Herkesin hayatında vardır "kaybedilmiş arkadaş 'lar. Benim de oldu... Aslına bakarsanız bazı arkadaşlıkların da bazı evlilikler, beraberlikler gibi belli bir yaşam süresi olduğuna inanıyorum. Eğer aynı dalga boyunda değilseniz ve bir zorlama varsa gün geliyor ip inceldiği yerden kopuveriyor.Ne kadar özen göstermiş olursanız olun önleyemeyebiliyorsunuz. Bence yine daha çok bize özgü bir karakter yapısından kaynaklanıyor biraz da; aşırı alınganlıklar, duygusallıklar, arkadaşlığın gerektirdiği sabır, nezaket veya olgunluğa sahip olmamak etkiliyor ilişkileri... Bazen çıkar için başlatılmış veya sürdürülmüş olduğunu görüveriyorsunuz uzun yıllar emek verdiğiniz, gönlünüzü açtığınız bir arkadaşlığın... En acı olanı bu... "Neden" ortadan kalkınca "ortaklık" bitiveriyor.Oysa nasıl da önemlidir arkadaş... Gerçekten birbirinizi bulmuşsanız nasıl sarıp sarmalayıverir sizi ihtiyacınız olduğu anlarda. Birlikte ne güzel paylaşır, konuşur, gülersiniz ve hayatınızın tatlı, zor veya acı anlarının şahitleri oluverirler.Lise Fransızca öğretmeni olan annem çocukluğum da bana dikkatli olmayı ve onları üzmemeyi bardak örnekleriyle anlatırdı nedense: "İki bardak birbirine çarpınca biri kır ılırsa öbürü de çatlar" derdi. Veya "Kırılan bir bardağı yapıştırsan da bir daha asla eskisi gibi olamaz" derdi.Kamuran Tekin'in gönderdiği hikâye bunları hatırlattı bana, okuyun bakın."Arkadaşlarıyla çok sorun yaşayan bir genç varmış.Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. 'Arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak' demiş."Genç, birinci günde tahta perdeye 37 çivi çakmış.Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış.Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakamamış."Dikkatli bak"!Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence "Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi sök" demiş.Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki bütün çiviler çıkarılmış.Babası ona 'aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak' demiş.Sonra devam ederek:Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenir. Her kötü kelime bir yara bırakır. Arkadaşın bin defa affettiğini söyleyebilir ama bu delik aynen kalacak, kapanmayacak.Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür, yüreklendirir, sen ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur, seni dinler, sana yüreğini açar' demiş...Umarım özellikle arkadaşlarına özen göstermeyenler hiç unutmaz bu "çivi" öyküsünü. Elde olmayan nedenlerle bitse bile arkadaşlıklar kırmadan, kırılmadan, düşman olmadan biter.Edinburg'da soykırım kampanyasıEğer bir değişiklik olmazsa İskoçya, Edinburg Kent Konseyi'nde 17 Kasım tarihinde "Ermeni soykırım" oylaması yapılacak. Bu nedenle bir kampanya başlatılmış ve sivil toplum kuruluşları bu oylamayı protesto için dünyanın her yerindeki Türkleri kampanyaya katılmaya çağrıyorlar.Bugün birkaç mail adresi vereceğim, yarın ise (ingilizce bilmeyenler için) e-mail metnini ve diğer adresleri vereceğim. Avrupa'da soykırımı kabul eden birkaç ülkeye Birleşik Krallık'tan da katılımın başlatılmasını önlemek isteyenler kampanyaya dahil olabilirler.iain.whyte@edinburgh.gov.uk, shami.khan@edinburgh.gov.uk, michael.dixon@edinburgh.gov.uk, phil.attridge@edinburgh.gov.uk.Mesajı kendi yazanlar nazik bir dil kullanmaya özen göstermeliler.
Onun hiçbir hatası yoktu aslında, yaptığı programlar şiddete maruz kalan kadınları konuşturan benzerlerinden çok farklıydı.Ayşe Özgün insanları, aileleri birbirine düşürerek, kışkırtarak, suçlayarak reyting aramıyordu, çözüm arıyordu ciddi kadın sorunlarına... Şiddetin hiçbir şeyi çözmeyeceğini anlatmaya, kendisine başvuran kadınları kurtarmaya, sığınma evlerine yerleştirmeye çalışıyordu.Programında psikolog, avukat, kimlik kamuflajı vardı ama RTÜK konuşanların yüzünün maskeyle gizlenmesine izin vermemişti. Büyük bir hataydı bu...Ayşe Özgün'ü benzer programlar sunan diğer sunuculardan ayıran nokta ise onun kendisinden yardım isteyen aile içi şiddete uğramış kadınlarda "Türkiye'nin çok önemli ama bugüne kadar gizli kalmış" bir sorununu farketmiş olmasıydı: Ensest!Aile içi cinsel taciz... Kadın hukukçuların yıllardır üzerinde durulması için kendilerini paraladıktan "Anadolu'ya, özellikle Doğu'ya gittikçe o kadar çok olayın arkasından bunun çıktığını görüyoruz ki" dedikleri aile içi taciz ve tecavüzler.Anlatıyordu hukukçular, bu tür olaylarda babaların, ağabeylerin, hattâ dedelerin ailenin genç kızlarına, kız çocuklarına cinsel tacizlerinde çoğu kez annelerin (bilse bile) itiraz edemediğini... Bir çok şiddet olayı ve cinayetin arkasında bu nedenin yattığını, tecavüzcü aile büyüklerinin "kızlar anlatmasın" diye onlan öldürüp "Töre cinayeti. Başkası tecavüz etti, namusumu temizledim" dediğini...Türkiye'de ensest var, hukukçulara göre çok yaygın şekilde... Ama önlemek, bu korkunç olayla karşılaşan masum kızları kurtarmak için kimse bir şey yapmıyor.TV'ler kaçmasın!İşte Ayşe Özgün bunu anlamıştı. O ve onun gibi inandırıcılığı olan, deneyimli, kitleleri etkileyebilen isimler televizyonlan doğru kullanarak bu tür eylemlerin çirkinliğini, getireceği felâketleri, verilecek cezaları anlatabilirler. Yapılacak şey programı kaldırarak TV kanallarını "kurtarmak" değil, program formatını değiştirerek bu sosyal yaraların üzerine gitmektir.En yaygın iletişim aracı olan ve en kolay eğitebilme imkânını elinde tutan televizyonların toplum yararına kullanılması böyle sağlanabilir ve sağlanmalıdır.Tabiî hep tekrarladığımız (ama dikkat edilmeyen) önemli sorunlarımızdan biri de yasaların uygulanmaması, cezalara hâlâ ağır tahrik, iyi hal gibi çeşitli nedenlerle indirim yapılması... Ne töre cinayetlerine, ne tecavüz veya diğer suçlara yeni TCK'da belirlenen cezalar hakkıyla verilmiyor.Her şey hakimlerin takdirine kalmış durumda... İsteyen istediği suçluyu salıveriyor.Sığınma evleri de "konuk evi" ne çevrilince ve 35 milyon kadın 8-10 tanecik "konuk evi"yle bırakılıp yenileri açılmayınca olan oluyor.Bu TV programlarını suçlamamak lâzım, hele suçlanacak asıl programlar yerli yerinde dururken!Eğik yazı!Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretime başlayan öğrencilere "dik temel yazı"dan "bitişik eğik yazı" uygulamasına geçmiş. Bu sistemi savunan Bakanlık "Avrupa ve Amerika'da da aynı uygulamanın olduğunu" söylemiş. Kısacası artık önce küçük harfle başlayarak öğrenmeyecek yazmayı çocuklar... Bunun ne mahzuru vardı ve madem ki "küçük harf" bu kadar tu kakadır neden gazete ve kitaplar el yazısıyla değil de onunla yazılır bilemezsiniz tabii...Ben Avrupa'nın hangi ülkesinde eğik el yazısı olduğunu da bilmiyorum, Amerika'nın neresinde olduğunu da... Avrupa'da okudum, yaşadım, neredeyse bütün Avrupa'yı dolaştım, çeşitli ülkelerde çok sayıda yabancı arkadaşım var, bir tekinin bile eğik yazı yazdığını görmedim. Hepsi dik ve yuvarlak harflerle yazarlar.İnanın bana, bütün samimiyetimle Bakanlığın bu örnekleri bize göstermesini istiyorum.Ama onlar sadece "istediklerini yapıyorlar". "İstediklerini söylüyorlar"... Açıklama yok.Dün sormuştum, yine sorayım:"Neler oluyor, burası neresi?"
"Köpek beslenen eve melek girmez. Hatta Azrail bile girmez"* "Sabuna da ilaca da helâl gelmeli. Sabunda gliserin kullanılıyor, gliserin de domuzdan elde ediliyor. İlaç jelleri de hayvan derisi ve kemiğinden yapılıyor."* Üç yıl önce başörtülü insanlara Kızılay'ı bile yasak edeceklerdi, bugün öyle mi?"* "Türkiye'de kadınların yüzde 70'e yakını başörtüsü kullanırken..."* "Azınlıkların dini haklan, özgürlükleri düşünülürken çoğunluğun isteğine karşı gelinemez. Bu tip yasaklarla Türkiye'nin bir yere gitmesi mümkün değil."Nedir bu konuşmalar, neler oluyor?Dün sabah 70 yaş üstü ve hayatını Türkiye'nin gelişmesi, ilerlemesi için harcamış, sivil toplum kuruluşu üyesi bir kadın tanıdığımın telefondaki hıçkırıklarını dinledim. Konuşurken, konuşurken bir noktada öfkesine hâkim olamayarak ağlamaya başladı."Bu haberlere dayanamıyorum artık, neresi burası, kim bunlar, biz de bu vatan için çalıştık, ne yapmak istiyorlar" diye hıçkırıyor, özellikle de Abdullah Gül, Erdoğan ve Arınç'ın her konuşmalarıyla toplumu böldüğünü, insanları kışkırttığını, din adına bir iç savaş çıkarmaya çalıştığını söylüyordu. Ona üzülmemesini, bu milletin sağduyusuyla bugüne kadar ne sıkıntıların üstesinden geldiğini anlatarak rahatlatmaya çalışırken benim de içimin hiç rahat olmadığını farkettim.Gerçekten de son günlerde basında yer alan konuşmalar neredeyse İran'ın yeni ve köktendinci cumhurbaşkanı tarafından yapılıyor gibiydi.Örneğin; kafasını Taliban gibi dine takmış, neredeyse fotoğrafı, televizyon izlemeyi, radyo dinlemeyi bile din adına yasaklayacak bir kafa;GIMDES (Gıda ve İhtiyaç Maddeleri... Derneği) Başkanı Faruk Köse çıkıp "Sabuna ve ilaca da helal kavramı getirilmeli" diyordu. Hani kendisine bıraksanız kısa süre sonra içtiğiniz cay, kahve de haram sayılabilir, evinize su taşıyanların abdest alıp almadığını da tartışabilir."KIZILAY" cümlesine dikkat!Dışişleri Başkanı Abdullah Gül'ün, girmeye çalıştıkları (ve müzakere tarihini alınca sevinçten oynadıkları) Avrupa'nın, kararlarına uymak zorunda oldukları İnsan Haklan Mahkemesi'nden çıkan karar sonrası söyledikleri ile Vakit gazetesine yaptığı açıklama başlı başına birer olaydı. Fransa'da çıkan kargaşa sırasında Başbakan'ın yaptığı provokatif konuşma bile bunun yanında hafif kalırdı.Söylediklerini duyunca bazı sorular sormak üzere telefonla aradım, bulamadım. AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin in aksine (aranınca anında geri dönüyor) tekrar aramadı da...Oysa kendisine Türk toplumunu sadece "başörtüsü"ne bakarak "inananlar, inanmayanlar" diye nasıl böldüklerini, Türkiye'de kadınların yüzde 70 inin başörtülü olduğu sonucuna hangi istatistikle vardığını (çünkü biz de dua ederken başımıza örtü takıyoruz, birçok kadın geleneksel başörtüsünü evinde, sokakta bağlıyor olabilir ama bu "türban namustur" anlayışıyla takan ve üniversitede, Köşk'te bile çıkarmayı reddeden kadınlar asla yüzde 70 değil, yüzde 30 bile değil) ve özellikle "Biz olmasak Kızılay'da bile yasaklayacaklardı" sözünü soracaktım.Kızılay kararını kim, ne zaman vermişti? Sokakta başörtüsüne hangi devirde itiraz edilmişti? Halkı böyle kışkırtarak kendileri dışında herkese düşman etmeye, bölmeye ne haklan vardı?Bunları biz sormak zorundayız, onlar da cevaplamak... AKP çok tehlikeli bir yola girdi, bu aslında onlardan umulan bir yoldu ama "değiştik" demişlerdi yine de... İnanmıştı birileri...Satir aralarına sıkıştırılan yalan ve kışkırtmalara çok dikkat etmemiz gerekiyor!İzlemek istiyorsanız...İyi olacak hastanın doktoru..." başlıklı yazımda haber vermiştim size. Colombia Üniversitesi'nin ünlü kardiologu Prof. Dr. Özgen Doğan Amerika'dan birkaç günlüğüne İstanbul'a gelecek, kalp sağlığı ile dietler konusunda bir konferans verecek ve bu arada önceden randevu almış hastalan "ikinci görüş" vermek üzere muayene edecek.Haberi olmayanlara tekrar hatırlatayım, konferans yarın sabah Conrad Otel'de. Randevu almak için ise 212- 225 06 60 numaralı telefondan Selin Hanım ile görüşmeniz gerekiyor.
Sivil toplum kuruluşları ile kadın hukukçular ve tüm kadınların, 2001 yılında kabul edilen ve 2002 Ocak ayından itibaren uygulanmaya başlayan Medeni Kanun'un "Mal Rejimi" ile ilgili "Yürürlük Maddesi" ne son dakikada konulan ve gizlice bir gece yarısı Meclis'ten geçirilen değişikliği kabul etmediklerini biliyorsunuz.Önceki hükümet Türkiye'deki kadın nüfusun yansının, büyük bir haksızlık ve ayırımcılıkla bu yasadan yararlanmasını önlemişti.Kanaltürk'ün Kadınlar Klübü programı bu haksızlığı ele alarak kampanya halinde aylarca sürdürdü. Kampanya sırasında toplanan çok sayıda imzayı hukukçularla birlikte Meclis'e götürerek canlı yayın ile milyonların şahitliğinde her partiden temsilcilere iletti.O dönem AKP Grup Başkanı olan Mehmet Ali Şahin haksızlığı hemen farketmiş ve altına muhalefet şerhi koydurmuştu. Kadın temsilcileri Meclis'e gittiğinde CHP'nin Gaye Erbatur gibi kadın sorunlarında öncülük eden milletvekilleri ile birlikte AKP Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin de kadınlara devlet eliyle uygulanan ekonomik şiddet demek olan bu maddenin değişmesi için elinden geleni yapacağına söz verdi.AB baskısıSivil toplum kuruluşları aile içinde kadını diğer şiddet türleri karşısında da çaresiz ve güçsüz bırakan Medeni Kanun haksızlığını ekonomik şiddet olarak değerlendirmekte gayet haklıdır.Son AB ilerleme Raporu'nun en önemli istekleri arasında "kadın haklarının tam olarak sağlanması" da yer alıyor.CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin'in Medeni Kanun Yürürlük Maddesi'nin değiştirilmesi ile ilgili kanun teklifi bir-iki gün önce Meclis'e sunuldu. Şimdi AKP, CHP ve diğer partilerden bunun en kısa zamanda gündeme alınarak değiştirilmesini bu nedenle de sağlamaları bekleniyor.Kadınların onurunu ve şiddeti önlemeyi gerçekten önemsiyorlarsa işte fırsat, ispat etsinler.Dünya kadınları Türkiye'de! Bugün ve yarın (11-12 Kasım) İTO Maçka Kampüsü'nde uluslararası bir konferans veriliyor. "Aile İçi Şiddete Son-Dünyadan örnekler" başlıklı konferansa başta BM Nüfus Fonu Türkiye Temsilcisi Anne-Birgitte Albrectsen olmak üzere İngiltere, Amerika, Kanada, Avusturya, Bulgaristan, Macaristan, İspanya, İsveç, Almanya gibi ülkelerden çok sayıda kadın örgütü katlıyor.Ben ne yazık ki ciddi özel nedenlerle Cumartesi akşamı konuklar onuruna verilen yemeğe katılamıyorum ama kadına karşı her türlü şiddet, eğitim, sığınma evleri, bu sorunlarda özel sektörün rolü gibi çeşitli konuların ele alınacağı konferansa katılıp diğer ülke temsilcilerine Medeni Kanun haksızlığını da duyuracağım tabii...Konferansı izlemek isteyenlerin sabah 9.30 da İTÜ Kampüsü'nde olmaları gerekiyor.Muhteşem manşet!Kim ne derse desin ben "muhteşem" kelimesini duygularımı anlatma açısından muhteşem buluyorum. Ve dün, 10 Kasım'da iki muhteşem vardı bence:VATAN'ın Halim Yağcıoğlu'nun kusursuz Mustafa Kemal yazısı ile birlikte verdiği "Siz beni hâlâ anlamadınız" manşeti ile Koç'un 4. sayfada benim yazımın yanındaki, Londra Madame Tussaud Müzesi'ndeki Atatürk'ün -kendisine hiç benzemeyen- balmumu heykelini "gerçeğe en uygun haliyle yenilediklerini" bildiren "Ne mutlu hepimize" ilânı...Muhteşemdi ikisi de... Gözlerim yaşararak okudum.Onu gerçekten hâlâ anlamadık ama hiç değilse çoğunluğumuz hak ettiği saygıyı gösteriyoruz. Bir gün doğru anlamayı da öğreneceğiz nasıl olsa!TMO'dan mail yağıyor!Toprak Mahsulleri Ofisi'nde yaşanan kadın müdür kıyımı ile ilgili yazılarıma günlerdir teşekkür yağıyor. Devlet kurum ve kuruluşlarına kadın yerine erkeklerin alınmasıyla ilgili kararları, hatırlayacaksınız basında çıkan tepkiler sonucunda değiştirmek zorunda kalmışlardı.Görünen o ki bu değişiklik halihazırda çalışan kadınların çıkarılması ile yine istenen noktaya getirilmekte... Bakın gelen mektuplardan biri ne diyor:".....birçok bayan yöneticiyi baskıyla emekli ettiler veya görevden aldılar. 3-4 bin personeli olan kuruma, Gnl. Md. Yrd. olarak birkaç ay önce gelen tarikatçıdan sonra topu topu 2 bayan yönetici kaldı. Ama yükünü çeken de, kurumu ayakta tutan da yine biz bayan çalışanlar(...)Bunların hakkından bizim gelme yollarımızı da kapatmışlar. Mahkemeye verseniz bu kez de süründürüyorlar..."Türk kadınına saygıdan söz eden AKP yöneticilerine soruyorum; bu mudur kadına saygı?Bu mudur vatana saygı ve sevgi?
Durex prezervatif firmasının "Küresel Cinsellik Araştırması'nın sonucu çok ilginç tabii... Yılda yapılan seks ortalaması dünyada "103" iken (ki bu 2003'te 139'dan, 2005'te 103'e düşmüş) Türkiye "111" ile 11. sırada...Başka konularda, örneğin; kitap okumada, eğitimde, zekada, sporda (halter, güreş hariç), herhangi bir bilimsel buluşta şampiyon olduğumuz pek görülmüyor ama iş sekse gelince şampiyon olmuşuz maşallah.Erkeklerin çoğunun bu habere bakınca bıyık altından gevrek gevrek güldüğünü tahmin etmek zor değil. Bu seks denilen şey her ne kadar iki kişinin katılımıyla oluşan bir eylem ise de, Türkiye gibi bastırılmış duygularla kafayı cinselliğe takmış, "erkekliği seksle ölçme" cehaletinin yaygın olduğu ülkelerde erkekler seksi yalnız kendilerine özgü bir hak ve tek taraflı bir marifet sayarlar, ondan.Hatta böyle geri kalmış ülkelerde bazı zavallılar korunmasız çocuklara, kadınlara tacizi, tecavüzü bile erkeklik gösterisi zannederler.Listeye dönecek olursak, bizim önümüzde Yunanistan, Hırvatistan, Bulgaristan, İngiltere, Amerika gibi ülkeler de var. Ama bunların çoğunda -eğer o da araştırıldıysa-Durex'in kullanılma oranı hiç şüphesiz Türkiye'nin çok üstündedir. Türkiye'de korunmasız seks yapanların oranı yüzde 49'muş. Düşünebiliyor musunuz, iki çiftten biri korunmuyor.Bu durumda nüfus artışının hızını, sonuçta özellikle fakir ailelerin 8-10 çocuk sahibi oluşunu, çocuk yuvalarına terkedilen çocukları, sokak çocuklarını, eğitim, sağlık ve her türlü ihtiyacın yetişmemesini de düşünebiliyor musunuz?Devletin her şeyden önce vatandaşlarını nüfus plânlaması konusunda eğitmesi, bakamayacakları çocukları doğurmamayı, korunmayı öğretmesi gerekir bu durumda...Ama her önemli konu gibi bunu da kimse üstlenmiyor (eğitimsiz insanların sayısı ne kadar artarsa kolay aldatılabilecek insan sayısı da o kadar artıyor, sebep bu olabilir mi acaba?). Bizde çok çocuklu gecekondularda tevazu gösterisi gerçek sorunlan çözmekten daha çok prim yapıyor.Hele 100 milyon nüfusu bir bulalım, plânlamaya da sıra gelir. Şimdilik... En büyük Türkiye, başka büyük yok!Babasını arayan er!PKK tarafından vurulup, ölmeden önce son bir gayretle cep telefonundan babasını arayan 21 yaşındaki erimizin öyküsü bu ülkede yüreği olan herkesi ağlattı...Ancak bir romanda veya filmde rastlanabilecek, gerçek hayatta duyulması neredeyse imkânsız bir olaydı. O gün, bugündür sık sık aklıma geliyor (Allah ailesine sabır versin) şunu düşünüyorum; her davamızda karşımızda yer alanlar kendi hikâyelerini pek güzel duyurur, masallarla desteklerken biz susup bekledik. Bu olayı neden PKK terörünün Türkiye'ye yaşattıklarını anlatan bir efsane haline getirmeyelim?Neden filmini yaparak Avrupa ülkelerine tek tek izletmeyelim?Yapalım bunu ve onlara korudukları teröristlerin gerçek yüzünü gösterelim... Bundan daha acı bir öykü bulunabilir mi?
Tek isteğimiz hükümetlerin bize tiyatro oynamaması, sağ gösterip sol vurmaması değil mi? Yıllardır bunu istedik, bunu bekledik. "Şeffaflık" dedik, "temiz yönetim, temiz siyaset" dedik, ışıklarımızı yakıp söndürdük ama işte bugün hâlâ görüyoruz ki son hükümet de aynı yolda... Hem de kendisinden öncekilerin ayak izlerinin üstüne basarak ve son hızla yürüyor.Okuyucu, çok da haklı olarak Fransa olayının ve Başbakan'ın konuşmalarının üzerinde durmamızı istiyor... Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Fransa'da çoğunlukla Kuzey Afrika ülkelerinden gelen göçmenlerin dışlanması, iş bulamaması gibi nedenlerle çıkan olayları "türbana" bağlayan konuşması son derece ciddi bir hataydı.Türkiye gibi büyük bir ülkenin Başbakanı için çok ciddi bir hata...Nitekim Fransa Başbakanı Villepin in Erdoğan'ın sözünü yalanlaması da ciddi bir "küçük düşme" dir. Nasıl ki bir başbakanın kendisini değil ülkesini temsil ettiğinin bilincinde olarak konuşması gerekirse söylediği sözlerin arkasında durması da aynı şekilde gerekir. Ama görüldüğü gibi Erdoğan, konuşması Villepin ve üstelik Fransa'deki İslâmi örgütlerin Başkanı tarafından yalanlanırken her zaman yaptığı gibi sucu medyanın üzerine yıkıyor, medyanın sözlerini saptırarak milleti aldattığını iddia ediyor.Aldatan kim?Bu millet onun zannettiği kadar aptal değil oysa, kendisini kimin aldatmakta olduğunun gayet farkında... Ve eğer karşısında daha güçlü bir muhalefet partisi ya da bir alternatif olsa bunu Erdoğan da kendisinden öncekiler gibi kolayca anlayacak.Başbakan Tayyip Bey ve partisi bunu ilk günden beri hep yapıyor. Önce konuşuyor, kışkırtıyor, mesaj yerini bulduktan sonra söylediklerini söylemediğini öne sürüyor. Örneğin önce günlerce YÖK'e yükleniyor, arkadan Fransa'deki olayların türban nedeniyle çıktığını söylüyor, ertesi gün bakıyorsunuz çeşitli illerden toplanmış 100-150 kişi Fransa'daki olayların küçük çaplı bir benzerini Türkiye'de "YÖK ve türban"ı ileri sürerek yapmış.Ya bu olaylar da büyüse, yayılsa ve Fransa, Belçika'da olduğu gibi ciddi boyutlara ulaşsa sorumlusu kim olacak, Tayyip Erdoğan'dan başkası mı?Çelişki!Başbakan'ın her şeyden önce ciddi bir çelişki sorunu var. Bir yandan insan haklarını öne sürerek her fırsatta türbana özgürlük isterken öte yanda devlet kurumlarına kadın alınmaması, TMO'da 3 kadın müdürün işine aynı anda son verilmesi, İmam Hatip'li erkekler dışında kimsenin (SHÇEK'te bile) üst düzey görevlere gelememesi hep kendi döneminde oluyor. Madem ki kadınların eğitimi bu kadar önemlidir, neden çalışmaları önleniyor, cevaplasınlar bize...Hem barış taraftarı konuşuyor görünüp, hem de olay yaratacak mesajları satır aralarına sıkıştırmak kendilerine sürekli puan kaybettiriyor. Onlara puan, ülkeye zaman ve huzur...Ne zaman farkına varacaklar acaba?
Ne zaman adam olacaktık; "Başyazarla yatarak yazar olunmayacağını anladığımız zaman" ...Böyle yazmıştı "adını anmak istemiyoruz" dediğiniz yazar. Bir gün önce medya ile ilgili yazısında kendi transferinden de söz eden kadın meslektaşından öfkesini böyle çıkarmıştı... Karşısındaki sıradan bir meslektaş da değildi, kadınların zar zor köşe yazan olabildiği, parmakla sayılacak kadar az kadın yazar arasında 20 yıla yakın bir zamandır çalışarak Türk basınındaki sayılı başanlı yazardan biri olmuş, birikimi, deneyimi, uluslararası eğitimiyle yerini bileğinin gücüyle edinmiş biriydi...Önemi yoktu ama bunların... Önemli olan karşısındakinin kadın yazar oluşu ve bu ülkede kadınların evli olsalar bile cinsellikle taciz edildiklerinde susacak olmasıydı. Bu kez sindirme, korkutma ve susturma metodu tutmadı. Üç nedenle tutmadı:1- Türkiye sınırlan içinde, yapılan büyük hakaretteki tarife uyan başyazarla evli tek bir kadın yazar vardı.2- Bir erkek yazarın kadın meslektaşına (veya bir kadına) yapabileceği en büyük ayırımcılık ve hakaret olan söz ile basın ilkeleri de tahammül ve tasavvur ötesinde çiğnenmişti.3- Hakaretin muhatabı bu ülkede kadınlara yapılan taciz ve her tür saldırıyı durdurmayı mesleğinin en önemli misyonu saymaktaydı.Basının en saygın, en ciddi iki kuruluşu; Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Basın Konseyi köşe yazarının davranışını basın meslek ilkelerine aykırı bularak oy birliğiyle kınadılar ve açıklamalarını basın organlarına gönderdiler.Dün Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yüksek lisans öğrencisi bir okurum "Basın Özgürlüğü Kavramı ve Basın Yoluyla Kişilik Hakları İhlalinin Gerçekleşme Biçimleri" konulu bir ödev hazırladığını ve ödevinde bu olaya yer vermek istediğini bildiren bir mail göndermiş. Sadece Hukuk Fakültesi'nde değil, iletişim Fakültesi derslerinde örnek olarak anlatılacak bir olay bu... (Aynen iki kanun yapıcı profesör tarafından açılan, sonunda kaybettikleri TCK davaları gibi...) Maalesef 21. yüzyıl Türkiye'sinde kadına bakış açısını tek cümle ile özetliyor.Duruşma 29 Kasım, sabah 9:30'da Şişli Asliye Hukuk Mahkemesi'nde olacak.Yine adaletin yerini bulacağına da hiç şüphem yok!"Cevahir" müthiş olmuş ama...İki gün önce kızlarımın israrıyla nihayet görebildim Şişli'deki Cevahir Alışveriş Merkezi ni... Dünyanın 2. en büyük alışveriş merkezi olan Cevahir'in açıldığını duyduğumda Tüketim için yeterli alışveriş merkezimiz var, keşke bu büyük paralar üretim yapacak yatırımlara harcansa' diye düşünmüştüm ama görünce hayran oluyor insan.Avrupa'nın en büyük merkezlerini gezdim, böylesi gerçekten yok. Akmerkez, Capitol bunun yanında "mini merkez" gibi adeta... Artık alışveriş için yurtdışına gidenlere gerçekten şaşanm ben, yabancı firmaların çoğu ayağımıza gelmiş.Vakko, Beymen gibi kendi kuruluşlanmız da hem en güzelini üretiyor, hem de marka ürünleri getiriyor. Hiç gerek kalmadı ama biz yurtdışına para dökmekte aynı hızla yarışı sürdürüyoruz.Herneyse, mağazalar güzel, sinemalar harika ama bilin bakalım Cevahir'den aklımda kalan ne oldu?Kalabalığın ortasında çocuğunu kıyasıya, sille tokat döven anne babalar... Yediği dayağa ve düştüğü duruma ciyak ciyak ağlayan çocuklar...Aynı şey aklımdan geçerken kızlarım söyleyiverdiler: "Böyle dayak yiyen çocuk da büyüyünce başkalarını döver!"Hiç şüpheniz olmasın döver... Bence biz "Neden Türkiye'de bu kadar çok şiddet olayı görülüyor" diye merak etmeyelim, önce aile içinde çocuk ve kadınlara karşı şiddeti durdurmaya çalışalım. Eğitelim bu cahil, dayakçı babalan ve anaları...Ama kim ele alacak bu sorunu, ortada "sorumlu" yok ki!
Bir okurum "Sanatçılar, şarkıcılar, mankenler neden her konuda ahkâm kesiyor ve tanınmış olmalarından yararlanarak topluma hep yanlış mesajlar veriyorlar. Biz reklâm için yaptıklarını anlıyoruz ama gençler anlamıyor. Bunları susturmanın, durdurmanın bir yolu yok mudur" diye soruyordu.Demokratik, özgür bir ülkede yok, insanların izanına sorumluluk duygusuna kalmış bir şey bu ne yazık ki... Gerçekten de bakıyoruz yeni albümü çıkacak bir şarkıcı veya dizi çeviren iki manken ya da oyuncu sıradışı bir haberle ortaya atılıvermiş. Senaryo olduğu belli itiş kakışlarla, ayrılma-birleşmelerle gündemi meşgul ediyor.Hülya Avşar ayrıldığı ve bu ayrılığın da reklâm olabileceği düşünüldüğü günlerde "Kadın eşinin aldattığını görse de görmezden gelmeli" önerisinde bulunmuştu. O zaman bu sözü tartışan bir W kanalının benden yorum istemesi üzerine "Hülya Avşar'ın -eğer gerçekten ayrıldıysa- boşanmayla sonuçlanan bir evlilikten çıktığını, bu kadar yıl eşinin ilişkilerini görmüyor gibi davranmanın kendisine bir şey kazandırmadığını ve sonunda nihayet görmek zorunda kaldığını, bu nedenle aynı şeyi başkalarına önermemesi gerektiğini" söylemiştim.Ne Amerika, Avrupa ülkeleri gibi ilişkileri son derece özgür yaşayan ülkelerde, ne de Türkiye'de onurlu kadınların bu kadar açıktan açığa yaşanan ihanetleri kabul edemeyeceğini ekleyerek.Hülya Avşar şimdi de 4 yıllık bir evlilikten sonra karı kocaların kardeş gibi olduklarını, aşk ve cinselliğin bittiğini bir uzman edasıyla söylüyor. Bence yine yanlış yapıyor; "Benim evliliğimde böyle oldu" demeliydi. Her ilişki, her evlilik tamamen kendine özgüdür ve diğerine benzemez.Biz aşk ve evlilik uzmanı filân değiliz ama bunun aksini iddia etmek de mümkün değil... O zaman nasıl genelleme yapabilirsiniz?Bu hesapça milyonlarca evli çift ilk 4 yıldan sonra Barbara Cartland romanlarının plâtonik aşıkları gibi mi yaşıyor yoksa görünüşü kurtarmak için kardeş kardeş aynı evi mi paylaşıyor?Veya bu hesapça her 4 yıldan sonra ayrılıp yeni eşler aramak, bunu 8-10 kez tekrarlayıp onları da eskitince tırlatmak mı gerekir? Sonu yok ki bunun...Sanatçı olarak takdir ediyoruz Avşar'ı (gerçekten ben insan olarak da çok severim) ama neden kendini sürekli aşk ve evlilik hakkında konuşmak zorunda hissettiğini anlamak mümkün değil!Kaybetmek ölüm değil!Sonunda yaşama isteğinizi kaybedecek, hatta ölümü düşünecek kadar önemli kayıplarınız, başarısızlıklarınız oldu mu?Olduysa Elizabethtown filmini mutlaka izleyin. Olmadıysa da izleyin gelecekte hatırlamak çok işinize yarayabilir.Çalıştığı firmaya 1 milyar dolar kaybettiren bir gencin tam intiharı gerçekleştireceği anda çalan telefonla nasıl hayatının değiştiğini anlatıyor.Özellikle aşık olduğu kızın, bu olayı duyduğu andaki umursamaz tepkisini, "Asıl büyüklük başarısızlıklar karşısında cesur olabilmek, kaçıp saklanmamaktır. Gülümsemeye devam etmelisin. Bırak da insanlar bu gülümsemenin nedenini merak etsinler" gibi sözlerini ben çok beğendim.Bu filmi görmelisiniz.