Gerçek sanattan söz ediyoruz tabii, bizde "sanat" adı altında izlediğimiz her şeyden değil... Sanatta torpil olmaz, olunca da sanat olmaz.Başladığı günlerde bol miktarda reklâmı yapılan "Casablanca" isimli müzikali o gün bu gündür görmek istiyordum. Profılo'da oynadığı günler çok sayılı olduğu için ancak geçen hafta mümkün oldu.Müzikallerle çocuk yaşta tanıştığım, Kiss Me Kate, My Fair Lady, Don Kişot, Yılın Kadını (Çetin Tekindor), 7 Kocalı Hürmüz (Cihan Ünal, Altan Erbulak), Damdaki Kemancı (hepsinde Ayten veya Cüneyt Gökçer, My Fair Lady, Kiss Me Kate ve Don Kişot'ta ikisi birlikte rol alıyorlar) gibi Türkiye'de sahnelenen muhteşem müzikallerle yetiştiğim ve 17 yaşından başlayarak Covent Garden ve Broadway'deki müzikallerin hemen hepsini en az iki kez seyrettiğim için bende özel bir yeri vardır müzikallerin...Neyse ailece kalktık, hevesle gittik. Oyun başladı; dekor fena değil, Atılgan Gümüş ü daha önce dinlemiştim, sahnede başarılı bir isim, genç oyuncular oldukça profesyonel (fazla deneyimli görünmeseler de seslerin iyi eğitim aldığı belli) ve ben de kendimi oyunun havasına kaptırmaya çalışıyorum.Aradan biraz zaman geçti ki sahneye Gümüş'le başrolü paylaşan Sibel Bilgiç geldi. Tiyatro konusunda biraz bilgisi olan herkesin anında farkedeceği kadar sahneye yabancı, sahnede tedirgin... Hiç bir şarkısını hatırlamasam da daha önceleri bir süre pop müzik söylediğini duymuştum. Ve Bilgiç sahnenin ortasınagelerek ilk şarkısına başladı.Tanrım o ne? Yani gerçekten kimseyi incitmek istemiyorum ama "olmaz böyle şey" bir durum. Hiç abartmıyorum o dakika kaçmak istedim. Önce iki yanıma, sonra dönüp arkamda oturanlara baktım herkes hayretler içinde... Ses fazlasıyla yetersiz olduğu gibi şarkının her notasında ayrı bir detone durumuyla karşı karşıyasınız.TV'ye çıksalar...Ve "iyi" olabilecek bir oyun, lokomotif durumundaki başrol oyuncusunun başarısızlığı nedeniyle kaybediyor (gittiğim akşam salonun dörtte biri doluydu, o nedenle bundan sonrasının sorumluluğunu almam...) Bu durumda kabahat; müzikal oyunculuğunu kolay zannedip başrolü üstlenen Sibel Bilgiç'te midir, yoksa ona bu rolü verenlerde mi?Bence ikincisi... Sibel Hanım bilmeyebilir, bu nedenle cesur hareket edebilir, bugünlerde moda olduğu üzere her işe el atmak isteyebilir, profesyonelliğin önemli olmadığını düşünebilir ama tiyatrocuların bilmesi gerekir. Müzikal tiyatrodan da zordur; hem oynamak, hem söylemek zorundadır sanatçı, böyle bir role deneyimsiz ve uygun sesi olmayan birini çıkaramazsınız. Çıkarırsanız o da üzülür, siz de.Düşünüyorum da, keşke Okan Bayülgen "Casablanca" ekibini oyundaki kıyafetleriyle programına çıkarsa. Sibel Bilgiç, (özellikle yardımcı roldeki kadın oyuncular) ve Atılgan Gümüş bize şarkı söylese... Benim anlatmama hiç gerek kalmazdı. "Neden iyi işler yapamıyoruz" diye merak etmeyelim hiç; TORPİLDEN!
Biz Yunanlılar'a nezaketin alâsını gösterir, gelen gemilerini çiçeklerle karşılar, yazarlarını, sanatçılarını baştacı ederken onlar Yunanistan'a giden basın grubuna;"Ne kültürünüz, ne diliniz, dininiz bize benzemiyor. Sizi Avrupa'da istemiyoruz" konuşması yaparlar.Biz centilmenlik şartlarına uyarız, onlar kabalıktan çekinmezler.Şimdi de Yunanlı Yazar Mara Meimaridi İzmir Büyücüleri isimli kitabında Türkler'e ve özellikle Türk kadınlarına verip veriştirmiş. (İzmir konusunda Başbakan'a destek) Türkler'in pis olduğunu, kadınlarının "yemekleri çiğnemeden yuttukları için" dişlerinin kapkara ve çürük olduğunu ve de Türk kadınlarının Rum kadınları gibi cezbedici olmadıklarını yazmış. Türkler'e "yılan" benzetmesi yapmayı da unutmamış.Yurtdışında lisan okullarında ve üniversitede çok sayıda Yunanlı arkadaşım oldu. Evleri, odaları, kendileri onlardan daha bakımsız ve pasaklı millet tanımadım. Vücutlarındaki, ayıptır söylemesi kollarının altındaki kılları örmek müm kündü, öylesine umursamaz ve özensizdiler.Cazibe "önüne gelen erkeğe asılmak" anlamına geliyorsa evet bu onlarda fazlasıyla mevcuttu. Sakız gibi yapışmakta, tanıştıkları anda nişanlı havasına girmekte hiçbir sakınca görmüyorlardı.Bunun milli duygularla filân alâkası yok, zira Türk erkekleri de hem bu serbestlik karşısında onlarla "kolay flörtü" tercih ediyor, hem de pislikleriyle alay ediyordu. Onun için, bu temizlik iddiası kafasını mutfak lavabosunda çizmeleriyle birlikte yıkayıp aynı küvete, aynı suya arka arkaya girebilen, ağzını köpeklere yalatan İngilizler'in bize temizlik öğretmeye kalkmasına benziyor."Türk kadınının Rum kadınları gibi cezbedici olmadığı"na gelince... Onlara hodri meydan diyebiliriz; her ne kadar Türk kadınları "cazibe"yi kendilerinden farklı algılıyorsa da, her ne kadar Türk kadın yazarlar beyinleriyle, ilkeleriyle, doğru haber ve yazılarıyla gündemde olmayı tercih etse de yazarlar bazında bile yapabiliriz bunu...Mara hanım çıkar mı ortaya?Buyursun!(Not: Böyle bir kitabı bir Türk yazar yazsa önce Türk "aydın"lar hakaret ederdi ona, orada da yapıyorlar mı acaba?)Trafik eğitimi için iyi bir buluşMilli Eğitim Bakanlığı, Trafik Müdürlüğü, Sütaş, Doğuş Otomotiv'in ortaklaşa hazırladığı 2006 ilköğretim okulları arası trafik konulu rap yarışması çalışmaları başlıyor.Geçen yıl jürisinde olduğum yarışmanın öğrencilere müzik ve dans zevkiyle çalışma ve öğrenme fırsatı sunduğunu, sanat yoluyla trafik bilincinin gelişmesine önemli bir katkıda bulunduğunu yakından izleyerek gördüm.Aynı yarışmada ne kadar yetenekli çocuklarımızın olduğunu da gördüm, bu tür faaliyetlerin yeteneklerin erken yaşta ortaya çıkmasını sağladığına inanıyorum.Eski İstanbul İl Trafik Müdürü (yeni trafikten sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı) Ali Kemal Hanlı'nın gönüllü çabalarıyla başlatılan "Trafik Rap Festivali" ne katılmak isteyen öğrenciler detaylı bilgiyi www.doguscocuk.com.tr veya www.sutas.com.tr adreslerinde bulabilirler (sorular için tel: 0212 283 88 74). Kazananlar bilgisayar, müzik seti gibi değerli ödüller alacaklar.Son başvuru tarihi: 31 Aralık 2005...
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın danışmanları hâlâ "Gâvur İzmir" sözünü "o manâda değil, bu manâda söylediğini" anlatmaya çabalarken kendisi bu kez de Türkiye'nin en önemli sivil toplum kuruluşlarından biri olan TÜSİAD'la uğraşmaya başladı. Anayasa kitapçığını sallayarak (son sallandığında hükümet gitmişti) Mustafa Koç'un Rektör Aşkın için söylediği "Ona yapılanları onaylamadıkları" sözünün "Yargıya müdahale" olduğunu ve "suç işlendiğini" belirtti.Sapla saman...Mustafa Koç suç işlediyse bu kadar zamandır aynı şeyi söyleyen sayısız yazar ve vatandaşın yaptığı nedir? Ona dava açılacaksa herkese açmaları gerekiyor. Adalet bunu gerektirir.Amaa... Başbakan her ne kadar kimseyi dinlemeden konuşuyorsa da hukukçular 'Tutuklama koşullarının oluşmadığını, tutuklamanın haksız olduğunu, burada yargılama biçiminin, niteliğinin değil (bazılarından beraat ettiği) iddialar üzerine eline kelepçe takılarak tutuklamanın eleştirildiğini ve bunun asla suç olmadığını" söylüyorlar.Yani yine sapla saman birbirine karıştırılmakta. Sıra kendi yolsuzluk dosyalarına gelince yargıya güvenmedikleri için dokunulmazlıkları kaldırmadıklarını söyleyenler, istediklerini yapabilmek uğruna Anayasa'yı bile değiştirmekten söz edenler, Rektör Yücel Aşkın olayında Anayasa'yı ellerine alıyor, "yargıya saygı"yı dillerinden düşülmüyorlar.AİHM kararını duyunca yargılama içeriğine müdahale ederek "Ulemaya sorulmalıydı demek, "AİHM hukuk ihlali yapıyor" demek yargıya saygısızlıktır ama bu olaydaki itirazlar değildir.Yargı adil olmak zorunda... Adil işlemediği görüldüğünde basın ve STK'lar buna itiraz edebilir.Başbakan yine yanlış! Geri adım ne zaman gelecek bakalım...Bakın şu konuşana! (2)Önce cinayetlere ve kadınlara, çocuklara karşı şiddete kanunlardaki en ağır cezaların verilmesini sağlayacaksınız. Sonra da zihinsel devrimi kendinizden başlatıp topluma yayacaksınız. Dini ve gelenekleri önce siz doğru yorumlayacaksınız. Türkiye'yi yöneten kadro olarak bu boynunuzun borcudur.Bunu yapmadığınız takdirde, İslâm dini esasından kolayca saptırılır, önce kadınlardan başlayarak İran'daki konser yasağına, kimliklerde fotoğraf yasağına ve sonunda erkekle konuşan, boşanan veya kısa kollu giyen genç kızların öldürülmesine kadar kullanılabilir.Bu saptırmaca; "cinayete dini alet etme" bir kez başladı mı El Kaide avukatının "İsteyen cihat yapar, size ne" savunmasına kadar varır.AKP zihinsel devrimini en kısa zamanda başlatmak zorundadır.Sarıkamış şehitlerine dua!Sarıkamış Harekâtı 22 Aralık 1914'te, 36 yıl boyunca Rus esaretinde kalan Ardahan, Kars ve Sarıkamış'ın işgalden kurtarılması için başlatılmıştı. Bununla birlikte her yanı kuşatılmış bir ülkenin imkânsızlıklarla boğuşan ordusu kar ve dondurucu soğukta sırtı ve ayağı çıplak 90 bin askerini savaşamadan, Allahüekber Dağları'nın sarp tepelerinde şehit vermişti.Bu yıl ilk defa 23 Aralık Cuma (bugün) Türkiye'nin tüm camilerinde Sarıkamış şehitleri için dua edilecek.Vatanlarını kurtarmak uğruna kanını, canını feda eden şehitlerimize dua etmek hepimizin borcu... Hepsinin ruhları şad olsun!
Çin seyahatinden dönen bir arkadaşım uçakta hosteslerin "Bu son seyahatimiz" dediklerini anlatıyordu. Nedenini sorunca aldığı cevap şöyle olmuş:THY 25 yaşın üstüne çıkan hostesleri emekli ederek yerine "steward"lar yani erkek uçuş görevlileri getiriyormuş. Kadınları gözönünden çekmek, diğer devlet kuruluşlarında ve belediyelerde olduğu gibi erkekleri tercih etmek AKP'nin politikalarından biri...Diğer kuruluşlar yurt içine hitabediyor, THY ise dünyanın her köşesine..."Kadınlara özel cami" haberinde, "içki yasağı" haberinde ve birçoğunda tepkiler üzerine inkâr yoluna giden hükümetten veya THY'den bir gazeteci olarak doğru cevabı alamayacağımı biliyorum. Ama haber hosteslerin kendi ağzından verildiğine göre yalan da olamaz.Bırakın bütün uluslararası havayollarında 40 yaş üstü deneyimli hosteslerin çalıştığını, 25 yaşındaki hosteslere verilecek tazminatların, emekli aylıklarının yükü devletin omuzuna bindiriliyor.Türk Ceza Kanunu'na göre suç olan cinsiyet ve yaş ayırımcılığı yapılıyor. Bir sonraki adım acaba daha önce "O günler de gelecek" dediğimiz gibi uçaklarda harem/selâmlık uygulama mı olacak?THY konusu çok önemli, bilgi istiyoruz!Bakın şu konuşana!Meclis'te "töre ve namus cinayetleri ile kadın ve çocuklara yönelik şiddetin önlenmesi" için kurulmuş bir araştırma komisyonu var. Bu komisyonun üyeleri töre ve namus cinayetlerinde İstanbul'dan sonra Diyarbakır, Urfa. Batman ve Van geldiği için Diyarbakır'a gitmişler. Komisyon Başkanı AKP Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin mağdurlarla görüşeceklerini ve şiddetin önlenmesi için zihinsel devrimin şart olduğunu söylemiş. Meclis'in, Türkiye'nin çok ciddi sorunu olan töre ve namus cinayetlerinin üzerine eğilmesi ve bir komisyon kurması yerinde bir gelişme, Fatma Şahin'in sözleri de çok doğru; zihinsel devrim şart! Ama Şahin'in hatırlamadığı/hatırlatmadığı önemli bir gerçek var ortada; bu zihinsel devrimin AKP'den başlaması gerektiği... 21. Yüzyılda kadının 8 yaşındaki erkek çocuklardan bile kaçması/kaçırılması, erkeklerin bulunduğu masalarda bile çok zorunlu olmadığı (siyasi vitrin olarak) durumlarda oturmaması, harem-selâmlık ayırımlar yapılması, her ne kadar üniversiteye gitmesini ister görünüyorsa da çalışmaması gerektiğine inanan, kadını erkeğin koruması altında, kendini idare edemeyecek ancak saklanarak ve tesettürle korunabilecek aciz bir yaratık olarak gören anlayışın değişmesi gerekiyor önce...Siz tepeden toplumu eğitip geliştireceğinize sürekli bu anlayışı empoze ederseniz bırakın eğitimsiz, geri kalmış bölgeleri İstanbul'da bile kadına karşı vahşeti önleyemezsiniz. Bütün bu görünürdeki gayretler, "zihinsel devrim" lâflarınız da havada kalır.Devam edeceğiz...Adaleti anlatın bize!Dün başladığımız Töre katilini bırakın, rektörü hapsedin' başlıklı yazıya devam ediyorum.Ceza kanunlarının değişmesi, bu "cinayete eşdeğer afların kalkması için basın, hukukçular, STK'lar senelerce mücadele ettik. Nihayet "Değişti, cezalar ağırlaştı" dediler, sevindik.Ağırlaştı ise müebbetle yargılanan mahkûmu türlü bahanelerle nasıl serbest bırakabilirsiniz?Bir genç kızı kabloyla boğan kişilerin (baba da var) yeniden toplum içine karışmasına ne hakla izin verirsiniz? Verdiğiniz takdirde benzer cinayetleri nasıl önleyebilirsiniz?Adalet Bakanı ortaya çıkarak topluma bunların nasıl kanun, nasıl adalet olduğunu açıklamak zorundadır.Zira bu kararlar "veren hakimlerin de adalet önüne çıkması gerektiğini" düşündürüyor insana. Yeter artık, siyasetçimizden, adaletimizden her şeyimizden utanan kompleksli bir toplum olmaktan bıktık.Biraz sorumluluk hissediyorsa Adalet Bakanı'nın "adalet"i bize anlatmasını istiyoruz!
Moliere 17. yüzyılda "Burada insanları önce asıyor, sonra yargılıyorlar" demiş. Burada da 21. yüzyılda öyle ama yalnızca bazı durumlarda ve bazı kişiler için...Eğer küçücük çocuklara, gencecik kadınlara tecavüz ediyor, çoğu kez grup tecavüzleri yapıyor, bununla da yetinmeyip öldürüyor, kadınlara ve güçsüzlere her tür şiddeti uyguluyor, trafik canavarı olup masum insanların canını alıyorsanız tutuksuz yargılanıyor ve "zaten suçsuz" bulunuyorsunuz. Önce suçlu bulunsanız da korkmanıza gerek yok. Ceza indirimleriyle ya da "iyi hal'inize bakarak nasılsa sizi kısa sürede toplumun içine salıverecekler.Bunlar hafif(!) suçlardır Türkiye'de!Ama misâl, eğer bir üniversite rektörü, hele de bazı kesimleri Atatürkçülüğünüzle rahatsız eden bir rektörseniz o zaman "önce asılır, sonra yargılanırsınız", kesinleşmemiş suçlamalarla anında bileğinize kelepçe takarak sizi cezaevine atarlar. Suçlamaların bazılarından beraat etmeniz de durumu değiştirmez, "ya diğerlerinde de suçlu çıkmazsa" korkusuyla tutuksuz yargılamazlar sizi... Harta gerekiyorsa bunu yapma ihtimali gördükleri hâkimi de değiştirerek içerde tutarlar sizi...Zira katiller, tecavüzcüler tutuksuz yargılanabilir, onlar kaçmazlar ama siz?.. Üniversitede cihaz alımlarında hatalı karar verdiği, insanlar hakkında dosya tuttuğu iddia edilen siz... Ya kaçarsanız?Hiçbir ülkede böyle "çifte standartlı adalet" görülmemiştir.Toplum isyan halinde!Meclis, yargı, kısacası devlet farkında değil belki ama hergün okurlarından 40-50 mail alan bizler farkındayız; üniversite öğrencilerinden başlayarak toplum bu ülkede olup biten saçmalıklara artık isyan halinde.Ve inanın bana öyle az buz bir isyan duygusu değil bu, dalga dalga hissediliyor. Dün basında yer alan "18 yaşındaki Gülderen'i 'boşandı, kısa kollu kıyafet giydi' diyerek töre bahanesiyle öldüren 17 yaşındaki kardeşi müebbetle yargılanırken serbest bırakıldı" haberi bu dayanılmaz saçmalıkların sadece bir tanesi.Neymiş efendim "yaşı küçükmüş, iyi hali görülmüş"!öldürdüğü kızın da yaşı küçük ama o bundan sonraki yaşları göremeyecek, böyle adalet olur mu?Devam edeceğiz...Yeni albüm, yeni konser!19 Aralık Pazartesi günü Erol Evgin 20 eski şarkısının orijinal kayıtlarını topladığı yeni albümü "İşte Öyle Bir Şey"in çıkışını kutlamak üzere basına ve yakın arkadaşlarına bir toplantı yaptı..."İşte öyle", huzur veren, samimi, keyifli 'bir şey'di. Şarkılarının söz yazan ve bestecisi olan rahmetli Çiğdem Talu-Melih Kibar ikilisinin sık sık anıldığı, Erol Evgin'in en güzel şarkıları oğlu Murat Evgin'in nefis gitan eşliğinde "mikrofonsuz olarak ve aynı başarıyla" söylediği birkaç saatin nasıl geçtiğini hiç kimse anlamadı.O şarkıları dinleyenlerin hepsi, yıllardır duyduğumuz bu huzur veren sesi ve müziği dinlemekten asla sıkılmayacağını farketti.Hiç eskimeyen, sade "gerçek bir star" kimliğiyle her kuşağa yenilenerek hitabetmeyi bilen bir sanatçı Evgin... Albümünü dinlemeye doyamıyorum.Onu sahnede izlemek isteyenler bugün saat 19.00'da Caddebostan Kültür Merkezi'ndeki "Mustafa Kemal'i Gördüm Düşümde" isimli konseri kaçılmasınlar. Yeni açılan Merkez'de bu, Fazıl Say'dan sonra ikinci konser olacak.(Not: Yazılanını Internet'ten alarak bir bölümünü kendi notlarıyla birlikte bana gönderen okurlarımın mektuplarında 'bu yazılarda hata olduğunu' farkettim. Örneğin; sorulmamak "sorulmamak", tabii "tabu" şeklinde çıkmış. Bunlar sadece Internet'te oluyor, sistem bazı harflerde hata yapıyor. Benden kaynaklanmadığını hatırlatmak istedim.)
Dün "Fransa utanıyor mu?" başlıklı yazımda Fransa'nın ünlü tarihçilerinden Françoise Chandernagor'un Ermeni Soykırım Yasası'nın kaldırılması gerektiği ile ilgili açıklamasından söz etmiştim. Fransa'nın kendi işine geldiği durumlarda ve diğer ülkeleri ilgilendiren konularda farklı tavır aldığını söyleyen yalnız o değil.Tanınmış 19 Fransız tarihçisi bir araya gelerek yayınladıktan Freedom for history (Tarihe özgürlük) başlıklı deklarasyonda tarihî konularda ülke parlamentolarının karar almasının "demokratik rejimlere uymadığını" açıkladı ve Fransız Parlamentosunun, içinde Ermeni Soykırım Yasası da bulunan bazı yasalarının iptalini istedi biliyorsunuz.Tarih yazmak!Tabii bu arada Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ile Başbakan Villepin'in konu Fransa'nın geçmişi olduğunda "Tarih yazmak parlamentoların işi değildir" demeleri, bununla birlikte Chirac'ın Ermeni Yasası'nın çıkmasına açık destek verme çelişkisi de bol bol tartışıldı.Görüldüğü gibi Fransa'nın tarihçileri AB'nin Türkiye'ye yaptığı yasa baskıları bir köşede dururken kendilerinin çelişkili durumundan fena halde rahatsızlar ve bizim senelerdir anlatmak için çırpındığımız şeyleri söylemeye başladılar. Türkiye'nin bazı öğretim üyeleri ve yazarları Ermeni soykırım iddiasının yabancı ülkelerde kabulü için gayret gösterirken Fransız tarihçilerin (bile) rahatsız olması apayrı ve incelenmesi gereken bir çelişki...Dün birinci kısmını okuduğunuz "aydının ifade özgürlüğü" ile ilgili yazı 'Örneğin siz bilmediğiniz (ve bütün toplumu ilgilendiren bir konuda) yabancı basına konuşma hakkına sahipseniz, karşınızdakiler de çok ciddi bir yanlış içinde olduğunuzu söyleme hakkına sahiptir' cümlesiyle bitiyordu. Devam edelim...Hani kanıtlar?Hele de açıklamalarınız Edinburg Kent Konseyi'nde olduğu gibi, isimlerle birlikte referans ve kanıt olarak sunuluyor ve verilecek kararları etkiliyorsa kesinlikle sahiptir. Zira bunu yapmak (yasalara göre suç olmamalı ise de) Francoise Chandernagor'un ifadesinden de anlaşılacağı gibi tarihe, tarihçilere, topluma karşı saygısızlıktır; kamu vicdanına karşı suçtur.Liberal demokrasi sınırsız özgürlük, kuralsızlık, saygısızlık veya özgürlüklerin arkasına gizlenerek her fırsatta ülkenizi köşeye sıkıştırmak demek olmadığı gibi "aydın" da "aykırı olmak adına tarihi, belgeleri bile kafasına göre değiştiren" demek değildir. Bunun aksi doğruysa konuşanlar (örneğin Orhan Pamuk) sözlerinin kanıtlarını, belgelerini ortaya koyarlar. Sempozyumlara davet edildiklerinde antitezleriyle karşılaşmaktan kaçmaz ve gider konuşurlar. Sadece kendi aralarında konferans verip birbirlerini dinlemez, konunun uzmanı bilim adamlarıyla belgeler üzerine tartışırlar. Ben uzun süredir Türkiye'nin bu "aydın" tanımını enine boyuna tartışması gerektiğine de inanıyorum. Evrensel "özgürlük" kavramlarını yuvarlayıp yuvarlayıp bilge edasıyla tekrarlamanın, bir cümle ortaya atıp kanıtlarıyla açıklamadan ortalığı karıştırmanın aydınlıkla hiçbir ilgisi yok çünkü!Sezgin'in gizli yeteneği!Şiir yazmayı seven o kadar çok insanımız var ve o kadar çok kitap gönderiliyor ki 'Bu kitap çıkarma işi pek kolaylaştı' diye düşünüyorum bazen...Adalet Partisi kurucularından, milletvekillerinden, aynı zamanda eski "Milli Savunma" ve "Gençlik Spor" Bakanı ismet Sezgin'in "Bir Uzun Soluktu Yaşam" isimli şiir kitabını görünce 'Demek ki ismet Bey'inde şiir merakı var' dedim önce... Sonra kapağı inceledim; uçsuz bucaksız bir kum denizi üzerinde uzaktan gelip yaklaşan ve büyüyen ayak izleri... Hımm, etkileyici, güzel düşünülmüş bir kapak.Okumaya başladım ve okudukça -ne yalan söyleyeyim-gözlerime inanamadım. Çocukluğumdan beri tanıdığım İsmet Sezgîn'in karizmasını, zekâsını, dinamik siyasetçi kişiliğini, dikkate değer espri anlayışını biliyordum ama bu kadar duygusal olduğunu asla aklıma getirmemiştim.Bu dizeleri çok büyük bir aşk yazdırabilir insana ancak... Ve çok romantik, duygulu bir yürek...Sadece bir şiirini buraya alabilmek beni üzüyor, bütün içtenliğimle söylüyorum; mümkün olsa en az 10 tanesini paylaşmak isterdim sizinle..."Ne OlurKarabasanlar bir bıraksapeşimiLodosların uğultusunu birdurdurabilsemAlsam prangalarıayaklarımdan, atsamKoşsam gelsem yanınaözgürce.Şu düğümleri bir çözebilsemParça parça edebilsemanılarımıBir yakalayabilsem yitikdüşlerimiKaçsam, kurtulsamtutsaklığımdan.Kör kuyulardan birkurtulabilsem,Çağrınla aydınlansa zamanUzatsam ellerimi gökyüzüneBir tutam ışık yakalasamYensem karanlıkları.Bir nefes duysam alnımdasıcacıkBir ses çınlasa kulaklarımdadostBeni çağırsaUzatsa ellerimi boşluğa,çekse alsaGötürse beni bu girdaptanne olur?"Nasıl, haksız mıyım?
Onu 17 Aralık'ta Türkiye'ye AB için müzakere tarihi verildiği gün Brüksel'de dinlemiştim. Basına bir kutlama yemeği veriliyordu ve AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Joost Lagendijk akılcı, barışa, mutlu bir konuşma yapıyordu.Öyle mutlu, öyle neşeli görünüyordu ki ancak bir Türk bu kadar içten sevinebilirdi AB yolunun açılmasına... O günden sonra da konuşmalarıyla, çalışmalarıyla hep Türkiye'nin yanında yer aldı.Dünkü gazetelerde PKK çatışmaları konusunda söyledikleri bu nedenle beni çok şaşırttı."Belediye başkanları şiddeti kınasın. Aksi takdirde milliyetçi gruplar ve ordunun istedikleri olur. Nitekim ordu yine bölgede provokasyonlara başladı. Çünkü ordu PKK ile çatışmayı seviyor. Bu onu güçlü ve önemli kılıyor."Önce hatırlatmak isterim ki Demokrat Parti milletvekilliği yapan ama 60 yılında Meclis'te bulunmayan babam yine de Yassıada'ya gönderilmiş ve altı ay hapis yatmıştı. Yani orduya özel bir sempati duymam için neden yok, bununla birlikte 27 Mayıs gibi kolay kolay bağışlanamayacak bir hatadan sonsuza kadar orduyu sorumlu tutamayacağımı, haksızlık yapamayacağımı biliyorum. Toplumun "en güvenilir kurum" olarak gördüğü ordunun haksız yere yıpratılmaması gerektiğini de...Lagendijk bazı "aydın"ların yaptığı hatanın benzerini yapıyor. Eğer ordunun birprovokasyonu varsa bunun ortaya çıkarılmasını hepimiz isteriz. Ama şu anda böyle bir kanıt somut şekilde ortaya çıkarılmış değil. Ayrıca PKK katliamlarını, saldırılarını durdurduğunda ordu da kenara çekiliyor.O zaman Lagendijk elinde kanıt olmadan "ordunun PKK ile çatışmayı sevdiğini" neye dayanarak söylüyor? PKK'yı masum, orduyu suçlu gösteren bir konuşmayı nasıl yapıyor? Son zamanlarda Türk siyasetçilerinde de benzerini sık sık gördüğümüz gibi "kulağına fısıldanan fikir"lerle mi? Buna haklan olduğunu hiç sanmıyorum.Ama tabii... İtiraz etmek basından önce Türkiye'yi yönetenlere, Hükümet'e düşerdi. CHP'den Onur Övmen anında farketti ve itirazını yaptı. AKP nerede?Fransa nihayet utanıyor mu?Dünya basınında dava konusu geniş yer bulurken Fransız ve İsviçre gazetelerinden hiç ses çıkmadı. Çıktı da bizim basın mı onları atladı, yoksa "kelin ilacı olsa kendi kafasına sürerdi" duygusunu mu hissettiler bilemiyoruz.Ama bize ültimatomlar yağdıran AB, neden dönüp kendi içindeki ülkelerin antidemokratik uygulamalarına, konuşma-ifade özgürlüğüne bakmıyor, sıra onlara gelince susuyor, onu merak ediyoruz doğal olarak.Sonunda tanınmış bir Fransız tarihçi Françoise Chandernagor "Fransız parlamenterler burada kendi tarihlerini değil, bir başka ülkenin tarihini yazmaya kalktılar. Böyle durumların faturası tarihçilere pahalıya patlıyor" diyerek Fransa'deki soykırım yasasının "hata olduğunu" açıkladı. En azından o, parlamentoların tarih yazmaya haklan olmadığını anlamış ve Fransa'daki yasa dururken AB'nin Türkiye'ye yaptığı baskıların çelişki yarattığını farketmiş. Tarihçiler bunu Fransa'ya kabul ettirebilir mi onu ilerde göreceğiz.Öte yanda Chandernagor'un açıklaması, tarih sorumluluğu, bizim tarihçi olmadığı halde, hiçbir belgeye kanıta dayanmadan konuşan, ülke ülke dolaşıp antipropaganda yapan insanlarımızı utandırır mı ve biraz sorumluluğa davet eder mi acaba? Açıkçası sanmıyorum.Dün, bu şekilde konuşmanın "aydının düşünce özgürlüğü" sayılmayacağını yazmıştım. Evet, Daily Telegraph'ın "Bu yasa AB için değil, Türkiye'ye yakışmadığı için değişsin" sözü doğru, biz de aynı fikirdeyiz ve ayrıca tenkit ettiğimiz ülkelerle aynı kefede olmamak, bu yasa üzerinden "plânlı şekilde kişisel kazanç sağlayanlara" fırsat verilmemesi için de değişsin. Herkes fikrini özgürce söylesin, bunları daha önce yazdık... Ama bu özel durumda "Aydın aykırı düşünür, istediğini söylemek hakkıdır" açıklamasını getirmek ve kabule zorlamak da düşünce özgürlüğüne aynı şekilde baskıdır, bunu da biz söyleme hakkına sahibiz.Yani, "düşünce ve ifade özgürlüğü" dediğimiz şey yalnızca bir kesime ait değildir. Herkes eşit haklara sahip ise birileri diğerlerinden daha eşit olamaz.Örneğin siz kişisel nedenlerle, bilmediğiniz (ve bütün toplumu ilgilendiren) bir konuda yabancı basına açıklama yapma hakkına sahipseniz, birileri de çok ciddi bir yanlış içinde olduğunuzu söyleme hakkına sahiptir.Devam edeceğiz...
Öyle bir noktaya geliniyor ki bazen doğrular yanlış, yanlışlar doğru oluyor. Son "dava" olayı da biraz öyle oldu.Olay üzerine TV'de konuşan bazı "aydın"lar da aydınlık konusunda yanlışları doğru yaptılar. AB'nin adamları da...Örneğin şu ikide bir temcit pilavı gibi öne sürülen "daha liberal demokrasi", "daha liberal laiklik" kavranılan gibi... "Yazar, aydın istediğini söyler ve yazar, onu sınırlayamazsınız" gibi...Şu anda Kopenhang Kriterleri'ne uygun olarak yapılan reformlarla Türkiye yeterince liberal bir demokrasi oysa, istenebilecek tek şey bunların uygulamasının topluma getireceği gelişme ve değişimdir. Daha liberal laikliğe gelince, onu tek bir nedenle; Türkiye'yi tümüyle İran'a benzetmek için değiştirmek istiyorlar ki, zaten değiştirmeden de istedikleri adımlan atıyorlar, bu gidişle çok yakında gerek kalmayacak.Gelelim aydının sınırsız özgürlüğüne... Burası baskı rejimiyle yönetilen bir İslam ülkesi değil... Aydınlan da herkes gibi demokratik özgür bir ülkenin vatandaşlan olarak konuşuyorlar. Arşivler, belgeler açık, konular TV programlarında enine boyuna tartışılıyor. Sempozyumlar düzenlenip her ülkenin tarihçileri davet ediliyor.Bu durumda, Avrupa'da kendini biraz tanıtmış insanların, daha çok tanıtmak ve kişisel çıkar sağlamak için ortaya çıkıp kendi vatanına ait gerçekleri bile bile çarpıtmasını, konunun da "tabu olduğunu ve bir tek kendisinin konuşabildiğini" söylemesini hiç kimse "aydın özgürlüğü" ile açıklayamaz. (kaldı ki söz konusu kişi bu olaydan önce yurdışında 'Türkiye'de can güvenliğinin olmadığını" da söylemişti.)Aydın; konuşurken somut bilgi ve belgelere dayanır. İyi bildiği, yıllarca incelediği uzman olduğu konuda konuşur. Örneğin bir başka yazarın yaptığı gibi, yurtdışı konferanslarda konuşmalarına "Tarihçi değilim, uzman değilim, kesin bir şey söyleyemem" diye başlayıp "Kesinlikle 1 milyon Ermeni öldürülmüştür" diye bitiremez.Bunu yapan birine de "aydın" denemez. Dünya tarihçilerinin ve kendi ülkenizin yüzlerce tarihçisinin aksini belgelerle ispatladığı, hiçbir uluslararası mahkemede kabul edilmemiş bir olayın hakkında bir yazar olarak yanlış bilgiyi doğru gibi aktarmak tarihe, bilime, topluma ve kendine saygısızlıktan başka bir şey değildir.Yarın bu konuya devam ederiz.Asıl sorunumuz... Vizyonsuzluk!Cuma günü "kimlik" meselesini ve Nazlı Ilıcak'ın programında konuşulanları yazmış, üzerinde hiç durulmayan soruları vermiştim biliyorsunuz.Konu bitmemişti ama, "asıl sorun ne din, ne kimlik" demiştik ve "asıl sorun" u söylememiştik. Şimdi söyleyelim, asıl sorun bu ülkeyi yönetebileceğini, bu işin çok kolay olduğunu sanarak iktidara gelen siyasetçilerin vizyonsuzluğudur. Bunu son günlerdeki her olayda bol bol izledik zaten.Sınama-yanılma metoduyla ülke yönetmeye kalkanlar her gün Türkiye'yi biraz daha çıkmaza sokuyor, vatandaşlarını "üzüntülerinden üzüntü beğenmek" durumununda bırakıyorlar.Doğu ve Güneydoğu insanının sorunu kimlik değil, aş ve iş. Eğitim.Anketler bunu anlattı. Şırnaklı kızlar Cumhurbaşkanına "Okumak istiyoruz" mektupları yazarak bunu anlattı.Ama ülkeyi gezerek yönetmeye kalkanlar anlamıyor ve lâfla peynir gemisi yürütebileceklerini sanıyorlar.Yürümez!Düzeltme ve özürCumartesi ekimiz Çikolata'daki "Türkiye'nin en güçlü kadınları" başlıklı haberde bir dizgi hatası sonucu Begümhan Doğan Faralyalı'nın Enerji eski Bakanı Ersin Faralyalı ile evli olduğu yazılmıştır. Begümhan Doğan Faralyalı, Ersin Faralyalı'nın oğlu Ahmet Faralyalı ile evlidir. Düzeltir, Doğan ve Faralyalı aileleri ile okurlarımızdan özür dileriz.