Kızanlar, yazanlar olmuştu biliyorsunuz; "Bakan Binali Yıldırım aynı gün eşiyle birlikte kahvaltı etmiş, bunu da yazın" demişlerdi ve onları kırmamıştık.
Ama dün gazetelerini ellerine alanlar bizim cümbür cemaat, ailece Yeni Zelanda tatiline -pardon gezisine- çıkan Hükümet üyelerimiz için yemekte eşleriyle ayrı masalar hazırlanmış olduğunu okudular. Yeni Zelanda Başbakanı'nın yemeğinde neden ayrı masalar hazırlamışlardı hiç düşündünüz mü?
Biz bu konuların üzerinde durduğumuzda bunları taraf tutmak veya muhalefet yapmak için yazdığımızı zannedenler düşündü mü? Kadın başbakanı, bakanları olmuş bir ülkenin bugüne kadarki diplomatik gezilerinde ayrı masalar hazırlandığını hiç duymadığımızı düşündüler mi?
Protokol bildiriyor
"Ayrı" hazırlanıyor çünkü büyük ihtimalle protokol daireleri Türkiye'de harem-selamlık uygulamaların olduğunu, ayrı masanın daha doğru olacağını bildiriyor onlara... Peki bir hükümetin diğer Müslüman ülkelerden çağdaş yorumlarıyla ayrılan demokratik Cumhuriyet Türkiye'sinde kadın ve erkeklerin İran usulü yemek yedikleri, ortak yaşamın böyle düzenlendiği imajını dünyaya vermeye hakkı var mı?
Bu sorulan dürüstçe, Türkiye'ye yakışır şekilde cevaplamak lâzım. Neyse ki Başbakan Erdoğan Binali Yıldırım'ın eşiyle ilgili olayda yazdığım "Bundan sonra kadınlarla erkekler ayrı masalarda yemeyecekler, doğru yoldayız değil mi Sayın Başbakan?" sorusunun cevabını da doğru vererek masanın birlikte yenecek şekilde hazırlanmasını istemiş. Aksi çok garip bir durum ortaya çıkaracakta üstelik; Yeni Zelanda'nın kadın Başbakanı Helen Clark bizim Başbakan ve Bakanlarla beraber oturmak zorunda kalacak, eşler ise ayn masada yiyeceklerdi.
İranlı'lar ve biz
Dün VATAN'da iki nokta daha vardı dikkati çeken: Birincisi Emine Erdoğan ve Bakan eşlerinin renkli ama saçın tek telinin görünmediği fotoğraflarının tam altında Satranç Dostluk Turnuvası'na katılan siyah çarşaflı İranlı kadınların fotoğrafı. Onlar belki de çarşaf giydikleri için kendilerini "daha dindar" buluyorlar (veya böyle olduğuna inandırılmışlar) ama sacları bizim ekipteki kadınlar kadar gizlenmemiş, bir kısmı açıkta... Bununla birlikte yeni İran Cumhurbaşkanı'nın emri üzerine renkli çarşaflar, tesettür giysileri yasaklanmış olduğu için kara çarşaflar içindeler. Yani ölçünün ne olduğu, kimin "daha doğru"yu yaptığı belli değil. Din bahanesiyle kadına baskı bir kez başladı mı sonu veya ölçüsü yok.
Diğeri ise Yeni Zelanda Başbakanı'nın "5 milyonluk ülkelerinde işsizlik oranının yüzde 3 olduğunu" söylemesi üzerine Başbakan Erdoğan'ın "Keşke bizde de o kadar düşük olsa" cevabı...
3500 gün!
Kaç yönden irdelenecek bir konuşma... Bir yanda nüfus artışı çılgın olmayan ve vatandaşlarına iş imkânı yaratıp onları doyurabilen bir ülke, öte yanda "Çoğalın çoğalabildiğiniz kadar" diyen anlayışın, sözünü dinleyip karıncalar gibi nüfusu artan bölgelerine iş imkânı yerine doğurma yardımı (teşviki) yaptığı bir ülke...
Okurlarımız arasında Başbakan'ın "200 bin Türk'ün yaşadığını, bu nedenle 10 günlük seyahat yaptıklarını" söylediği konuşmasına takan ve hesap yapanlar olmuş. Bu hesaplara göre Başbakan'ın 70 milyonluk Türkiye'de 3500 gün kalması (ve çözüm araması) gerekiyor.
Nasıl olacak bu, düşünsünler bakalım!
Kim bu devlet?
Türk Ceza Kanunu'nda yenilenen yasalarla cezalar artınca Kapkaç çeteleri "işi" çocuklara gördürmeye başladı. Yakalanan çocuklar arasında "Bizi yoksul bırakanlardan intikam alıyoruz" diye bağıranlar olmuş.
Hangi olaya baksanız altından "hızlı nüfus artışı, bu ülkenin o nüfusu doyuracak kaynaklara ve çare üretecek hükümete sahip olmayışı" çıkıyor. Çıkıyor da sonunda kabak sorumluların değil milletin başında patlıyor.
Kapkaççı çocukların yoksulluğuna neden olanlar parasını eşyasını çaldıkları insanlar değil... Sorumluların "geride kalanları" evine kadın muhabirleri almayıp kapıda bekleten ama fırsat bulduğunda kadınlara "Doğurun, asıl göreviniz bu" diyenler... "Yönetimde olanları" ise dünyayı dolaşmakla meşgul.
Diyarbakır ve Malatya'da hakimlik yaptığını söyleyen okurumuz Hatice Ok; Doğu'da 8'inci, 10'uncu doğumunu yapan kadınların eşlerinin hastane parasını, üniversite öğrencilerinin ise harç paralarını kaymakamlıklardan istediğini ve aldığını anlatıyor.
Ve diyor ki: "Sömürgemiz, petrolümüz, satacak teknolojimiz yok. Biz iki çocuk okuturken, onlar 10 çocuğun masrafını devletten istiyor. Dünyada hangi ülkenin vatandaşı "Ben doğururum, devlet baksın" diyerek çocuk sahibi oluyor. Devlet iki çocuktan fazla doğuranlardan devlet hizmeti katkısı olarak vergi alsın."
Vatandaşın çare düşündüğü, öneri getirdiği konuda devletin çare üretmemesi kabul edilemez.
"Çocuk kapkaççı" konusuna gelince; Amerika'da suç işleyen ilkokul öğrencileri bile kendilerine uygun şartlarda yaptırımlarla karşılaşıyor, bizde neden buna da çare yok?
Orta direğin dahi ekonomik bunalım içinde olduğu ülkemizde Hükümet gezecek ve bu soruların hepsinin cevabını halk mı bulacak?
Yatta
Kızanlar, yazanlar olmuştu biliyorsunuz; "Bakan Binali Yıldırım aynı gün eşiyle birlikte kahvaltı etmiş, bunu da yazın" demişlerdi ve onları kırmamıştık
Haberin Devamı

