilebilirse onlar da edilebilir. Devlet alanlarını yabancılara keyfi tahsis, özelleştirme gibi konulardaki tepkiler ise her ülkede aynen görülebilecek tepkilerdir.Başbakan Erdoğan'ın görevi ana muhalefet partisini bu tepkilerden dolayı aşağılamak, çaktırmadan halka şikayet etmek, hakaret etmek değil onlara gereken açıklamaları zamanında ve demokrasi kurallan içinde yapmaktır.Dürüst siyaset bunu gerektirir.Not: Sakal-ı Şerif konusunda kendisi sorumlu tutulmasına ve bu da parti genelbaşkanları ve köşe yazarları tarafından ifade edilmesine rağmen Başbakan açıklama yapmamakta İsrar ediyor. Hz. Peygamberin kutsal emaneti için biraz vakit ayırmasını rica ediyoruz, soranların sayısı oldukça fazla!

Devamını Oku

Gecekonduda iftar ne demek?

11 Ekim 2005

Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan yanına bakan eşlerini de alarak Ankara ve İstanbul'un gecekondu mahallelerinde iftara gidiyor. Bugünkü haber gündeminde bunu istikrarlı bir şekilde yaptığı haberi, Altındağ'da bir evde kendisine hazırlanan iftarın menusu ile birlikte verilmiş.Dalyan köfte, şekerpare, barbunya, mercimek çorbası gibi yemekleri okurken merak ettim, acaba o aile normal zamanda da her iftarında bu kadar çeşidi bir arada görüyor mu? Yoksa Emine Hanım, bakan ve belediye başkanı eşleri geliyor diye özel bir maddi yükle mi karşılıyorlar? Bu yemeklerin masrafını veya kendisini giden kişiler mi üstleniyor?Başka merak ettiğim şeyler de var; örneğin Emine Erdoğan bu davranışlarıyla hangi mesajı vermek istiyor; "Bakmayın siz bizim bugünkü şaşaalı yaşantımıza, biz de buralardan geldik mi?" demek oluyor bu, yoksa "Bakın biz ne kadar mütevazı insanlarız, gelip sizin fakir sofranızda, yer masasında yemek yiyoruz, bugüne kadar diğer başbakan eşleri bunu yapmadı" mı?Zira eğer fakir insanlara, gecekondularda yaşayanlara gerçekten yardım edilmek isteniyorsa bunu 30 günde, 30 eve yemeğe giderek ve sadece o ailelerin sorunlarını dinleyerek yapamazsınız. Belki kitapsız, masasız okullarına bunları sağlayarak, hiç okulları yoksa okul yaptırarak, kız çocukların eşit şekilde eğitimini gözeterek, işsizlerine iş imkânı yaratarak, kadınlarına nüfus plânlaması öğreterek ve sağlık taraması sağlayarak, sığınma evleri yaptırarak, belki mahallelerde bedava pide dağıtarak veya toplu iftar sofraları hazırlatıp onlara özel bir "yemek ve sohbet" fırsatı sunarak yapabilirsiniz.Bunların çoğunu şahıslar ve belli kuruluşlar üstlenerek yapabildiğine göre hükümet üyelerinin eşleri de güçlerini birleştirip yapabilir. Eşlerinden yardım ve çözüm önerisi alabilir. İmren Aykut tek başına ÇESAV'ı kurdu ve şimdiye kadar kaç kimsesiz kıza eğitim ve iş imkânı sundu. Bir kısmını evlendirdi, yuva sahibi de yaptı. Gecekondularda iftar yapıp bunların haberini duyurmak biraz popülizm, kolay reklam, kolay parti propagandası oluyor. Size de öyle gelmiyor mu?Topbaş'la sohbet!Pazartesi akşamı AKM'de Ülkü Erakalın'ın 60 yıllık sinema arşivi gösterisi sonrasında Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'la uzun uzun konuştuk. Sohbetimizin ana konusu, tahmin edebileceğiniz gibi AKP'lilerin Göztepe Parkı'na yapmak istedikleri camiidi.Bu haber ilk duyulduğunda "Durun bakalım her karar değişebilir, ayrıca benim veto hakkını da var" diyen Başkan Topbaş doğrusu bu ya o sözleri hiç hatırlamıyor gibiydi. Benim 'Belediye meclisindeki AKP'li üyeler kararda İsrarlı, ne olacak şimdi?' soruma 'Ama sonuçta bu meclis kararı, kimse bir şey diyemez. Ancak belki caminin yeri ile ilgili yeni bir plânüyelere kabul ettirebilirse durum değişebilir" cevabını verdi."Kadıköy bölgesini, Kadıköy Belediyesi'nden iyi kim bilebilir. Kadıköy Belediye Başkanı 'gerek olmadığı gibi böyle bir talep de yok' diyor, bu İsrarın nedeni nedir" soruma karşılık ise "Karar İstanbul Belediye Meclisi'ne ait" dedi.Salı günü gazetelerde Başkan'in "Benim veto hakkım yok" sözleriyle bir önceki akşamki kesin tavrını birleştirince bu caminin o parka mutlaka yapılacağı hissi geldi bana... Plân tadili yapılsa bile meclisin eski kararında İsrar edeceğini sanıyorum.Başkan'ın önce veto hakkının olduğunu, sonra olmadığını söylemesine de inanın bir anlam veremiyorum.

Devamını Oku

Ben size dememiş miydim?

10 Ekim 2005

Gazeteciler arasında espri konusudur "Ben söylememişmiydim?" lâfı... Ama gelin görün ki zaman geliyor bunu tekrarlamak zorunda kalıyorsunuz.Söylemeye bile dilim varmıyor; "Kültür" Bakanı, koskoca Türkiye'nin Kültür Bakanı, her skandaldan sonra yaptığı gibi "bana hiçbir şart altında kimseler dokunamaz" havasında kasım kasım kasılarak "Benden önce bunu kimse yapmamış, Sakal-ı Şerifi havaalanına getirtmekle tarihe geçtim" demiş. Tarihe geçti gerçekten de, devleti bırakın hiçbir kurum veya kuruluşta asla olmayacak, toplum tarafından da kabul edilmeyecek ve büyük tepki görecek her şeyi yapmakla zaten çoktan berbat bir şekilde tarihe geçti. Hatırlayacaksınız, birkaç gün önce "Tarihe geçmenin muhtelif metodları" başlıklı yazımda Türkiye'de rezaletle de, ihanetle de olsa tarihe geçme arzusunda olanları yazmıştım, işte buyrun, ağzıyla itiraf eden bir bakan...Dünkü yazımda 'Kabeyi de ayağına getirtmeyi düşünür mü acaba' diye sormakta haklıymışım, bu bakan onu da düşünür. Çekinmeden de söyler... Bakın şimdi, burada Bakan düzeyinde, ülkeyi, milleti temsil eden bir siyasetçi tarafından söylenen bütün yalanların yanında çok ağır bir suç daha var; kendi toplumunu aptal yerine koymak... Hem "dindarlar, inananlar, Müslümanlar" diye her nedenle ortaya çıkıp toplumda din üzerinden ayrımcılık, bölücülük yapan bir partinin bakanı olacaksın, hem de bütün Müslümanların kutsal bildiği bir emaneti ayağına getirteceksin. Sonra da çocuk aldatır gibi "Ben Müslüman değil miyim, neden olmasın"dan başlayıp "bürokratlar yanlış anlamış"a varan abuk cevapları sıralayacaksın.Alay ediyorEller cepte, alaylı alaylı gülerek...Bir bakan, eğer Başbakanla ilgili bir durum veya her halükârda yerinden kesin oynamayacağına dair yüzde yüz güveni olmasa bunu yapamaz... Aslında sadece bir bakan değil, bir hükümet toptan bu kadar büyük hatalara, ölçüsüzlüklere karşılık böylesine sorumsuz fütursuz davranamaz.Atilla Koç'un yaptıkları, bütün bu sorumsuz davranışları yalnız kendisini değil, Başbakan'ı da bağlıyor. Bu olayları gören herkes Başbakan'ın haberi olmadan böylesine cesaret gösterilemeyeceğini biliyor.Son olayda ise Koç'un tavrı, Sakal-ı Şerifin (hiç tartışılmadan, izin çıkarılmadan, gizlice) yurt dışına gönderileceğini, bunun da Başbakan'ın isteğiyle yapıldığını açıkça anlatıyor.Hattâ benim aklıma gelen, Atilla Koç olayı üstüne aldığı için kendisine teşekkür bile edildiğidir. Aklıma geliyor, ona söz geçiremiyorum ne yapalım...Şimdi hepimiz bir düşünelim bakalım; bol keseden atıp tutmakla, her fırsatta vatandaşın duygularını istismar etmekle mi daha makbul Müslüman olunur, yoksa Hz. Peygamber'in emanetine herkes gibi saygı göstermekle mi?Bu arada, Başbakan bu konuda ne düşünüyor hâlâ duyamadık, umarını siz bu satırları okurken duymuş oluruz!

Devamını Oku