Geçen Pazartesi ve Salı günü hakim, savcı ve Adalet Bakanlığı müfettişlerinin geleceğini tamamen adalet bakanlarının kararına bağlı kılan Hakimler-Savcılar Kanunu'ndan söz etmiştim.Bu durumda, diyelim ki Van'da tutuklanan üniversite rektörüyle ilgili olarak müfettişler soruşturma yapıyor. Konuştukları kişilerden 100'ü olumlu, 10'u olumsuz ifade verse bile müfettişler 10 kişinin söylediklerini raporlarına almayı tercih edebilir. Hepsi böyledir demiyorum ama gelecekleri kanunla adalet bakanının iki dudağı arasına bırakılmışsa sonucun bundan etkilenmeyeceğini kim iddia edebilir?Bu durumda dokunulmazlıklar kaldırılsa da hakim ve savcıların önlerine gelen dosyalarda, davalarda gelecek korkusu olmadan gerekeni yapabileceklerine kim inanabilir?Demek ki adalet bakanları önemli adli olaylarla hiçbir ilgileri yokmuş gibi görünseler de kanun yoluyla gereğinden fazla ilgileri oluyor. Bu durumda verilen kararların gerçeği yansıttığına güvenmenin de gereğinden fazla iyimserlik olacağı gibi...Şimdi önümüzde üç ciddi soru var;1) Toplum olarak her şeyden önce bu kanunun değişmesi ve yargının bağımsız hale getirilmesi için ACİLEN ne yapabiliriz?2) Hakimler-Savcılar Kanunu bu şekilde dururken, Adalet Bakanlığı örneğin Rektör Yücel Aşkın davasının en adil şekilde yürütüldüğüne toplumu nasıl inandırır?3) Sayın Bakan Cemil Çiçek de bu durumda yargının bağımsız olamayacağına ve söz konusu kanunun derhal değişmesi gerektiğine inanmıyor mu?Bizi, dolayısıyla milleti aydınlatırsa çok sevineceğiz.İmren Aykut Bakanları suçluyorKimsesiz yavrulara yapılanlar taş kalplileri bile ağlatır" diyordu gazeteci... Olayı duyar duymaz Malatya'ya gitmiş, haftalarca sabırla yuva çocuklarına bakıcılar tarafından uygulanan şiddeti belgelemişti.Vahşet denebilecek bu tür olayların Türkiye'de çok sık görülmesinin nedeni kötü ruhlu insanların buraya toplanmış olması mıdır yoksa sakat sistem mi? Bu sorunun cevabını 6 yıl önce ÇESAV isimli bir vakıf kurarak bugüne kadar 40 kız çocuğunu en iyi şekilde yetiştiren Kadın ve Aileden Sorumlu Eski Devlet Bakanı İmren Aykut veriyor: "Çocuk Esirgeme Kurumu artik işlevini yitirmiş, süresi dolmuş bir kurumdur ve yenilenmesi gerekiyor.Devlet bu görevi ancak gönüllü kuruluşlarla, vakıflarla, başarısı ispatlanmış örnekleri çoğaltarak yürütebilir. Oysa burada küçücük çocuklar, uzman elemanlar yerine psikolojisi bu işi yapmaya müsait olup olmadığı bilinmeyen yöneticilere ve cahil bakıcılara emanet ediliyor."Sistem değişmeliÇESAV'ı hiçbir destek almadan, kendi imkânlarıyla kurduğunu, bugüne kadar yürüttüğünü, Ankara ve istanbul'da açtığı evlerde SHÇEK'ten aldığı 40 kız çocuğunu yetiştirdiğini, aynı zamanda psikolog yardımıyla onlara rehabilitasyon uygulandığını anlatan Aykut sevgiyle büyüyen gençlerin mutlu şekilde eğitim aldığını, yuva kurduğunu da söyleyerek devam ediyor:"Evden ayrılanların yerine hemen yenilerini alıyoruz. Başarıyla yürüttüğümüz bu modeli anlatmak ve istedikleri takdirde SHÇEK'te de uygulanmasına yardımcı olmak için eski Bakan Hasan Gemici'yle görüştüm. Daha sonraki Bakan Güldal Akşit'e de gittim. Devletin Çocuk Esirgeme Kurumu'ndan aldığımız çocuklara nasıl baktığımızı merak etmediler. İlgilenmediler, bir teşekkür bile etmediler.Oysa destek görsem diğer şehirlerde de açabilirdim. Bakanların öncülük etmesi, teşvik etmesi, başarılı olmuş modelleri gönüllü kuruluşlara, hayırseverlere göstermesi, vakıf evleri açması lazım. Sistem doğru kurulduktan sonra yürümesi hiç zor değil. Ama ilgilenmezseniz işte böyle kimsesiz çocuklar dayaktan tecavüze kadar her türlü şiddetle karşılaşıp perişan oluyorlar. Çok yazık!"Bakanların, yozlaşmış olduğu defalarca kanıtlanmış bir sistemi değiştirmek için küçük parmaklarını bile oynatmadığını bir başka bakanın ağzından duyuyoruz.Simdi söyleyin; "Suçlular hesap versin" demekte haksız mıyız?
Gazetelerde onlarla ilgili haberlere baktıkça susmanın ne kadar zor olduğunu anlıyorum. Yalanlar, yanlışlar, bilmeden haksızca suçlamalar giderek dozunu arttırıyor.Yakın bir arkadaşları olarak ben dayanamıyorum, onlar kimbilir neler hissediyorlardır. Bırakın insanların özel alanlarına teklifsizce girmeyi (üstelik bilmeden aüp tutarak yazmayı), bu toplumu sanatlanyla yıllardır etkilemiş, eğlendirmiş, gerekli mesajları vermiş iki değerli sanatçı bunu hak ediyor mu?İlk kez ayrıldıklarında başkalarıyla ilişkileri olduğu bile yazılmıştı. Bu haberi duyduğu anda Oya Başar'ın yanındaydım ve inanın bana o yalan haberi yazan kişi ne tür bir üzüntüye sebep olduğunu bilse çok ama çok pişman olurdu.Oya Başar akıllı, dürüst ve ilkeli bir kadın. Evliliğini, ayrılığını, çocuklarını, ne kadar mağdur olduğunu anlatıp duygu sömürüsü yapan, en özel olaylarını bile reklâm için kullanan kadınlardan değil... Kendisi de en az eşi kadar başarılı, son derece yetenekli bir sanatçı olmasına rağmen senelerce eşinin yanında kendi reklâmını yapmadan, ön plâna çıkmadan sessiz sedasız çalışmış bir kadın. Bu durumda bile gazetelere, TV'lere çıkıp güzel mavi gözlerini kırpıştırarak ağlamıyor, kimseyi suçlamıyor, magazin haberi üretmiyor. Ama işte fazla sessiz olmak da aleyhinize kullanılabiliyor Türkiye'de.Sanattan gelen sanata...Önceden duysa benim de yazmamı istemezdi, nitekim yazılan haberlere üzülmesine rağmen "Nasıl olsa geçer, unutulur" diyen de kendisi. Ama tüm nedenlerin ona bağlanması açıkçası çektiği üzüntülere şahit olan bir arkadaşı olarak beni rahatsız ediyor.Önce şunu söyleyeyim; haberciler zahmet edip boşuna mal varlıklarının peşine düşmesinler zira onlar kazandıkları paranın yüzde 90'ını yine sanata, yeni projelere yatıran bir çift idiler. Levent'teki evleri ve birkaç arabaları ile bir deyazlık ev dışında saraylar, konaklar filân yok. Ne bugüne kadar aralarında mal-mülk, para sorunu olduğunu, ne de bundan sonra olacağını hiç sanmıyorum. Birlikte 28 yıl geçirmiş, birbirini sevmiş, iki çocuk sahibi bir çift için doğal olan budur ve onlar için de aynen bu durum geçerlidir. Her şey ortak kullanımda, her şey paylaşılmakta. İlk boşanmada Oya Başar'ın ortak evlerini hemen boşaltarak bir başka eve çıkması da aynı saygının devamıydı.Farklı görüşler, özel veya mesleki sorunlar insanları zaman içinde çözümsüzlüğe götürebiliyor. Bu herkes için mümkün, aynı mesleği paylaşıp ortak çalışanlar için çok daha kolaylıkla mümkün... Ve iki insanın sanatçı olması, "topluma mal olmuş" olması da özel yaşamları hakkında yalan söylenmesini mazur göstermiyor.Basının göreviOya Başar'ın boşanma kararını Amerika'ya gittiği zaman aldığı yalan. Döndükten sonra Levent Kırca ile evlerinde aylarca beraber yaşadılar. Yaz tatilini Bodrum'da birlikte geçirdiler.Fatma Murat ve Ebru Kural Oya Başar'ın itirazına rağmen Olacak O Kadar'da kalmadı. Tam aksine, Oya Başar'ın oyundan aynlmasıyla çok sevdiği iki arkadaşının da işlerine son verilmesi onun en büyük üzüntüsü oldu.Sahip oldukları arabaları ikisi de ortak kullanırlar. Kimin üzerine kayıtlı olduğunun lâfı bile olmaz.İlk boşanmalarında çıkmayan maddi sorunların bu kez çıkacağını, Levent Kırca'nın zor durumda kalacağını söylemek, oğlu Umut yönetmenlik yapmadığı için Oya Başar'ın kızdığını ve ayrıldığını söylemek de Oya'ya yapılan haksızlıklar. Bunların hepsi yanlış.Basının görevi dedikodu üretmek değil, elde edebiliyorsa gerçekleri yazmaktır.Gerçek ise birbirini seven ama yıllar içinde anlaşmazlığa düşen iki kişinin en doğal olanı yapmasından başka bir şey değil.Her olayı çirkinleştirmekten vazgeçelim artık!Bakan değilse, sorumlu kim?O küçücük kimsesiz çocukların yediği dayaklara, gördüğü maddi/manevi işkencelere hiçbir yürek dayanamaz, anaların yüreği hiç dayanamaz.Malatya'da SHÇEK'e bağlı bir yuvada 0-6 yaş arası çocuklara (bebekler desek daha doğru) kalpsiz hasta ruhlu personelin uyguladığı şiddet Salı akşamı Deşifre programında gösterildi. Kafalarını birbirine tokuşturmaktan metal taslarla dövülmeye kadar aklınıza ne gelirse bu küçücük yavrular hepsiyle karşılaşmış.Daha önce çocuk yuvalarında müdürler ve personel tarafından tacize, tecavüze uğrayan çocuk olaylarında da defalarca yazdık. Benzer şiddet olayları yurtlarda daha gelişmiş kimsesiz çocukların, genç kızların başına da geliyor. Bunları yapanların çoğu cezalarını çekmeden, haklarındaki raporlara rağmen başka çocuk yuvalarına, yurtlara benzer görevlere gönderiliyorlar.Ve sonra Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığın başındakilere, özellikle bakanlara "Nasıl oluyor da bu olaylar en çok Türkiye'de görülüyor" sorusu sorulduğunda onlar bizden daha çok ağlaşıyor, sızlanıyor, başkalarını suçluyor.Neymiş efendim; kendileri görevden alıyormuş ama mahkeme geri iade ediyormuş. Bakanın böyle bir şikayete hakkı yoktur. Yapamıyorsa, sorumluluğunu taşıyamıyor, çözüm yaratamıyorsa o koltukta bir gün bile oturmaması gerekir.Şu anda sorumlu Nimet Çubukçu'dur. Devletin sayılı çocuk yuvasını denetlemeyen, denetletemeyen, hata yapanın cezasını en ağır şekilde çekeceğini tüm görevlilere bildirerek disiplini sağlayamayan bakan o göreve lâyık değildir.Taciz, tecavüz, işkence yapan görevliler ne hakla sesini, şikayetini duyurma imkânı bile olmayan anasız, babasız çocukların başına gönderilebilir?Devlet kurumlarında böyle korku filmleri çevrilen bir ülkede devlet okul önünden çocuk kaçırıp tecavüz eden sapıkları nasıl durdurabilir?İşte sonunda yine "dokunulmazlık" konusuna, yasalara, cezalara geliyoruz. Hangi konuya el atsanız altından hukuk çıkıyor. Böylesi bir vahşete neden olan, görevini yapamayan herkese uygulanacak bir yaptırım olmalı.Bakan Nimet Çubukçu bu olayın bir numaralı sorumlusudur. Ve hesabını millete vermek zorundadır.Çocuk yuvalarını gerekiyorsa her gün neden denetlemediğini açıklasın. O koltuklara sadece iftar ziyafeti gezmek için gelmiyorlar!Sevgili okurlarım, dün sayfaya gelen ilân nedeniyle devam edemediğim "Dokunulmazlıklar kalksa da" başlıklı yazıyı yarın vereceğim. Gecikmeden dolayı üzgünüm.
Adaletin siyasete bağımlı olmasından daha ürkütücü bir şey olabilir mi? Cevabı yine ben vereyim; olamaz ama bizdeki durum bu işte..."Nasıl oluyor da oluyor" diyorsanız dinleyin. Kaldırılması gereken ama hükümetlerin -elbette- çok işine geldiği için bir türlü kaldırılmayan Hakimler-Savcılar Kanunu hakkında kısa birkaç bilgi vereyim size:1) Bu kanuna göre hakim ve savcılar ne tür bir suç işlerlerse işlesinler haklarında inceleme ve soruşturma yapılması Adalet Bakanlığı'nın iznine bağlı (yani bir bakan isterse, en ağır sucu işleyen hakimi bile koruyabilir.)2) Adalet Bakanı, hakim ve savcılarla ilgili soruşturmayı adalet müfettişleri veya o hakim ve savcıdan daha kıdemli hakim ve savcılarla yaptırır.3) Bakan istediği savcıyı (bir günlük savcı bile olsa) müfettiş yaparak Ankara'ya aldırdığı gibi, isterse tümünün işine bir anda son verebilir ve bu müfettişlerin idari yargıya başvurup hakkını arama hakkı da yoktur. (Yani karan verecek müfettişin veya savcıların geleceği de bakanların elindedir.) 4) Hangi hakim veya savcının nereye atanacağını da, yani bütün atama kararnamelerini de Adalet Bakanlığı belirler. Görüldüğü gibi adalet bakanlarının izni olmadan Hakimler Yüksek Kurulu'nun bile bir şey yapması mümkün değil. Kısacası Türkiye'deki adalet bakardan dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek yetkilerle donatılmış durumda. Yarın "Dokunulmazlıklar kaldırılsa da" başlıklı yazıyla devam edeceğim.Medeni Kanun yeniden!Artık bilmeyeniniz yok sayılır, Medeni Kanun un Mal Rejimi Yürürlük Maddesi Türkiye'deki kadın nüfusun yarısına ayırımcılık ve büyük bir haksızlık yaratacak şekilde, yasa çıkarken son anda değiştirilmişti.O günden beri kadın kuruluşları, hukukçular ve bizler bu haksızlığın giderilmesini, devletin kadınlara "ekonomik şiddet anlamına gelen" bu hatayı sürdürmemesini defalarca gündeme getirmemize rağmen (başka konularda kadın haklarını pek gözetiyor görünen hükümet bu konuda bir girişimde bulunmadı.Diğer kadın programlan ekranları ağlayan kadınlarla doldurmakla meşgulken Kanaltürk'ün Kadınlar Klübü programı aylardır bu konuyuişleyerek hukukçulara destek veriyor. Bugün, toplanan binlerce imza ile birlikte Meclis'e gidecek olan Kadınlar Klübü ve hukukçular 10. Maddenin altında muhalefet şerhi de bulunan AKP'nin bu konuyu ele almasını isteyecekler. İlk kez bir kadın programının Meclis'ten yapılacak yayınını 14-16 arasında Kanaltürk'ten izleyebilirsiniz.Mazaret beyanı!Bilirsiniz mazeret aramam, kafadan özüre girerim hemen imlâ hatası olunca... Ama bu kez ciddi mazeretim var; bir haftadır grip nedeniyle yazılarımı şaşı bakarak yazdığım ve ısrarla yazmayı sürdürdüğüm için ortaya çıkan bir durum...Yazılar bilgisayara dizgideki arkadaşlarımız tarafından aktarılınca "orijinal" kelimesi orjinal, "indirgemek" kelimesi ingirgemek (yine şükrediyorum "fingirdemek" de olabilirdi), genel anlamda "tiyatro" ise özel hale getirilerek Tiyatro şeklinde değişivermiş.Şikâyetleri yazıişlerinden (yazımı sisteme aktaran) Yasemin alıyor. Ama yine de ben özür diliyorum.
Orhan Pamuk birkaç karar değişikliğinden sonra nihayet kararlı olmaya karar vererek Avrupa'da "Sözlerimin arkasında duruyorum" demiş. CNN'de değiştirdiği sözlerini bir kez daha orjinal haline çevirdikten sonra da Başbakan Erdoğan'ı, "kararsız" bulduğunu söyleyerek eleştirmiş. Yine yanılıyor.Cumartesi akşamı TV'de müsteşarı Ömer Dinçer'i YÖK'e karşı savunurken dişlerini sıkarak yaptığı konuşmayı izleseydi, Başbakan'ın istediği konuda ne kadar kararlı olduğunu görürdü."Anketleri görüyorlar, komplo kuruyorlar. Ama güneş balçıkla sıvanmaz. Sizin vereceğiniz hakka ihtiyacı yok onun..." sözlerini, "intihal" yaptığı için öğretim görevlisi olma hakkı elinden alınan Dinçer nedeniyle YÖK'e söylüyordu.Üniversite rektörlerine düşman olan ve onlarla kavgaya girişen bir hükümet yer yüzünde görülmemiştir. Nitekim Van'a giden YÖK Başkanı ile rektörleri yuhalamak için toplanmış küçük bir grubun yaptıkları da trajikomik bir manzaraydı doğrusu...Türkiye'yi yeniden istikrarsızlığa, kavgaya, anarşiye sürükleyerek ne yapmak istiyorlar belli değil. Aslında belli ama açıklaması zor ve acı. Asıl acı olan da ülkeye zarar verecek eylemleri hiç çekinmeden yaparken anketlerde hâlâ kendilerine güven gösteren halk kitlesinin omuzuna basıyor olmaları.Dün, Ceviz Kabuğu programındaki konuşmalardan söz etmiştim. Malatya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu'nun "Türk üniversitelerinin dünya bilimsel yayın sıralamasında AB ülkelerinin çoğunu geride bırakarak 22. olduğunu, ilk ve orta öğretimin durumunun ise facia olduğunu, buna rağmen Hükümet'in Türk eğitim sisteminin bütün sorunu üniversitelermiş gibi gösterme çabasına girdiğini, bunun nedenini ise üniversiteleri Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı bir daireye ingirgemek şeklinde açıkladığı" konuşması aydınlatıcıydı.Asıl çok önemli olan ve bugüne kadar çoğumuzun fazla dikkat etmediği ama aslında adaletle ilgili bir çok sorunun kilidi olan noktayı eski Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş söyledi o gece...O önemli nokta "12 Eylül'den sonra çıkarılan ve bugüne kadar hiçbir hükümetin değiştirmeye yanaşmadığı "Hakimler-Savcılar Kanunu" idi. Bu kanun nedeniyle tüm güç, tüm yetki adalet bakanlarında. Ve orada durdukça yargının bağımsız olması da imkânsız. Yarına anlatacağım, zira bunu anlamamız çok önemli!Çıplak sunucular (2)Ekranlarda konuşulacak bu kadar sorun varken tek konu kıyafet olabilir mi" diyerek bitirmiştik dün. Eğer öyleyse ve hele sorun Ebru Akel'in kıyafetleriyse, diyebiliriz ki estetiğe uygun ve çıplaklığı abartmayan bir kıyafetten normal insanlar rahatsız olmaz. Rahatsız edici olan, cinselliğin malzeme olarak kullanılmasıdır ki bunu yapan birkaç kişi bellidir zaten ve Ebru Akel bunlardan biri değildir. Televizyon kanallarına bir düzen, hiçbir mesajı olmayan programların yanına yeterli sayıda eğitici (şiddet, yasalar, okul önlerinden çocuk kaçırılmasını önleyici uyarılar, din, sanat, kültür ve diğer konularda) program koyma zorunluluğu getirilmeli, doğru...Ama buna başlama noktası kadın kıyafetleri değil. Hele de hakem döven, en ağır küfürleri eden, silâh çeken AKP'li milletvekillerinin görüntüleri TV'lerde sık sık halka gösterilirken..."Önce kendinizden başlatan düzelmeyi" demez mi o halk?Müze gezerkenKültür Bakanı Atilla Koç Tayland'da müzeleri dolaşırken 'Tayland'da gözlemlediğim kadarıyla bunlarda cinsellik çok serbest" demiş. Büyük bir heykeli veya tabloyu inceledikten sonra yapmış bunu... Tablolarda ve heykellerdeki çıplaklığa bakarak böyle bir söz sarfeden bakandan Tiyatro veya bir başka sanat dalıyla ilgili olarak ne bekleyebilirsiniz?İşte Türkiye'de olanı... Devlet Tiyatrosunu üç günde alt üst etmesini... Başarılı genel müdürü görevden alarak ödüllendirip(!) değerli sanatçılarımızı, en zor eserlerde dünya çapında oyun sergileyen Ayten Gökçer'leri, Can Gürzap'lan, Çetin Tekindor'lan "bankamatik sanatçı" diyerek gücendirmesini.Hiç doğru bir şey yapmamaya yemin etmiş gibi sanki!
Cuma akşamı Ceviz Kabuğu programının konusu Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın tutuklanması idi. Malatya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu'nun "üniversitelere siyasi müdahale' yi çok güzel açıkladığı, eski Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş'ın "Türkiye'de yargı bağımsızlığı yoktur" dediği programda söylenenlerden daha sonra söz edeceğim. Şimdilik, bir izleyici tarafından sorulan "gecenin en iyi sorusu" nu tekrarlamak istiyorum. Hükümetin, işine gelmediği zamanlarda, örneğin dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda "Yargı bağımsız değil, nasıl güvenelim" dediğini, Rektör'ün tutuklanmasına tüm rektörlerin karşı çıkmasını ise "bağımsız yargıya baskı" olarak değerlendirdiğini söyleyen ve bukomik çelişkiyi vurgulayan izleyici "Madem ki yargı bağımsız, kaldırsınlar o zaman dokunulmazlıkları diyordu.İşte buna şapka çıkarılır... Şimdi biz, milletçe aynen temiz toplum için 1 dakika karanlık eylemi gibi bir "dokunulmazlık" eylemi yapsak, sivil toplum kuruluşları toplu şekilde bunu başlatsa ve başlangıç noktası da "Hükümet de, milletin Meclis'i de her vatandaş gibi bağımsız yargıya güvenmeli" olsa ne muhteşem olur biliyor musunuz?Bunun karşısında duramazlar. Dokunulmazlıkları kaldırmak zorunda kalırlar, rafa kalkan dosyalar iner, milletvekili küfürleri, silâh çekmeleri, hakem dayaklan anında biter.Ve önce Meclis temizlenir. Söyleyin bana Türkiye bunu hak etmiyor mu artık?Çıplak Sunucular!AKP'li 40 vekil gelin-kaynana programlarıyla ilgili Meclis araştırması istemiş. Bu güzel.Şiddet programlarını eleştirmişler, bu da güzel.Ama sonunda "Sunuculuk görevini, İsrarla en seksi kıyafetlerle sunan kadınların gitmesini, onların yerine iletişim Fakültesi mezunu gençlerin alınmasını istemişler", burada duralım.Duralım, çünkü bu lâf "Deveye 'boynun eğri' demişler, 'nerem doğru ki' demiş" sözünü çağrıştırıyor. Yani bu vekiller, aynı saatlerde her kanalda yayınlanan benzer saçmalıktaki programların içeriğini, saatlerce süren ve hiçbir olumlu mesaj vermeyen, sadece uyuşturan, göbek attıran ya da dedikodu izleten program görüntülerini, diziden geçilmeyen kanalları bitirdiler de sıra kadınların kıyafetine mi geldi?"Daha kaç yıl ekrandan küfreden türkücüleri, sevgili bulmak ve çocuk doğurmaktan başka konu bilmeyen sunucu-şarkıcı konuşmalarını izleyeceğiz" demek varken tek sorun kıyafet mi?(Devam Edecek)
Yazarlığın bu kadar ucuzladığı, İbrahim Tatlıses'in gazete köşesi sahibi olduğu yerde "olamaz" diye bir şey yoktur artık. Her şey olabilir!Efendim, bütün gazeteleri okuyamıyoruz tabiî, bunu tepkili okurlarım haber verdikten sonra okudum. Bizlerin köşesine konu olması bile yeterli reklâmdır onun için, ama artık bu kötü örneklere son verilmesi gerekiyor, bu nedenle yazacağım. Kendisiyle beraber olan kadınların en hafif şiddet olayı olarak burun kırılması, göz morarması, bacaktan vurulma gibi eylemlerle karşılaştığı bu "baş tacı" türkücü bir gazetenin kendisine verdiği köşede "Kadınlarımız" başlığıyla kadınları anlatmış.Tam "Kız ben seni vurmaz mıyım, saçlarından asmaz mıyım" şarkısına yakışır şekilde...* "Gerekirse onlar için hem ölürüz, hem de 39 yerinden sokak ortasında bıçaklarız, aşağılarız, iter kakarız, çünkü onlar bizim KADINLARIMIZ"* "Uğurlarında hapis yattığımız, uğurlarında prangalar eskittiğimiz kadınlarımız"* "Dışarıda kızgınlığımızı atamadığımız, eve gelince onlara patladığımız, hıncımızı onlardan aldığımız..."* "Dul kaldıkları için şehvet uğruna asıldığımız..."* "Bazen mal gibi görülen, bazen sövülen, dövülen..."* "Uyuduğu için sopa yiyen..."İçinde şiddet, kötülük ve cehalet olmayan tek satır yok denebilir, öyle bir yazı işte. Ve kıdemli, değerli yazarları da olan gazete bu korkunç yazıyı basmış. Kontrol etmeden, topluma karşı en ufak bir sorumluluk hissetmeden yayımlamış.Eğer tirajını 50-100 kadar arttırıyorsa yeter ona çünkü... Başka sorun yok! Bu mudur gazeteci sorumluluğu, bu mudur basın? Haydi yazarlık bu kadar ucuz, topluma verilen zararın da mı önemi yok? O kıdemli yazarlar böylesi bir yanlışa nasıl susuyorlar?Bunları halkına TV'leriyle, gazeteleriyle sunan bir medyanın bulunduğu ülkenin kadın mezbahasına dönmesi elbette kaçınılmazdır.Son haber; Gaziantep'te 26 yaşındaki karısı ile iki çocuğunu bıçaklayarak öldüren bir baba... Bu tür haberleri medeni ülkelerde duymazsınız. Adı üstünde "medeni" dirler çünkü... O ülkelerin yönetimleri toplumlarını sistematik bir şekilde eğitir, şiddetin hiçbir şeye çözüm olmayacağını öğretirken bir yandan da vatandaşının güvenliği için her önlemi alır. Bu da yetmezse yasalarını uygular, şiddeti ağır yaptıranlarla önler.Şiddete uğrayan kadınların emniyette olacağı, iyi korunan ve adresi gizlenen "sığınma evleri" açar. Bizdeki gibi "40 milyon kadın nüfusa 9 sığınma evi" olarak değil, yüzlercesini...AKP Hükümeti bunu kolayca yapabilecekken yapmadı. Aksine mevcut sığınma evleri bile kapatıldı. Hiçbirine devlet desteği verilmedi.Şimdi, her kötü olayından sonra yaptıktarı gibi, "kadınlan bıçaklarız, asarız, keseriz" yazısından sonra da kadınlar gidip türkücü Tatlıses'in programında göbek atacaklar. Atsınlar...İnsanda beyin olmayınca... İlke, onur ve hiçbir değer kalmayınca sınırlar yok olur demiştik.Tek bildikleri şey göbek atmak ise şiddet sırası kendilerine gelene kadar atsınlar atabildikleri kadar!Ama hiç değilse saygısı, onuru, vicdanı olanlar önlesin bu gidişi. Birileri "saçmalamaya" dur desin artık!
Bugün yazacağımı söylediğim, CNN'deki programa katılan bir İletişim Fakültesi öğrencisinin mektubu Ertuğrul Özkök'e de gönderilmiş. Dün bu mektuptan söz ederek başladığı yazısında o da benim gibi Orhan Pamuk'a sormak istediği soruları veriyor, Pamuk'un "Ölen 30 bin kişi arasında Türk askerleri de var" düzeltmesinin yabancı basında hiç yer almadığını söylüyor ve yazısını "Orhan Pamuk Nobel'i alana kadar bir daha onunla ilgili yazı yazmayacağını" söyleyerek bitiriyordu.Sayın Özkök, bu kararı vermesinin önemli nedenleri arasında kendisine yapılan "Adamı hedef gösteriyorsun" "Orhan Pamuk'u eleştirmek sana yakışıyor mu" türü baskıların, hakkında dava açılmış olmasının veya kitaplarının toplatılmasının olduğunu da anlatmıştı.Onun yazısını okumadan önce "Ne yapmış olursa olsun sonuçta önemli olan bir Türk'ün Nobel'e aday olması" anlayışının empoze edilmesinden söz ermeyi düşünüyordum. Zira bu anlayış "Sonuca giden yolda her şey mubahtır" demek oluyor ki o zaman işin içinden gerçekten çıkılmaz. Ve bu da bizi yine Özkök'ün "Ölen 30 bin kişi arasında Türk askerleri de var sözü ile Avrupa basınının neden hiç ilgilenmediği" sorusuna götürür... Yabancı basının ve yabancı ödülleri verenlerin belli bir beklentisi olduğu, bu beklentiye uygun hareketleri ve sözleri değerlendirdiği artık açıkça biliniyor. Ülkelerin eleştirilerini, siyasetini onların istediği şekilde konu eden ünlü isimler tam onlara göre bir malzeme...Bunu bulduklarında hemen kapıyor, istedikleri gibi yoğuruyor, röportajlarla ödüllerle onu yüceltiyor ve bir adım daha, bir adım daha ileri gitmesini sağlıyorlar. Hem (gerçeğe uysun uymasın) radikal açıklamalarında, hem de paralel olarak kariyerlerinde...Keşke anlayabilseydiOrhan Pamuk da acaba "düzeltmeleri" yabancı basında yer almayınca bunu görmüş müdür, büyük ihtimalle hayır... Zira ondan çok daha fazla hak eden bunca aydını, dünyanın her köşesindeki olayları en doğru şekliyle irdeleyen, felsefeden psikolojiye, sosyolojiden insan haklarına, iç ve dış siyasete kadar her konuda bilgi sahibi olan profesörleri, yazarları olan bir ülkenin "iki entelektüelinden biri olarak dünya entelektüelleri listesine girmek ve Nobel'e aday olmak böyle bir detay(!)ın gözden kaçmasına yeter de artar bile...Ama keşke görebilseydi... Kendi toplumunun sevgisini, takdirini kazanmanın tüm ödüllerin en değerlisi olduğunu yaşadığı bu deneyimle anlayabilseydi.Ertuğrul Özkök aldığı tepkiler nedeniyle bir daha Pamuk'tan söz ermeyeceğini söylüyor. Oysa basının görevi bence, tepkilere aldırmadan doğru bildiğini yazmayı sürdürmektir.Demek ki bir yazar kendi ülkesini hedef haline getirecek sözleri özgürce söyleyecek ama basın onun sözlerini eleştiremeyecek. PKK gibi azılı bir terör örgütünü "Kürt milisler" olarak tanıtacak ama basın susacak. "Siyasetten hoşlanmıyorum, artık aşk romanı yazacağım" diyecek ama bir yandan siyasetin alâsını yapacak ve basın görmeyecek.Andrew Mango gibi dünya çapında bir İngiliz tarihçi Türkiye'nin tarihini en saygın, en doğru şekliyle anlatmak, haksızlıktan önlemek için hayatını adayacak ve Türk basını, toplumu bunun tam aksini ve üstelik "gerçek benim dediğim gibi olmayabilir" sözleriyle birlikte yapan kendi yazarını eleştirmeyecek. Bu mümkün değildir.Hayal kırıklığı!Şimdi gelelim CNN'deki programa... Orhan Pamuk'a soru sormak için oraya çağrılan İletişim Fakültesi öğrencilerinden biri "öğrenci forumu" programına çıkarılan konuğun öğrenci sorularını kabul etmemesi üzerine stüdyoyu terkettiğini bildiriyor.Orhan Pamuk'un reklâm arasında sinirli bir şekilde elindeki kağıdı sunucuya doğru sallayarak "Daha bunlardan bahsetmedik" dediğini, konuşulacak konuları kendisinin belirlediğini ve soru sormak isteyen öğrencilere dönerek "hiçbir soru sorulmayacağını" söylediğini anlatan 3. sınıf öğrencisi ünlü yazarın bu farklı imajıyla karşılaşınca büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını da sözlerine eklemiş.Hayal kırıklığında yalnız değil, çoğumuz aynı duyguyu paylaşıyoruz ne yazık ki!
Daha Ordu'da kına gecesinde silah çeken ve havaya ateş eden AKP milletvekilleri Eyüp Fatsa ve Enver Yılmaz'a öfkemiz geçmeden, onları örnek alan cahillerin kurşunlarıyla kaybettiğimiz her pırıl pırıl Begüm'ümüz de hepsinin kulaklarını çınlatırken, onları Allah'a havale ederken yenileri çıkıyor ortaya...CHP Kırıkkale Milletvekili Halil Tiryaki Bey, bir futbolcuya "Şeref Tribünü" nden pet şişe atma marifetini gösteren Denizli Milletvekili (ne yapalım ki liderleri seçmiş onlan) Haşim Oral'a "Ben olsam tabanca çekerdim" sözleriyle destek vermiş.Oral'a "pişman mısınız" diye sorulduğunda verdiği cevap "Niye pişman olayım ki? Küfredene sorun pişman mı?"... Şu cevabın güzelliğine, olgunluğuna bakın, tam da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yakışır bir ağız... Bizi güzel temsil etmiş ona bir "Bravo" verelim önce...Aynı soruyu Halil Tiryaki'ye sorduğumuzu düşünecek olursak bu cevabın benzerini alacağımıza hiç şüphe yoktur. Onlar pişman olmazlar, onların ayrıca dokunulmazlığı olduğu için hesap da sorulamaz. Sakal-ı Şerifi ayağına getirten Bakan'a, onu yurtdışına gönderme gayretine girenlere hesap sorulabildiyse bunlara da sorulabilir. Ve bu hesaplar sorulmadığı sürece benzer olaylar sonsuza kadar sürer gider. Küçücük çocuklar, gencecik en mükemmel şekilde yetişmiş Begümler yaşamını sersemlerin, budala, cahil sorumsuzların kursunlanyla yitirmeye, biz milletolarak ağlamaya devam ederiz.Ben bu davranışlarda bulunan milletvekillerinden utanan vatandaşlardanım. Utanıyorum ve bir çoğunuz gibi beni temsil etmek için o Meclis'in çatısı altına girmiş olmalarından derin bir keder duyuyorum.Ama... Sorumsuz milletvekillerini susturamayan, cezalandıramayan sistem, cezalandırılmalarını bizzat istemeyen genel başkanları da bu sözleri aynen hak ediyor.Hiç değilse biz susmayalım artık... Onlan, isimlerini bir daha unutmayacağımız şekilde sık sık teşhir edelim. Madem ki bu dokunulmazlıklar dokunulmaz' dır, hiç değilse biz cezalandıralım onları... Sivil Toplum kuruluşları ve basın susmasın, haykıran tepkisini...Analar ağlamasın, evlatlarının mezarlarına kapanmasın, acılarına dayanamayarak kendi canını almaya kalkmasın artık.Entellektüel kılığında!!!Fransa, 2001 tarihinde Ulusal Meclisi'nde kabul edilen "Fransa Ermeni soykırımını tanır" ifadesinin yer aldığı yasanın tamamlanmamış olduğuna karar vermiş. Yapılacak ilâvede "soykırımın kimler tarafından işlendiği belirtilecek ve Ermeni soykırımının olmadığını söylemek yasaklanarak yaptırım getirilecek miş.Bizim bildiğimize göre Fransa'da zaten bu yaptırım var, olmadığını söylemek de zaten yasak ama Nobel adayı ve (Türkiye'de başka entelektüel yok ya) dünyanın 54. entelektüeli Orhan Pamuk ile "pek haklı bulduğu" konferansçı akademisyenlerin çabalan hırslarını biraz daha depreştirmiş olmalı Fransız milletvekillerinin...Belki daha ağır bir yaptırım istiyorlar. Her ne kadar Türkiye'nin, kendi tarihini yanlış okuyan ve bunu ilân eden vatandaşlarına soru sorması "AB'ye girememe" nedeni olarak kafalara kakılıyorsa da Fransa "soykırım yoktur" diyen yerli, yabancı herkesi cezalandıracak. Müebbet hapis isterler mi, isterler... Bu durumda AB onlara da kızar mı, kızmaz...Bazı meslektaşlarımız Orhan Pamuk konusundan sıkılmışlar. Doğrudur, epeyce reklâmı yapıldi, istediği oldu Pamuk'un, ama o sadece bir örnek. Asıl mesele bu örnek üzerinden önce dünyaya konuşup, sonra durumu tamir etmek için içerde mazeret arayanların gerçek niyetini anlayabilmek.CNN'deki sohbete Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ile birlikte "soru sormak üzere" katılan ve sonuçta Orhan Pamuk pek sinirlendiği için hiçbir soru soramayan Bahçeşehir Üniversitesi öğrencilerinden biri "gördüklerim karşısında dekor olamayacağımı söyleyerek çekimi terkettim" dediği bir açıklama göndermiş. Yarına...