Çin taşından kaldırım ister misiniz?

9 Ocak 2006

Biz alıştık vergiye... Gelirimizden evimize, arabamıza kadar her kuruş kazancımızın veya yatırımımızın "ceza"sini ödüyoruz. Şimdi bir de araç vergilerine "Kent Kullanım Vergisi" eklenecekmiş. Tatlı, tatlı, kuzu, kuzu anlatıyorlar ikna etmek için... Olsun, öderiz ama hâlâ bir kaç eksik vergi kaldı, örneğin nefes aldığımıza göre ona da vergi koymaları lâzım; nesef alma vergisi, yaşama vergisi, ayak bastı vergisi.Doğu'daki vatandaşlara doğurdukları her çocuk için destek parası verilirken diğer kentlerden doğurma vergisi de alabilirler. Bunların hepsi kaynak yaratacak çözümler, durun hele "Kent Kullanın'la başlasınlar, arkası gelir.İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş deprem için gerekli bütçe için "Şehir kendi rantını kendine kaynak yapar" demiş. Nedir bu rant? Nerelerden geliyor? Sadece kiralanan park, büfe gibi yerlerden değil elbet; çöp toplama, şehir güzelleştirme, kaldırım yapma gibi işler için vatandaşın cebinden çekilen paralardan da... Sonra bir bakıyorsunuz kaldırımlar, kavşaklar, caddeler, sokaklar üç günde bir delik deşik edilmiş, bizden alınan "rant" bir partili şirketin cebine yine "rant" olarak dönmüş.Bundan alâ döner sermaye olur mu?Böyle kusursuz bir sermaye varken belediyeler kaynak sıkıntısı çeker mi?Tam yılbaşı ve Bayram öncesinde Beyoğlu köstebek çukurları gibi kazılmış... Osmanbey'de kaldırımlar (yine) kazılmış, Altunizade kazılmış trafik kilit... Levent- Etiler-Ulus'un can daman Koç Köprüsü'nde önce çift yol saçmalığı ile ortaya kaldırımlar çekilmiş, sonra olmadığı görülünce tekrar "tek yön"e dönülmüş.Bu kazıp durma, yıkıp yeniden yapmaların faturasını (birileri havadan büyük para kazanırken) birilerinin ödemesi gerekiyor tabii... Şu anda Kartal Belediyesi'nin Çin'den getirilen taşlarla yaptığı kaldırımları da o birileri ödeyeceği gibi... Parklara yurtdışından getirilen çiçekleri, dikilip soldurulan ağaçları, palmiyeleri ödediği gibi...ABD başkanı' ndan zengin...Bütün bu masraflar bir yana; Amerika başkanları Amerikan Havayolları uçaklarına fors takarak kullanırken bizim başbakanımız 2-3 uçakla geziyor. Avustralya'ya THY boş giderken kendisi özel uçak kaldırıyor.Her seyahate bakanlar ve eşleriyle aile boyu gidiliyor. Lüks makam araçlan giderek daha da artıyor; bunların yanına bir de özel donanımlı minibüsler ekleniyor.Yolsuzluklar ve aşırı harcamalarla, zaten dev bir iç ve dış borç yükü altında olan bütçede hal kalmayınca gelsin vatandaşa yeni vergiler...Kara para kazananların, şirketleriyle vergi kaçıranların, yolsuzluk yapanların ödemediği vergiler de namusuyla çalışan ve devletten para kaçırmayanların omuzuna biniyor.Bu millet zaten merkezi idarenin aldığı açık ve dolaylı vergilerle, belediyelerin her yaptığı işe aldığı vergilerle eziliyor. Vergilerin çeşidi çok, miktarları çok, adaleti yok... Durum böyle iken ve Hükümet yapması gereken vergi reformunu (normal gelirli vatandaş lehine) yapmaktan kaçınırken yeni vergiler ilâve etmek ve bunları mâkul göstermeye çalışmak bağışlanamaz.Aşın harcamalara, Arap şeyhleri gibi süper lüks yaşam merakına, yolsuzluklara olduğu gibi bu vergi rezaletine de bir son vermeleri gerekiyor.Yoksa bu gidişle yakında onlar da Marie Antoinette gibi halka "ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" diyecekler!(Not: Sevgili okurlarım mübarek Kurban Bayramı'nızı en iyi dileklerimle kutluyorum.)

Devamını Oku

Dünya çapında genç yetenekler!

9 Ocak 2006

Her şeyi hemen anında yazamıyorum ama unutulmayacak bir etki yapan olayları da atlamak istemiyorum. Kısa bir süre önce Boğaziçi Üniversitesi'nde izlediğim konser bunlardan biriydi...Nasıl, nasıl gurur duydum genç opera sanatçılarımızla anlatamam. Sedat ve Güzin Gürel Sanat ve Bilim Vakfı tarafından organize edilen konserde Yunanlı soprano Alexia Voulganidou ile birlikte, opera orkestra şefi Rogelio Riojas - Nolasco'nun piyanosu eşliğinde Burak Bilgili ve Bülent Bezdüz; Rossini'den Donizetti'ye, Gounod'dan Tchaikovsky'ye, Ahmet Adnan Saygun'a kadar ünlü bestecilerin eserlerinden şarkılar seslendirdiler.Bugüne kadar duyduğum en güçlü seslerden olan bas Burak Bilgili, Mimar Sinan Üniversitesi Müzikal Bölümü'nü kuran ve (hangi nedenle olduğuna hâlâ akıl sır erdiremediğim şekilde bu bölümün kapatılmasından sonra) şu anda İstanbul Üniversitesi'nde Öğretim Üyesi olan Prof. Güzin Gürel'in öğrencisi... Şan çalışmalarına dünya çapında isim yapan öğrenciler yetiştiren Gürel'le başlamış ve 1998'de Siemens Şan Yarışmasını kazanarak eğitimini Amerika'da sürdürmüş.Ödülleri topluyorlarMayıs 2002'de "Yılın Genç Sesleri Konseri" nde ünlü diva Montserrat Caballe ile aynı sahneye çıkan Burak Bilgili Almanya, Avusturya, İtalya, Kanada, İngiltere ve daha birçok ülkenin en önemli şarkı yarışmalarında birincilik ve ikincilik ödülleri almış. New York Metropolitan, Roma, Palm Beach, Baltimore, Michigan, Vancouver, Pittsburg gibi dünyanın en önemli operalarında başrol oynamış, 2006 yılında da Seattie, Oslo, Floransa, Virginia, Michigan gibi şehirlerin operalarındaki programı şimdiden belirlenmiş durumda. Tenor Bülent Bezdüz de Bilgili gibi son derece etkileyici bir müzik geçmişine sahip. 1997'de AB bursu ile The Euopean Opera Centre'ın davetlisi olarak Manchester'e gitmiş. Avrupa'da ilk sahneye çıkışı Mozart'ın "Lucio Silla" operasındaki başrol ile olmuş ve bu prodüksiyon çeşitli ülkelerde 17 tiyatroda sergilenmiş. Sonra Fransız Kültür Bakanlığı bursuyla sahne masteri, Pario Şan Yarışması'nda ikincilik ödülü, önemli senfoni orkestraları eşliğinde konserler... Başarıların listesini yazmak mümkün değil. Bir zamanlar dünya operalarında adını duyuran tek tük sanatçımız varken şimdi genç sanatçılarımız en özel uluslararası ödülleri topluyor, en önemli operalarda başrol oynuyorlar.Boğaziçi Üniversitesi'nde Burak Bilgili ve Bülent Bezdüz ün ses ve oyunlarını izleyen herkesin aynı gururu duyduğundan adım kadar eminim.Keşke keyfî olarak üniversitelerin müzik bölümlerini kapatma kararı alanlar da onları izleyebilseler ve ne büyük bir hata yaptıklarını anlayabilselerdi.Türkiye için bu genç yeteneklerden daha büyük bir gurur, bir reklam olabilir mi?TRT ihalesi!Bu yıl Eurovision'da Türkiye'yi Sibel Tüzün temsil edecekmiş, TRT onu seçmiş.Biz de Türkiye'nin ünlü müzisyenleri gibi soralım; neye dayanarak?Kim, hangi şarkısını hatırlıyor Sibel Tüzün'ün?İyi de olabilir, onu üzmek istemem ama Türkiye'de müziğiyle, sesiyle çok iz bırakmış bir sanatçı mı? TRT hangi özelliğiyle "ülkeyi en iyi onun temsil edeceğine" karar veriyor? Ve bu kararı kimler veriyor?Geçen yıl da aynı şekilde seçtiler, yine usta müzisyenler ve biz aynı itirazları yaptık, birileri çıktı yağladı, balladı sonuç ortada. Katılan sanatçının adını ve şarkısını hatırlayan kaç kişi var?Bu yapılan, devlet ihalelerinde kimseye haber vermeden, dilediği firmaya ihaleyi vermekten farksız bir durum. Sanatçı başarılı da olabilir ama olmadığı takdirde onu seçen üç beş kişinin yüzünden Türkiye kaybetmiş olmayacak mı?Geçen yıl Kenan Doğulu "Bana sordular, kabul ettim ama sonra beni aramadılar" demişti. Türkiye'nin Doğulu gibi müziğin içinde yetişmiş, her ülkede müziği zevkle dinlenecek isimleri varken, çok etkileyici ve eğitim almış sesleri varken (konservatuar mezunu gençler arasında nefis sesler var; örneğin ENBE grubunu bir dinlesinler) neden ezbere seçim yapılıyor, neden ülke çapında yarışma yapılıp halkın oyuna başvurulmuyor, daha çok şansa sahip olacağı bilindiği halde neden İngilizce şarkı ile katılmıyoruz anlamak mümkün değil?Onlar yine bildiklerini okuyacaklardır, umalım da Sibel Tüzün iyi hazırlansın.TRT'nin, Sertab Erener'e karar verildiğinde kimsenin itirazı olmadığını da düşünmesi gerekiyor. Sonuçta bir sürü emekle, masrafla oluyor bu işler, TRT'nin bütçeye yükü yetiyorken bir de Eurovision için boşuna savurganlık yapmaya kimsenin hakkı olmamalı.

Devamını Oku

Mini etekle de olmaz Egemen Bey!

7 Ocak 2006

Kılavuz bunu yapınca yol gösterdiği kişinin de saplantıdan çıkamaması normaldir. Başbakan Erdoğan'ın danışmanı Egemen Bağış Çankaya'da türbanı savunmak için "Başörtüsü özgürlüğü de mini etek kullanma özgürlüğü kadar insan haklarının gereğidir" demiş.Egemen Bağış galiba Meclis'te sekreterlerin bile bir kıyafet standardı olduğunu, bu konunun önceki yıllarda tartışıldığını, kadın milletvekillerinin de pantalon ve mini etek giymediğini bilmiyor. Bir dahaki gidişinde Meclis'e dikkatle bakması lâzım.Ondan sonra da Avrupa'ya bir uzanıp resmi kuruluşlarda (resmiyi bırakın ciddi özel kuruluşlarda, örneğin bankalarda bile) çalışan kadınların diz boyu etek-ceket giydiklerini görmeli... İş yerlerinin, hele de kamu dairelerinin kuralları vardır ve o göreve talip olanlar bunları peşinen kabul etmek zorunda olduklarının bilincindedirler.Kaldı ki milletvekilleri laik devletin kurallarına, Anayasa'nın şartlarına sadık kalacaklarına yemin ederek Meclis'e girerler. Demek ki laik devletin kuralı "her din ve inançtan vatandaşına aynı hakları sağlamak, her dine eşit mesafede durmak, sistemin bağımsız işleyişini korumak için dini simgelerin devlet kurumlarında kullanılmaması" olduğuna göre buna uymaya da yemin etmiş bulunuyorlar.Laik bir ülkede devlet başkanı veya memuru Krişna ise ve işine de inancına uygun uzun beyaz kıyafetlerle gitmek istiyorsa veya Yahudi ise ve "kipa"sını devamlı başında taşımak istiyorsa bunu yapabilir mi? Laik bir ülkede "Ama bu toplumun çoğunluğu Müslümandır veya Hristiyandır onlar istediklerini yaparlar" diyebilir misiniz?Egemen Bağış partisine de, millete de bir iyilik yapmak istiyorsa Diyanet İşleri'nin Nur Suresi'nin doğru yorumunu millete anlatmasını sağlasın.Tekrarlıyorum; bütün ayetlerini birlikte yorumlayarak... "Ziynet"le neyin kastedildiğini, "Kur'arîda ziynetlerin gösterilebileceği belirtilen kişiler" göz önüne alındığında ne anlama geldiğini öğrenelim.Halkı aydınlatmadan din adına kadınlar üzerinden siyaset yapmak ve ülke siyasetini üç günde bir "türban" a kilitlemek, sanki vatandaşların dinine, inancına karışan varmış, devlet dinsizlerden oluşuyor ve dindarlara baskı yapıyormuş, kendileri veya "bazıları" iyi Müslüman diğerleri değilmiş, dindarlar korumaya muhtaç ve kendileri de koruyucuymuş gibi açık YALANLAR söylemek toplumu bölüyor, insanları yanıltıyor/aldatıyor ve ülkenin geleceğine büyük zarar veriyor.Başbakan, danışmanının çabasından memnun olabilir, belki kendisini bakan da yapabilir ama milletin sabrı kalmadı artık!Bağışlayın!Yeni yıl için gelen sayısız kutlama mesajı, kapağına adım yazılmış ajandalar, takvimler (ve tabii Turkcell'in yine adımızı her ayı anlatan resimlere yazdığı takvim), küçük armağanlar, çiçekler, Benetton gibi kuruluşlardan adıma öğrenci eğitimi için verilen burslar beni çok mutlu etti.Her birini alışta özel olarak teşekkür etmem gerektiğini düşündüm. Ama zamanımız o kadar kısıtlı, verilmesi gereken cevaplar o kadar çok ki ne kadar istesem de bunu tek tek yapamıyorum. Aynen üniversite öğrencisi okurlarımın ödevleri için benden istedikleri yardımlar, çeşitli illerin üniversitelerinden gelen "konuşma" davetleri gibi... Hepsine cevap vermek, toplantılara katılarak konuşma yapmak, onlarla beraber olmak istiyor, zaman bulamıyorum.Bilin ki hepiniz çok değerlisiniz ve hatırlamanız beni onurlandırıyor.Bir kez daha yeni yılın size de güzellikler getirmesini diliyor, beni düşünen, kutlayan herkese sonsuz teşekkürler ediyor, mübarek Kurban Bayramı'nızı da şimdiden kutluyorum.

Devamını Oku

Kıyamet kopuyor, kafa değişmiyor!

6 Ocak 2006

Huzursuzuz... Huzurlu, yarına güvenle bakan tek bir insan yaşamıyor Türkiye'de... Bırakın aç ve işsiz olanları, "eğitimim bitince ne yapacağım" endişesiyle bunalıma giren üniversite öğrencilerini, çalışan/kazanan, geçimini sağlamış vatandaşların da huzuru yok.Ayyuka çıkmış siyasi kavgalar, yolsuzluk karıştığı ortaya çıkan dev ihaleler, milletten saklanmaya çalışılan öldürücü kuş gribi salgını, aynı şekilde saklanmaya çalışılan "en pahalı doğalgaz alımları", bir yanda har vurup harman savrulan paralarla oluşan bütçe açıklarının milletten tahsil edilmesi; her gün yenisi çıkan vergiler, can ve mal güvenliğinin tümüyle yok olması en iyimser vatandaşı bile hayata küstürdü.Sadece Tüpraş ihalesi; "kamuoyuna duyurmadan ve "içerden bilgi vererek' hisselerin satılması" olayı ve bununla ilgili soruşturmanın Maliye Bakanı Unakıtan tarafından önlenmeye çalışılması bir başka ülkede hükümetin gitmesi için yeterli bir nedendir. Tabii her biri ayrı bir skandal niteliğindeki diğer olaylar da...Her gün bir başka bakanlıkla veya bakanla ilgili skandallar AKP Hükümeti döneminde bitmek bilmedi. İktidarın, onların üstünü örtüp her seferinde abuk subuk polemikler ortaya atarak medyanın ve halkın dikkatini başka konulara çekmesiyle veya dev olayları "önemsiz detay" gibi gösterme başarısıyla ve medyada da belli isimlerin iktidara arka çıkması ile bugünlere gelindi. Yine aynı destekler ve susmalar sonucu dokunulmazlıklar (MİLLETE SÖZ VERİLDİĞİ HALDE) kaldırılmadığı, suçlanan bürokratlar soruşturulsa bile siyasetçiye soru sorulamadığı için sorumsuzluklar, yalanlar, yanlışlar devam etti.Bir ülkede basının görevi iktidarda kim olursa olsun hatalı uygulamaları, açıklamaları, davranışları eleştirmek, halka duyurmaktır. Bizde ise her dönemde iktidar gazeteleri ve gazetecileri türüyor. Ve bunlar farklı neden ve beklentilerle hükümetlerin avukatı veya sözcüsü görevini üstleniyorlar. Böylece toplum doğru ile yanlışı birbirinden ayırmakta zorlanıyor.Oysa hükümetleri eleştirme vazifesine sadık kalan gazeteciler her iktidar döneminde aynı şekilde çalışırlar. Onlar için sempatizanlık, arkadaşlık, çıkar için verilen destekler söz konusu değildir ve aslına bakarsanız bunu yapmak "gazeteciyim, yazarım, televizyoncuyum" diyen her medya mensubunun zorunluluğu olmalıdır, tercihi değil.Nasıl ki iktidara gelen bir siyasi parti particilik düşünmek ve yapmak yerine bütün vatandaşların, ülkenin çıkarını, geleceğini düşünmek zorunda ise medya da bunu yapmak zorundadır.Danışıklı döğüş mü?Yapmadıkları ve hatalı eylemler toplu bir tepkiyle karşılaşmadığı içindir ki olaylar süregidiyor ve memleket kan ağlıyor. Şimdi birileri "abarttığımı" düşünebilir bu söz üzerine ama kabul etmek istemeseler de durum bu... Daha kötüsü nasıl olurdu bilmiyorum. Onlar tahmin edebiliyor mu acaba?İş bilmeyen yönetimi yüzünden kaderine terkedilmiş, her alanda başıboş bir ülke, çaresizlik içinde bir toplum ve diğer tarafta cumhurbaşkanlığı kavgasıyla meşgul siyasetçiler... AKP İstanbul Milletvekili, Başbakan'ın danışmanı Egemen Bağış, yine AKP Milletvekili Mehmet Dülger'in "Çankaya'da türbanlı bir cumhurbaşkanı eşi olmaz" sözlerine "Bal gibi olur" anlamına gelecek bir cevap vermiş.Bu tartışma, konunun gündemde tutulması için bir danışıklı dövüş müdür belli değil ama şurası belli ki "Başbakan'ın danışmanı" sıfatıyla konuşan birinin söyledikleri Başbakan'ın konuşması olarak algılanabilir. Ve hâlâ görüyoruz ki onları ilgilendiren, ülkenin içinde bulunduğu berbat durum değil, cumhurbaşkanlığı...Kafalar değişmedikçe, biz bu kafaları iyi değerlendirmedikçe çile bitmez, bilesiniz!

Devamını Oku

Levent Kırca' dan dayak üzerine...

6 Ocak 2006

Bugün sevgili arkadaşım değerli sanatçı Levent Kırca'yı eleştireceğim. Gerektiğinde bunu yapacağımı iyi bildiği için gücenmeyeceğini de biliyorum. Bir röportajında kadına karşı şiddetle, dayakla ilgili açıklamalar yapmış.Özetle diyor ki Levent "Medyatik isimler dayağı da gündeme gelmek için kullanıyorlar. Kırsal kesimde kadın erkeğe bağımlı. Orada kadın 'dövüyor ama hiç olmazsa bir lokma ekmek yiyorum' diyor, şehirde erkeğin de kadının da çalıştığı bir toplumda kadının 'dayak yiyorum' diye ortaya çıkmasını mantıklı görmüyorum. Allahaısmarladık der basar gidersin."Bunları söyledikten sonra da sık sık sevgili değiştiren kadınlardan söz ediyor ve "Dayak yiyorsan onu da değiştir, haftada 2'den üçe çıkar sevgililerini..."Onun gibi akıllı bir adam için 'çok şaşırtıcı' sözler bunlar... "Medyatik isimlerin her olayı reklâm için kullanmaları" dışında doğru tek bir cümle yok. Bir kere kırsal kesimde kadın erkekten çok tarlada çalışır ki ben bunu birçok yerde gözlerimle gördüm; erkek kahvede, kadın tarlada... Diyelim ki böyle değil, o zaman da kadının evdeki çalışması, çocukları doğurup büyütmesi, ailenin (para dışında) tüm ihtiyaçlarını, bakımını karşılaması çalışmak değil midir?İkincisi, Levent Kırca' nın konuşmasına göre kırsal kesimde dayağın kabul edilir bir nedeni var ama şehirde yok... Sevgili dostum acaba şehirlerde çalışan kadınların arasında da eşinden şiddet görenlerin sayısının az olmadığından ve birçok kadının çocuklarını ve yuvasını yıkmamayı düşünerek buna katlandığından, basıp gidemediğinden habersiz mi? Haftada 2 sevgili değiştiren kadınların bu tercihi veya insanların özel yaşam tercihi apayrı bir konudur. Ama şiddetten; dayak, tecavüz gibi olaylardan söz ediyorsak bu bir hayat kadınına bile uygulanıyorsa suç aynı suçtur. Tartışması yoktur. Erkek şiddete (ve hatta sözlü şiddete) başvuramaz. Değişen ceza kanunlarında bu suçların cezası artık eskisinden kat kat fazla, onu da hatırlatmış olayım. Sevgili dostum Levent Kırca'nın bu konuşmasını görmemiş olmayı dilerdim. Görmemin (yazmamın) önemli nedenlerinden biri de onun gibi sevilen bir sanatçının sözlerinin özellikle söylenenleri iyi değerlendiremeyen, eğitimsiz kesimler üzerinde çok yanlış etkisi olabileceği... Eminim bunu Levent de istemez. Oya Başar yanındayken böyle konuşmalar duymadık Kırca'dan. Oya'sızlık yaramadı ona, farkındayım!Komik çelişkilerOkurlarımız "açıkça hükümet yanlısı" buldukları ve çeşitli konulardaki yaklaşımını eleştirdikleri bir köşe yazarının kısa süre önce tartışmalı bir transfer gerçekleştirdiği gazeteye genel yayın yönetmeni yapılmış olmasından pek etkilenmişler. Son olarak Rektör Yücel Aşkın için yazdıklarına fena halde öfke duyan okurlar "Bir gazetecinin olumsuz nitelikleri Türkiye'de ödüllendirilmek için neden midir" sorusunu bize de soruyorlar.Biz, basının içindeki isimler bu tür olaylara farklı gözle bakarız. Söz konusu olayda örneğin; gazetecinin transferi yapıldığı anda bu transfer için "genel yayın yönetmenliği sözü"nün de önceden verilmiş olduğu o günlerde basın camiasında dilden dile dolaşmaktaydı. Yani daha sonra yaptığı ekstra olumsuzluklar bu kararı etkilememiştir. Ve elbette "önceden bilinmesi" de bir kadın meslektaşına cinsellik içeren sözlü şiddet uyguladığında, böylesine açık bir ayırımcılığa ve saygı dışı eyleme karşı tek kelimeyle itiraz etmeyen insan ve kadın hakları savunucusu, sevgi ve saygı adamı meslektaşlarımızın veya gazetelerimizin bu davranışına makul bir açıklama getiriyor.Yakın bir zamanda büyük bir medya grubunun patronu olacak bir isimle ilişkileri bozmayı kim ister?Boşverin insan haklarını, bizde insan hakları da kişilere, çıkarlara göre önem kazanır. Bazılarının özel insan hakları vardır, olmalıdır, el birliğiyle savunulmalıdır, diğerleri ise... Bize dokunmayan yılan bin yaşasın. İşte Paşam Türkiye!

Devamını Oku

Anketler ne diyor?

5 Ocak 2006

Salı günü Habertürk'ün "Haberler"inde Gülgün Feyman'ın sorularını cevaplarken benimle aynı anda canlı yayına bağlanmış olan Yeni Şafak'tan bir meslektaşımın iddialarını da cevaplamak zorunda kaldım.Örneğin "Bütün anketler halkın AKP'den memnun olduğunu gösteriyor" iddiasını... Bu birçok gazetecinin, yazarın bilerek veya bilmeyerek ileri sürdüğü bir iddiadan başka bir şey değil. Zira son günlerde ülke çapında yapılmış güvenilir bir anket yok, olmadığı gibi bir süre önce AKP milletvekillerine ait araştırma ve anketlerden de AKP'nin önemli bir oy kaybına uğradığı basında yer aldı.Durum böyle iken, elde ülke genelinde sonuçlar mevcut değilken "Erken seçim yapılsa AKP'nin geçen seçimden de yüksek oy oranıyla iktidara geleceği" benzeri iddialarda bulunmak partiler arasında bile bile haksız rekabete neden olmak anlamına geldiği gibi, seçmene psikolojik baskı yapmaktır.Milletin alım gücünün sıfırlanmasının da rol oynadığı düşük enflasyon veya IMF şartlarına uymayı sürdürerek makro ekonomide gelişme sağlamak bir iktidarın beğenilmesi için tek neden olamaz. İktidarlar toplumun, ülkenin iş, aş, eğitim, sağlık, sosyal huzur ve gelişim, demokratikleşme (en başta dokunulmazlık, Seçim ve Partiler Yasası değişiklikleri), can ve mal güvenliği gibi sorunlarını da aynı zamanda çözmekle, kavgalar, anlamsız konuşmalar ve yapay gündemle millete zaman kaybettirmemekle, halkın güvenini kazanmakla yükümlüdürler.Bunların hepsi birlikte seçim sonucunu etkiler.Bir de ortaya atılan "erken seçim" konusu var. Bu ayrı bir baskı konusu. Cumhurbaşkanı seçiminin, diğer partilerin de Meclis'e gireceği yeni bir tabloyla yapılması dışında, ortada henüz toparlanmış bir muhalefet, kararsız seçmen için yeni bir alternatif yokken seçime gitmenin toplum adına ne yararı olacak?Zaman içinde ortaya yeni oluşumlar çıkabilir, partiler seçim için birleşmeyi düşünebilir (önceki seçimde yaptıktan 'az olsun, benim olsun' bencilliğinin benzerini yapmaz veya boş hayallere kapılmazlarsa) ya da Meclis seçim sisteminideğiştirmeye mecbur olduğunu takdir edebilir ki etmek zorundadır. Bu olasılıklara, demokrasi adına şans vermeyi reddetmek Meclis'e ait ağır bir sorumluluk olacaktır.Muhalefet Partisi'nin erken seçim ısrarını da ben "yeni bir alternatif ortaya çıkmadan fırsatı değerlendirme" çabası olarak görüyorum."Hep erken seçim yapıldı, yine yapılsın" diyerek bunu alışkanlık haline getirmeye çalışmak anlaşılır bir gayret değil...Zamanı gelince millet değerlendirmesini nasıl olsa yapacaktır, vazgeçelim artık demokrasiyi her fırsatta eğip bükmekten!Utanca bak!Dün VATAN'ın ilk sayfasındaydı haber:"Maganda liginde Türkiye birinci"... Nihayet birinci olmuşuz işte. ABD'nin araştırmasına göre dünyada serseri kurşuna en çok kurban veren ülke Türkiye.Yılda 700 kişinin maganda kurşunuyla can verdiği Türkiye'yi Porto Riko ve Dominik Cumhuriyeti izliyormuş.Bundan daha utanç verici bir haber olabilir mi?Bir çok açıdan bizden çok daha geri kalmış onlarca üçüncü dünya ülkesi varken, medeni olduğunu, Avrupa ülkeleri düzeyinde olduğunu iddia eden Türkiye caniler yarışmasında birinci...Ve bu ülke neyle meşgul, hep birlikte söyleyelim; ağız dalaşmasıyla, iktidar kavgalarıyla...Ve bu ülkeyi yönetenler neye inanıyor, hep birlikte söyleyelim; başanlı olduklarına...Şimdi de hep birlikte el çırpalım ve bağıralım:"En büyük biziz, başka büyük yok!"

Devamını Oku

İstanbul'daki yabancı saraylar

4 Ocak 2006

Geçen hafta Salı akşamı Tepebaşı'ndaki İngiliz Konsolosluğu'nda Monaco Fahri Konsolosu Tuna Köprülü'nün yeni kitabının tanıtım kokteylindeydim. Köprülü, Amerika, Rusya, Mısır ve Avrupa ülkelerinin İstanbul'daki saraylarını anlattığı kitapta aynı zamanda bu ülkelerle ilgili bilmediğimiz tarihi detaylara, yabancı saraylardaki paha biçilmez sanat eserlerine, büyükelçilerin yüzyıllar önce ünlü ressamları getirterek yaptırdıkları özel tablolara da yer vermiş. Hollanda büyükelçisi Cornelius Calkoen'in ressam Jean Baptiste Vanmour'a 18. yüzyıl başlarında yaptırttığı olağanüstü güzellikteki "Sultan III. Ahmed'e güven mektubu sunma" tablosu bunlardan yalnızca biri...Her ülkenin kedine özgü mimari ve dekorasyon özelliklerini, sultanların bazı saraylara yaptıkları yardımları ve yine onlarla ilgili bazı ilginç öyküleri de öğreniyorsunuz kitabı incelerken. Sizin için bunlardan bir tane seçiyorum: İngiliz Sarayı yapıldığı sırada Dolmabahçe Sarayı'nın da inşaatı devam ettiği için İngiliz mimar W.J. Smith taş ustası ve taş bulamıyor. Bunun üzerine İstanbul'a 5 saat mesafedeki Aya Yorgi'ye giderek beygirlere taş yükletip bunları ve oradan bulduğu 12 taş ustasını inşaata getiriyor. Fakat haber Sultan'ın kulağına gidince birkaç yeniçeri İngiliz sarayına giderek ustaları Dolmabahçe'ye götürüyor. Mimar Smith'in sadık bir ustası kaçmak isteyince yakalanıp cezalandırılıyor.Sarayın inşaatı zorluklarla ve yüklü bir maliyetle tamamlandıktan sonra yapılan açılış balosuna ise Sultan Abdülmecid de katılıyor. Enteresan sultanlar varmış Osmanlı'da değil mi?Tuna Köprülü'nün kitabında Pera House olarak yer alan İngiliz Konsolosluğu'nda verilen davette uzun bir sohbet yaptığım İngiltere Büyükelçisi Peter Westmacott El Kaide saldırısından söz açıldığında patlamanın şiddetini anlatırken sarayın tavanının uçtuğunu söyledi.Bugün çelik kapı ve duvarlarla korunan bina aynen küçük bir Buckingham Palace görünümünde.Köprülü'nün 14 yabancı sarayı tarihleriyle birlikte anlattığı ve yakmda Remzi Kitabevi, D&R gibi kitapçılarda satışa çıkacak olan kitap bu ülkelere ve diplomatlarına da çok özel bir jest niteliğinde...Kırmızı şarap ve reflu!Artık çoğumuz biliyoruz ki kırmızı şarap da kırmızı renkli bir çok meyve, sebze ve içecek gibi (örneğin nar suyu) damarlara, kalbe faydalı. Ama şarabı diğerlerinden ayıran özellik kalbe yarar sağlarken mideye zarar veriyor olması.Onun için de içerken dikkatli olmak, eğer mutlaka içilecekse bir kadehi aşmamak gerekiyor. Ben içki sevmem, arada sırada bir bardak kırmızı şarap içerdim. Ve farkettim ki ne zaman içsem o bir bardak bile gece fena halde mide ağrısı yapıyor (hele reflu şikâyetiniz veya gastrit, ülser gibi sorunlarınız varsa çok dikkatli olmalısınız.)Sonra Columbia Üniversitesi'nden Kardiolog Dr. Özgen Doğan in "Kırmızı şarap kalbe yararlı ama uzun vadede mide kanserine neden oluyor" sözleriyle olayın farkına vardım; demek ki bu sadece benimle ilgili bir durum değil, herkes için tehlike söz konusu.Bunu duyduktan sonra kırmızı şarap içmekten vazgeçtim ama Prof. Doğan'ın uyarısını size de hatırlatmak istedim. Sakın "kalbe faydalı" diye bardak bardak tüketmeyin, gerçi artik şehir dışına, kırmızı noktalı sokaklara filân gitmek zorunda değilsiniz ama yine de dikkat edin.Bu arada "reflu"dan söz etmişken; bu hastalığın tedavisi, tedaviyi uygulayan doktorlardan birinin anlatımıyla VATAN'da çıkmıştı. Aynen benim yazdığım "varisin iğneyle tedavisi" gibi, o gün bu gündür okurlarımız bana doktorların, hastanelerin adını sorar dururlar.Refluyu anlatan doktor İstanbul Cerrahi Hastanesi'nden Prof. Mehmet Ali Yerdel idi. Kendisi Türkiye'deki en iyi reflu uzmanlarından biri ve aynı zamanda çok başarılı bir cerrah.İğneyle varis tedavisinde ise Gebze'de bulunan Anadolu Sağlık Merkezi'ni yazmıştım. (Aynı hastanenin Bağdat Caddesi'nde de şubesi var.)Haydi geçmiş olsun!

Devamını Oku

Türkiye' nin önü nasıl açılır?

3 Ocak 2006

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 2005'in son günlerinde Muğla'da evleri ziyaret ederek sürpriz yapması çok hoş bir düşünce... Tam "Aa, ne iyi akıl etmiş" diye okurken haberi, Muğla'da yaptığı konuşmayı gördüm."Birileri fitne sokmaya çalışırlar, duymayacağız. Başı açık olur, örtülü olur, herkes inandığı gibi yaşamalı" demiş. Bir şeyler diyecek elbette girmişken ama neden hep aynı şeyi diyor, onu anlamak güç.Görünen köyün onun kılavuzluğuna ihtiyacı var mı? Bu ülkede zaten herkes inandığı gibi yaşıyor; evinde, sokakta, sinemada, tiyatroda, çarşıda, pazarda kimsenin inancıyla, örtüsüyle ilgili bir sorunu yok. Hiçbir zaman da olmadı.Hatta yalnız ülkenin Müslüman nüfusu değil, her dinden, inançtan, ırktan insan aynı imkânlara sahip olarak, diğer tüm ülkelerden daha özgür yaşıyor; ayırım gözetmeyen laik rejim sayesinde... Durum böyle olmasına rağmen Başbakan'ın her üç konuşmanın birine "başörtüsü" lâfını sıkıştırması şikayet ettiği fitnenin ta kendisi oluyor.Sürpriz, sürpriz!Eskiden bazı padişahlar halkın durumunu görmek için aralarına tebdil-i kıyafet girerlermiş. Bence Tayyip Erdoğan da bu konuşmalar ve evleri açıktan ziyaret yerine aynı şeyi yapsa ve halkın sıkıntılarını, şikayetlerini dinlese daha büyük bir sürpriz olurdu. Gerçi bu kez asıl şaşıran da kendisi olurdu ama şüphesiz yararı daha büyük olurdu. Yoksa hangi başbakan halkın arasına girip "Beni görmekten memnun musunuz" diye sorsa "Evet başbakanım" cevabını alır.Naziktir bizim insanımız, çöpten ekmek toplayarak yaşasa bile, işsizlikten, yoksulluktan kıvransa, gençlerinin çoğu gelecek endişesiyle bunalımda olsa bile sorulunca böyle cevap verir.Zaten aksini söyleyeni korumalar toparlayıp götürüyorlar.Neyse, Başbakan Muğla'dan aldığı cevaplarla yılbaşını mutlu geçirmiş. Şimdi sıra onun Ccmhurbaşkanlığına, Abdullah Gül'ün de başbakanlığına gelmiş son haberlere göre... Bazı AKP milletvekilleri 'Tayyip Bey'in cumhurbaşkanlığı ülkenin önünü açar, partimiz büyür" yorumunu yapmışlar. Her ne kadar cumhurbaşkanı tarafsız olmak zorunda ise de söz konusu AKP olunca tahminlerinin ikinci bölümü haklı çıkacaktır.Gözler meşgul!"Ülkenin önünü açar" kısmı da doğru olabilir, bakın VATAN' ın İnternet'te yaptığı anketin sonucuna göre "2006'da ne yapmayı plânlıyorsunuz" sorusunda en çok seçilen cevap 'Türkiye'yi terkermek" çıkmış. Görüldüğü gibi ülkenin önü açıldı. Türkiye'nin son yıllarda iyice yaşanmaz hale gelmesi, asıl büyük sorunlar dururken kavgalarla, yapay gündemlerle oyalanması insanlarına tek çarenin kaçmak olduğunu düşündürüyor artık.AKP düşünmeye ve bizi meşgul etmeye devam etsin, şimdi de önümüzdeki 2 yılda en önemli sorunumuz: Köşk'e kim çıkacak?Aslında zor değil, toplumun haline bir göz gezdirseler; "etrafa ateş saçarak, küçük çocukları, gencecik kızları öldürerek sevinen canileri" kapkaççıları, evlere saldıran hırsızları, Taksim'de her yılbaşı kadınları taciz eden sapıkları, tecavüzü, cinayeti, yolsuzluğu, işsizliği, yoksulluğu en ufak şekilde önleyemediklerini görecekler ama olmuyor.Gözler Köşk'e bakmakla meşgul.Yine de sevinin, ülkenin yanlız önü değil, arkası da açıldı!Yokmuş gibi yaşayanlar! (2)Dün başladığımız "bir annenin mektubu" na devam ediyoruz. "Sizin nezdinizde; toplumun kalıplaşmış dar gelenekleri ve anlayışı içinde; duygu ve düşünceleriyle yapayalnız, sessiz, yokmuş gibi yaşayan, size yapılan seviyesiz saygısız saldırının benzerlerine her gün; eşi, konu-komşusu, en yakını, meslektaşı, müdürü tarafından maruz kalan binlerce Türk kadını kazandı.Yazınızda; gelişmeleri, aklı başında, çağdaş, gelişmiş kadınların duygu ve düşüncelerini dile getirmenizi okurken çok heyecanlandım! Yüzümü alev basıyor, zaptedemediğim göz yaşlarım yanaklarımdan süzülüyor.Sizin mücadeleniz ve yargının bu doğru kararıyla, Türk kadını: insanlık, kadın erkek eşitliği, hak, hukuk konusunda bir mertebe yükseldi bugün.Ben 47 yaşında, emekli öğretmen, 13 yaşında kız evladını başarılı yetiştirebilmek için canını dişine takmış bir kadınım Ruhat Hanım."

Devamını Oku