Adını aşk ve bereket tanrıçası Afrodit'ten alan, Yunan ve Roma medeniyetlerinin yaşadığı, 11 yüzyıldan uzun bir süre Akdeniz'in önemli kültür ve sanat merkezlerinden olan Afrodisias en önemli antik kentlerimizden biri. 1961 yılında Prof. Kenan Erim tarafından başlatılan kazılar onun ölümünden sonra da sürdürüldü ve çıkarılan eserler 1987 yılında kurulan ve Sevgi Gönül'ün de kurucuları arasında olduğu Geyre Vakfı tarafından korunmaya alındı.5 Aralık Pazartesi akşamı Maslak'taki Harp Akademileri nin inanılmaz güzellikteki salonunda, Afrodisias kazılarından çıkarılan eserlerin korunmasına gelir sağlamak üzere bu vakfın düzenlediği, dünya çapında ödüller kazanan ünlü, ikiz piyanistler Ferhan ve Ferzan Önder konserini ve ondan önce barkovizyonla gösterilen "Afrodisias görüntülerini" izlerken büyük bir hayranlık duydum.Koç ailesi başta!Ne unutulmayacak ve yüzyıllar boyu hatırlanacak bir özveri, bir gönüllü çabadır bu... Gönlünü sanata, kültüre vermiş ve yaşamı süresince bu konularda elinden geleni yapmış olan Sevgi Gönül'ün vefatından sonra vakfın başkanlığını üstlenen Ömer Koç, bu etkinliklerde her zaman bulunan ve Koçbank aracılığıyla yardımlarını esirgemeyen Rahmi Koç ile Semahat Arsel, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'nın da kurucusu olan ve son günlerde hasta yatağından Geyre Vakfı' na 2 milyon dolar bağışlayan Suna Kıraç... Onların, Koç ailesinin kültür, sanat, tarih, eğitim konularında yaptıkları unutulamaz.Koç ve Sabancı ailelerinin yalnız servetlerini değil, aydın birikimlerini de toplumla paylaşmaları, Türkiye'ye ait eserleri dünyadan toplayıp ait oldukları yere getirmeleri, Anadolu'daki tarih hazinelerini ülkeye kazandırmaları bugünkü ve yarınki kuşaklar için gerçekten büyük bir şans."Afrodisias" deyince, yaptığı defilelerin gelirini Geyre Vakfı'na bağışlayan, Pazartesi günkü etkinlik dahil tüm organizasyonları hazırlayan Vakıf kurucularından ve Yönetim Kurulu üyesi ünlü modacı Vural Gökçaylı'yı, Sennur Hamamcıoğlu, Yasemin Pirinççioğlu gibi isimleri anmadan geçmek imkânsız.Bu arada... Harp Akademileri Kumandanı Nejat Güldür Paşa ve değerli eşi Güzin Hanım konser salonunun Geyre Vakfı'na açılmasını sağladıkları gibi, Akademi hem ikramları karşılamış, hem de Vakfa maddi yardımda bulunmuş. Dayanışma, destek diye buna derim ben.. Bir tebrik de Harp Akademileri'ne!Konsere gelince... Ferhan ve Ferzan Önder'i bugüne kadar bir konserde dinlememiş olmanın büyük kayıp olduğuna inanıyorum. Hamburg'da aldıkları Uluslararası Piyano İkilileri Yarışması Birincilik ödülü'nü de, diğerlerini de fazlasıyla hak ediyorlar.Bu henüz çok genç ikilinin tuşlar üzerinde, takip edilemeyecek bir hızla hareket eden parmaklarının yarattığı müziği dinlerken gurur duyuyorsunuz.Sanat ve kültür... ikisi birleşince dayanılmaz oluyor!
Azılı bir terör örgütünün başı ve 30 bin kişinin ölümünden sorumlu kişi olan Abdullah Öcalan adeta legal bir parti lideri gibi İmralı'dan özgürce yayın yapıyor."TC üst kimliğini kabul ettiklerini" söyleyen konuşması manşetlerde. Böylesi akıl almaz bir durum hangi ülkede ortaya çıksa çok enteresan sayılırdı.Ama bizde çok enteresan olan bir başka durum daha var: O konuşmadan hemen önce birileri, özellikle ülkenin Başbakanı tarafından medyada "üst kimlik/alt kimlik" tartışmasının başlatılmış olması...Ben anlamakta zorlanıyorum, ne demektir bu? Dağdaki adamlarına istediği mesajı iletemediğinden şikayet eden Öcalan "aydın" olduğunu iddia eden bazılarına ve Başbakana bu mesajı nasıl iletiyor? Varsa cesaretle yorumlayan çıksın ve millete anlatsın lütfen...Onunla aynı zamanda, hatta ondan önce nasıl düşündüler aynı NOKTAYA parmak basmayı?Abdullah Öcalan'ı tüm Kürtler'in temsilcisi, Türkiye'deki Kürt vatandaşların sözcüsü sayan kim?Ve ayrıca bugün söylediği ve iknaya çalıştığı şeyleri yarın "kendini Kürt lideri gören" bir başkasının kabul edeceği ne malum?Önce Türklük tartışması çıkarıp sonra da "Bu bölge Kürtlerindir" iddiasına girilmeyeceğini kim biliyor?İşte bu nedenler ve buna benzeyen diğerleri AKP Milletvekili Op. Dr. Turhan Çömez'in cesur ve akıla akşını "son derece yerinde" kılıyor. Kısa süre önce duyduğumuz "genç bir yaralı kıza yaptığı operasyon" ve Kâmran İnan'la birlikte katıldığı bir TV programındaki yurtsever konuşmalarıyla dikkatleri çekmişti Turhan Çömez. Şimdi de AKP'nin icraatlarından milletvekillerinin haberi olmadığını, ihalelerden, ithalata kadar birçok konuda hatalar yapıldığını, Öcalan cezaevinden konuşurken kendilerinin "seslerini duyuramadıklarını" açıklamış."Biz kurşun asker değiliz" diyebilecek bir sesin AKP'den çıkacağından ümidi kesmiştik neredeyse, bravo doğrusu! Aslına bakarsanız AKP'li Mahmut Koçak'ın Politika Merkezi Derneği'ne yaptırdığı ve "AKP'den memnun olmayanların yüzde 73 çıktığı" anketi gördüklerine göre Çömez'e Parti'nin de, lideri Erdoğan'ın da bravo demesi lâzım.Ama Türkiye ve kendi partisi ciddi sorunlar yaşarken o dünyanın öbür ucunda gezide... "Deprem teknolojisi" konuşmaları yapıyormuş. Bilgisayar çağında, ileri teknolojiye sahip her ülkeyle en kısa yoldan haberleşme imkânı varken bu da enteresan değil mi?Bizim siyasetçiler tarihten ders almamaya kesin kararlı gözüküyorlar.Afrodisias'ı kurtaranlar!Tarihin en büyük, en önemli uygarlıklarının yaşamış olduğu Anadolu topraklarına sahip olmanın, böyle değerli bir ülkede yasamakta olmanın ayrıcalığını yeterince takdir edebiliyor muyuz acaba?Veya sadece "farkında" mıyız?Çoğumuz bunu aklımıza bile getirmiyoruz... Ancak "Truva" gibi izlenme rekorları kıran bir film gündeme geldiğinde "O Truva medeniyeti bizim topraklarımızda yaşadı" hazzını, gururunu ruhumuzda hissediyor, sonra unutuyoruz.Neyse ki unutmayanlar, böylesi tarih hazinelerine sahip olduğumuzun her an bilincinde olan ve o medeniyetlere ait eserleri bulup çıkarmayı, korumayı ve sonraki kuşaklara bırakmayı görev bilenler var. Neyse ki onlar bıkmadan, yorulmadan canla başla çalışıyor ve bugüne kadar olduğu gibi tarihî miraslarımızın yurt dışına kaçırılmasını, veya çoğunun kaybolup gitmesini önlemek için ellerinden geleni yapıyorlar.Bunun için bir "koruma planı" hazırlayan Vakıf eski müzenin yetersiz şartları nedeniyle bir yeni müze inşaatı başlattı. Bu arada, bir avuç Afrodisias gönüllüsü çeşitli etkinlikler organize ederek gereken fonu yaratmaya çalıştılar.İşte bir avuç gönüllü ile, onlara ellerinden gelen desteği veren Türkiye'nin sorumlu insanları ayakta alkışlanmayı hak ediyorlar.Devam edecek.
Kızanlar, yazanlar olmuştu biliyorsunuz; "Bakan Binali Yıldırım aynı gün eşiyle birlikte kahvaltı etmiş, bunu da yazın" demişlerdi ve onları kırmamıştık.Ama dün gazetelerini ellerine alanlar bizim cümbür cemaat, ailece Yeni Zelanda tatiline -pardon gezisine- çıkan Hükümet üyelerimiz için yemekte eşleriyle ayrı masalar hazırlanmış olduğunu okudular. Yeni Zelanda Başbakanı'nın yemeğinde neden ayrı masalar hazırlamışlardı hiç düşündünüz mü?Biz bu konuların üzerinde durduğumuzda bunları taraf tutmak veya muhalefet yapmak için yazdığımızı zannedenler düşündü mü? Kadın başbakanı, bakanları olmuş bir ülkenin bugüne kadarki diplomatik gezilerinde ayrı masalar hazırlandığını hiç duymadığımızı düşündüler mi?Protokol bildiriyor"Ayrı" hazırlanıyor çünkü büyük ihtimalle protokol daireleri Türkiye'de harem-selamlık uygulamaların olduğunu, ayrı masanın daha doğru olacağını bildiriyor onlara... Peki bir hükümetin diğer Müslüman ülkelerden çağdaş yorumlarıyla ayrılan demokratik Cumhuriyet Türkiye'sinde kadın ve erkeklerin İran usulü yemek yedikleri, ortak yaşamın böyle düzenlendiği imajını dünyaya vermeye hakkı var mı?Bu sorulan dürüstçe, Türkiye'ye yakışır şekilde cevaplamak lâzım. Neyse ki Başbakan Erdoğan Binali Yıldırım'ın eşiyle ilgili olayda yazdığım "Bundan sonra kadınlarla erkekler ayrı masalarda yemeyecekler, doğru yoldayız değil mi Sayın Başbakan?" sorusunun cevabını da doğru vererek masanın birlikte yenecek şekilde hazırlanmasını istemiş. Aksi çok garip bir durum ortaya çıkaracakta üstelik; Yeni Zelanda'nın kadın Başbakanı Helen Clark bizim Başbakan ve Bakanlarla beraber oturmak zorunda kalacak, eşler ise ayn masada yiyeceklerdi.İranlı'lar ve bizDün VATAN'da iki nokta daha vardı dikkati çeken: Birincisi Emine Erdoğan ve Bakan eşlerinin renkli ama saçın tek telinin görünmediği fotoğraflarının tam altında Satranç Dostluk Turnuvası'na katılan siyah çarşaflı İranlı kadınların fotoğrafı. Onlar belki de çarşaf giydikleri için kendilerini "daha dindar" buluyorlar (veya böyle olduğuna inandırılmışlar) ama sacları bizim ekipteki kadınlar kadar gizlenmemiş, bir kısmı açıkta... Bununla birlikte yeni İran Cumhurbaşkanı'nın emri üzerine renkli çarşaflar, tesettür giysileri yasaklanmış olduğu için kara çarşaflar içindeler. Yani ölçünün ne olduğu, kimin "daha doğru"yu yaptığı belli değil. Din bahanesiyle kadına baskı bir kez başladı mı sonu veya ölçüsü yok.Diğeri ise Yeni Zelanda Başbakanı'nın "5 milyonluk ülkelerinde işsizlik oranının yüzde 3 olduğunu" söylemesi üzerine Başbakan Erdoğan'ın "Keşke bizde de o kadar düşük olsa" cevabı...3500 gün!Kaç yönden irdelenecek bir konuşma... Bir yanda nüfus artışı çılgın olmayan ve vatandaşlarına iş imkânı yaratıp onları doyurabilen bir ülke, öte yanda "Çoğalın çoğalabildiğiniz kadar" diyen anlayışın, sözünü dinleyip karıncalar gibi nüfusu artan bölgelerine iş imkânı yerine doğurma yardımı (teşviki) yaptığı bir ülke...Okurlarımız arasında Başbakan'ın "200 bin Türk'ün yaşadığını, bu nedenle 10 günlük seyahat yaptıklarını" söylediği konuşmasına takan ve hesap yapanlar olmuş. Bu hesaplara göre Başbakan'ın 70 milyonluk Türkiye'de 3500 gün kalması (ve çözüm araması) gerekiyor.Nasıl olacak bu, düşünsünler bakalım!Kim bu devlet?Türk Ceza Kanunu'nda yenilenen yasalarla cezalar artınca Kapkaç çeteleri "işi" çocuklara gördürmeye başladı. Yakalanan çocuklar arasında "Bizi yoksul bırakanlardan intikam alıyoruz" diye bağıranlar olmuş.Hangi olaya baksanız altından "hızlı nüfus artışı, bu ülkenin o nüfusu doyuracak kaynaklara ve çare üretecek hükümete sahip olmayışı" çıkıyor. Çıkıyor da sonunda kabak sorumluların değil milletin başında patlıyor.Kapkaççı çocukların yoksulluğuna neden olanlar parasını eşyasını çaldıkları insanlar değil... Sorumluların "geride kalanları" evine kadın muhabirleri almayıp kapıda bekleten ama fırsat bulduğunda kadınlara "Doğurun, asıl göreviniz bu" diyenler... "Yönetimde olanları" ise dünyayı dolaşmakla meşgul.Diyarbakır ve Malatya'da hakimlik yaptığını söyleyen okurumuz Hatice Ok; Doğu'da 8'inci, 10'uncu doğumunu yapan kadınların eşlerinin hastane parasını, üniversite öğrencilerinin ise harç paralarını kaymakamlıklardan istediğini ve aldığını anlatıyor.Ve diyor ki: "Sömürgemiz, petrolümüz, satacak teknolojimiz yok. Biz iki çocuk okuturken, onlar 10 çocuğun masrafını devletten istiyor. Dünyada hangi ülkenin vatandaşı "Ben doğururum, devlet baksın" diyerek çocuk sahibi oluyor. Devlet iki çocuktan fazla doğuranlardan devlet hizmeti katkısı olarak vergi alsın."Vatandaşın çare düşündüğü, öneri getirdiği konuda devletin çare üretmemesi kabul edilemez."Çocuk kapkaççı" konusuna gelince; Amerika'da suç işleyen ilkokul öğrencileri bile kendilerine uygun şartlarda yaptırımlarla karşılaşıyor, bizde neden buna da çare yok?Orta direğin dahi ekonomik bunalım içinde olduğu ülkemizde Hükümet gezecek ve bu soruların hepsinin cevabını halk mı bulacak?
Türkiye'nin ne kadar çok iç ve dış sorunu olduğunu görmek için sadece haberlere bakmak yeter. O kadar ciddi sorunlar ki, bizim yerimizde başkası olsa yöneticileri, bırakın uzun ve aile boyu tatilleri (çok çok mecburi kısa seyahatler dışında) bir yere gitmez ve gece gündüz masaya yapışır çalışırdı. Önce masaya, sonra Meclis'e...Şiddet!Cinayetlere bakın... En canice, en hunhar cinayetleri işleyen öğrenciler var. Son katillerden biri üniversite öğrencisi "cep telefonunda gördüğü mesaj" yüzünden doğradı kız arkadaşını... "Testere" filminde gördüğünü yapmış. Akıl alır gibi değil. Önce "gençlere kötü örnek oluyor" diye Romeo Juliyet "Katil Doğanlar" gibi filmleri yasaklayan ülkeleri örnek alıp şiddet filmlerini yasaklamak lâzım belki...Bahçede köpek besleyen kiracı tartıştığı ev sahibi ile 2 oğlunu silahlı saldın ile öldürmüş. Herkesin bu kadar kolay silah sahibi olmasını, milletvekillerinin silahlı fotoğraflarla şiddet reklâmı yapmasını yasaklamak lâzım belki...DepremDüzce depreminde yıkılıp 15 kişiye mezar olan apartmanın müteahhiti, mimar ve mühendisi 50'şer YTL para cezasıyla (yani cezasız) kurtulmuş. Aynı olayların tekrarlanmaması için bu adaletsizliğin hesabını sormak lâzım belki...İstanbul'da 800 bin bina depremde yıkılma riski altındaymış ama AKP öte yandan kaçak binalara elektrik-su verme kararı almış. Düşünmeleri gerekiyor belki.Ermeni sorunu"İskoçya'dan sonra İngiltere'de de Ermeni soykırım tasarısının kabul edilmemesi için Türk Dışişleri iyi çalışmalı" uyarısı yapılıyor. İzmit, Erzincan, Sivas, Ordu, Diyarbakır, Urfa gibi yerlerde katledilen Türk vatandaşlarının fotoğraflarını ansiklopedilerden çıkarıp Avrupa'ya dağıtmak lâzım, kampanya lâzım belki...Ekmek sorunu43 yaşında bir okurum "11 yıldır aynı pantalonu, gömleği ve çorabı giyiyorum. Karımın, çocuklarımın yüzüne bakamıyorum. Eve günlük masraf olarak 3 milyon bırakabiliyorum. Her sabah Yakacık'tan Beşiktaş'a İETT" otobüsünde 2.5 saatte geliyor, 12 saat boğaz tokluğuna çalışıyorum" diyor ve "Siz hiç kendi evinizden (eşiniz uyanıp para istemesin diye) hırsız gibi kaçtınız mı" diye soruyor. 200 milyon kira verip, 200 milyonla yaşamaya çalışanlara çare lâzım, asgari ücretlere insaflı bir ayar lâzım, işsizlere iş imkânı yaratmak lâzım belki... Doğu ve Güneydoğu'daki asıl sorun da aynı; fukaralık, işsizlik... Bu bölgeleri kalkındırmak için hızlı projeler (ve israfı önlemek) lâzım belki...Sadece birkaç örnek verebildim ve yazıdaki "belki"ler aslında "kesinlikle" anlamına geliyor. Böyle bir ülkenin başında bulunup da biraz vicdanı olan seyahati filân bırakıp gerçekten masaya, Meclis'e yapışırdı belki!Türk'üm, kime ne?Avrupa'da, Amerika'da yaşayan yabancı uyruklu ama Türk asıllı vatandaşlarımızdan mektuplar geliyor, Türkiye'de yaşayan Laz, Çerkez okurlarımızdan gelenler de aynı konuya temas eden mektuplar...Örneğin Ermeni soykırım tasarısı konusunda Ermeni'lerin büyük gruplar halinde yaptıktan çalışmalara, açtıkları kampanyalara kendi imkânlan dahilinde karşılık vermeye çalıştıklarını, tek başlarına ülkeleri için ellerinden gelen gayreti gösterdiklerini anlatıyor ve "Biz bunu yaparken siz orada alt kimlik/üst kimlik kavgasındasınız. Bu saçmalıkları affedemiyoruz" diyorlar.Bir Laz vatandaşımız şöyle yazmış:"Siz yine kimlik meselesine yarın devam edin de, hani başlığınız var ya "Onların kimliğinden sizene?" diye, haftalardır yazılan çizilene toptan cevap o... Ben Karadenizliyim. Laz'ım. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Ve de Türk'üm, kime ne? Eğer birileri bana boğazı yırtılırcasına 'Yok, sen o değilsin, busun kardeşim' derse... Ben de ona tek kelimeyle 'SANA NE' derim. Sen benim kahyam mısın, avukatım mısın derim. Haftalardır alti, üstü niye kanştaıp duruyorlar?" Sonra da devam ediyor: "Hiçbir parti umurumda değil. Sessiz çoğunluktan biriyim. Türkiye için, insan için kim iyi şeyler yapıyorsa alkışlıyorum. Rakamlara ve yapılan somut hizmetlere bakıyorum. 'Cek', 'cak'lara değil..."Gördüğünüz gibi "sessiz çoğunluk" çok da sessiz sayılmaz. Öfke duyuyorlar. Farklı nedenlerle Türklüğe kafasını takmış olanlar kim adına konuşuyorlar ve kimden yetki aldılar acaba?
Yeni oyunlarının başladığını öğrenir öğrenmez yerimi ayırttım ve eğer her kahkaha gerçekten bir pirzolaya eşdeğerse, o akşam çok fazla kalori aldım...Kendimi bildim bileli izlerim Gazanfer Özcan - Gönül Ülkü Tiyatrosu'nun oyunlarını. Hemen hemen hiçbirini kaçırmadım diyebilirim, benzersiz bir keyiftir onları birlikte izlemek... Yılların getirdiği muhteşem uyumları, doğal oyunlarıyla büyülenir, zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız."Müsteşar Bey"de de öyle oldu. 1964 yılından beri Şehir Tiyatroları'nda oyuncu, yönetmen, (bu oyunu da yönetiyor) dramaturg olarak çalışan, yöneticilik de yapan deneyimli sanatçı Engin Gürmen ile, kendileri dışında tüm rolleri yeni genç sanatçıların paylaştığı Müsteşar Bey'in hikâyesi Büyükada'da bir otelde geçiyor. Vapurda görüp aşık olduğu genç kızı takibederek otele gelen çapkın ve nişanlı genç, kızla evlenebilmek için önüne gelene söylediği yalanlarla oteli arap saçına çeviriyor.Oyunu zevkle izlerken bir yandan da Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü gibi iki tiyatro ustasının her türlü zorluğa karşın yılmadan sürdürdükleri sanat mücadelesini, genç sanatçılara verdikleri şansı ve gençlerin de tiyatroya ilgisinin, sevgisinin önemini düşündüm. Onların bu coşkusu, bu sevgisi ile televizyonun tiyatroyu öldürdüğüne inananlar haklı çıkmadılar. Tiyatroyu sanattan saymadığını söyleyen yazarlar mahçup oldular.Türk tiyatrosu onlar ve aynı çabayı gösteren bir avuç insan tarafından ayakta tutuldu. Çok çok değerli sanatçılanmız var bizim. Sahnede var olan, yaşadığını yalnızca orada hisseden, orada nefes alanlar.Ben onları çok seviyorum. Hepsine hayranlık duyuyorum ve ayakta alkışlama fırsatını da hiç kaçırmıyorum... Size de tavsiye ederim.Dekolte kadınlar!Köşe yazarları arasında tesettürle ilgili yazılarında kendilerinin de toplum değerlerine önem veren, muhafazakâr ailelerden geldiğini vurgulayanlar var. Haksız da değiller, tesettürün İsrarla topluma yayılmasını, kadının önce örtüye, sonra toplum hayatının dışında bir alana sokulmasını destekleyenlere karşı çıkarken sanki bunun alternatifi magazin programlarında gördüğünüz "çıplak kadınlar"mış gibi bir yanılgı çıkıyor ortaya. Hayır, hiç de öyle değil. Kadının bir cinsel obje olarak görülmesi ve bazı kadınların da "kolay şöhret" için bedenini ve ilişkilerini teşhir yolunu seçmesi onaylanacak, beğenilecek bir durum değil. Sadece geri kalmış, iyi/kötü ayırımını yapamayan toplumlarda kendine alan bulan bir durum.Türkiye'de kendini bilen, aklı başında insanların çoğu giyimi de, davranışlarını da en medeni ve kabul edilir düzeyde ayarlayabiliyor.Tam bu noktada Ertuğrul Özkök'ün, Perşembe günü Paul Anka konserini anlatan yazısındaki "Başörtülü, türbanlı tek kadın yoktu. Hatta dekolte denebilecek elbiseler giymişlerdi. Ama herkes bu duygulu aile bağları sahnesinden etkilendi" cümlelerine değinmek istiyorum.O gece "gözlemci gazeteci" olarak ben de salonu dikkatle inceledim (övünmek gibi olmasın detaylar hiç kaçmaz). Evet, Sayın Özkök'ün dediği gibi dekolte denebilecek tek tuk kıyafet vardı, bunların bir kısmı manken ve sanatçılardı. Ama kolsuz elbise giyenler de görülmekle birlikte çoğunluk koyu renkli, uzun kollu kıyafetleri tercih etmişti. Özellikle dikkatimi çektiği için vurgulamak istedim.Aslında herkes kendi alanı içinde görgü ve toplum kurallarının dışına taşıp fazla abartmadan ne isterse onu giyer, buna karışılamaz. Ama "türban takmayan kadınlar dekolteyi tercih eder" gibi bir yanılgıya da kesinlikle düşmemek gerektiğine inanıyorum.
Dün MTV'deki "Karşı Görüş" programında "Üst kimlik, alt kimlik" tartışmasından söz etmiştim.Sonunda bir konuşmacı Anayasa'da "Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür" tanımının değiştirilmesi gerektiğini söyledi. İnsan merak ediyor doğrusu; acaba bu dışardan tartışma, kaos yaratmaya (veya Amerika'nın) katkıda bulunanların isteği midir, yoksa gerçekten Kürtler bunu mu istiyor?Anayasa'nın bu maddesinin kaldırılmasını isteyenlere; AB'nin "Fransa'da azınlık haklarına uyulmuyor" çıkışına karşılık Chirac'ın verdiği "Fransa'da azınlık filân yok, bu sınırlar içinde yaşayan vatandaşların hepsi Fransız'dır" cevabını hatırlatmak lazım.O devletin vatandaşları "Fransız" ise ve Chirac'ın sözlerinden rahatsız olmuyorlarsa, bu devletin vatandaşlarına, hele de Kurtuluş Savaşı'nda vatan için omuz omuza çarpışmış vatandaşlara "Türk" denmesi onlan neden rahatsız etsin?Ve acaba gerçekten ediyor mu? Ediyorsa neden Arnavut, Çerkez, Gürcü, Çeçen, Boşnaklar'ı etmiyor da sadece Kürtler'i ediyor?Kürtier'in, özellikle Doğu ve Güneydoğu'da yaşayan 15-20 çocuklu, ekmeği, giyeceği olmayan yoksul Kürt ailelerin gerçek derdi Kürt/Türk kimliği mi yoksa refaha kavuşmak mı? Acaba o bölgeler de kalkındınlsa mı huzur gelir, onlara Türk yerine Kürt dense mi (ki bu da deniyor, Kürt'üm demeye yasak filân yok)? Ayrıca, acaba şehirlere dağılmış, rahat yaşanılan olan Kürt vatandaşların böyle bir isteği var mı, varsa kime söylemişler?Uzman cevabı!Bu sorulan Avrupa insan Haklan Sözleşmesi'nin de uzmanı olan ünlü Hukuk Profesörü Sefa Reisoğlu'na sordum, cevabını aynen veriyorum."Anayasa'daki ifade hukuki bir ifadedir ve bütün Avrupa devletlerinde böyledir; Türk devletinin vatandaşı iseniz hukuki açıdan Türk sayılırsınız, bu sadece bir hukuki bağdır ve Alevi, Sünni, Kürt, Arnavut herkes için geçerlidir.Tarih boyunca farklı etnik kökenlerden gelen insanlar biraraya gelerek toplumlar oluşturmuşlar. Türk toplumu da böyle meydana gelmiştir ve 24 etnik kökenden oluşmaktadır.Vurgulanan nokta; Türk toplumu' veya Türk ulusu' deyimi bir ırkı değil, tarih boyunca kaderde, kederde, kıvançta birleşerek bir toplum yaratmış insanlan ifade eder."Türkiye'de yaşayan Kürtier'in dörtte üçünün bu kavganın dışında olduğunu, onların da diğer azınlıklar gibi Türk'üm' demekle hiçbir sorunu bulunmadığını, hatta bununla gurur duyduğunu söyleyen Sefa Reisoğlu etnik kimlikleri çok fazla vurgulamanın zararlı olduğunu, o gruba ait olardan diğerlerinden ayırarak "2. sınıf vatandaş" durumuna düşürdüğünü de sözlerine ekledi.Amerika'nın BOP projesiyle, Irak Kürtler'ine destek projesiyle uyum sağlaması için Türkiye'yi şekillendirme çabalan sıkıyor bizi, başka bir şey değil.Hiç değilse bu kez kapılmayalım. Etnik kimlikle uğraşmayı, BOP'u filân unutup GAP'a bakalım.Doğu kalkınırsa kimsenin alt/üst kimlikle sorunu olmaz, kimse iç ve dış kışkırtmalara kulak asmaz. Türkiye'yi yönetenler konuşacağına, gezeceğine, hızla kaynak yaratmalı ve proje üretmeli!
Bazı okurlarımızın da dikkatini çekmiş ve hemen bilgisayara sarılıp yazmışlar: "O gün Bakan ve eşi kahvaltıda aynı masadalarmış, bunu da yazın"... Onları kıramam yazıyorum işte, aynı gün aynı masada da yemek yemişler, fotoğrafı bile var.Bununla birlikte benim yine de "tek başına bırakılma, erkek grubunun içine alınmama" konusunda söyleyeceklerim var. Burada hatırlatmam gerekiyor ki ben 25 yıl Adana milletvekili ve senatörü olarak görev yapmış ve hiç seçim kaybetmemiş bir siyasetçinin kızıyım. Dikkatinizi çekerim, Adana lı bir siyasetçi. Erkek egemen anlayışa en çok prim veren illerimizden biri olan Adana...Babam sadece kendi partisinden değil, diğer partilerden de çok sayıda siyasetçi ile yakın arkadaştı, örneğin İsmet İnönü ile de sık sık buluşur, sorunları tartışırlardı. Sayısız kez farklı partilerden siyasetçilerin, başbakanların, cumhurbaşkanı veya diplomatların bulunduğu masalarda oturdum. İnanın bana ne Bakan Yıldırım'ın eşi gibi öğretmen olan annemi ne de bir başka siyasetçi eşini erkeklerin yanındaki bir masada tek başına, Yasemin Yalçın'ın "Kakılmış" karakteri gibi ezik durumda otururken görmedim. Tam aksine, grupta bir tek kadın olsa bile o kadının hep en güzel köşeye oturtulduğunu ve büyük saygı gösterildiğini gördüm.Bu devlet kadınların at üstünde savaşarak, bölüklere kumanda ederek kazanılmış bir kurtuluş savaşı mücadelesiyle kuruldu.O kadınlar kendilerini "korunmayı veya yalnız bırakılmayı hak eden" bir cins olarak görmedikleri gibi erkekler de onlara bu gözle bakmadı.Şimdi, Cumhuriyet'in ilânından ve kadınların toplumda "eşit bireyler" olarak yer almasından 82 yıl sonra bakmaları kabul edilemez.Siyasetçilerin yaptığı hataları düşmanlık olsun diye veya muhalefet yapmış olmak için yazmıyoruz. Bugüne kadar her dönemde yazdık, yanlışları, eksiklikleri, çıkar için verilen zararları vurgulamak zorundayız.Ve şurası kesin ki Bakan'ın eşinin başı açık olsaydı da aynı durumda aynı tepkiyi gösterirdik (Meclis'teki kadın sayısına, dokunulmazlığın kaldınlmayışına her dönemde gösterdiğimiz gibi)...Onun için alınmayalım, kızmayalım, hataları kabul edip düzelterek yolumuza devam edelim.Yapmamız gereken bu!Onların kimliğinden size ne?Son haftalarda TV programlarından gelen teklifleri kabul edemedim. Habertürk ün "Basın Klübü"nden iki ayrı davete, Objektife, Sky Türk'e, Kanal 7'nin "İskele-Sancak" programına, Nazlı Ilıcak'ın teklifine olumlu yanıt veremeyişimin nedeni bugünlerde çok yoğun olan kendi programım. Örneğin bu hafta bir üniversitede ilk kez ders vereceğim ve diğer çalışmaların yanında ona da hazırlanıyorum.Önemli bir görev benim için, bugüne kadar çok sayıda konferansa konuşmacı olarak katıldım, TV'lerde, panellerde konuştum ama üniversitede ders vermek başka bir şey.Bu meşguliyet içinde de kaliteli programları hiç değilse izlemeyi kaçırmamaya çalışıyorum. Çarşamba akşamı NTV de Oğuz Haksever'in sunduğu "Karşı Görüş" programı da bunlardan biriydi. Değerli öğretim görevlisi ve yazarların katıldığı program da Başbakan Erdoğan'ın gündemi geren "Üst kimlik, alt kimlik" konuşması kapsamlı şekilde tartışıldı."Ortaya çıkan sonuç ne" diye soracak olursanız sonucun "bir bardak suda koparılan fırtına" olduğunu söyleyeceğim. Her vatandaşın, her insanın varsa etnik kimliği, dinsel kimliği, cinsel kimliği, mesleki kimliği, "anne, baba, eş" kimliği gibi bireysel alt kimlikleri olduğu gayet güzel vurgulandı. "Kürtler dışında hiç bir etnik azınlığın sesinin çıkmadığı" vurgulandı. Dinsel kimliğin bir üst kimlik olamayacağı "Şii ve Sünni Müslümanların çatışması" örneğiyle vurgulandı.Bu olaya, Irak'ta Kürtler'in Amerikan himayesinde bağımsız devlete ilerleyen sürecinin Türkiye ayağı olarak bakmak mümkün... Son bir yıl içinde AB ve Amerika'nın da desteğiyle, azılı bir terör örgütü olan PKK bile Kürt vatandaşların temsilcisi gibi gösterildi, reformlarla istenen haklar verilmesine rağmen Kürt provokasyonu sürdürüldü (oysa PKK'ya katılan evlatlarının cenazesine gitmeyen Kürt babalan görmedik mi biz?)Şimdi de dışardan "Onlar kendine Türk demiyor, buna zorlayamazsınız" sorunu yaratılıyor."Karşı Görüş"te Cengiz Çandar "Tek model insanlardan oluşmuş homojen bir toplum" yaratmaya çalışan Hitler örneğini verdikten sonra yanında oturan Arus Yunus için "O Ermeni, Hristiyan", Ali Bulaç için ise "Arap, Müslüman" dedi ve sordu: "Onları Türküm demeye zorlayabilir misiniz?"O sırada İsrarlı sorularına Ali Bulaç'ın da aynı İsrarla "Evet, bana sorulunca Türk'üm diyorum" cevaplarını duymuyor gibiydi.(Yarın devam edeceğiz.)
Bizde sanatçı ve her şey olmak çok kolaydır. Gelişmiş, değerleri yerli yerine oturmuş ülkelerde ise çok zor... Bizde "Ben Türkiye'nin Madonna'sıyım" diyeni Madonna zannetmeye başlarlar, bu ülkelerde ise Madonna olmak için "çok özel yetenek ve ses" gerekliği bilinir, gülerler size... Bizde uyanıklar "lâfla peynir gemisi yürütmeye" her gördüğüne inanır hale gelmiş çoğunluğu uyutmaya alışmışlardır; kendini pazarlama yeteneği, reklâm, çıplaklık, ilişkiler, maddi güç desteği başarının temel şart olmaya ve bir tekiyle yetinmeyip her dalda at koşturmaya yeter, oralarda yetmez...Gerçek yetenek değilseniz hak etmediğiniz yere kimse sizi allayıp pullayarak çıkaramaz.Sanıyorum 29 Kasım Salı akşamı Swiss Otel'de Çelik Motor'un 45. yıl kutlaması için gelen Paul Anka'yı izleyenlerin çoğunun aklından geçmiştir bu düşünceler... Dünyanın en iyi 20 müzisyeninden biri olduğu söylenen Paul Anka, Anadolu Grubu'nun hazırladığı kusursuz kutlama gecesinde ilk şarkısına, komşu kızına yazdığı "Diana"ya seyircilerin arasında başlayarak çıktı sahneye...Büyüleyici sesGörmek için aramak zorunda kaldık onu. Kısa boylu, gösterişsiz, gür siyah saçlı gençlik fotoğraflarıyla karşılaştırdığınızda asla tanınmayacak, orta yaş üstü bir adam...Ama güçlü ve etkileyici sesini, muhteşem tekniğini, yorumunu duyduğunuzda, dinlemeye devam edip her şarkıda biraz daha büyülendiğinizi hissettiğinizde o küçük adamın giderek bir deve dönüştüğünü farkediyorsunuz.Arkasındaki orkestranın, her biri Fransa, İtalya, Amerika gibi farklı ülkelerinden konser için gelen elemanlarının tümü kendi enstrümanında harikalar yaratıyor. Ve tabii sonuç olağanüstü bir müzik ziyafeti.Paul Anka'nın yalnız Diana, You are my destiny, Put your head on my shoulder, Puppy Love ve "Frank Sinatra için yazdığım ilk şarkı" dediği "My Way" gibi unutulmaz sarkılan değildi bende hayranlık uyandıran.Saygı ve tevazuKendisi gibi sesi, sarkılan ve karizmasıyla dünya klâsikleri arasına girmiş Sammy Davis Jr. ile Frank Sinatra'yı anlatırken, onlar için yazdığı sarkılan söylerken bu ustalara gösterdiği saygıydı.Onların büyüklüklerini söylemekten, kendi programında yer verip onore etmekten zevk duyuyordu. Örneğin Frank Sinatra ile ünlü olan "My Way"i söylerken "I did it my way" demiyor, nakaratı "He did it his way" şeklinde değiştirerek her tekrarda onu hatırlatıyordu. Anka ve kendisi gibi yaşamını müziğe adamış başarılı orkestra elemanları o gece konseri izleyenlere mükemmel müziğin yanında bir saygı, tevazu ve içtenlik gösterisi sundular.Paul Anka'nın ilk kez geldiği İstanbul'a hayran olduğu için, kendisini davet eden Çelik Motor'a armağan olarak "My Way"i bir gecede KÎA'yı anlatan sözlerle aynen orijinaline benzer şekilde yazması ve bunu okuması da oldukça etkileyiciydi.Bu kadar müthiş bir müzik olayını yaşamak bir ayrıcalıktı, yaşayamayanlarla hiç değilse anlatarak paylaşmak istedim.Paul Anka'dan önce sahne alan ve ünlü müzikallerden, operalardan şarkılar söyleyen ENBE grubunun da çok beğenildiğini atlamak istemiyorum. Kendi gerçek sanatçılarımızla da gurur duyuyoruz.Şimdi Sezen Cumhur Önal Paul Anka için Türkçe sözlü bir şarkı yazıyormuş. Anka söyleyeceğine söz vermiş. Bakalım sözünü tutacak mı?Kapkaç gibi...Okurumuz Mehmet Özata "Sadece bu bölgede değil, İstanbul'un kalabalık olan her semtinde görebilirsiniz, ben Kadıköy'de çalıştığım için bu örneği veriyorum" diyerek Kadıköy'deki cep hırsızlarını anlatıyor.Sabit bir noktada sadece yarım saat dursanız ve etrafa baksanız önünüzde, sağınızda veya kendi cebinize, çantanıza elini sokmuş birilerini görebileceğinizi söylüyor ve polisin bu konuda hiçbir gayret göstermediğinden yakınıyor.Emniyete bildirdiğinizde polislerin "iyi de kardeşim ben yakalıyorum, savcı bırakıyor, ne yapayım" cevabını verdiğini belirterek "Vatandaş bu durumda ne yapsın, cezalan kendisi mi versin" diye soruyor. Aynı durum ve polisin aynı cevabı ev hırsızları için de geçerli. O zaman halk adına sormak lâzım; ne yapsınlar? Silahla kendisini koruyan vatandaşı kanunlar koruyacak mı?Bu istenmiyorsa Emniyet yakalama ve cezalandırma görevini yapacak mı? Soruyu "Doğurabildiğiniz kadar doğurun" diyenlere sormak lâzım aslında... Doğurulup sokağa bırakılan veya göçlerle büyük şehirlere dağılan işsizler ordusu, toplumun başına dert oldu.Haydi doğurmaya teşvik ettiğiniz gibi çaresini de bulun. Zira sizler "Orada 200 bin vatandaşımız yaşıyor" diyerek 10 günlük yurtdışı gezilerini arka arkaya yaparken 70 milyon vatandaşın yaşadığı ülke işsizlik, hırsızlık, can güvenliği başta olmak üzere büyük sıkıntılarla boğuşuyor. Ve onlar uzun tatillerle sıkıntıdan kaçamıyorlar. Hükümet'in çare üretmesini bekliyorlar.Ne kadar sürecek bu bekleme, sonsuza kadar mı?