Maç ve milliyetçilik!

21 Kasım 2005

Futbol konusu benim özel ilgi alanım değildir, uzman da değilim maç konularında... Ama bu, gördüklerimi söylemeyeceğim anlamına da gelmiyor.Nitekim İsviçre-Türkiye maçından sonra "Neden özür dileyecekmişiz?" başlığıyla olaylar hakkındaki düşüncelerimi yazmıştım.İnanılır gibi değil "Suçlu biziz, özür dileyelim" feryatlarıyla ortaya fırlayanlar bir maç olayında bile kendileriyle farklı görüşte olanları "milliyetçi bir açıdan bakmakla" suçlayabildiler.Yazımdan sonra "Ama ben sizin yazılarınızla hep aynı görüşte olurdum, beni şaşırttınız" diyen, sanki VATAN'ın belli bir takımı varmış gibi "Galatasaraylı olduğunuz anlaşılıyor, sizin yeriniz VATAN gazetesi değil" diyen veya Fransa'dan mail gönderen Aziz Gör gibi "Suçlu olanın özür dilemesi suçu hafifletir ve suçluyu da en az mağdur kadar onurlandırır. Belki siz de dolduruşa geldiniz" diyenler oldu.Öte yanda yazım için teşekkür edenlerin sayısı da hiç az değil. Bakın "eski bir futbolcu ve şu an antrenör olan" Şener Açar (ve eşi Nalan Açar) ne yazmış:"Sayın Ruhat Mengi, 19 Kasım Cumartesi günü köşe yazınızı okudum ve çok mutlu oldum. Ne yazık ki sizin kadar onurlu ve gururlu bir yazıyı diğer yazarlarda göremedim(...) Sizi tebrik ediyorum. Yazdıklarınıza kefil olurum, böyle gurur verici ve uyarıcı yazıların takipçisiyiz."Hepsini almam mümkün değil, kısaca 2 mektuptan daha alıntı yapıyorum:Kadir Korkmaz, Cumartesi günü şunları söylemiş:"Sayın Mengi, görüşlerinize tamamiyle katılıyorum. Avrupalılar karşısında kendimize bu denli acımasızca saldırıya geçmemiz sağlıklı bir özeleştirinin ürünü olmayıp, tamamiyle Avrupa'ya karşı yaklaşık 300 yıldır hissettiğimiz aşağılık duygusunun eseridir(...)Çalışmalarınızda basanlar dilerim, saygılarımla."İsviçre'den yazan Hasan Cemal isimli okurumuz da İsviçre'den önce Türk medyasının kendimize saldırıya geçmesine orada yaşayan Türkler'in inanamadığını söyleyen öfkeli bir mektup göndermiş.Şeffaflık, dürüstlük!Bunların yanında bana "Siz futbolda olayların üstünün örtülmesini mi istiyorsunuz. Ermeni olayları konusunda yazdıklarınız da aynı düşüncenin ürünü mü" sorusunu soran bile çıktı.Şimdi bu durumda kısa bir cevap gerekiyor tabii... Yazdıklarımı hatırlatayım;İsviçre'deki maçı izleyenler (isim de verebilirim) sadece üç beş kişinin değil bütün tribünlerin İstiklâl Marşı'mız çalınırken ıslık çaldığını, marşın duyulmadığını söylüyorlar. Fatih Terim'e orada küfür edildiği de haberlerde verilmişti. Bunun ve İngiltere-Türkiye, Leeds-Türkiye maçlarında yapılanların, o ülke medyaları tarafından gizlenmesine dayanarak ben de 'karşı taraf topluca inkâr ederken, oyunculanmıza maçlarda ve maç sonrasında atılan tekmeler, tokatlar gizlenirken bizim herkesten önce davranıp İsviçre maçındaki olayların tek suçlusu biziz diye bağırmamız alicenaplık, centilmenlik değil, saflıktır' demiştim.'Olayları gizleyelim, hataları saklayalım' demedim. Ama düşüncem (aynen Ermeni iddiasında olduğu gibi) olayın karşılıklı olarak masaya yatırılıp tüm sorumluların, tüm hataların dürüstçe ortaya konmasıdır.Ben yıllarca onların içinde yaşadım, kimse "daha dürüst, daha şeffaf" şovu yapmasın, bu konuda yazanların pek azı "Biz ne yaparsak yapalım Türkiye'ye karşı ön yargılarını kolay değiştirmeyeceklerini" benim kadar iyi bilebilir.Hatamızı kabul edip, tek bir hatadan dolayı Şifo Mehmet'i veya futbolcularımızı yerle bir edeceksek önce onlardan da özür isteyelim. Cezaları ise ilgili futbol kuruluşları versin.Şu İngiltere-Türkiye maçı sonrasındaki "soyunma odası kavgaları" na ait görüntüleri de tekrar izletsinler bize...Futbolcularımıza saldıran İngiliz oyuncuların neden cezalandırılmadığını, takımdan atılmadığını, neden bunu istemediğimizi açıklasınlar.Hataları saklamayalım tabii ama aptallığın da lüzumu yok!Öğretmenlere Lions'tan tatil!Lions Klübü (l 18-T, 118-E, 118-Y Yönetim Çevreleri) ve Arçelik, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden 118 öğretmeni İstanbul'a davet ederek 5 gün ağırlıyorlar. İstanbul'u hayatında hiç görmemiş olan bu öğretmenler 21-25 Kasım tarihleri arasında Vali Erol Çakır Öğretmen Evi'nde kalacak ve Dolmabahçe Sarayı'ndan Sultanahmet'e gemi ile Boğaz gezisinden resim sergilerine ve güzel restoranlara, eğlence-alısveriş merkezlerine kusursuz bir programla ağırlanacaklar.Keşke Lions ve Arçelik'in faaliyeti diğer kuruluşlara da örnek olsa ve taşrada özellikle Anadolu'nun ücra köşelerindeki öğretmen ve öğrencilere İstanbul, Ankara, İzmir gibi iller gezdirilebilse... Bunu gerçekleştirenleri gönülden kutluyorum doğrusu!

Devamını Oku

Edinburg'da oylamayı kaybettik! (2)

20 Kasım 2005

Bununla birlikte İskoçya'dan gelen mektuplar Edinburg Belediye Meclisi'ndeki Ermeni soykırım tasansı oylamasında "Labour'dan iki üyenin Türkiye'nin tarafında olmasının, bir başka üyenin ise 'tasarıyı çekme önerisi' sunmasının sevindirici olduğunu" bildiriyor.Şimdi aynı Türkler bu sözde tasarının "dondurulması" için çalışıyorlar. İyi de... Dışişleri Bakanlığı neyle meşgul?Edinburg Belediye Meclisi'ni Ermeni tasarısını reddetmeye ikna görevi sadece "kendi çalışmasını bırakarak Meclis üyelerinin peşine düşen" öğrencilere mi aittir? Tasanda "dünyanın soykırım konusunu kabul ettiği" yazıyormuş, üstelik Avrupa ülkelerine teker teker kabul ettiriyorlar! Abdullah Gül ve Bakanlığı ne yapıyor?Gül'ün görevi "türban" konusunda halkı kışkırtmak, bölmek midir yoksa Türkiye'nin dış sorunlarını çözmeye uğraşmak mı?Abdullah Gül ve Bakanlığı aşırı ihmal ve ilgisizlikleri nedeniyle Ermeni tasarısının meclislerde kabulünden sorumludur. Tarihe böyle geçecekler, bunu unutmasınlar!Tepetaklak kahkaha!Gülmeyi çok severim ben... "Kim sevmez" diyeceksiniz tabii hemen. Ama durun, noktalan koydum ve fakat sözüm henüz tamamlanmış değil, gülmeyi severim ama gülebilmem için sıkı espri gereklidir, öyle kolay gülemem, kolay gülmediğim gibi kötü espriden de -kim yapmış olursa olsun- fena halde sıkılırım.Bu nedenle, komedinin de gerçek komedi olması gerekiyor sevmem için. Bu girişten sonra Tiyatro İstanbul'un son oyunu Tepetaklak beni ilk sahneden sonuna kadar aralıksız güldürdü demem yeterli sanıyorum.Genellikle ingiliz ve Fransız yazarlar başta olmak üzere yabancı eserlerin en güzellerini seçen ve Türkçeye çevirerek Mecidiyeköy, Profilo Alışveriş Merkezi'ndeki kendi tiyatrosunda sahneye koyan Gencay Gürün yine çok doğru bir seçim yapmış. Yönetmenlikteki, kostüm, şarkı seçimindeki başarısını da bir kez daha göstererek gerçek bir komedi çıkarmış.Kendi sanatçılarımızın performansıyla dünyanın her ülkesinde aynı zevkle izlenebilecek bir oyun Tepetaklak. Başrollerinde Metin Serezli, Nilgün Belgün ve Volkan Severcan deneyimlerinden gelen inanılmaz rahat oyunlarıyla seyirciyi büyülüyorlar. Diğer sanatçıların başarısı da göz ardı edilecek gibi değil.Evlenmek üzere olan bir adamın, düğün gününde eşi, ucuk-kaçık kızkardeşi ve sevgilisiyle arasında geçen olayları anlatan ve Efes Pilsen'in sponsorluğuyla sahnelenen Tepetaklak'ı kaçırmayın.Hele gülmeyi seviyorsanız çok beğeneceksiniz.Sanatçı ve geveze!Toplum önderleri" tanımına sanatçılar da girer ve bu önderlerin sorumlulukları arasında zamanında ve düzgün konuşabilmek de vardır.Hülya Avşar'ın her seferinde bir yanlış mesaj veren konuşmalarından söz ettiğimde "Bu saçmalıklara köşenizde neden yer veriyorsunuz" diyen tepkiler geliyor. Ama ün kazanmış bir ismin insanlara, özellikle de eğitimsiz insanlara bu yanlış mesajları (belki reyting ve gündeme gelmek uğruna) vermesine susmak da oldukça zor.Son yaptığı "Kızımı dövmedim ama hak ederse ona bir araba sopa cekerim(...) Kaşınanı döverler" şeklindeki konuşması da en az daha öncekiler kadar kötü!Şiddetin kol gezdiği, bazı kadınların ekranlara çıkıp "Kadına dayak Kur'an'da vardır" diyerek akıl mantık kabul etmez konuşmalarla şiddete teşvik ettiği bir toplumda, sanatçıyım diye ortaya çıkan bir kadın, yine bir başka kadınla ilgili dayak olayı konusunda bunları söyleyemez. Çocuğa dayağı masum gösteremez, öneremez.Ne oldu Hülya Avşar'a bilmiyorum, iyice şaşırdı bu aralar...Bugüne kadar kazandıklarını kaybetmek istemiyorsa susmayı öğrenmeli bence!

Devamını Oku

Müzikli standup!

19 Kasım 2005

Olağanüstü güzellikte bir mehtabın denizin üzerinde yakamoz yaptığı bir sonbahar akşamı dinledim onu... Moda Deniz Klübü'nün kapanış gecesinin konuk sanatçısıydı, ben de konuktum ve bu tesadüfe müthiş sevinmiştim.Erol Evgin'i dinlemek ve izlemek her zaman büyük zevktir. Onu dinlerken şarkılarını yürekten söylersiniz birlikte... Farklı sesinin ve müziğinin sizde yıllardır müthiş bir alışkanlık yaptığını farkedersiniz... İşte öyle bir şey!.. Bu duygu da öyle bir şey.Unutulmayan şarkıların yanında yenileri... Barış Manço'dan Tarkan'a, Cem Karaca'ya, Elvis Presley'den Tom Jones'a yerli ve yabancı sanatçıların taklitleri, sarkılan inanılmaz güzel esprilerle süslenerek sunuluyor. Dört dörtlük, müzikli bir stand up... Müthiş bir şov.Kısa süre sonra hiç plânlanmamış şekilde bir gece sadece benim için söyledi Erol Evgin. Bu kez "arkadaşım Erol Evgin" olarak. Kızlarım Nazlı'yla Yasemin'in derslerinden ve diğer meşguliyetlerinden (ehliyet imtihanı, sanat kursları, spor çalışmaları gibi) zaman bulup gizlice nasıl hazırlayabildiklerini anlamadığım kusursuz bir "sürpriz doğum günü partisi" nde.Hayatımda ilk kez benim için (sadece 40 yakın arkadaşımın bulunduğu) bir sürpriz parti hazırlanmıştı. Ne hoş bir duyguymuş bu. Gözlerim hayretten faltaşı gibi açılmış halimi, sürprizin şaşkınlığını görmeliydiniz. İşte orada, Levent'teki Camelot adlı gece klübünde söyledi sevgili Erol Evgin, benim çoksevdiğim şarkılarını... Önce "Hep Böyle Kal" ile başlayarak ve "hep böyle cana yakın, bize yakın" diye bitirerek.İki gerçek yetenek!Aynı gece, ünlü şan profesörü Güzin Gürel'in öğrencilerinden, konservatuar mezunu Barbaros'u da dinledik. En güzel müzikal şarkılarını (benim favorim Belle i unutmayarak), Napolitenleri nasıl hissederek, nasıl insanın içine işleyen bir ses ve yorumla söylüyor duymalısınız.Ancak bu gerçek yetenekleri dinleyince, reklâm kampanyalarıyla bir anda zirveye tırmanan, tırmandırılan isimlerin neden sizi yeterince etkilemediğini anlıyorsunuz.Merak ettim ve bir yerde çalışıp çalışmadığını sordum. Barbaros, Kasım'ın 24'ünde Balmumcu'daki Caliente isimli klüpte söylemeye başlayacakmış, istanbul'da yaşayanların izleyip bana hak verme fırsatı var yani...Ve gelelim Erol Evgin konserine. Yakında onu da dinleme fırsatınız var (ne yazık ki sadece İstanbul'da olanların); Evgin yine aynı gece, 24 Kasım akşamı Cemal Reşit Rey'de "Atatürk ve Kurtuluş Savaşı" temalı bir konser veriyor. "Bu konseri" değil, "bu müthiş şovu" kaçırmayın derim.Erol Evgin' den söz edince, müzikte babasının hızını yakalama yolunda olan Murat Evgin'i unutamam tabii... Sahra, Ah Kalbim, Biz Evleniyoruz gibi TV dizi ve programlarının müziklerini hazırlayan Murat buradan kazandığı paraları yeni bir albüme yatırmakta gecikmemiş.Sözleri ve müziğiyle 4 yılda tamamladığı ve "bir şehidin annesine yazdığı son mektup" olarak düşündüğü Şehit şarkısı ile değerli sanatçı Hülya Koçyiğit'le birlikte rol aldığı klip yeni albümün lokomotifi... Ama Şehit'in yanında "özledim, Bir Güzele Vuruldum, Ah Kalbim" gibi hoş parçalar var. Benim favorim arabada bile beni dans ettiren Kara Üzüm Habbesi'nin rock versiyonu.Murat Evgin iz sürmekte çok başarılı görünüyor. Bence yakında ondan söz ederken babasını hiç hatırlamayacağız artık!Edinburg'da oylamayı kaybettik!İskoçya'da Ermeni soykırım tasarısının önce Edinburg Belediye Meclisi' nde yapılan oylamasını maalesef 29'a karşı 16 oyla kaybettik.Edinburg'da yaşayan Türkler'in (özellikle öğrencilerin) aylarca çalışması, diğer ülkelerden ve Türkiye'den Meclis üyelerine gönderilen mailler ancak 16 üyenin haksızlığa karşı çıkmasını sağlayabildi. (Devamı yarına)

Devamını Oku

Neden özür dileyecekmişiz?

18 Kasım 2005

İsviçre maçında olanlar dün gazetelerin birinci sayfasından, manşetlerinden verildi ve birçok yazar köşesini bu maçın yorumlarına ayırdı.Özetleyecek olursak; Türk antrenör Mehmet Özdilek soyunma odasına gitmekte olan bir İsviçreli futbolcuya çelme takıyor ve bir başka İsviçreli oyuncu da Özdilek'e tekme ile karşılık veriyor. Bu arada maç öncesi ve sırasında ortamı geren Fatih Terim de bu yanlış taktiği ile maçı kaybetmemizin önemli bir nedeni olarak gösteriliyor.Maç uzmanı olmadığım için Fatih Terim'in "ortamı germe" rolünden fazla emin değilim. Ama bunun da öncesinde İsviçre'deki maçta gerginliği onların başlattığını, İstiklal Marşı okunurken ıslık çaldıklarını, Terim'e küfrettiklerini ve bunun tepkisinin İstanbul'a geldikleri anda "Cehenneme hoşgeldiniz" sözleriyle Türkler tarafından sürdürüldüğünü hepimiz biliyoruz.Yani... Evet, biz "âlicenap", "centilmen" bir Türkiye olarak "hakaret görsek bile nezaketimizi bozmamalıyız" diyebiliriz ama "gerginliğin nedeninin bizden kaynaklandığını" haykıracak kadar âlicenap olmamız gerektiğine inanmıyorum.Hele de Leeds-Galatasaray maçını Leeds'de izlemiş ve 40 bin kişilik stadda tek istisnasız 40 bin kişiden hakaretin her çeşidiyle karşılaşmış, sıkı polis kordonlarıyla hayati tehlikeden korunmuş bir gazeteci olarak hiç inanmıyorum.Beckham'ın yumruklarıVe daha sonra İngiltere-Türkiye maçında İngiliz futbolcuların, soyunma odasına gitmekte olan Türk takımına nasıl saldırdıklarını, Beckham'ın tekme ve yumruklarını da unutmuyorum.O günlerde bantlar ellerinde olmasına rağmen İngilizler de yaptıklarını sonuna kadar inkâr ettiler.Şimdi bütün bunları bilerek, İsviçre'sinin, İngiltere'sinin kendi takımını ve toplumunu korumak için gerçekleri gizlediğini görerek neden bizi suçlayan sözleri kabul etmemiz gerektiğine inanalım? Gerçeklere, şeffaflığa her şeyden çok önem versek bile sporun da yalnızca Türkiye'de kural dışı yapıldığını kabul edelim?Onun için ben, kendi çelmelerimizin manşetlere çıkarılmasını, başkalarından önce bizim kendimizi suçlamamızı biraz saflık olarak görüyorum. Kim ne derse desin düşüncem bu.Ayrıca, Fatih Terim'in, takımımızın ve bizim Leeds maçındaki gerginliğimiz yanında bu gerginlik devede kulak kalır. Orada bu gerginliğe rağmen müthiş bir maç çıkarmıştık.İyi düşününce, kaybetmemizin bununla ilgili olduğunu da sanmıyorum.Halife ve Tesettür (2)Şimdi bu durumda insanın aklına "acaba Osmanlı döneminde, en önemli dini otorite olan Abdülmecid, kızlarını başörtüsü konusunda neden uyarmamıştır" sorusu geliyor.Halife dini, inancı bugünün "din uleması" ve siyasetçileri kadar bilmiyor muydu, bu mümkün müdür?Bence Türkiye'nin aydın insanlarına düşen görev Başbakan'ın "söz hakkı ulemanındır" sözünün peşine takılmak."Ulema"ya Halife ile ilgili bu soruyu sormak...Dün yazdığım gibi Kur'an'daki örtü (hımar) ve "ziynet" bağlantılarını, diğer ayet ve surelerde geçen "ziynef'lerin kullanıldığı anlamlarla Nur Suresi'ndekinin karşılaştırmasını, kadınların ziynetlerini göstermesine izin verilen babaları veya oğullarına, kardeşlerine, kocalarının kardeşlerine, kardeşlerinin oğullarına, sahibi oldukları hizmetlilere gibi tanımların "hangi ziynet" kastedilerek yapıldığını, Kur'an'da "örtü"nün farz olarak mı, tavsiye olarak mı yer aldığını anlatmalarını istemek.Zira bu "ulema"dan bazılan Kur'an'daki ayetlerin anlamlarının "kelimeler hatalı yorumlanarak" değiştirildiğini, ilgili ayetlerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini (bağımsız yorumlanamayacağını) söylüyorlar.Tartışın, çözün, izleyelim!Bu durumda Kur'an'ı doğru anlamayanlar için bir mağduriyet söz konusu değil midir? Türkiye Müslümanların çoğunlukta olduğu ama demokrasiyle yönetilen bir ülke. Millet her konuya demokrasi içinde çözüm aradığı gibi din konularını da rahatça tartışabiliyor."Yok hayır, biz bunları tartışmaz ve tartıştırmayız ama kamusal alanda türban kavgasını sonsuza kadar sürdürürüz" diyorlarsa o zaman da bunun "Ermeni iddiasını tartışmayı kabul etmeyen ama kavgayı sonsuza kadar sürdürmeyi isteyen" anlayıştan farkı olmaz.Diyanet İşleri Başkanlığı öncülüğünde din adamlarının türbanı tartışmaları en iyi çözüm bence!

Devamını Oku

Halife ve tesettür

18 Kasım 2005

Başbakan Erdoğan'ın, aşırı tepkiler üzerine -artık alışkanlık haline getirdikleri gibi- geri aldığı son sözü ve AKP'nin genel gidişi bu anlayışın "Cumhurbaşkanlığı'na çıkmasının Türkiye'yi düşüreceği durumu" açıkça ortaya koyuyor."Değiştik, laik rejime, hukuka ve hukuk devletine saygılıyız" iddiasının gerçekle bir ilgisi olmadığını da... Şimdi, özellikle onlara "türbana yapışarak ve dini siyasete alet ederek taraflarına çektikleri" kesimden değil (zira onlar hâlâ istismara prim veriyor olabilirler) değiştik diyerek inandırdıkları kesimden oy verenlerin durup düşünme ve farketme zamanı gelmiştir.Bu ülkeye medeni, akılcı, dini saplantılı kafalardan ve siyasetten uzak tutan, Cumhuriyet'in değerini kavrayan bir yönetim mi gerekiyor, yoksa şimdiki gibi karanlıkta el yordamıyla yol bulmaya çalışan, "ileri"yi mi, "geri"yi mi istediği anlaşılmayan bir yönetim mi, onlar da karar vermeliler...Alternatif??Ve beklenen özellikleri kendinde toplayan bir alternatif parti çıkmalı artık... İnsanların "iyi ama, kime oy verelim" endişesini ortadan kaldıracak bir alternatif!Mehmet Ali Bayar, İlhan Kesici, Kemal Derviş (ilk günlerdeki kararlı haliyle) gibi veya CHP için alternatif lider olabilecek İsmail Cem gibi isimlerin ortadan çekilmiş olması, onlarla ilgili şanssızlıklar da büyük kayıp oldu Türkiye için... Bunlar arasında Bayar ve Kesici gibi hâlâ ümit yaratabilecek isimler olduğuna inanıyorum.Erdoğan'ın gündemi karıştıracak son sözüne dönecek olursak..."Türban konusunda mahkemeye söz düşmez, sözhakkı din ulemasınındır" diyenler acaba Osmanlı'da "din konularında en çok söz sahibi olan, Müslümanların yaşayan en büyük dini otoritesi" Halife'nin ne düşündüğünü biliyorlar mı?IV. Mehmet'in (Vahideddin) amcasının oğlu, son Halife Abdülmecid sanata önem veren, tablolar, portre çalışmaları yapan, yabancı dil bilen modern bir insandı. Kızları da bugünkülere benzer tesettür kıyafeti giymedikleri gibi, başlan kapalı değildi.İsteyenlerin, kızlarıyla çektirdiği fotoğraflardan da bunu görmesi mümkündür. Benim hatırladığıma göre Abdülmecid'in kızlarının Dolmabahçe Sarayı'nda, babalarının kendi eliyle yaptığı portreleri de olmalı...(DEVAM EDECEK)RTÜK'ün isteği13 Kasım Pazar günü, Ayşe Özgün'ün programının yayından kaldırılması ile ilgili "Perde gerisindeki gerçek" başlıklı yazımda bir RTÜK kararından söz etmiştim."RTÜK konuşanların yüzünün maskeyle gizlenmesine izin vermemişti. Büyük bir hataydı bu..." diyerek.Yazımdan önce konuştuğum Ayşe özgün'ün verdiği bilgiye dayanarak yazmıştım bunu. Zira Özgün ilk programda konuşanları maske ile ekrana çıkarmış ama ikinci programda kendisine program ekibi tarafından "RTÜK'ün sadece peruk ve gözlüğe izin verdiği" söylenmişti.Radyo Televizyon Üst Kurulu'ndan bana gönderilen açıklamada ise RTÜK yayın denetiminin yayın öncesi değil, sonrasında yapıldığı bildiriliyor. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi açısından da bunu köşemde yayımlamam isteniyor.Birinci programdan sonra bir müdahale olmuş ama RTÜK kabul etmediğine göre kim tarafından olmuş onu bilmiyoruz.Her kim ise sonuçta önemli bir rolü olduğuna şüphe yok!Doğum günü ağacı!Bayılırım ağaç dikmeye ve hele benim adıma başkaları tarafından düşünülen ağaç armağanlarına, biliyorsunuz... Bir de firmaların adıma okuttukları öğrenciler vardır ki işte beni büyüleyen takdir yöntemi veya armağan bunlardır.Gazetem VATAN, bu yıl doğum günü hediyesi olarak 13 Kasım'da TEMA tarafından adıma 27 adet meşe tohumu ekilmesini sağlamış (geçen yıl da yapmışlardı, ağlatacaklar beni çok duygulanıyorum arkadaşlar...)Bu bağış, TEMA'nın küresel ısınma tehdidine karşı yürüttüğü "10 milyar Meşe Projesi"ne de katkı oluyor aynı zamanda.TEMA bana teşekkür ve projeye katılım sertifikası göndermiş, ben de gazeteme (ve Türkiye'nin çölleşmesini önlemeye çalışan TEMA'ya teşekkür ediyorum.)Yazarınızı onurlandırdınız, sağolun, varolun.

Devamını Oku

Siz susun ulema konuşsun!

17 Kasım 2005

Karar vermeli artık" sözünü Tansu Çilleriçin de yazmıştık, ondan sonraki koalisyon hükümeti için de... Ve şimdi Erdoğan için yazıyoruz; karar vermeli artık! iyi bir adım atıyor, diyelim AB konusunda veya Danimarka'daki "PKK televizyonu" olayında, tam "Aferin, gurur duyduk" demeye hazırlanırken bakıyoruz arkadan "Mahkemenin söz söylemeye hakkı yok ("mahkeme" dediği de AİHM, Avrupa'nın yüksek mahkemesi), söz hakkı din ulemasınındır" gibi akıl, mantık almaz bir çıkış gelmiş.Bir adım medeniyete, diğer adım din devletine doğru... Hangisine inanalım?Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül'ün eşinin de -aynı nedenle- başvurduğu AlHM'nin kararlarına yani hukuka inanmadığını söylüyor, acabakarar bunun tam aksi olsaydı aynı şeyi söyleyecek miydi, sormak lâzım."Söz hakkı din ulemasınmdır" lâfını da sormak lâzım tabii; nerede yaşıyorlar; Osmanlı döneminde mi kaldılar acaba? Artık dinin devlet işlerine karışmadığının, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir hukuk devleti olduğunun farkında değiller mi?Ne uleması?Yine Van'da 3 tane gencecik erimizi şehit ettiler, bırakın da Danimarka'yı terketmenizle sevinelim. Bırakın da Van rektörüne yapılan hataları düzeltmekle (kendinize reva görmediklerinizi ona yapmamakla) uğraşın, Şemdinli ve Yüksekova'da Türkiye'yi karıştırmak isteyenleri susturun.Asıl işiniz bu sizin! Devlette ulemaya o kadar önem veriyorsanız Diyanet İşleri'ndeki din adamlarına söyleyin, TV'lere çıkıp "başörtüsü" ne, daha doğrusu Kur'an'da geçtiği şekliyle "örtü"ye (hımar) emir ve yasak olarak mı, tavsiye olarak mı Kur'an'da yer verildiğini halka anlatsınlar. "Örtülerini yakalarının üzerine indirsinler, ziynetlerini gizlesinler" şeklindeki ayeti ve aynı surenin diğer ayetlerini birlikte yorumlayarak "örtü"nün nedenini anlatsınlar.Anlatsınlar ki erkekler ve özellikle siyasetçi erkekler başörtüsünü en ateşli (siyasi) silah olarak kullanamasın. Kadınlar bunun "yasak" değil, bir tavsiye şeklinde söylendiğini, başörtüsünün namus demek olmadığını, inancın ve namusun örtüyle ölçülemeyeceğini kendileri anlasın.Yeter artık bu memleketin örümcek kafalardan, çıkarları için olduğunu gizleyerek ve "kadın"ı kullanarak din üzerinden siyaset yapanlardan çektiği.Haydi, konuşturun ulemayı, çözün bu sorunu... Başbakan, Yardımcısı, Meclis Başkanı değil onlar anlatsın millete...Ama samimiyetle, "ziynet" ve "hımar" kelimeleriyle neyin kastedildiğini tartışıp sonuçlandırarak!Yapamazsınız Beyler (2)Dün yazdım 'kahramanının ünlü bir sanatçı olduğu açıklanan kitabın satışına, reklâmına izin veremezsiniz, medya da alıntılar yaparak bu "özel yaşama tecavüz" malzemelerini magazin haberi olarak kullanamaz' diye...Kullanamaz çünkü ulusal ve uluslararası kanunlara aykırıdır. Basın eliğine ve ilkelerine de aykırıdır. Ama gazetelerin yayını, hem de eşcinsel bir ilişkiyi tüm detaylarıyla anlatacak şekilde, hem de her seferinde adı geçen sanatçının fotoğraflarıyla devam ediyor.Nerede o basına dağıtılan sayfalar dolusu kurallar? Yoksa sadece siyasetçilerin adının geçmesini önlemek için mi dağıtılmışlardı?Demek ki şöhret meraklısı, kitap bastırıp medya da görünmek isteyen biri çıkacak, ünlü bir isim hakkında istediği hikâyeyi uyduracak; söz konusu kişi yasal haklarını kullanana kadar kitabın veya haberin içeriği yeterince duyulacak ve kimse ses çıkarmayacak.Tarkan'ın neden hâlâ harekete geçmediğini bilemem mutlaka kendine göre nedenleri vardır, ama bırakın onu, bunu kuralı, kanunu, böyle bir eşcinsel ilişkinin detaylarını medya yoluyla gençlerine izleten bir toplum olmak da mı kimseyi rahatsız etmiyor?

Devamını Oku

Bir dakika karanlık!

15 Kasım 2005

Şemdinli'deki bombalama olayında polisin olaya karışanları tutuklamasından sonra vatandaşların bu kişilere ait arabayı ablukaya alması önemli ve göz ardı edilmemesi gereken bir tavırdı.Bunu delillerin karartılmaması için yapıyorlar ve bu davranış artık halkın kimseye güvenmediğinin, olaylar karşısında bire bir müdahil olma isteğinin, haksızlığa ve yanlış yönlendirilmelere izin vermeyeceğinin bariz işaretidir.Van 100. Yü Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ile Genel Sekreter Enver Arpalı'nın başına gelenler de toplumda benzer bir infial yarattı. Her kesimden, özellikle üniversite öğrencilerinden gelen tepkilerde "Arpalı'nın ölümü'nün basit bir intihar vakası olarak geçiştirilmemesi, olayın siyasi ve hukuki sorumlularının adalete hesap vermesinin sağlanması" isteği var.Yine tek bir mailden satırlar alabileceğim ancak... Bir istanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi 3. sınıf öğrencisinden geliyor, ismini "güvenliği nedeniyle" vermiyorum;"Bu olaylar vicdanımı zedeledi. Üzüldüm, öfkelendim, utandım. Kendimi aciz ve çaresiz hissettim^..) Sorumlulan adalete havale etmek isterdim ama şu ortamda pek yararlı olacağına inanmıyorum! Onları Allah'a havale ediyorum. Ve diyorum ki: artık sesimizi yükseltmenin zamanı geldi de geçiyor. Bir dakika karanlık eylemi iyi bir başlangıç olmaz mı?"Bu çareyi kısa süre önce ben de yazmıştım. Sivil Toplum Kuruluşları öncülüğünde yeniden "Aydınlık için bir dakika karanlık" eylemi birçok okurumuz tarafından önerilmeye başlandı.Türkiye gibi, tecavüzcülerin, kadınları bayıltarak gizli kamerayla çektikleri çıplak görüntülerini İnternet'e, basına verenlerin, katillerin, banka soyguncularının, bakanlıklarda her türlü yolsuzluğa karışanların; "suçu kanıtlanmadığı, "tahrik" unsuru bulunduğu, yeterli delil olmadığı, "iyi hali" görüldüğü" gibi nedenlerle salıverildiği, en iyi ihtimalle "tutuksuz yargılandığı" bir ülkede, üniversite rektörünün, genel sekreterinin "yolsuzluk suçlamasıyla" eline kelepçe takılıp anında hapse atılması, intiharına ve kalp krizi geçirip hastaneye kaldırılmasına neden olunması insanlan "artık susmayalım" noktasına getirdi.Saklanarak...Tabii yukardaki listeye ülkeyi yönetenlerin kendi yolsuzluk dosyalarını "dokunulmazlık zırhının arkasına saklanarak dokunulmaz yapmasını" da ekleyebilirsiniz... Onlara (yargıyı "güvenilmez" bulduktan için) dokunulmaz ama rektörlere dokunulabilir, suçları iddia halindeyken bile kelepçe takılabilir. Onurlan türlü şekilde ayaklar altına alınabilir.Başbakan ve milletvekilleri yargıya güvenmez, dokunulmazlıkları kaldırmaz, kendilerini Türk adaletine emanet etmezken millet "Rektör Yücel Aşkın olayı"nda aynı adalete nasıl güvenecek?Şemdinli olayında nasıl güvenecek?.. Kaçmasınlar, açıklasınlar bize, herkes bu soruların cevabını bekliyor!Yapamazsınız beyler!Her benzer olayda yazdık bunları ve o zaman için durduruldu ama sonra, aradan zaman geçince aynı hatalar (daha doğrusu suçlar) tekrarlanıyor.Efendim birisi çıkmış Tarkan'ın özel yaşamı olduğunu ima ederek, bilgileri el altından basına sızdırarak bir kitap yazıyor. Basın bunu günlerce Tarkan'ın fotoğraflarıyla (aynen Gamze özçelik olayında olduğu gibi) veriyor. Bulunmaz bir reklâm tabii o kitap için, kimbilir ne çok satacak.Ama satamaz, satmamalı. Ünlü insanların, hele de ülkenin gururu olmuş, yaşamını güzel bir şeyler üretmek için harcamış, bunlar uğruna yıllarını, emeğini, yeteneğini seferber etmiş insanlara bunu yapmaya hiç kimsenin hakkı olmamalı.Avrupa ve Türkiye kanunlarına göre de "yok" zaten... Basın ve yayın özgürlüğü "insanların kişilik haklarına, özel yaşam alanlarına ve sırlarına" tecavüz noktasına gelindiği anda bitiyor.Bu konu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde de, Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu'nda da açık şekilde yer alıyor."Kişinin özel yaşamının yayın konusu yapılması kişilik haklarına tecavüzdür. Bu kişinin topluma mal olmuş bir isim olması da onların sır alanını yayın konusu yapma hakkını kimseye vermez" şeklinde...Ben kısaltarak aldım.Madem ki bu kitaptaki ismin Tarkan olduğu söylenmiştir, yazan kişi de bunu röportajlarda açıkça belirtmiştir, Tarkan'ın izni olmadan kitap yayınlanamayacağı gibi gazetelerin ve TV'lerin bu konuda onun özel yaşamını zedeleyici yayın da yapamaması gerekir.Tarkan, Türkiye'nin bugüne kadar yetiştirdiği en başarılı müzik sanatçılarından biridir. Her şeyden önce biz; basın, toplum, hukuk böyle bir hatayı el birliğiyle önlemek zorundayız.Tarkan izin vermediği sürece bu kitabın durdurulması lâzım!

Devamını Oku

Soykırım kampanyası (2)

14 Kasım 2005

Edinburg Kent Konseyi'nde 17 Kasım 2005 tarihinde oylanması düşünülen sözde "Ermeni soykırımı"nı protesto amacıyla başlatılan kampanya için adreslerin devamını veriyorum.Avrupa'da soykırımı kabul eden birkaç ülkeye "Birleşik Krallık tan da katılım olmasını protesto etmek isteyenler vereceğim mektup örneğini de kullanabilirler.Adresler: chris.wigglesworth@edinburgh.gov.uk, kate.mackenzie@edinburgh.gov.uk, allan.jackson@edinburgh.gov.uk, dougie.kerr@edinburgh.gov.uk, robert.cairns@edinburgh.gov.uk, gordon.f.mackenzie@edinburgh.gov.ukBana bir sivil toplum kuruluşu tarafından gönderilen mail metni şöyle:"Dear Councillor,I strongly object to Edinburgh City Council Leadership's decision to introduce a motion; recognising the alleged " Armenian genocide".I consider the adoption; for political purposeo, of decisions by foreign parliements ör city councils regarding certain pages of Ottoman Armenians history which are stili subject to discussion among world historians and to pass a judgement, on a veracity of a specific version of a stili disputed historical issue, as inappropriate and unjust acts which will complicate the issue.Therefore I demand that Edinburgh City Council, withdraw the proposed factually inaccurate and baseless motion as an unfair. onesided view of an internationally unresolved and delicate issue and seeks to regain the trust of the British-Türkish Community.Yours Sincerely,isminiz"Bu maili İşçi Partisi Lideri Donald Anderson, İskoç Liberal Parti Lideri Jenny Dawe ve Muhafazakâr Parti Lideri İain Whyte'a özellikle göndermeyi unutmayın.Hem de gecikmeden, iki gün kaldı.Şu "eğik yazı" meselesiAvrupa'daki her yeniliği hemen alıyormuş gibi "Avrupa'da da bu uygulama yapılıyor" mazeretini ileri sürerek önce "küçük harfle başlamayı bırakıp eğik el yazısına geçiverdiler,Türkiye'nin her köşesinden şikâyet yağıyor; veliler, öğretmenler öğrencilerin bir türlü alışamadığını, çok zorluk çektiklerini anlatıp duruyorlar. "Avrupa'nın nerelerinde bu uygulama var, yaygınlığı nedir" diye soruyoruz cevap yok! Aynen "Ankara'nın Kızılay'ında başörtüsü ne zaman yasaklandı ki bunu konuşmanızda kullanabiliyorsunuz, cevaplayın" sorusunun cevabı olmadığı gibi...Bu el yazısı meselesiyle bağlantılı bir haber daha duymuştum bazı öğretmenlerden, tam emin olmadığım için yazmadım ama şimdi o konuda da mailler gelmeye başladı velilerden: Alfabenin başladığı A, B, C harfleri değiştirilerek E, L, M yapılmış... Milli Eğitim Bakanı'na "Neden?" diye sorsak cevabını alabilir miyiz dersiniz?Yoksa sonsuza kadar susacaklar mı?İmkânsız mı?Sedat Kurtaran isimli okurumuz benim 13 Kasım Pazar günü, Ayşe Özgün'ün programının kaldırılması ile ilgili yazımda söz ettiğim ensest olayının Türkiye'de (bırakın benim dediğim gibi yaygın olmasını) varolmasının bile imkânsız olduğunu söyleyerek itiraz etmiş.Neden olarak da toplumda "aile yapımızın kuvvetli olması, gelenekler, yüksek ahlâk" gibi özellikleri göstermiş. Ne diyeyim; seneler önce ilk kez duyduğumda ben de inanamamıştım. Sedat Bey'in bu konuyu Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yüzlerce davaya bakan kadın hukukçuların ağzından dinlemesi gerekiyor herhalde.Biz böyle reddettikçe, üzerine giderek çözmekten kaçındıkça, olayların gizlenmesini çözüm olarak gördükçe bu sorunlar hiç bitmeyecek. Kimbilir kaç genç kız daha arkasında bu tür nedenler olan cinayetlerde kaybedilecek ve olaylar sır olarak kalacak.Türkiye ise "medeni ülke" olduğunu iddia etmeye devam edecek.

Devamını Oku