Hayır Başbakan, "lüzumsuz" değil!

29 Kasım 2005

Başbakan Erdoğan, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'in eşinin "tek başına yemek yemesi" konusunda anlamadığımız bir dille "zâid bir şey" yorumunu yapmış. "Zâid"in "lüzumsuz" demek olduğunu gazetelerden öğrendim.Ben de diyorum ki o fotoğraf için lüzumsuz değil "utanç verici" demeliydi. Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci doğru yorumu yapmış ve aynen bunu söylemiş.AKP Milletvekili Ayhan Zeynep Tekin Börü ise "Benim kocam olsa gözünü morartırdım" demiş. Her ne kadar şiddet içeren bir tepki ise de ve şiddetin sözlü olanı da onaylanamaz ise de bir kadın AKP milletvekilinin kendi bakanının hatasına ciddi bir tepki ortaya koyma cesareti takdir edilecek bir durum.Toplumun, sivil toplum kuruluşlarının ve basının bu tür hatalara anında büyük tepki göstermesi ise siyaset ve kadın haklan konusunda ne kadar bilinçlendiğimizi ortaya koyuyor. Ve bu da yeterince "sevinilecek bir gelişme" Türkiye için.Cumhuriyetle birlikte Avrupalı kadınların haklarına (ve hatta onlardan önce seçme ve seçilme hakkına) kavuşan Türk kadınını mevcut haklarından da mahrum edecek, geri bırakacak, erkeğin yanında "dekor" olmaya razı edecek bir anlayışın bu kadar aşağılayıcı şekilde sergilenmesine sessiz, tepkisiz kalınamaz.Tayyip Bey "lüzumsuz" lâfı dışında bir de "Belki başka hanım yoktu" demiş. Bu, Bakan'ın eşinin tek kadın olarak erkeklerin bulunduğu bir masada oturamayacağı anlamına geliyor.Neden? Otursa ne olur? Namusu mu zarar görür? Dine, inanca mı zarar gelir?Gördüğünüz gibi, düzeltmek için söyledikleri cümleler bile bir başka çıkmaz sokağa açılmakta...Bakan'ın "Eşim kendisi istedi, bunun sosyolojik bir sorun gibi gösterilmesini yadırgadım" açıklaması da bir anlam taşımıyor. Evet, haklı olduğu bir nokta var; bu "sosyolojik sorun" değil "siyasi sorun". Bugün Türkiye'yi yönetenler kadının sadece "eş ve anne" rolünün farkındalar ve kadınları doğurmaya teşvik etmek ile türbanı desteklemek dışında bir kadın hakkı olabileceğine inanmıyorlar.Bunun sonucu olarak, kadını, kendini korumaktan aciz, karşı cinsle (çocuklarla bile) bir araya gelmesi sakıncalı, himaye altına alınması gerekli "zayıf bir mahlûk" olarak gören anlayış hızla, "çikolata kağıdına sarılı" şekilde toplumu etkilemeye başlıyor. Ve Türkiye bir Arap ülkesinin görüntüsüne bürünüyor.Bu gidişi durduracak olan da toplumun kendisidir. Kadınlardır. Bakan ayrı masada oturmasını tercih etse de eşinin bu aşağılayıcı, onur kırıcı durumu kabul etmemesi gerekirdi... Yine de, bu üzücü tablo bile olumlu bir gelişmeyi gösterdi bize; toplumun olayları doğru değerlendirdiğini...Kadına karşı ayırımcılık yapılmasına izin vermeyeceğimizi... Her şey burada başlıyor, burada bitiyor. Binali Yıldırım veya bir başka bakan şu andan sonra benzer bir durumda eşini yalnız oturtamayacak.Doğru yoldayız, değil mi Sayın Başbakan?

Devamını Oku

Orhan Pamuk'un sözleri referans!

28 Kasım 2005

Biz hepsini yeterince duyuramıyoruz ama dünyada ve Türkiye'de Ermeni Soykırım Tasarısı'yla ilgili önemli gelişmeler sürüyor.Buna sadece "Tasarı'yla ilgili" demek de yetersiz zira bizde de bir grubun İsrarla arka çıktığı Ermeni diasporası sadece o konuda değil, Türkiye'yle ilgili her konuda hızlı faaliyetini yürütmeye devam ediyor.Amerika'da sahnelenen "The Beast on the Moon" adlı oyunda Türk imajını fazlasıyla zedeleyici iftiraların yer aldığını daha önce yazmıştım.Ermeniler şimdi de İtalya'da dikilecek Atatürk anıtını baltalamak için kampanya başlatmışlar."Roma'da Atatürk heykeli mi?" başlıklı kampanya mesajlarında İtalyanlar'ın aldığı "trajik" kararın önlenmesi için Roma Belediye Başkanı Walter Veltroni'ye mektup kampanyası başlattıkları bildirilerek Başkan'ın mail adresi veriliyor.Yazılan mektup örneğinde ise Atatürk'ün bugünkü Türk devleti modelini yarattığı ama buna ulaşırken 1.5 milyon masum Ermeni'yi (rakam 1 milyondan 1.5'a çıkarılıyor dikkatinizi çekerim, gerçek rakam ise aynı yıllarda öldürülen Türkler'den fazla değil) katledenleri, 20'nci yüzyılın ilk soykırımını gerçekleştirenleri gizlediği anlatılıyor. Daha sonra da AB'nin Türkiye'den "Ermeni soykırımını tanımasını giriş için şart koştuğu" gibi esaslı bir yalan baskı unsuru olarak kullanılıyor ve italya'nın Yahudi soykırımına verdiği önemi bu olaya da vermesi isteniyor. Duygulu, saygılı, etkileyici bir üslupla...Edinburg'da neler oldu?İngiltere'de yaşayan Türkler'in, özellikle İngiltere Türk Dernekleri Federasyonu (ITDF) ile İngiltere Türk Diyalog Komitesi (ITDK) üyelerinin önlemek için ciddi bir çalışma gerçekleştirdikleri Ermeni soykırımını tanımaya yönelik tasarı biliyorsunuz Edinburg Kent Konseyi'nde 16'ya karşı 29 oyla kabul edildi (13 üye çekimser...)İskoçya'dan gelen bilgilere göre; Ermeni lobi grubu CRAG'ın 18 aylık propaganda faaliyeti sonunda yapılan oylamada, önce suçlayan sonra savunan tarafın konuşması ve suçlamalara cevap vermesi gerekirken bunun tam tersi yapılarak Türk tarafının savunması engellenmiş.Kent Konseyi lideri Donald Anderson tasarıda "iki toplumu da kırmayacak ve çözüm üretecek" düzeltmeler yapacağına defalarca söz vermesine rağmen bunu yapmayarak sadece Türkler'i yumuşatmak için "Türkiye'nin AB üyeliğine karşı değiliz" gibi ifadeler eklemiş.Türk temsil heyeti sözcüsü ise buna çok haklı ve doğru bir cevap vermiş: "Bizim bu karalama kampanyasına itirazımızın AB ile ilgili olduğunu sananlar çok yanılıyor. Biz sadece bu haksız suçlamalara itiraz ediyoruz. Kaldı ki; AB'ye girmek uğruna yapmadığımız bir şeyi kabul edeceğimizi zannedenler büyük yanılgı içindeler."Bu nasıl soykırım?Keşke size İngiltere Türk Diyalog Komitesi'nde yer alan İngiliz ve Türkler'in konuşmalarının tamamını verebilseydim. Örneğin Dr. Chris Ferrard'ın "Osmanlı İmparatorluğu'nda her görüşün ve her inancın serbestçe ifade edildiğini, Avrupa'da olduğu gibi ırkçılık yapılmadığını, ayrıca Ermeniler'in o dönemde silahlı birlikler oluşturarak 523 bin Müslüman Osmanlı tebasının ölümünden sorumlu olduğunu" anlattığı konuşması... Bu olaya neden soykırım denemeyeceğini anlatan diğerleri...Nitekim tasarıda "Her iki tarafın karşılıklı kayıplar verdiği" vurgulanmasına rağmen yine de Osmanlı'lar tarafından Ermeniler'e soykırım yapıldığı kabul ediliyor.Edinburg'daki oylamaların en ilginç tarafı ise İşçi Partili Chris Wigglesworth, Robert Cairns gibi isimlerin Orhan Pamuk'un soykırım iddiası ile ilgili görüşünü örnek göstermesi.. Ermeni heyetinden Dr. Harry Hagopyan'ın ise Orhan Pamuk, Halil Berktay, Tamer Akçam, Selim Deringil ve birkaç ismi daha "soykırımın gerçekleştiğine onlar da inanıyor" diyerek vermesi. Hırant Dink'in "sadece Ermeni olduğunu söylediği için 6 ay hapis cezası aldığı" yalanını eklemesi.Yorum yapmayacağım ama bu isimler Ermeni diasporası adına tebrik edilmeyi hak ediyorlar.Masada tek başına!Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın eşinin tek başına yediği yemek dün Hürriyet'in manşet haberiydi. Bakan bir lokantada 20 erkekle aynı masada otururken, seyahatte kendisine eşlik eden Semiha Yıldırım protokol masasından 2 metre uzakta ayrı bir masada yapayalnız oturuyor.Yine iyi, araya bir paravan da konabilirdi.İşte AKP'nin kadınlara değer veriyor görünerek, türbanlı kadınların devlet dairelerinde çalışmasını ister görünerek özüyle nasıl bir çelişkiye düştüğünün takiyye demeyelim) açık göstergesi..8 yaşındaki erkek çocukların bile kadına yaklaşmasını önleyen, bîr bakan eşinin erkeklerin bulunduğu bir masada kısa süre oturmasını bile doğru bulmayan anlayış gerçekte "onların erkeklerle bir arada çalışmasına" nasıl razı olabilir?Ben Semiha Hanım'a yapılanın da, kadınları dini öne sürerek siyasete alet etmenin de, onları vitrin olarak kullanmanın da her şeyden önce kadınlara, sonra da bütün millete büyük ayıp, büyük saygısızlık olduğuna inanıyorum.

Devamını Oku

Sanatçının misyonu!

27 Kasım 2005

Onuncu Yıl Marşı"nı söylemeye başladı son olarak... Şarkılarını ezbere bildiği, bir gerçek sanatçısını sevgiyle kucakladığı o ana kadar bariz şekilde görülen büyük kalabalığı oluşturanların hepsi, eksiksiz ayağa kalktı... Öylesine, peşpeşe... Her biri ellerinde küçük bayraklarla. Bu bayraktan sallayarak ve marşı birlikte söyleyerek...Koca salonun görüntüsü tüyler ürpertecek, gözler yaşartacak kadar güzeldi. Dikkatle baktım o yüzlere... Bunu hisseden yalnız ben değildim, çoğunun yanaklarından yaşlar süzülüyordu.Erol Evgin'in 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle Cemal Reşit Rey'de verdiği "Atatürk ve Kurtuluş Savaşı" temalı; Kurtuluş Savaşı sinevizyon gösterisi ve öyküleriyle süslenmiş konseri tek kelimeyle müşhişti. Hele konserin sonunda yaptığı konuşma... insanların, öğretmenlerin alkışlarıyla, "bravo" nidalarıyla kesilen konuşmanın güzelliğini anlatmak zor. Dinlemek lâzım!Her ne kadar kendisinden sonra, saat 21.00 de sah neye çıkacak olan Zeynep Tanbay'ın saat 20.00 de sahnedeki Evgin'e gönderdiği "Geç kalıyorum, prova yapmanı lâzım" notu kendisini fazlasıyla şaşırtsa da sanatçı süper bir performansla bitirdi konserini.Avrupalı, Amerikalı sanatçının toplum çıkarı için ve hatta diğer toplumlar için misyon üstlendiğini bugüne kadar çok gördük. Bizde ise Barış Manço'dan sonra Sezen Aksu'nun "kız çocukların eğitimi" ile ilgili gönüllü çabalan dışında bu tür bir sanatçı isteği ve gayreti olmadı.Oysa sanatçı ülkesinin yararına olduğunu düşündüğü konularda görüş bildirebilir, çalışma, konuşma yapabilir, sanatçı kimliğini ve birimini bu yönde değerlendirebilir.İşte Erol Evgin, aydın bir sanatçı olarak bunu yapıyor. Cumhuriyet'in değerini, bu ülkenin nasıl kazanıldığını, Atatürk'e ve şehitlerimize saygının önemini müzikle anlatıyor.Atatürk ve Kurtuluş Savaşı konseri diğer illeri de dolaşacakmış. Bu turne tamamlandıktan sonra televizyondan gösterilmesi de düşünülmeli.Sanat yoluyla, akılda kalıcı eğitim için bundan iyi fırsat olamaz!Başkan yine geç...İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş sonunda sanatçıya plâket vereceği etkinliklere geç kalıyor.Hepsine mi, yoksa sadece benim katıldıklarıma mı bilemem. Aslında İstanbul gibi bir şehrin belediye başkanının çok fazla işi ve katılacağı toplantı olduğunu takdir ediyoruz tabii ama bu "geç" kalmalar da öyle böyle değil.Başkan tam son cümlede veya son şarkıda içeri giriyor, yanındaki adamlarıyla birlikte izleyicinin ve sanatçıların konsantrasyonunu dağıtarak en öne geçiyor ve yerine oturuyor. Oturduktan sonra bu son dakikaların bile keyfini çıkarmadan dikkatini yanındakilere yöneltiyor.İyi ki sahnede olan ben değilim o sırada... Bütün sabnma, saygıma vesaireme rağmen hiç değilse "Biz de yeni başlıyorduk zaten, hoşgeldiniz" gibi bir lâf kaçabilirdi ağzımdan... Böyle biraz "kaçma" durumları var bende, ne yazık ki...Sayın Topbaş bu sözlerime kızmasın ama o durumda plâketin anlamı da tamamen değişiyor...Onore etmek için yapılan jest sanki hakarete dönüşüyor.Acaba programlama, zamanlama işini ayarlayan görevlide mi bir sorun var, merak ediyorum!

Devamını Oku

Doğu'da doğurma teşviki!

26 Kasım 2005

Türkiye, kaynaklarının yetişmediği açıkça bilinirken, yoksul ve işsiz sayısı hızla artarken ve AB'ye girişinin zorlaştırılma nedenlerinden biri 70 milyonluk nüfusu olurken nüfus plânlaması yapmıyor.Yapmadığı gibi siyasi nedenlerle nüfus artışı eğitimsiz kitlelere oy deposu gözüyle bakıldığı için partiler tarafından teşvik ediliyor. Bugüne kadar "Doğurun Allah ne verdiyse..." diyen parti liderlerini az görmedik.Nüfus plânlaması yapılsa bunun "her ailenin en az 8-10 çocuğa sahip olduğu Doğu illerimizden" başlaması gerekirdi. Oysa tam aksine, mevcut hükümetin Doğu'da, Güneydoğu'da doğurmayı teşvik anlamına gelecek çocuk yardımları yaptığını bildiren mektuplar geliyor.KampanyaBunlardan birinde, Devlet Bakanı Beşir Atalay'a bağlı Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu'nun bazı Doğu illerinde çocuk başına para kampanyası başlattığı ve bunun üreme hızını daha da arttıracağı anlatılıyor.Yardım miktarları şöyle (ayda):İlköğretime devam eden erkek öğrencilere: 20 YTL.İlköğretime devam eden kız öğrencilere: 23 YTL.Ortaöğretime devam eden erkek öğrencilere: 28 YTL.Ortaöğretime devam eden kız öğrencilere: 39 YTL. Sağlık yardımı olarak her çocuğa: 15 YTL. Her anne adayı için gebeliğin ilk 7 ayında her ay: 18 YTL.Her anne adayı için doğumda: 50 YTL.Daha sonra ülke genelindeki kaçak elektrik oranlarının listesi verilmiş. Şanlıurfa'da yüzde 66.7'den Hakkari'de yüzde 48'e en yüksek oranlar Doğu ve Güneydoğu'da. Buna karşılık Giresun'da yüzde 3.5, Trabzon'da yüzde 5.4.Mantık var mı?Nüfusu 100 milyona doğru hızla ilerlemekte olan, bu nüfusun devlete, daha doğrusu (vergi ve zamlarla) geri kalan nüfusa bindirdiği yük de aynı oranda artan bir ülkede devletin "nüfus artışı en fazla olan bölgelere" doğurma teşviki yapmasının mantığı nedir?Çözüm bu mudur, yoksa akşama kadar kahvelerde oturup çay, kahve, sigara tüketerek 20-30 çocuk sahibi olanları önce doğurmama konusunda eğitip, tam aksi yönde projelerle bu artışı önleyip bir yandan da çalışmalarını sağlamak mıdır?Kuzey, Batı, Orta, Güney Anadolu illerinde, daha sorumlu davranarak sınırlı sayıda çocuk sahibi olan ve temel ihtiyaçlarının karşılığını, vergisini ödeyen vatandaşa "ödemeyenlerin" yükünü taşıtmak hangi "adil devlet" anlayışına sığar?Bu bilgileri gönderen okurumuz bir de haber iliştirmiş mektubuna; Van'da 68 yaşında bir Kürt vatandaşın 26 yaşındaki ikinci karısından 13 çocuk sahibi olduğunu... Aynı vatandaşın 100'e yakın da torunu varmış."Bu kadar çocuğa bu fakirlikle nasıl bakıyorsunuz" sorusuna verdiği cevap işe şöyle:"Kaymakamlık her türlü yardımı yapıyor, hiçbir sorunumuz olmuyor."Soralım!Eh, hayat bu kadar kolay olunca amca da doğurtur tabii.Ama gelin görün ki o kaymakamlık paraları kaymakam beyin banka hesabından değil, bizim cebimizden çekiyor.Böyle devlete "Artık kendine gel, sorumluluğunu bil, işini doğru yap, bu ülke, bu gelecek hepimizin" demez misiniz?Her bölgede fakir fukara varken "keyfe göre yardım kararlarını ne hakla veriyor, Doğu'da nüfus teşviki yapıyorsunuz" demez misiniz?Demek için ne bekliyoruz?

Devamını Oku

Harem-selâmlık Türkiye!

25 Kasım 2005

Aynı günlerde "adeta bir bilmecenin eksik parçalarının birleştirilmesi gibi" birbirini tamamlayan olaylar izlemekteyiz. 'Nedendir bilinmez' demeyeceğim zira aklı ve sağduyusu olanlar arasında "nedenleri" bilmeyen yok.Türkiye, tehlikeli gidişi içinde Kurtuluş Savaşı'nı, Cumhuriyet'in yeterince takdir edildiği ilk yıllarını ve Atatürk'ü artık sadece millî bayramlarda değil, hemen her gün anıyor.Dün VATAN'da "Kim bu Türkler" manşetiyle çıkan, 1945 yılının National Geographic dergisinden alınmış fotoğraf çok şey anlatıyordu. Fotoğrafla ilgili yazıda da "Asya'da bu kadar modern başka bir ülke yok. Türkler Asya'dan geldiler ama Avrupalılar" satırlarının yer aldığını Jan Devletoğlu'nun haberinden öğrendik.Fotoğrafta kadınlar mantolan, şapkalarıyla, erkekler de normal günlük kıyafetleriyle ama hepsi mutlu ve geleceğe güvenle bakan yüz ifadeleriyle görülüyordu. Bugün olduğu gibi küçücük 7-8 yaşlarındaki kızlar tesettüre sokulmamıştı. Peki o Türkiye, o toplum Müslüman değil miydi? Tesettür kıyafeti giymeyenler, giymedikleri için (Atatürk'ün ölümünden yıllarca sonra) dinin, inancın elden gittiğini mi söylüyorlardı? Böyle bir baskı olduğunu haykırıp türban mı istiyorlardı?Çocuklara yasakk!Hayır, o günkü vatandaşların çoğu dinin, inancın sadece bir başörtüsüyle ölçülemeyeceğini düşünüyor, takanlar ise kendi alanı içinde inancını rahatça yaşıyordu. Türban kavgaları Erbakan'la, dini siyasi malzeme yapan partilerle başlatıldı ve işte bugünlere, işi gücü bırakıp Türkiye'yi harem-selâmlık bir Arap ülkesine çevirmek isteyenlerin yönetimine gelindi.Artık sayfiye otellerinde deniz kenarının kadın ve erkekler için bölündüğü, belediye havuzlarında harem-selâmlık uygulamasının yapıldığı, restoran ve kafelerde içki yasağının hızla ülke geneline yayıldığı, üniversiteye hazırlık kurslarında asansörlerin bile ayrıldığı günlerdeyiz.Son haberi dün Milliyet'te gördüm; Ankara Belediyesi'nin hanımlar lokaline 7 yaşından büyük erkek çocuk alınmıyormuş.Türbanın devlet dairelerinde ve üniversitelerde serbest bırakılmasını isterken "demokrasinin de çok sayıda yasak içerdiğini" unutan ve "Yasakçı zihniyetle hiçbir yere varılmaz" diyen iktidar partisi içkiden başlayarak kadın ve erkeğin, hatta kadınlarla 8 yaşında erkek çocuğun bile yanyana gelmesini yasaklıyor."Kadınlar başımızın tacı!"Fen Liselerinden bana yazan ve "Her gün okul mescidine gitmeyene, 5 vakit namaz kılmayana not vermiyorlar. Bu nedenle okul değiştirmek zorunda kaldım" diyen öğrencilerin mektuplarından söz edeli bir iki yıl oluyor. Acaba şimdi, bugün kaç okulda benzer sıkıntılar yaşanmakta biliyor muyuz?Küçücük çocukları kadınlardan kaçıran anlayışın, bu kadınların doktor, sekreter, öğretmen olarak yetişkin erkeklere yaklaşmasına "nasıl izin vereceğini" düşünüyor muyuz?Türbanlı kadınlara devlet dairelerinde izin verilmesini ister görünenler bu sorunun cevabını hiç açıklıyor mu? AKP milletvekillerinin kaç tanesinin "eşinin çalışmasına izin verdiğini" toplum biliyor mu?Bunları bilmek, görmek lâzım. Tayyip Erdoğan'ın RR istanbul 11 Başkanı olduğu sırada kendisine sorduğum "Partiniz iktidara gelirse kadınlar çalışabilecek mi?" sorusuna verdiği cevap böyle zamanlarda hemen aklıma geliyor:"Hiç öyle şey olur mu?" demişti. "Kadınlar bizim başımızın tacı, onların yorulmasını istemeyiz, evde oturacaklar, erkekler çalışacak!"Sonra bu anlayış değişti mi?Bilmem, siz söyleyin.

Devamını Oku

"Bir kitabım bile yok!"

24 Kasım 2005

Senenin bir gününde, bir haftasında hatırlıyoruz onları... Yaşam boyu verdiği bilgilerle, temel eğitimle yükseldiğimiz öğretmenlerimizi yalnızca Öğretmenler Günü'nde hatırlıyoruz. Aynen çoğumuzun, anneleri, babalan onlara özel günlerde hatırladığımız gibi...Oysa çoğu yokluklarla mücadele ederek öğretmeye çalışıyorlar. Kitabı bile olmayan okullarda sevgili öğrencilerini eğiterek. En acısı budur işte, insana en dokunan; "Bir kitabımız bile yok" diyen öğretmenler.Bugüne kadar elimizden geldiğince sizlerle birlikte donattık okulları, gözyaşları içinde "Bize yardım edin" diyen öğretmenleri mutlu ettik, isteklerin çoğu Doğu'dan geliyor ama aslında diğer bölgelerden gelenler de az değil.İşte Denizli'nin Çivril ilçesinde Kiralan Kasabası'ndan gelen istek. Kiralan İlköğretim Okulu'nün 1-A sınıfı öğretmeni Muhsine Olguner "Kitaba, kütüphaneye, fotokopi makinası ve projeksiyon makinasına kısacası akla gelecek her türlü araç gerece ihtiyaçları olduğunu, M.E.B.'nın liselere ödenek verdiği halde ilköğretim okullarında ciddi eksikler nedeniyle büyük sıkıntı yaşandığını" bildiriyor.Aydın'in Bozdoğan ilçesi, Haydere Köyü'nde "Haydere Pansiyonlu İlköğretim Okulu" da kitap bekliyor. Maddi durumu iyi olmayan ve taşıması yapılamadığı için "pansiyonlu" kalan köy çocuklarının okulu burası... Hayırsever bir hakimin yaptırdığı kütüphanesi var ama içinde kitap yok.Öğretmenleri özellikle hikâye ve roman türü kitap istiyor.Bir istek de Muş'tan. KESK'e bağlı TÜM BEL SEN (Tüm Belediye Emekçileri Sendikası) herkesin yararlanması için kurduklan kütüphaneye kitap yardımı bekliyorlar. (KESK Şubeler Platformu, Özel İdare İş Hanı, Kat 4, No: 19, Muş)Türkiye'nin ücra köşelerine, köy okullarına bir köşede biriktirip durduğumuz kitapları, kullanmadığımız faks ve fotokopi makinalarını, eski bilgisayarlanmızı gördermekle onlara büyük iyilik yapıyoruz. Bizim için "eski" ama onlar için çok "yeni", unutmayın.Yine böyle bir yazım üzerine "her şey" gönderdiğiniz Doğu'dan bir öğretmen neşeyle şöyle yazmıştı:"Ne kadar gurur duysanız azdır. Okulumuza yüzlerce kitap geldi. Her çeşit malzeme ve bilgisayar geldi. Artık bilgisayarlı bir kütüphanemiz var. Hepinize dua ediyoruz."Haydi, inceleyin kitaplarınızı ve gönderin onlara, her okunuşta dua almak az şey mi?***Başta beni yetiştiren öğretmenlerim olmak üzere Türkiye'nin tüm değerli öğretmenlerinin "haftasını" saygıyla kutluyorum.Bence sadece "şiddete başvuran öğretmenler" bu kutlamaları hak etmiyor.Cinnet değil, cehaletDört kadın bir olup kuması oldukları adamı öldürmüşler. Haber gazetelerde "cinnet" olarak geçiyordu. Nedense bu cinnet olayları da en çok Türkiye'de görülüyor.Oysa örneğin bu olayda 4 kişinin aynı anda cinnet geçirmesi, hiçbirinin aklını başına toplayamaması mümkün mü?Cinnet değil cehalet... Eğitilmeyen, öldürmenin, şiddetin çözüm olmadığı, hakkı hukuk yoluyla aramak gerektiği öğretilmeyen insanlarhemen silâha sarılıyor.Eğitmeyen kim; devlet!.. Bölgelere ekipler göndererek, TV'lerden yardım isteyerek kısa ve tkin eğitimi vermeyen devlet.Sonra da gereken cezaların affa ve indirime uğramadan verileceğini anlatmayan devlet.Bakın ilköğretim okulu öğrencisi E.Ş'ye tecavüz eden şahısa 46 yıl hapis istenmiş. Bunu TV'lerle sürekli duyurduğunuz zaman tecavüze yeltenen cahilleri uyarmış olursunuz.Toplum bilincinde önemli değişiklikler oldu; Gamze Özçelik'e tecavüz ve bunu görüntüleme, yayma iddiasıyla yargılanan kişi gittiği yerlere alınmıyor, insanların yanından kaçtığını kendisi söylüyor. Toplum eylemini ortaya koyuyor ama devlet hâlâ bunu yapamıyor.Yapmasını istemek milletin hakkı değil mi artık?

Devamını Oku

'Hasekili ulema'yı dinlemek!

24 Kasım 2005

Şu anda masamın üstünde birkaç gün önce çıkan bir gazete haberi var, kesip saklamışım. Şöyle diyor: "Başbakan'in ulema çıkışıyla gündeme gelen Din İşleri Yüksek Kurulu'nda 10 dil bilen hoca bile var. 16 Kurul üyesinin çoğunluğu 'Diyanet Akademisi olarak bilinen Haseki Eğitim Merkezi kursundan geçmiş. Hepsi en az iki dil biliyor ve felsefe, teoloji, filoloji, ilahiyat alanında önemli okullardan mezun olmuşlar."Aman ne güzel, bunu öğrenmek ne mutluluk. Ve fakat neden biz onların sesini hiç duymuyor, merak ettiğimiz konuları danışıp cevabını alamıyoruz?Bu başarılı, bu 10 dil bilen, en iyi eğitimleri almış din ulemasından bilgi istiyoruz. Dahaönce de yazdığım gibi bize türbanın "kesin emir", "namus" olup olmadığını, ayetler birlikte yorumlandığında "örtü (hamar)" ile "ziynet" ilişkisini ve anlamlarını, Kur'an'da, Müslümanlıkla (en bağışlayıcı, en hoşgörülü ve insan sevgisi olan dinde) kadına dayak diye bir şey olup olmadığını anlatsınlar.Verecekleri bilgiye toplum olarak ihtiyacımız var. Lütfen saklamasınlar kendilerini, yüksek bilimlerinden memleket mutlaka yararlanmalı!Dolma ve fotoğraf üzerine...Türkiye'de fotoğraf deyince akla gelen ilk isim Ara Güler VATAN'in sorularını cevaplarken iki büyük hata yapmıştı.Birincisi "Bir fotoğrafı seyretmektense dolma yemek daha keyiflidir bence" cümlesi...Onun gibi olağanüstü güzellikte fotoğraf çeken birinin "dolma yemenin bunlan seyretmekten daha keyifli olduğunu" düşünmesi neye tepkidir bilinmez ama gerçekten inanılmazdı. Kimbilir belki de bu nedenle, "Ara Güler'in bile böyle düşündüğü" bir toplumdan fazla sanatçı çıkmıyor. Biz dolma yerken, bir elde sandviç işine bakan ve yemekle içmekle zaman kaybetmeyenler, sanata, bilime yemekten çok önem verenler ilerliyor.Ve "80 bin dialık arşivini yakacağını söylemesi"... Buna ancak "pes" denilebilir. Öyle üzüldüm ki okuyunca... İnanın yalnız arşive değil, onun bu düşünceyi taşıyabilmesine.Bu bencilce bir düşüncedir ve bence bizde yetişmiş insanlar, gerçek sanatçılar için bencillik, yetenek ve üretimle birlikte büyüyor.Ne kayıp... Neden söylendiğini, yakılmak yerine neden en azından bir vakfa, bir müzeye bağışlanmadığını anlayamıyorum. Hiç kimsenin de anlayabileceğini sanmıyorum. Ayrıca Güler'i görsem şunu sormak isterdim:Hem fotoğraf seyredip hem dolma yemek mümkün değil midir? Aynı anda iki lezzeti birden tatmak?

Devamını Oku

"Çılgın Türkler" hep gündemde!"

22 Kasım 2005

Turgut Özakman'ın "Şu Çılgın Türkler" kitabı elden ve dilden düşmüyor. Özakman'ın Kurtuluş Savaşı tarihini duygulara da yer verilen ve zevkle okunan bir roman haline getirmesi büyük bir hizmet oldu. Dün Mine Kırıkkanat yazmıştı, birkaç gün önce de Zülfü Livaneli...Değerli meslektaşlarımın yazılarını zevkle okudum, yalnız sevgili dostum Livaneli'nin yazısında bir noktaya takıldım;"Çılgın" tanımının Enver Paşa ve İttihat Terakki 'çiler için kullanılabileceğini, Mustafa Kemal'in ise çılgın değil; tam aksine her zaman sakin, akılcı, sağduyulu davrandığını, asıl yurtseverliğin bu olduğunu söylüyordu.Bu satırları görünce küçük bir itiraz yükseldi "içimdeki ses"ten: "Sarıkamış faciası"na neden olan, asla bağışlanamayacak kadar yanlış kararları tarih yazıyor zaten... Ama kitaptaki "Çılgın Türkler" tanımına Mustafa Kemal de giriyor. Zira kastedilen çılgınlık, tamamen kuşatılmış, işgal edilmiş topraklarda, "neredeyse esir" görülen bir milletin bir avuç insan önderliğinde yoktan inanılmaz bir zaferi varedişiydi.Bu cesaret, gözü karalık, bu bilinçli şekilde -gerekıyorsa- ölüme yürüyüştü. Ve o bağlamda Mustafa Kemal ilk çılgın Türk'tü.Ama elbette onun çılgınlığında akıl ve sağduyu da vardı ve sanıyorum sayın Livaneli "çılgın" kelimesini buradaki mecazi anlamında değil, asıl anlamıyla kullanmıştı.Bilmem yanılıyor muyum?Futbol tepkileri!İsviçre-Türkiye maçında olanlardan sonra, Türk basınının isviçre'den önce kendimizi; Fatih Terim, Şifo Mehmet ve futbolcularımızı suçlayan yazılarıyla ilgili mailler hızla sürüyor.Bu konuda yazdığım yazılara destek veren ve her seferinde karşı tarafın hatalarını göz ardı ederek sadece kendimizi suçlayan tutuma itiraz edenler çoğunlukta...Ortada bir mahkeme olsa ve her iki tarafın suçları göz önüne alınsa diyecek yok (ki cinayet olaylarında -özellikle töre-namus cinayeti gibi suçlarda- göz önüne alınmaması gereken 'hafifletici nedenler' cezaları 8-10 yıl azaltırken) ama burada bir mahkeme söz konusu değil... Hakkı, hukuku karşı taraf dikkate almıyor (yalnız İsviçre değil, hiçbiri)...Başa dönelim; "Neden özür dileyecekmişiz" yazıma, bu durumda neden yalnız biz özür dileyecek duruma geliyor, yıllarca bu ülkeye başarı getirmiş spor adamlarımızı -cezalandırmakla kalmayıp- sahneden tümüyle silmeye kalkıyoruz?Anlamıyorum, birçok vatandaş da anlamıyor. Tekrar vurgulamış olalım!TBMM'de önemli toplantı!23 Kasım'da (bugün), 13-14.30 saatleri arasında TBMM'de önemli bir kadın hakları bilgilendirme toplantısı yapılacak.Tüm Türkiye'den kadın kuruluşlarının katılımıyla Nisan 2003'te Ankara'da yapılan "CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) Sivil Toplum Forumu" nun sonuç raporu Ocak 2005'te New York'ta B. M. CEDAW Komitesi'ne sunulmuştu. TBMM toplantısında ise Komite'nin Türkiye Cumhuriyeti devletine yönelik çıkardığı tavsiye kararları hakkında milletvekillerine bilgi verilecek.Kısa süre önce Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'le yaptığım telefon görüşmesinde Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi'nde, bir önceki hükümet döneminde "Aman bize dokunmasın, bundan sonraki evlilikleri kapsasın" telaşıyla yapılan ve kadın hukukçuların "ekonomik şiddet" dedikleri haksızlığın düzeltilmesi için ilgisini rica ettim. Bu maddeye o günlerde "şerh" koyduran Şahin, en kısa zamanda Meclis gündemine alınması için ellerinden geleni yapacaklarını söyledi.Birleşmiş Milletler "kadına karşı her türlü ayırımcılığın kalkmasını" istiyor. Avrupa Birliği de bunun üzerinde önemle duruyor.Bakalım "bazı konularda" kadın haklarını kadından çok gözeten milletvekillerinden kaç tanesi TBMM'deki ÇEDAW toplantısına katılacak?Umarım toplantıyı bana bildiren Uçan Süpürge bu bilgiyi de verir!

Devamını Oku