Bugünlerde "karma namaz", kadın imam" tartışmalarıyla müşgulüz biliyorsunuz... Sanki özel olarak programlanmış gibi bir konu ortaya atılıyor, ne tesadüfse Erdoğan'ın danışmanı Cüneyt Zapsu'nun eşi karma grubun ortasında bulunuyor ve ne tesadüftür ki orada gazeteciler de mevcut oluyor, fotoğraf çekiyor ve bu tartışma bir anda alevleniyor.Biliyor musunuz TV'lerde "ünlülerin sevgilisi" olarak ortaya çıkarılan ve bir anda şöhret yapılan tiplerden, soykırım açıklaması yapan veya işkence gördüğü söylenen yazarlardan tutun da bu tür olaylara kadar ben hep Türk milletinin (bağışlayın argo olacak) keleğe getirildiğine inanıyorum.Bu millet onların tahmin ettiği kadar saf mıdır ki her gördüğüne, duyduğuna inanıyor?Din uzmanları da açıkladılar; kadınların erkeklerle bir arada namaz kılmasının din açısından bir mahzuru yok. Erkeklerin arkasında kılmaları gerekiyormuş, bunun nedeni de "secde" halinde erkeklerin önünde olmalarının akla mahzurlu düşünceler(!) getirmesiymiş. Her ne kadar "Bu aklına hakim olamayanların sorunudur" veya "Neden kadınların aklına kötü düşünceler gelmiyor da erkeklerin geliyor" demekmümkünse de gelenekler açısından o da kabul edilebilir.İsteyen herkes namazını özgürce, istediği yerde kıldığına göre sessizce arka sırada kılmak varken neden olay çıkarılıyor, anlayan var mı?Kız öğrenciler İmam Hatip'le-re alınıp imamlık öğrenebildiğine göre kadınların imamlık yapması neden kabul edilemez, anlayan var mı?Bunlan anlayamadığımız gibi Cüneyt Zapsu'nun, eşi konusunda "Ne olmuş yani, namaz kılmış. Elinde içki bardağıyla dolaşsa kimse rahatsız olmazdı" sözünü de anlamak mümkün değil.Ne alakası var?Eşinin durup dururken, fotoğrafçılar eşliğinde başlattığı tartışmanın üstüne bir de içki içenlere ayrımcılık, gereksiz yere namazla içki karşılaştırması yapan, içki içenlerin dinle ilgisi olmadığı şeklinde görüş sergileyen bir konuşma...Kutuplaşma yaratma...Zapsu'nun Suudi Arabistan, İran gibi ülkelerde ne ölçüde içki içildiğini, evlerin mahzenlerinde imâl edilen şarap miktarlarını bir araştırması lâzım.Türkiye hiç değilse iki yüzlülük yapmıyor.İki yüzlü, çıkarcı insanlardan çok çekiyor, o başka!Ermenistan Başbakanı ne demişti?Bir süre önce değerli bir meslektaşım yazısında soykırım iddiası ile ilgili olarak Türkiye'nin yanlış bir tutum sergilediğini söylüyor, İngilizlerin yaptıklan katliamların üzerinde durmayısın! örnek gösteriyordu.Ona göre biz de savunmaya geçmekten vazgeçmeli; bu iddialara karşı fazla tepki göstermemeliydik, uluslararası siyasette Ermeni sorununun bize karşı kullanılmasının bir nedeni de buydu. İngilizler örneğini daha önce ben de yazdığım ve "İyi ama Türklerin onlar gibi saklanacağı, inkâr edeceği, gerçekten soykırım niyetiyle yaptığı toplu cinayetler yok ki... Türkiye'nin tek isteği herkesin tarihi belgelerle iddiasını kanıtlaması" dediğim için meslektaşımın yazısını dikkatle okudum.Öncelikle şunu söyleyebiliriz ki İngizlerin savunmaya geçme ihtiyacı duymamalarının nedeni Avrupa'nın veya başka birilerinin onlara yazarlarının da çıkıp var olmayan soykınm iddialarını gerçekmiş gibi İngilizlere maletmeye çalışmaması bizim gibi soykırım baskısı yapmaması. Parlamentolarda kabul ederek köşeye sıkıştırmaması... Hitler soykırımı ile yanyana tarih kitaplarına almaması.Ve sonra da diyebiliriz ki biz zaten yıllarca sessiz kaldık, ama sustukça haksız olduğumuz için susu-yormuşuz gibi algılandı ve karşı taraf hiç susmadı. Ayrıca bu iddiayı Ermenistan'ın ilk Başbakanı Hovannes Kacaznuni bile yalanlamışken biz neden susalım?İngiliz himayesinde kurulan Ermenistan devletinin Başbakanı Kacaznuni 1923 yılında Bükreş'te yapılan Taşnak Partisi Kongresi ne sunduğu ve Rus arşivlerinden çıkan raporunda şöyle diyor:"Savaştan önce ve savaşta Rus Çarlığı'na kayıtsız şartsız bağlandık... Silahlı gönüllü birlikleri oluşturmamız hataydı. Terör eylemlerimiz baü kamuoyunu kazanmaya yönelikti. Karşılıklı Müslüman ve Ermeni kırımları oldu. Emperyalistlere inandık macera yaptık. Tehcir (zorla göç ettirme) Avrupalı diplomatların bize söz verdiği Ermenistan hayalimizi suya düşürdü. Türkiye ne yaptığını çok iyi biliyordu. Bugün pişmanlık duyması için hiçbir neden yok.Sevr Antlaşması gözlerimizi kör etmişti. Sevr yerine Türklerle anlaşsaydık çok şey kazanırdık. İngilizler karşılıklı katliamlaerı kışkırttı(...) Türkler savunma içgüdüsüyle hareket ettiler. Övünülecek hiçbir işimiz yok. Kendi dışımızda suçlu aramayalım. Taşnak Partisi'ni dağıtalım, bu karan almazsak bizi yıkım ve şerefsizlik bekliyor."Kaynak Yayınlan'nın Kasım 2005'te ilk baskısını çıkardığı, bir ayda 3. baskısı yapılan rapor, ne ilginçtir ki Ermenistan'da yasaklanmış. Diğer ülkelerin kütüphanelerinde bulunan örnekleri sürekli olarak yok edilmiş (Kamuran Gürün'ün Ermeni Dosyası kitabı gibi).Madem ki bir iddiaları var, neden bunun aksini kendi başbakanlarının açıkladığı raporu yok ediyorlar?Neden dürüstçe belgelerden kaçmayıp ortaya koyarak iddialarını savunmuyor ve "Ancak soykırımı peşinen kabul ederseniz sizinle masaya otururuz" diyorlar? Bu mantığa hangi bilim adamı saygı duyabilir?Kacaznuni'nin raporunu önce bizim "soykınm savunucuları" na iyice okutmalı, sonra da Ermenilerin "Soykınmın yıldönümü" olarak kabul ettirmeye çalıştıkları 24 Nisan'da tüm gazetelerimiz ve televizyonlarımızla, haber ajansları ile dünyanın önüne sürmeliyiz. Yapılacak en kolay şey bu!(Not: Benden "Ermeni soykınm iddiası" ile ilgili bilgi isteyen ve yazılarımda yararlandığım kaynaklan soran okurlanma tek tek yanıt veremiyorum. Elimdeki kitaplan, arşiv bilgilerini göndermem de mümkün olmuyor. Onun için şimdi benim de kısa süre önce öğrendiğim bir internet adresi vereceğim. Yeterince ayrıntılı bilgi bulacaklarına şüphe yok.http://www.tallarmcniantale.comErmenilerden tehdit aldığı için Holdwatcr takma adını kullanan bir Amerikalı tarih uzmanı tarafından kurulan Tallarmeniantale (T.A.T) siteye girdikten sonra e-posta adresini kullanarak Holdwater'a ulaşmak da mümkün. holderwater@yahoo.com
İngiltere'de görüştüğüm, aralarında uluslararası büyük şirketlerin sahibi veya siyaset çevrelerinden isimler olan İngiliz arkadaşlarımla sohbet ederken zaman zaman Orhan Pamuk konusu da gündeme geldi.Yazarın ve yayınevinin tam tahmin ettiği gibi Avrupa'da yeterince yankı yapü ya olay, "Türkiye" denince hatırlıyorlar. Şimdi Elif Şafak ve Murathan Mungan'ın Türkiye'de işkence gördükleri iddiası da çıktı ortaya... Şafak "Bizim haberimiz yok, kim çıkardı bu sözü" diye soruyor ve suçu Türkiye'nin Avrupa'daki imajına yüklüyor.Oysa şunu da sormalı; "Bunca yazar, çizer varken neden biz?" Ve ayrıca bazı işgüzarların ekstra çabaları olmasa, Türki ye'nin imajı o kadar da kötü değil... Hepimiz gidiyor, geliyor, konuşuyor, dinliyoruz... Yok böyle bir şey...Ama yayınevleri çoktan farkettiler ki; "kendi ülkesinde işkence gördü" veya "düşünce nedeniyle dava açıldı" iddiaları prim yapıyor. Yazarın adı Avrupa'da veya Amerika'da bir anda gündeme geliyor. Bunu ilk anlayanlardan olan Orhan Pamuk da "Bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürülmüştür" sözünden önce "Benim Türkiye'de can güvenliğim yok" dememiş miydi?Her neyse başa dönelim; ondan söz açılınca İngilizler'in hepsi "Türkiye hata yaptı, böylelerini biz de gördük İngiltere'de, Orhan Pamuk'un sözlerini hiç önemsemeyecek, 'bir yazarın bilgisizliği' deyip geçecekti. Tuzağa düştü" yorumunu yaptılar. Gerçekten de haklılar. Öyle olmalıydı.Çifte standartÖte yanda, sade vatandaş veya "sade yazar" bir başkası için gerçeğe uymayan bir olumsuz açıklama yaptığında bunun bir yaptırımı, cezası oluyor. Peki, aynı şeyi koca bir topluma yaptığınızda neden o "düşünceyi ifade" sayıyor. İşte bunun cevabı yokAdalet Bakanı şimdi yargıya "Olumsuz, incitici, vs. vs olan açıklamalarda bile düşünceye ceza verilmeyecek" diyor. Bu bağlamda Başbakan'in da basınla (aslında VATAN'la) ilgili olarak yaptığı gerçek dışı, iftira içeren konuşmanın bir yaptırımı yok (dokunulmazlığı olduğu için zaten yok).Peki benzer iftiraları basın Başbakan için söylese, hatta gerçeğe de uyan şekilde "oğlunun düğününde gelen altınlar servetini açıklamaz" dese bu da düşünce özgürlüğüne girmez mi? Girmezse yargıda neden çifte standart var?Aralarında konuştular, anlaştılar, Erbakan'ın "yaş nedeniyle" cezasını evinde çekmesi sağlanacak, teklif hızla Meclis'ten geçirilecek.Neden? Neden?Bir koca "NEDEN?" daha... Milletin bu "NEDEN"leri sormaya hakkı vardır. Aynı Erbakan'a şimdi siyaset fırsatı verin, cin gibi dirilir, meydanlara çıkar ve bir kez daha "Kadınların görevi evde oturmak, çocuk doğurmak... Kanlı mı olur, kansız mı bilmeyiz... Bu iktidar da Avrupa'nın maşası oldu... Sizi gidi gâvurlar sizi" diye başlar.AKP'nin hangi plânla bunu yaptığını (tabanının tepkisinden korkmak mıdır, hem bu tepkiden, hem de siyasete dönmesinden kurtulmak mıdır) bilemeyiz. Ama Erbakan yaşında siyaset yapan insanlar da olabileceğine göre "Belli bir yaşın üstüne yolsuzluk yapmak serbesttir, ona özel uygulamalar yapılır" şeklinde bir adalet olabilir mi?O yaşta da yolsuzluk yapılabileceğine göre mal varlığına el konularak cezasını da her vatandaş gibi çekmesi gerekmez mi?Adalet ya vardır, ya yoktur. Gelecekte de örnek teşkil edeceğine göre Rahşan Ecevit'in "Garibanlara özel af' isteğinden farklı yanı var mı bu affın?(Not: Bu ülkede her yaşta neler olabiliyor. 70-80 yaşında 15'lik kızlarla evlenen veya 73 yaşında keçiye tecavüz edenleri duymuyor muyuz biz?)
Heykelleri, mayolu reklam panolarını bile müstehcen veya tahrik edici bulan bir anlayışla karşı karşıya olduğunuzda sanatla ilgili her olumsuz gelişme sizi şüpheye düşürebilir. "Acaba bu da rahatsız mı etti, bu da anlayışlarına aykırı mı geldi" diye düşünebilirsiniz.Nitekim bazı okurlarımız düşünüyorlar. Gelen mektuplarda TV kanallarında sazdan, göbekten geçilmediğini buna karşılık TRT 2 de önce Cumartesi ve Pazar günleri yayınlanan, sonra sadece Cumartesi'ye (sabah 11.00) indirilen klasik müzik konserlerinin tümüyle kaldırılmasından duyulan şüpheler yer alıyor."TRT 2 klasik müzik konserlerini neden kaldırdı?".. Bu soruyu sormam isteniyor ve cevabını ben de merak ediyorum.Hani Araplardan beter, koca koca kadınların adamların şıngır şıngır göbek kıvırmasını anlayabiliyorum. O padişah fıkrası geliyor aklıma; önce vergileri arttıran, her arttırışta adamlarını "gidin bakın bakalım halk ne tepki veriyor" diyerek halkın arasına salan,"üzülüyorlar, eziliyorlar" cevabı geldikçe arttırmaya devam eden ama sonunda "zil takıp oynuyorlar" haberini duyduğunda "Tamam artık, durdurun vergileri" diyen padişah...Memleket öyle bir hale geldi ki, insanlar bir yandan ezilirken kültür düzeyi TV'ler yardımıyla öyle düşürüldü ki geriye kala kala "göbek" kaldı... Salla göbeği, kıvır kalçayı... Ekranlar bununla dolu. Ama hiç değilse TRT düzeyini korumak zorunda değil midir?"İBO ŞOV"u geçmek!İşte 'Heykel ve Konser' başlıklı yazımı doğrulayacak bir haber. Şarkıcı Ceylan'in sunduğu ve "Seda Sayan'ın sevgilisi" olarak bir anda şöhrete kavuşan Nihat Doğan'ın katıldığı program Ibo Şov'u geride bırakarak reytingde birinci sırayı almış.Programdaki olay bir nikah masası, gelinlikle masada oturan bir şahıs, sahte bir nikâh defteri, bir nikah memuru, Seda Sayan'in telefondaki sesi ve Nihat Doğan'in tüm bu tabloya yalancıktan inanması idi (küçük kızım izlerken ben de görmüş oldum, iyi ki görmüşüm.)"Yalancıktan" çünkü masadaki Seda Sayan olsaydı onun aynı anda telefon etmesi, konuşmalara telefondan cevap vermesi mümkün olmazdı veya ses telefondan geldiğine göre bir ilkokul öğrencisi bile masadakinin Sayan olmadığını tahmin edebilirdi."Senaryo" olduğu için Nihat Doğan edemedi(!).. Sonra da nikah memuruna ve şakaya maço tepkiler vererek Seda Sayan'ın yanındaki "süt dökmüş kedi" karakteri olmadığını izleyenlere (yine senaryo gereği) gösterdi.Bu program da Banu Alkan'la sevgilisinin insanlık dışı kavgaları, şiddet sahneleri gibi reyting rekorları kırdı. Her iki programın karşısına en önemli ülke meselelerinin tartışıldığı bir program konsaydı yine kırardı.Düşünün ve siz de karar verin... Türk izleyicisinin beğeni düzeyi, tercih seviyesi nerelerde... Ya da nerelere indirildi...Çok üzücü, çok!(Not: Bu arada Banu Alkan ve sevgilisinin Beyaz Şov'daki hali de içler açışıydı. Pop müzik sanatçısı Hadise'yi açıkça taciz eden bir adam, buna karşılık Beyaz'a asılarak ona nisbet yapan bir kadın... Beyaz durumdan rahatsızlığını açıkça gösterdi ama nezaketini korumayı başardı. Banu Alkan'ın kapatıldığı evde de tek skandal bir kadına, 10 yıl beraber olduğu ve sözünden çıkmadığı söylenen bir kadının her lâfına hakaretle, şiddetle cevap veren saygısız, ölçüsüz bir erkek görüntüsünü halka izletmek değil. Böyle bir adama bile hâlâ sevgi duyulabileceğini, bir kadının hakaretin her türlüsüne aşk uğruna katlanabileceğin! izletmek aynı zamanda. Banu Alkan kadınlar adına topluma büyük bir kötülük yapmakta... Yoksa bunu da söylememek mi lâzım? Malûm halkımızdan ve basınımızdan ses çıkmıyor!)
Issız bir adadaydım Robinson Cruzoe gibi... Onun adası kadar tenha değildi benimki ama kendi kalabalığımdan uzakta olmak bile yeterli bir huzurdu... Alınmayın; buralardan, sizlerden kaçmak filân değil söz konusu olan; TV'lerden, gazetelerden; kısacası sıkan, üzen haberlerden, telefonlardan, çözmek zorunda olduğum sorunlardan, yorucu ve stresli atmosferden uzaklaşmaktı (bu arada son tatilimi 2004 yazında yapmışım.)"Ne zaman bir tatil fırsatı çıksa İngiltere'ye gidiyorsun" diye şikayet eder eşim, haklı da... Yine öyle yaptım, benim "ıssız ada"m, her ne kadar nüfusu Türkiye'den pek farklı değilse de... Sessiz, nazik insanların yaşadığı, kavgadan gürültüden uzak olduğu için mi yoksa çocukluğumdan başlayarak en uzun süre orada kaldığım için mi bilmiyorum. Bildiğim tek şey yine orada dinlendiğim... Ruhumu huzura kavuşturabildiğim...Her zamanki gibi dönüşte uçakta gazeteleri elime aldım ve gördüm ki yine bıraktığım yerdeyiz. Orada da bana ulaşan Habertürk ün "haberlerinde, bırakılması ve tekrar tutuklanması ile ilgili konuşma yaptığım Ağca, cumhurbaşkanı seçimi ve erken seçim tartışmaları, yolsuzluk açıklamaları, "aflarla ilgili konuşmalar, kavga, gürültü aynen devam ediyor.Pazar günü markete gittim, ekmek rafları bomboş. "Kar yağacak" dendi ya tipik olayımız bir kez daha gerçekleşmiş, savaş veya kıtlık çıkacakmış gibi raflar boşaltılmış. Herkes evde mahsur kalmaya peşinen kararlı... Şu anda dışarda tipi var ama birazdan ekmek bulmak için çıkacağım, doğayla savaşmaya ve kazanmaya kesin kararlıyım.Ben orada Angelina Jolie'nin hamileliği, Jolie-Pitt-Aniston üçgeniyle ilgili haberlerden başka bir şey görmezken burada neler olmuş ve olmakta artık kesin bir dönüş yapmanın zamanı geldi. Hazır olun, kemerlerinizi bağlayın, dönüyorum."Dinle''meyi bilmeyen başbakanÖnce VATAN'ın "Dinle Başbakan" dizisinden başlayalım. Çok başanlı ve gerekli bir çalışma... Birkaç günlük gazeteleri inceliyorum Başbakan için güzel şeyler söyleyen vatandaşlar var, işsizlikten, parasızlıktan, pahalılıktan, can güvenliğinin tümüyle ortadan kalkmasından, yolsuzluktan, kapkaçtan, vergilerden, laiklik karşıtı gayretlerden şikayet edenler de var. Ki basın da her zaman bu eksikleri dile getirmiştir zaten...Ama kendisi için olumlu konuşanları görmeyen Başbakan yine "basın" adı altında VATAN'a ağzına geleni söylüyor.Neden? Çünkü Türkiye'de ne siyasetçinin ne sanatçının dürüst eleştiriye tahammülü yoktur. Eleştiri onlar için sadece yağlamak, ballamak anlamına gelir. Dinleyip ders çıkaracaklarına öfkeli tepki verir, halkın sözcüsü basına düşman olur sonra da kendi laflarında boğulur, yuvarlanıverirler. Kendilerinden önce aynı yoldan geçip, aynı hatalan yaparak yuvarlananlardan da hiç ders almazlar.Oysa bu kez eleştiriler üstelik direkt halktan geliyor. Ama Başbakan cevabı halka değil "basın a veriyor ve "Hortumları kesildiği", "Pazarlığa oturamadıkları bir iktidar olduğu" gibi haksız suçlamalarda bulunuyor, iftira atıyor, açıkça suç işliyor.Cevabı yok!Aslında bu duruma tüm basının karşı çıkması, siyasetçinin basını susturma çabalarına ortak tepki vermesi gerekir; bugün bana iftira atan, yarın sana da atmaktan çekinmeyecektir. Kaldı ki cümleleri genel olarak basını hedef alıyor havasında söylendiği gibi bu cümleleri ilk kez söylüyor da değil...Başbakan dahil hiç kimse ispati olmayan bir suçlamayı bir başkasına, özellikle de ülkenin basınına yöneltme hakkına sahip değildir. Bir karikatür için dava açan Başbakan, şimdi kendisine yargı önünde "Buyur, açıkla bakalım. Hangi hortumdan hangi pazarlıktan söz ediyorsun" denilse ne cevap verecek? Ülkenin başbakanına böyle bir dava açılsa (ki örneğin AİHM'de haksız çıkacağı kesindir) hoş olur mu?Tayyip Erdoğan aslında böyle bir davayı hak ediyor. Siyasetçilerin de ağzından çıkanı kulağının duyması, hele de yolsuzluk iddiaları alıp yürüyen, dokunulmazlıkları kaldırmaya cesaret edemeyen, partisine "yolsuzluk yapılmayacak" yerine "görürsek, bilirsek, duyarsak" gibi şifreli uyanlar da(!) bulunan biri tarafından yönetilen iktidarın başkalarını desteksiz suçlamaması gerektiğinin görülmesi açısından fazlasıyla hak ediyor. Başbakan, Tansu Çiller'in son günlerini hatırlatmaya başladığının farkına varmalı. Yaptığı saygı, kural dışı konuşmalar çizmeyi çoktan aştı!
Aradan zaman geçti ama bu sağlık haberlerini de size duyurmak zorundayım. Bir süre önce Nişantaşı'ndaki MED1CA TANI MERKEZl'nde önemli bir basın toplantısı vardı. Kendisi de kanserle mücadele eden ve çok şükür bu mücadeleden başarıyla çıkan Filiz Akın'in önerisiyle MEDİCA'nın Hacettepe Umut Evi"ne vereceği desteğin açıklandığı bir toplantıydı bu.Tesadüfen aynı gün uğradığım Tanı Merkezi'nde, sahibi Dr. Murat Dinçer'le konuşurken ona ONEP'te Dr. Onur ve Sevinç Erol çiftinin doğuştan fiziksel özürlü çocuklar için kurdukları vakıftan ve yaptıkları ücretsiz operasyonlardan söz ettim. Bunun üzerine Dr. Dinçer benim öncülük edeceğim, daha doğrusu toplumu bilgilendirme işini üzerime alacağım ücretsiz bir sağlık girişimini de Medica'nın başlatabileceğini söyleyerek şu açıklamayı yaptı:"Pazar günleri mamografi çektirme işlemini kendi maddi gücüyle yapamayan kadınlar için bedava mamografi çekebiliriz. Günde 80-90 mamografi çekilebilir ki bu da ayda 350-400, yılda 5000 kadının meme kontrolünün yapılması demektir. Dünya ortalamasına göre 5000'de 500 şüpheli durum ortaya çıkıyor. Bizde çıkacak şüpheli sonuçlarda yine ücretsiz olarak ultrason ve ileri röntgenleri de sağlarız ve en az 100-150 meme kanserini yakalama imkânına sahip olunur."Kadınlar için bu güzel öneriyi getiren Dr. Murat Dinçer'e teşekkür ediyorum.Tarife uyan, maddi durumu nedeniyle meme kontrolüne gidemeyen kadınlar Medica'ya başvurabilirler. Ama lütfen, Belediye'nin iftar çadırlarında olduğu gibi "kendisi çektirebilecek imkâna sahip olanlar" da müracaat etmesin. Gerçekten ihtiyaç içindekilerin hakkını elinden alacağınızı unutmayın!(Tel: 0212- 236 45 45)64 dedektörlü tomografi!Sağlık konusuna başlamışken birkaç haber daha vermek istiyorum size... Her yıl bir yenilik yapan ve en son teknolojileri Türkiye'ye getirme yarışını önde götüren kuruluşlardan olan Maçka EMAR artik 64 dedektörlü (VCT) bilgisayarlı tomografi cihazını kullanıyor.Geçtiğimiz aylarda Time dergisine "Kalp krizini başlamadan önce nasıl durdurursunuz" başlığıyla kapak olan bu alet sayesinde artik damarlardaki daralmayı görmek için kasıktan girilerek anjiyo yapmaya gerek kalmayacak.Beş saniye içinde kalbin ve damarların, bir saniyede herhangi bir organın, on saniyede ise tüm vücudun görüntülenmesi mümkün olacak.Düşünün, hangi organınızdan endişe ediyorsanız bir saniye sonra kesin sonucu öğrenmiş oluyorsunuz.21. Yüzyılda yaşamak ne büyük şans, değil mi?TatilSevgili okurlarım,Farkındasınız bir yıldan uzun süredir neredeyse tek gün tatil yapmadım. Sayfanın ilanla kapalı olduğu günlerde bile en az üç yazı hazır bekliyordu. O arada annemin aylardır süren rahatsızlığı, bu nedenle yazın da dinlenmemiş olmak artik bir tatili şart kıldı.Kaç gün sürecek? Bilmem, beni özleyin. Özlemenizi istiyorum. Bakalım alıştınız mı her gün beni görmeye duymaya.Haydi hoşçakalın... Umarım ben yokken kıyamet kopmaz(!!)(Not: Dünkü yazımın ilk paragrafında Normal ülkelerde bakanlar kendi bakanlıklarıyla ilgili olaylardan şikayet edemez, bizde eder" cümlesinde "de" eki dizgide yapılan bir hata nedeniyle ayrı yazılmış. Bir sonraki cümlede doğru yazılan ve İstanbul dışında olduğum için son kontrolde farkedilmeyen hatayı özürlerimle düzeltiyorum.)
Adalet Bakanı adaletten, Eğitim Bakanı eğitimden, Kültür Bakanı sanatçılardan, Belediye Başkanı şehrin halinden şikayet eder mi? Normal ülkelerde edemez, biz de eder.Normal ülkelerde onun işi düzeltmek ve en iyi şartlan sağlamaktır, bizde ise vatandaştan önce sızlanmak...Adalet Bakanı münferit davaları örnek göstererek hakimlerin, savcıların yanlış karar verdiğini ve hatta uluslararası ses getiren bir davada karan kendi eliyle yazacağını söylüyor.Peki özel durumlarda, özel şahıslar için uygulanmayan ya da hatalı uygulanan kanunların, yanlış verilen kararların değiştirilmesi, sıradan durumlarda ise hakime, savcıya, yargıya saygı beklenmesi hangi adalet anlayışına sığar?Ben de aynı şekilde vatandaş olarak kendimle ilgili alınan kararlarda hata yapıldığına inanıyorsam Bakan'dan hakimlere itiraz bekleyebiliyor muyum? Şahsa söylenmeyen genel bir ifade için bile 15 milyar TL tazminat öderken neden yargıdan sızlanamıyorum?Gencecik kızları kaçırıp tecavüz ederek öldüren katillere tahliye karan çıktığında, kızkardeşini, evladını "namus" bahanesiyle öldüren katiller "tahrik", "iyi hal" gibi kabul edüemez indirimlerle serbest bırakıldığında Adalet Bakanı neden yargıya itiraz etmiyor?Ağca'nın bırakılacağı söylendiğinde neden karar incelenmiyor da, halkın, basının ve Batı'nın infialinden sonra "tekrar gözden geçirilmesi" gündeme geliyor?Böyle bir adalete, Adalet Bakanı' nın şikayet ettiği bir adalete, ayrıca kanun yoluyla Adalet Bakanlığı'na bağımlı kılınmış savcı ve hakimlerin kararlarına milletten nasıl saygı beklenebilir?Demek ki yargı sade vatandaş için iyi ama özel durumlar için hatalı...Örneğin; dokunulmazlıkların kaldırılmaması söz konusu ise "güvenilmez", aynı suç dosyalan sıradan bir vatandaşa aitse "güvenilir". Gelin de güvenin o zaman... Burada demokrasi var, burası hukuk devleti deyin ve güvenin.Galiba asıl şu soruyu cevaplamak gerekiyor; "Toplum devletin üç temel erkine 'yasama, yürütme ve yargı 'y a aynı anda şüpheyle bakar duruma getirilmişse o toplum neye güvenecek?"Var mı bilen?Ağca' yı alkışladılar!Şurası şüphe götürmez ki Mehmet Ali Ağca'nın işlediği suçlan işlemiş biri Türkiye dışında hangi hukuk devleti sınırları içinde yaşıyor olursa olsun asla serbest kalamazdı. Bırakın bir 8-10 yılı daha, 20-30 yıl geçse bile kalamazdı.Düşünün İtalya onu 20 yıl cezaevinde tutuyor, cinayet ve gasp suçlarını işlediği, Papa'ya suikast girişimi ile de adının azılı terörist üreten ülkelerle birlikte anılmasına neden olduğu Türkiye 5 yıl sonra salıveriyor.Üstelik akli dengesinin de ileri derecede bozuk olduğunu kendi konuşmalarıyla ve özel gayretleriyle ortaya koyan bir suçluyu...Bizim TV'lerle birlikte dünya televizyonlarında "serbest bırakılma anı" yayınlanırken yukardaki düşünceler sağduyulu, düşünebilen her Türk vatandaşının aklından geçmekteydi.Sanıyorum bütün bu olayda en çok kanımıza dokunan nokta ise Ağca'yı alkışlayan, gül atan grup ile kardeşinin "yanlarında kalalım diye bin kişi davet etti" sözleri oldu.İşte işin bu kısmı ülkenin insanını, onun karakterini ilgilendiriyor. Devletin, yargının hataları var, kendileri de bir kısmını itiraf ediyorlar ama alkışlamak, gül atmak, davet etmek... Böyle davranışları da herhangi bir medeni ülkenin insanında, bırakın "medeni"yi insanlığa saygısı olan hiçbir toplumun hiçbir kesiminde, hiçbir partisinde göremezsiniz... Mumla arasanız bile dünya çapında bir teröriste, katile, o ülkenin adına, imajına leke sürmüş birine asla destek olmazlar.Nedenini merak etmeyelim; biz bu nedenlerle dışlanıyoruz. Bu nedenlerle medeni filan sayılmıyoruz.Son noktada ise devletin itiraf edilmeyen hatasına dönebiliriz: Orhan Pamuk duruşmasında da söz konusu olduğu gibi, İçişleri Bakanlığı istese farklı ve bu görüntüleri önleyecek bir tahliye gerçekleştiremez miydi?Ne çok soru var cevaplanacak değil mi?
Evlere şenlik bir Bayram gündemi... Gazetelerini eline alan iki tepkiden birini seçmek durumunda; ya ağlayacak, ya sinir bozukluğundan kahkahalarla gülecek... Haberlere bakıp da toptan tırlatanları ayrı bir grup olarak düşünebilirsiniz (ben galiba onlardanım.)Tanrının evrensel sözcüsü (!) Mesih Ağca da bütün plânlı cinayet işleyen katiller gibi serbest bırakıldı. Abdi İpekçi'yi öldüren, ona eklediği Papa'ya suikast girişimi ile adı "dünyanın en ünlü katili"ne çıkan Mehmet Ali Ağca Türkiye'ye verildikten 5,5 yıl sonra serbest. Cezası 36 yıl, İtalya'da 20 yıl yatmış, Türkiye'de ise ancak 5,5 yıl... Demek 10 yıl sonra verseler, adam 15 yıl yatacaktı.Abdi İpekçi'nin kızı Nükhet ipekçi doğru söylüyor; "Zafer katillerin"... Sadece Ağca olayında değil, her cinayette zafer onlann. Türk adaletinden kararlar hep katil lehine çıkıyor. Vatandaş olarak ne kadar üzülsek, ne kadar utansak az gelir.Artık utanç değil, isyan duygusu geliyor insanın içinden, vatandaşına bunu yaşatan devlete hangi duygu uygun acaba? Arkadan Adalet Bakanı'nın çıkıp "Dosyaya yemden bakacağım, tarihler yanlış mı hesaplandı" demesi (arada 10 yıllık bir hesap yanlışı varken) ne kadar doğru ve düşünerek karar verildiğinin ayn bir kanıtı (böyle bir kararda dosyaya serbest bırakıldıktan sonra değil, önce bakılır).Hışt, hışt sakin olun, sinirlerinize hakim olun!Rahşan pişmanlığıAğca "Rahşan Ecevit affı" ndan yararlanmış. Oy kazanacaklarını sanarak af çıkaran Rahşan Hanım ise bu durum karşısında suçunun büyüklüğü ile eziliyor ve "Benim affım değil, ben o affı garibanlar için istemiştim" diyor.Suçsuz garibanlar yerine suçlu garibanları tercih etmiş olmasının haksızlığını örtebilirmiş, o aftan yararlanarak serbest kalan katil ve tecavüzcülerin masum insanlan, çocukları "yeni kurban" seçmesini, yeni suçlar işlemesini affettirebilirmiş gibi... Ne istiyor yani; acıyalım mı kendisine? Bağışlayalım mı?Hayır, artık bu ülkede yanlış adamların yaptığı büyük yanlışlar bağışlanmayacak, unutmayacağız. Haydi şimdi DSP'lilere "Cumhuriyet Halk Partililer" diye hitabeden kocasının yanınadönsün, birlikte sonsuza kadar "Bizim affımız değil" teranesini tekrarlayıp dursunlar.Bu arada özel uçaklarla, helikopterlerle Doğu'ya giden Başbakan "Biz masada oturup kalanlardan değiliz. Ayağımızda derman oldukça Türkiye'nin dört yanına koşacağız" demiş. Türkiye'yle hiçbir ilgisi olmayan ülkelere, dünyanın dört bir yanına aile boyu, kafilelerle, özel uçak kaldırarak koşanların Türkiye'de gezmesi olay mıdır?Bu popülist konuşmalara da sinirlenmeyin.Laila partisi!CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise Doğu, Baü, Kuzey, Güney yerine Laila'ya gitmiş. Yanında genç kadın sanatçılarla... Yakışır, CHP'ye de Laila Partisi görüntüsü verdi zaten... Bunca hayati olay arasında, insanlar alternatif arayışında beklerken, böyle doğru bir zamanlama ve tercihten dolayı kutlanabilir. Tebrikler Sayın Baykal! Aslında siz artık Laila'ya çekilseniz de CHP'ye yeni bir şans verseniz nasıl olur?Dur, dur sakin ol, sinirlerine hakim ol!Fazıl Say "Ermeni meselesinde herkes fikrini söyleyebilir, Orhan Pamuk'a haksızlık yapıldı" diyerek Sartre'ın 'Fransızların Cezayir'de yaptığı katliamlan açıklamasını' örnek göstermiş. Fazıl Say bu konuda tek bir kitap, belge incelemiş ve Ermeni olaylan ile Fransa veya ingiltere'nin katliamları arasında bir benzerlik bulmuş da mı konuşuyor?Sanmıyorum, çünkü incelese ve Pamuk un yaptığına baksa onun da bilmeden, araştırmadan, sadece çıkarı için kendi ülkesini köşeye sıkıştıranlara arka çıktığını görürdü. Şöhretli olmak ne Pamuk, ne de Say'a anlamadan ahkâm kesme hakkını veriyor.Sırada Ağca'nın "bedelli askerlik" isteği de var, unutmayalım. Hükümet bunu da hemen sağlamalı (önce sağlamalı, sonra kararı yeniden gözden geçirmeli!!)... Kendi ellerimizle "azılı katil" den "kahramanca dönüştürdüğümüz adama bu hakkı da vermek lâzım. Ki incil'i yeniden yazsın. Ki askerlikle vakit kaybetmeden aşık olsun, çocuk yapsın. Yeni Ağca'lar istemiyor musunuz yani?Siz sakin olun ama yazarınız üzerinize afiyet artık fırlatıyor bu haberleri görünce...Kader utansın!
Günlerdir tesadüfen kuş gribi mikrobuyla karşılaşan insanlarımıza üzülmekle meşgulüz. Aynı zamanda, Türkiye'nin virüs görülen illerinden uzakta yaşayanlarımız bile "ya biz de kaparsak" korkusu içindeyiz.Bu arada bile bile virüsün içine dalmaya mecbur olanları hiç aklımıza getirmiyoruz oysa bakın neler yaşanıyor, işte Kars'tan bir kadın doktorun anlattıkları:"Sayın Mengi,Memur olduğum için adımı ve çalıştığım yeri kullanmamanızı özellikle rica ediyorum.Kars'ın Arpaçay ilçesinde doktorum. Burası resmi olarak kuş gribinin bulunduğu bölgelerden biri (aslında Pazartesi günü tek bölge olduğunu yazmış ama şu ana kadar birçok bölgeye yayıldı). Bizi hergün ölümlerin olduğu köylere taramaya yolluyorlar. Eldiven ve maskemiz yok. Koruyucu giysiden bahsetmiyorum bile. Bakanlık tehlike olan bölgede 'sağlık personeli koruyucu amaçlı Tamiflu kullansın' diye yazı yollamış ama ilacın eczane satışı yasaklanmış. Bakanlık önce 50 tane, bugün de 100 tane Tamiflu yollamış. Müdürlük acil hasta ihtimaline karşı ilaçları elinde tutuyor.Şimdi soruyorum; BİZ İNSAN EVLADI DEĞİL MİYİZ? Ben hastalık kaparsam bunun hesabını kim verecek? Memur olduğumuz için sesimizi duyuramıyoruz. Adımı kullanmadan sesimi siz duyurur musunuz?"İhmalin böylesiElbette sesinizi duyururum, görevimiz bu! Dünyanın hiçbir ülkesinde vatandaşının canını bu kadar büyük bir tehlikeye, korunmasız şekilde atan devlet görülmemiştir.Haydi Tamiflu bulamıyorlar (ki şehir eczanelerinde rahatça bulunan bir ilaç), doktorlara, görevlilere neden koruyucu giysi, eldiven, maske verilmiyor?Her türlü israfa, lüks araçlara, uçaklara para bulunuyor da buna mı bulunmuyor?Bir kere de bir olayda "Bravo, doğru zamanda doğru çözüm" demek için bekliyoruz ama YOK, YOK, YOK!Sonra da "neden hastalık bu kadar çabuk yayıldı" diye merak ediyoruz. Ayıptır söylemesi salaklıktan!Emirgan konserleri!Geçen Cumartesi Sakıp Sabancı Müzesi'nde bir konserdeydim. Emirgan Atlı Köşk'teki Müze'nin konferans salonunda Cumartesi akşamları ünlü klasik müzik veya caz gruplarının konserleri var. Ben Chilingirian Quartet'i dinledim. Babası İstanbullu bir Ermeni olan Levon Chilingirian tarafından kurulmuş; Haydn, Beethoven ve Ravel'den eserler çaldılar.Müze'de 14 Ocak'ta Manan Petrescu Trio, 21 Ocak'ta Rerre Blanchard Trio, 28Ocak'ta ise The Ahn Trio'nunkonserleri var.İlgi duyanlar kaçırmasın. Picasso sergisini görmeyenlerin konserden sonra (veya önce) görmesi mümkün.Sabancı Müzesi her şeyiyle dört dörtlük oldu. Buna, Genel Müdürü Nazan Ölçer'in imzası da diyebiliriz!MTV'de bir star!Birkaç gün önce "Dünya çapında genç yetenekler"başlıklı yazımda adını Avrupa ve Amerika'da duyuran, önemli ödülleri toplayan iki genç opera sanatçımızdan söz ermiştim.Aynı akşam MTV'de "World Chart Express" isimli dünya seçme müzik listesi programında Yalın m "Ben Bilmem" isimli şarkısı ve klibiyle 9 numarada yer aldığını izleyince gururum daha da arttı. Türkiye'nin adını "dünyanın en iyi pop şarkıları" listesine yazdıran sanatçılarımız da var artık...Sadece bir Avrupa ülkesinde bile listelere girmenin ne kadar zor olduğunu bildiğim için bu başarının küçümsenemeyeceğini de biliyorum.Torpil yapmadan, birilerine reklâm sağlamak için haksız ve yanlış seçimler yapmadan doğru şarkı ve sanatçılar seçildiğinde Eurovision'u kazanmanın zor olmadığını ise arük hepimiz biliyoruz."Fazla önemli değil" demeye kimsenin hakkı yok, Yunanistan kazanan şarkısının her ülkede çalınmasıyla bir yıldır ne büyük reklâm yapü görmüyor musunuz?Karaköyüm'de bir akşamHiç tahmin etmeyeceğiniz bir yerde, hiç tahmin etmeyeceğiniz bir güzellik... istanbul'da yaşayanların çoğu aslında belli mekânlar arasında dönüp dururlar da gizli köşelerde ne hoş restoran ve kafeler olduğunu bilmezler. Keşke benim de bunların hepsini keşfedecek zamanım olsaydı... Ama en azından şimdi Karaköy'de bir hanın teras katındaki Karaköyüm'ü biliyorum.Galata Köprüsü'nden Beşiktaş'a giderken Kemeraltı Caddesi üzerinde Karaköy'üm. Küçük terasta masanıza oturunca bir tarafta ışıklarla aydınlatılmış Galata Kulesi'ni, diğer tarafta Haliç'i, Topkapı Sarayı!nı. Sultanahmet Camii'ni görüyorsunuz... İnsanın, içine işleyen bu büyüleyici atmosferde yemeklere dikkat etmesi pek mümkün değil ama yemeklerin de çok lezzetli olduğunu söyleyebilirim. Daha önce Maslak Pabetland'ın kafesini 17 yıl işleten Şeniz Lakay ile ortağı mimar Sevinç Baliç gibi iki zevkli ve deneyimli hanımın yönetiminde olan Karaköyüm'de mantının, hünkar beğendinin, etli yaprak dolmasının, kuru fasulyenin tadına doyum olmuyor.Eskiden daha sık yazardım beğendiğim yerleri, demek ki daha huzurlu günlermiş onlar, yine de beni etkileyen şeyleri paylaşmak istiyorum sizinle.Arkadaşlar da görsün! Karaköyüm'ü yazmamın bir nedeni de görür görmez sevdiğim bütün arkadaşlanmı buraya toplama duygusu hissetmiş olmam. Bir gün bunu mutlaka gerçekleştirmek istiyorum.Galataport projesi gerçekleştiğinde Karaköy ve çevresi herhalde kusursuz bir güzelliğe sahip olacak. Şimdiden ayağımı alıştırmaya başladım ben... Siz de deneyin, hoşlanacaksınız!