Türkiye'yi son ziyaretinde küçük bir yazarlar grubu ile yediği öğle yemeğinde, ünlü "Medeniyetler Çatışması" tezinin sahibi Samuel Huntington'ı sorularımla epeyce rahatsız etmiştim.Öyle ki lokmaları boğazına tıkanıp ufak çapta bir boğulma tehlikesi geçirdiğinde onu konferans için davet etmiş olan Ak-bank'ın yöneticileri sorulara ara vermemizi istemişlerdi. Huntington'in tıkanmasına neden olan soruların temelinde ise kitaplarında sürekli olarak söz ettiği "birbirine benzeyen kültürlere sahip ülkelerin, diğerleriyle kaynaşmak yerine kendi aralarında gruplaşması" beklentisini garantiye alacak öneriler ileri sürmesi yatıyordu.Örneğin Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi ihtimalinin çok az olduğunu, bunun yerine Orta Doğu ve Kafkasya ülkeleriyle gruplaşması gerektiğini söylüyordu ki bu, farklı medeniyetlerin kaynaşmasını, ilişkilerin yumuşatılmasını sağlayabilecek tek ülkeyi yanlış yönlendirmekten başka bir şey değildi.Tabiî biz bu itirazları yaparken AB ülkelerinin de dinler arası bir çatışmayı değil, kaynaşmayı tercih edecekleri, böylece İslâmi terörün nedenlerini ortadan kaldırmaya çalışacakları varsayımı üzerine konuşmaktaydık. Hele de 11 Eylül gibi bir facia örneğini görmüş bir Avrupa'nın benzer felâketlerden kaçınacağını sanıyorduk.Oysa Avrupa bütün bu varsayımları yanlış kıldığı gibi terörü kışkırtacak bir büyük hatayı çekinmeden yapabildi. Bir ülkenin basınının hatasını paylaşarak, gerçekten de "Haçlı" benzeri bir dayanışmaya girdi. Yazı ve karikatürler konusunda basın özgürlüğü önemlidir ama Avrupalılar herkesten iyi bildiklerini iddia ettikleri bir gerçeği de unutamazlar: "Demokrasilerde hiçbir özgürlük sınırsız değildir".İslâm dininin peygamberini terörist olarak göstermenin ise basın özgürlüğüyle, hele de insan Hakları Sözleşmesi nde medyanın sıradan insanları taciz etmesine, özel alanlarına girmesine, onları küçük düşürücü yayın yapmasına ciddi yaptırımlar getiren Avrupa'nın basın özgürlüğüyle hiçbir ilgisi yoktur.Yani, özür dilemeyi reddeden ve bunu "basın özgürlüğünün hoşgörü gerektirdiği, hükümetlerin özgür basın adına özür dileyemeyeceği" açıklamasına bağlayan Avrupalı liderler açıkça yalan söylemekteler.Eğer olay karikatür boyutunda kalabilse Müslüman ülkelerin de (her ne kadar Müslümanlık diğer din ve peygamberlere saygılı, gerçek hoşgörüye sahip din ise de) yapabileceği çok esprili karikatürler olur şüphesiz, örneğin bu konuda Türk karikatüristlerin eline su dökemeyecekleri kesindir.Ama karikatürle yetinilmeyeceği, kışkırtılan teröristlerin eylemle cevap vereceği oldukça büyük bir ihtimal...İslâm toplumlarından gelen "Danimarka havaya uçurulmalı", "Karikatürlerin sorumlularının kafası kesilmeli", "Dinler savaşı istiyorlarsa biz hazırız" şeklindeki şiddet tepkileri, Danimarka bayraklarının yakılması, Hamas militanlarıyla birlikte yapılan yürüyüşler de bunu açıkça gösteriyor.İngiltere doğruyu görüyor!Danimarka, italya, Norveç, Fransa gibi ülkelerin basını söz konusu karikatürleri yayımlar ve liderleri özür dilemeye yanaşmazken "medeniyetin ve demokrasinin beşiği" sayılan, gerçek bir imparatorluk deneyimine ve çok kültürlülük anlayışına sahip ingiltere'nin basını "basın özgürlüğünün bu hakkı vermeyeceğini" tüm saygın gazeteleriyle açıklıyor ve "Medyanın hakları olduğu gibi sınırları ve sorumlulukları da vardır" diyor.Gerçek de budur. Sınırlarını fazlasıyla aşarak İslâm toplumlarını teröre teşvik eden, teröriste sempatizan hale getiren Avrupa ülkelerinin onları önce kışkırtıp sonra da İslâmı terörle özdeşleştirmeleri kabul edilemez.Avrupa, İngiltere'nin dediği gibi yangına körükle gidiyor. En kısa zamanda karikatürleri yayımlayan tüm gazeteler ve bu ülkelerin liderleri özür dilemediği takdirde kimbilir dünya önümüzdeki günlerde ne sürprizlerle karşılaşacak. Umarız Türkiye daha akılcı ve sakin bir tepkiyi korumayı başarır.
Kadınların evlendikten sonra istedikleri takdirde eşlerinin soyadı ile birlikte kızlık soyadını taşımaları hakkının ortadan kaldırılması bir kez daha gündeme geldi ve tartışma yeniden başladı.Aslına bakarsanız evli kadınların iki soyadı taşımalarının, böylece kendi kimliklerini ve soylarının adını korurken boşanma durumunda da tüm kimliklerini değiştirme sorunuyla karşılaşmamalarının kimseye bir zararı yok. Öyleyse neden dönüp dolaşıp aynı tartışmayı yeniden başlatıyorlar?Çünkü olay çok daha derin ve akla gelmeyen bazı rahatsızlıklar içeriyor...Hepimizin bu konularda az çok bir bilgisi var ama hiçbirimiz hukukçular kadar geniş kapsamlı bilgiye sahip değiliz, onun için ben konuyu kadın hukukçularımıza da danışarak yazmayı tercih ediyorum.Onlar ise soyadı meselesinin bizim zannettiğimizden çok daha önemli ve namus konusuyla da yakından ilişkili olduğunu, bu önemden dolayı erkeklerin soyadı İsrarını sürdürdüğünü belirtiyorlar.Burada asıl konu "insan soyunu kimin temsil edeceği"... Soy, hangi cins üzerinden yürüyecek?Her türlü ayrımcılıkHukukçular her şeyden önce "soy kesin kurallarla erkeğin ismi üzerinden sürdürüldüğü sürece" kadınlara erkek çocuk doğurma baskısının da süreceğini, (özellikle eğitimsiz kesimde) erkeklerin, erkek çocuk doğuramayan kadına kuma getirme hakkını kendinde göreceğini söylüyorlar.Soyu erkek devam ettirecek, demek ki erkek çocuk sahibi olmaya hakkı var (böylece çocuklar arasında da erkek ve kız çocuk ayırımı daha doğmadan önce ortaya çıkmış oluyor. Sonradan erkek çocuğa aile içinde daha fazla önem verilmesi de bunun devamı)...Öte yanda, çift soyadı kullanımı önlendiği takdirde birden fazla evlilik yapmış ve her evlilikten çocuğu olan kadınların çocuklatıyla farklı soyadına sahip olması söz konusu olduğu gibi, kendi kızlık soyadını tercih eden kadının tek evlilikte bile çocuğuyla farklı soyadı taşıması, bunu önlemek için de zoraki olarak erkeğin soyadını seçmesi söz konusu.Kadının her evlilikte tüm kimliklerini, resmi işlem yapılan bir meslekteyse bütün belgeleri, tabelaları, antetli kağıt ve kartvizitlerini değiştirme mecburiyeti olacakken erkeğin aynı soyadıyla devam etmesinin yarattığı ayırımcılık var.Kız çocukların evlilik öncesi babanın soyadını, evlilik sonrası ise eşin soyadını taşıması, yani kadın cinsinin her durumda erkeklerin kimliğiyle anılması ayırımcılığı var.Namus meselesiBütün bunların dışında erkeğin evlilikle birlikte kadına soyadını veriyor olması çok ciddi bir başka sorunu birlikte getiriyor: Namus!"Ben sana soyadımı verdim, ailemin adını taşıyorsun, benim namusumsun" veya "Senin namusun benden sorulur"..."Yani kadın ve çocukların sahibi erkektir" sonucu ortaya çıkıyor ki bu da namus ve mülkiyet sorununu getiriyor, sonuçta bu anlayış namus cinayetlerine kadar varabiliyor.Oysa... Soyadı zorlaması Medeni Kanun'un "Aile eşitlik ilkesine dayanır" diyen maddesine aykırı... Anayasa'nın "Erkek-kadın tüm vatandaşların eşit haklara sahip olduğu" ilkesine aykırı.CEDAW gibi kadına karşı ayırımcılığı önleyen ve Türkiye'nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı.Taraflar karar vermeliMadem ki ayırımcılık yapılmayacaktır ve aile eşitlik ilkesine dayanmaktadır, o zaman aile kurulurken tarafları serbest bırakmak ve taraflar tanımını getirmek önemlidir. Kadının, istediği takdirde kızlık soyadını taşıma, bunu çocuklarına da taşıtma hakkı olmalıdır.Zira sonuçta sadece kadın-erkek arasında ortaya çıkan ayırımcılık ve bunun yarattığı sorunlar değil, "farklı babalardan doğan çocuklar", "erkek ve kız çocuklar" arasında olabilecek ayırımcılık da söz konusudur.Soyadı kararı verilirken bunların hepsinin göz önüne alınacağını, Adalet Bakanı'nın gereken özeni göstereceğini, kadınlara Ecevit Hükümeti döneminde Medeni Kanun Mal Rejimi'nde yapılana benzer bir hilenin tekrar yapılmasına izin vermeyeceğini umuyoruz.
Hangi liderin ne kadar malı olduğunu bilmiyoruz. DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar tüm liderleri mal varlığı açıklamaya davet etmiş. Önemli olan sadece bugünkü mal varlıkları değil; dün ile bugün, bugün ile yarın karşılaştırmasıdır.İktidarı, gücü, devlet kaynaklarını ele geçirenlerin, yurt içi ve dışından iş adamlanna özel imkânlar yaratan ve her türlü kaynağı yakınlarına, partililerine peşkeş çekenlerin bunun karşılığında ne kazandığıdır.Bazı firmalar, bazı iktidarlar döneminde birden bire rakiplerini sollayıp zirveye otururken bu şansı sağlayanlara neler kazandırdıklarıdır.Önemli olan bakanların, başbakanların, milletvekillerinin, iktidarları döneminde (kendilerinin, kızlarının, oğullarının) kurduğu işler, edindiği mallar, kaçak yapılarına çıkarılan özel atlardır. Türkiye'de medya patronundan ordu komutanına kadar her vatandaş hatasının, edindiği haksız malların hesabını yargıya tek tek verir malına mülküne el konarken siyasetçinin, liderin pişkin pişkin "Ben hesabımı Allah'a veririm" veya "Milletin vicdanına bırakırım" diyebilmesi, dokunulmazlık zırhının arkasına saklanabilmesi veya özel aflarla kurtulabilmesidir.Susma hakkı yok!AKP dışındaki partilerin liderleri önemli açıklamalar yapma yarışındalar. Muhalefet Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal ise "Başbakan mal varlığım açıklayamadı. Bu konu ucuz polemik değil, dünyanın en önemli konusudur" diyor. Çok doğru; çağdaş etik değerlere, hukuka saygılı her ülkede bu konu dünyanın en önemli konusudur.Halka vermesi gereken hesabı seçim öncesinde vermeyen, seçim öncesi verdiği "dokunulmazlıkları kaldırma" sözünü tutmayarak yolsuzluk dosyalarını da dokunulmaz yapan bir hükümetin böyle ülkelerde iktidarda kalabilmesi mümkün değildir.Erdoğan belediye başkanlığı döneminden başlayarak edindiği mal varlığını açıklamak zorundadır, bu hesabı halkına BORÇLUDUR.Dünyanın en önemli ikinci konusu ise kendi hükümetindeki veya partisindeki isimlerle ilgili yolsuzluk iddialarında bu isimleri "arkadaşımdır" diyerek korumasıdır. Örneklerini Türkiye'de daha önce gördük; çiftliklerini arkadaşlarının üzerine yapanlar, yakınlarının, tanıdıklarının, akrabalarının hatalarına arka çıkanlar ve mevkilerinin onurunu takdir edemeyen, bunu taşımayı yeterli bulmayanlar milletin nefretini kazandılar.Bugün Maliye Bakanı'nın oğlu trilyonlarca liralık sermaye gerektiren işler kurarak kısa sürede servetine servet katıyor. Bu sermayeler nereden ve nasıl elde edildi? Dün var mıydı, yoksa, bir iki yıl içinde nasıl var oldu, bunlan bilmek toplumun hakkıdır.Millet uyanmalıMillet için de önemli bir görev var elbette; "Çalışsın da bir miktar çalmasına göz yumarız" anlayışını derhal terketmek! Türk insanı dürüst siyasetçileri hak ediyor ve 21. yüzyılda artik buna kavuşmak için doğru düşünmek ve eylemini ortaya koymak zorunda...Üniversite öğrencileri başta olmak üzere okurlarımızdan "mal varlığı" konusunda mail yağıyor, en çok kızdıkları şey ise kavgalarına "Atatürk"ün ismini de karıştırmaları.İşi gücü, dev sorunları bırakmış mal varlığı tartışmasını gündem yapmış olduğumuza göre hiç değilse bu kez sonuna kadar gidelim. AKP milletvekilleri Turhan Çömez ile Fuat Geçen nasıl açıklayabiliyorsa, diğer liderler açıklamaya talip olabiliyorsa, "oğlunun altınlarını borç alan" Başbakan'la, oğluna dev ticaret şirketleri kurdurup trilyonluk kazançlar sağlayan, kaçak evlerini yasal yapan Maliye Bakanı da açıklamalılar.Türkiye, mal varlığını saklayan, hazine parasının hesabını veremeyenlere af çıkaran yöneticilerle seçime gidemez. Gitmemeli.Malatya rezaleti bitmiyor!Malatya'daki SHÇEK Çocuk Yuvası'nda yaşanan şiddet olayları bize "bakıcılar yapıyor" mazeretiyle açıklanmıştı. Ama bu olayı ortaya çıkaran stajyer genç kızlar şimdi de sadece bakıcıların değil, öğretmen ve yuva müdürünün de şiddete onay verdiğini, hatta stajyerlerin dayak yiyen çocuklara yakınlık göstermesine karşı çıktığını anlatıyorlar.Şiddetin yanında "erkek çocukları cinsel tacize alıştıran" türde davranışlar da oluyormuş. Bir yanda bu rezaletler yaşanırken diğer yanda sorumlu bakanın şiddet gören çocukları evinde ağırlaması herhalde çözüm değildir.Malatya yuvası buzdağının görünenkısmıydı diğer şehirlerdeki yuvalarda benzer olayların yaşanıp yaşanmadığı henüz bilinmiyor.Uzman olmayan, psikolojik ve sosyal durumu araştırılmayan bakıcılara ve yöneticilere teslim edilen yuva ve yurtlarda her şey olabilir. Hele de yuvaların başına imamlar bile yönetici yapılıyorsa.Bütün yuvalarda ne önlemler alındığını açıklamak Devlet Bakanı Nimet Çubukçu'nun görevidir.Önlem almak yerine 20 bin yuva çocuğuna "İntiharı düşündünüz mü?", "Cinsel tacize uğradınız mı?" sorulan sormak, anket yapmak da bize özgü bir buluş olabilir ancak!
Adaletin de iyice suyunu çıkardık sonunda, o da eksik kalmadı. Bir yandan filmlerde, dizilerde silah, soygun, cinayet reklamları ile, siyasetçilerin kendi soygunları, yolsuzluk haberleri ile topluma seçme suç örnekleri pompalar ve milleti bu konuda eğitime doyururken(!) diğer yanda Meclis'in işi gücü bırakıp suçlulara af aramasıyla suçu meşrulaştırmaya da çalışıyoruz.Ceza kanunlarında boşluklar bırakıp bunları değerlendirerek ve mevcut yasaları, cezaları da (türlü abuk indirimlerle) uygulamayarak suça her türlü kolaylığı sağlıyoruz.Eh, bunların yapıldığı, adaletin anlamının değiştirildiği bir ülkede de milli futbolcuların arabasına mafya tarafından 16 kurşun sıkılması, taksi şoförlerinin önce arabasına çarpılıp sonra öldürülerek sokağa atılması, üç kişinin katillerinin filmlerdeki gibi polise otomatik silahlarla saldırması, kapkaçın ve her tür suçun görülmemiş şekilde ayyuka çıkması artık haber bile sayılmaz. Küçük olaylar bunlar(!) bahse değmez aslında... Maliye bakanlarının çocuklarının kaçak yapılmış evlerini kurtarmak için özel yasalar çıkarılan, çocuklarına kral düğünleri yapan siyasetçilerin 11 trilyonluk borçları -yaşlı olmaları neden gösterilerek- yine özel yasalarla affedilen (bugün 2 ayrı teklif Meclis'te görüşülecek), 65 yaşın üstündeki insanlara neredeyse "suç işleme özgürlüğü" tanınan, başbakanların, genel başkanların mal varlığının birkaç yılda birkaç misli arttığı bir ülkede küçücük(!) olaylar.Dün haberdi; 17 yaşında bir kız chat yaparken küfürleştiği iki kız arkadaşını gece 1.30 da Kadıköy'de buluşmaya çağırarak vurmuş. Tutuksuz yargılanacakmış. Neden?18 değil, 17 yaşında olduğu için... Amerika'da bir arkadaşlarını "ipte asılı ve bıçaklanmış gösteren resimler çizdikleri için" üç ilkokul öğrencisinin ellerine kelepçe takılarak götürüldüğünü gazetelerinden öğrenmiştik.Türkiye'de ise 18'in altında, 65'in üstünde suça ceza yok... Kağıt üzerinde varsa da uygulanmıyor veya gerektiğinde değiştiriliveriyor.Uzun lâfın kısası bundan sonra suç işlemek isteyenlerin 18 yaş altı, 65 yaş üstü gönüllüler bulmaları yetecek.Çal çalabildiğin, öldür öldürebildiğin kadar; ya "küçük"sün, ya "büyük"... Amerika'nın Teksas'ı bile tarihinde görmemiştir bu özgürlüğü; YAŞASIN ADALET!Sessiz ÇığlıkBana bir sürpriz, bir şaşkınlık da Yüksel Aytuğ'dan geldi. VATAN'ın televizyon sayfalarından bize gülümseyerek bakan ve yerinde eleştirileri, esprili üslubuyla tiryakilik yaratan Aytuğ'da meğer ne şiir yeteneği varmış...Masamın üzerine bırakılmış olan "AŞK tedavülden kalkmadan" isimli kitabını açıp birkaç şiirini okudum ve yalnız şiirlerden etkilenmekle kalmadım; her birinin şarkı olabileceğini düşündüm. Bu kadar mı güzel yazılır?Hangisini alacağıma karar veremiyorum ve işte zorlukla seçiyorum bir tane:Nerelerdesin?Ne senden haber var,ne kulağımda sesinGeceye hapsolmuşIlık nefesin...Ben hasretinle kora dönmüşkenNerdesin sevgilim,nerelerdesin?Göç yolunu kaybetmişkuş gibiyim bilesinBülbül bu günden sonraaltın kafes neylesinSesim, yankısıylakör muhabbetteykenNerdesin, sevgilim,Nerelerdesin?Yazabilseydim istediklerimin hepsini, 'Bahane yi de yazardım mutlaka... Birtanem'i, Serçe'yi, Köprü'yü, İmkânsız'ı, Gibiyim'i, Emekli'yi ve illâ da "Bugün bu ev ne kadar da kalabalık? Ben, yalnızlığım ve sensizlik. Hepimiz bir aradayız" dizeleriyle başlayan "Sessiz Çığlık" ı paylaşırdım. Ben yapamıyorum ama sîze "bu şiirleri sakın kaçırmayın" diyorum... Okudukça bana hak verecek ve hattâ teşekkür edeceksiniz.(Not: Dün "Sonsuz gençlik sizin artık" başlığı altında anlattığım Thermage isimli, tek uygulama sonucunda ameliyatsız yüz germe aletini getiren Onep'in telefonunu, adresini bana İstanbul dışından soran okurlarıma telefonunu veriyorum: ONEP Estetik Cerrahi Kliniği 212 283 63 78}
İngiliz milletvekilleri Mavi Kitap'ın yazarı Arnold Toynbee'nin "kitaptaki raporların düzmece olduğu, Mavi Kitap'ın Ermeni'lerin çabası ve onlara yakın diplomatların bilgileri doğrultusunda yazıldığı" şeklindeki açıklamasını reddetmişler ve TBMM'nin gönderdiği mektubu geri çekmesini istemişler.Bir istekleri daha var; TBMM'yi Ermeni sorununu tartışmaya çağırıyorlar. Eğer bu davet "kendileri ile birlikte masaya oturmak ve tartışmak" anlamındaysa harika bir haber. O zaman İngilizlerden Ermeni tarihçileri, siyasetçileri, uzmanları çağırmalarını ve katılımlarını sağlamalarını rica ederek hemen teklifin üzerine atlamak lâzım...Türkiye son birkaç yıldır konuyu kendi içinde tartışıyor, arşivlerini açıyor ama karşı tarafın tartışmadan kaçmasını önleyemiyor.Teklif bu anlamda değilse, o zaman da biz bu anlamı yükleyerek onları davet edelim. Hiç bir gerçek tartışılıp, belgelerle doğruluğu kanıtlanmadan kabule zorlanamaz. Özellikle de kabul edilmesi bir topluma sonsuza kadar "20. yüzyılın ilk soykırımcısı" tanımını yapıştıracak ve 1915 olaylarını Hitler'in Yahudi soykırımı ile aynı sınıfa koyacak bir iddianın kabule...TBMM vakit kaybetmeden bu konuyu sonuçlandırma ve İngiltere'den başlayarak Avrupa'ya anlatma fırsatını kaçırmamalı!Sonsuz geçnlik sizin artık!Kadınlara müjde... Yalnız kadınlara değil aslında, günümüzde erkekler de en az kadınlar kadar gençlik ve güzelliğe merak sardıklarına göre onlara da müjde!Bundan sonra gençleşmek, gergin ve pürüzsüz bir cilde sahip olmak için ameliyat gerekmeyecek. Daha önce başka buluşlar için de bu sözü duymuş olabilirsiniz; örneğin "Cool Touch" denilen bir aletin de benzer etki yaptığı biliniyor ama Thermage'ın farkı tek seans sonunda değişikliği gözle görebiliyor, hissedebiliyor olmanız...Bu thermage denen aletin ilk kez 28 Ocak Cumartesi günü Onep'te kullanılacağını, uzmanlara bir kurs verileceğini duyar duymaz foto muhabiri arkadaşımız İlker Akgüngör le birlikte Onep'in yolunu tuttuk; eh tabii bu arada takdir edersiniz ki sonsuz gençlik keşiflerine tesadüf eden yıllarda yaşıyor olmaktan mutluluk duymuyor değildik.Hiçbirimiz yaşlanmayacağız artık düşünebiliyor musunuz? Durun bir dakika, o da pek sıkıcı olurdu canım...Neyse konuyu dağıtmayalım, bu haberin sizi de pek sevindireceğini biliyorum, en azından bundan sonra elinizin altında bu imkân olacak; ameliyatsız gençleşme!Sadece uzman doktorlar tarafından uygulanan Thermage cildin kolajen yapısını sıkıştırarak gerginlik sağlıyor, bu gerginlik uygulamadan sonraki aylar içinde artarak sürüyor ve hastanın cilt yaşlanma hızına bağlı olarak 24 ay veya daha fazla süre kalıyor (bu müjde için borçlusunuz bana arkadaşlar, onu da söylemiş olayım.)Arada bir ciltte kızarıklık, hafif şişme görülen vakalar olmuşsa da bu yan etkiler dünya çapında 70 bin hasta uygulamasında yüzde biri geçmemiş.Thermage seansının fiyatını merak ediyorsunuz biliyorum; uygulanan bölgelere göre (göz çevresi, alın, çene veya hepsi birden) 1000 ile 2500 euro arasında değişiyormuş.Haydi bakalım; Angelina dudaklarından sonra Angelina cildi de sizin artık. Hayırlı olsun!
Emine Erdoğan'ın Cumartesi akşamı Esma Sultan Yalısı'nda "Medeniyetler ittifakında Kadın Kongresi" nedeniyle verdiği davete bizler çağrılmadık. Ne organizasyondan, ne de çağrılmayışımızdan haberim vardı, bunları Pazar sabahı konuştuğum bir kadın meslektaşımdan öğrendim.O kadar çok davet yapılıyor ki, aslına bakarsanız günlük programlarım çok yoğun olduğu için çoğuna katılamıyorum. Akşamlarımı biraz dinlenmeye, okumaya, izlemeye veya arkadaşlarıma, aileme ayırmayı tercih ediyorum. Yani konu gitmek gitmemek değil.Konu uluslararası bir kadın kongresinin davetine kadın yazarların, hele de "kadın hakları ve sorunları" konusunda yılların deneyimine, birikimine sahip yazarların çağrılmaması.Bunun nedenini tahmin etmek güç değil elbette ama eğer ülke sorunlannın çözümü iyi niyetle isteniyorsa kişisel rahatsızlıkların, duyguların yabancı konukların karşısına deneyimli, konuya hakim isimlerin çıkarılmasını engellemesine izin verilebilir mi?Davet Emine Hanım'ın evinde verdiği bir çay partisi, kadınlar günü olmadığına göre, davet edilecekler onun kişisel tercihi isimler olabilir mi?Özel alan meselesiÜlke Türkiye ise olabiliyor... Kadın konusuna girmişken Başbakan'ın bu konudaki iki açıklamasına değinmeden geçemeyeceğim:Erdoğan "Meclis'e çok daha fazla kadının girmesi gerektiğini" söylemiş ve bu dönemde giremeyişlerinin nedenini de "seçimlerin, partisinin kuruluş aşamasına denk gelmesi" olarak göstermiş. Argo dille cevap verirsek "yemezler" demek gerekiyor. Partinin kuruluş aşamasında gereğinden fazla erkek vekil tek tek düşünülürken kadınların düşünülmesi çok mu zor geldi acaba?Hükümet'e "Kadından Sorumlu Bakan" dışında kadın bakanın girmesi çok mu zordu?"Medeniyetler İttifakında Kadın" kongresinde de Başbakan "Kadını özel alana hapseden, kamu alanından dışlayan baskıcı ve tutucu anlayışlar medeni olamaz" derken aslında yine laikliği eleştiriyor, kamusal alanda türban iznini kastediyor, birkaç gün önce karma namaz konusunda Cüneyt Zapsu'ya destek verirken söylediği "Laik bir düzende siyasetçiden dinle ilgili konuşma istenmez" tarzı sözleriyle çelişiyordu."Kadını özel alana hapseden" konusuna gelince... Kadının okumasını ve çalışmasını çok isteyen (!) AKP ve Başbakan Meclis'teki AKP milletvekilleri ve kendilerinin eşlerinden kaçının çalışmakta olduğunu, "eş ve anne" kimliği dışında kimlik sahibi eş sayısını da bir açıklasalar iyi olur diye düşünüyorum.Belki yanılıyoruz ama bildiğimize göre bu rakam da Meclis'teki kadın milletvekili oranına benzer (belki daha az) bir durumda olmalı. Bakan Nimet Çubukçu kısa süre önce ders kitaplarında kadının tek görevini "ev kadını" olarak gösteren ifadelerin ayıklanmasını istedi. AKP'li siyasetçilerin eşleri aynı ifadeyi doğruluyor, bunu ne yapacak?Konuşmalar kulağa hoş geliyor ama düşünmeden dinlerseniz... O da herkes için aynı ölçüde kolay değil."Bacımız, kardeşimiz"Bir de Müftü var; kadınlara "camide yer olmadığı" gerekçesiyle sokakta namaz kıldırılması konusunda Diyanet İşleri Başkanı tarafından uyarılan ve özür dilemesi istenen Altındağ Müftüsü "Onlar bizim bacımız kardeşimiz. Hanım kardeşlerimizden özür diliyoruz" demiş. Bacılarına "yer ihsan ediyorlar" anlaşılan... Kimse kimsenin bacısı, hanım kardeşi filân değil, gerekenin yapılmasının nedeni de bu olamaz.Eşit haklara sahip vatandaşlara eşit uygulama yapılmalıdır, olay budur.Biri de çıkıp doğru bir lâf etse kurban keseceğim yahu, yetti artık!
Dün İstanbul Conrad Otel'de Türkiye tarafından organize edilen "Medeniyetler İttifakında Kadın" başlıklı uluslararası bir kongre başladı. Başbakan Tayyip Erdoğan ve Devlet Bakanı Mehmet Aydın'in konuşmaları ile açılan kongre bugün de yurt içi ve yurt dışından gelen STK temsilcileri, uzmanlar, akademisyenler ve siyasetçilerin, AP üyesi ve BM örgütleri temsilcilerinin konuşmalarıyla sürecek.Birleşmiş Milletler'in "Medeniyetler İttifakı Projesi"nin uygulanmasında da rol oynayan Türkiye'nin, Kadın sorunlarının ve konumlarının dile getirildiği bir konferans düzenlemesi olumlu bir yaklaşım. Ama... Her konuda olduğu gibi burada da bir "ama" var ve ben dün konferansın tamamını İzleyemesem de dinlediğim kısmında bu "ama"yı açıkça farkettim. Benim yanımda birçok kişinin de farkettiğini birlikte yenen öğle yemeğinde gördüm.Dinlediğim Türk konuşmacılar genellikle medeniyetler ittifakında ortak değerler ve çözümler arayışından çok her ülkenin kendi değerlerinde israrcı olmasından, üstü örtülü olarak Müslüman kadınlara ayırımcılığın, baskının önlenmesinden, Avrupa'nın bize karışmayıp kendi işine bakmasından, egemen kültürlerin hiçbir şeyi tayin etme hakkına sahip olmadığından söz ettiler.Örneğin Mehmet Aydın "Kadının statüsünün yükseltilmesi gerektiğini" söylerken ve eşitliğin önemini vurgularken bir yandan da Hz. Hatice ile Hz. Muhammed örneğini vererek kadının geri kalmasında dinin etkisi olmadığını, Avrupa'nın ve Bernard Lewis gibi isimlerin İslâm'a karşı önyargılı olduğunu, bundan sonra diğer ülkelerde devam edecek konferanslarda bir medeniyetin diğerini aşağılamaması için medeniyetler arası bir eşitlik karan çıkarmaya çalışacaklarını vurguladı.Dayak da gelenekmiş!Alev Alatlı ise "Herkesin 'ben' olmaya, ben olarak kendi değerlerini uygulamaya hakkı vardır" sözünün açılımında "Bir insanın kendi kültürünün şekillendirdiği bir davranış modeli olan 'çocuğuna iki tokat atma' durumu şiddet kapsamında alınmamalı, kurumlar buna karşı çıkmamalı" görüşünü ileri sürdükten sonra içte ve dışta egemen kültürün müdahale hakkının olmadığını savundu.Devamını getirecek olursanız Türkiye'de bazı bölgelerin gelenekleri de "töre cinayetleri" nin kabul edilebilir olduğunu ileri sürüyor. Koca'nın eşine tokat atmasına veya çeşitli şekillerde şiddet uygulamasına da müdahale edilmemeli.Sınırsız özgürlükDemokrasilerin "sınırsız özgürlük" anlamına geldiği yanılgısına düştüğünüzde sonu gelmez. Burada asıl soru şu: Bu kongrenin amacı medeniyetler arasında ortak değerler oluşturarak çatışmayı önlemek ve yakınlaşmayı sağlamak mıdır, yoksa herkesin kendi değerlerini tartışmasız şekilde dayatmasına zemin aramak mıdır?İnsanların "ben" olmaya ve kendi değerlerini, geleneklerini korumaya elbette hakkı vardır ama İslâm ülkelerinde "ortak değer" veya "kendine özgü değer" olarak kabul edilemeyecek, insan ve kadın haklarına tümüyle aykırı, kadını "hakkını korumak" gibi göstererek toplumdan soyutlayan çok sayıda gelenek, kural olduğu da bilinen bir gerçek.Bilinmeyen ise (AB konusunda) bir kuruma, kuruluşa girmeye aday olanların o kurumun kurallarına uymayı peşinen kabul etmesidir. AB tüm aday ülkelerden kendi kuralları yönünde talepte bulunuyor.Bunlar başlangıçta "aşağılama" veya "baskı" gibi gelse de ülkeler belli bir ölçüde uymak zorunda kalıyorlar.Uymayanların örneği Almanya'da kendi içine kapanan, izole yaşayan, entegre olamayan Türk gruplarıdır. Bu şekilde anlaşma, anlaşılma zemininin oluşmasını da önlemişlerdir.Demek istediğim şu; din, dil, temel gelenekler korunarak değişmesi gerekenler varsa değişecektir. Yalnız biz (veya herhangi bir Müslüman çoğunluklu ülke) değil, Birliğe giren Avrupalı toplumlar da çok şeyi değiştirmiştir."İttifak" dediğiniz şey dayatmayla olmuyor.
TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Mustafa Koç, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, CHP'li Haluk Koç ve Kemal Anadol ile YÖK Başkanı Kemal Teziç hakkında "yargıyı etkileme girişimi" iddiası ile başlatılan inceleme durdurulmuş.Rektör Yücel Aslan'la ilgili konuşmalarında suç unsuruna rastlanmadığı için Savcılık soruşturmaya gerek duyulmadığına karar vermiş.Doğru bir karar. Zira bazı özel vatandaşlar için ağzına ve aklına geleni söylemek ifade özgürlüğü sayılıyorsa ve örneğin AKP'li bakanlar veya Başbakan her istediğini söyleyebiliyor, iftiralar bile suç sayılmıyorsa Anayasa'nın eşitlik ilkesine göre diğer vatandaşların da aynı özgürlüğe sahip olması gerekir.Mustafa Koç sadece "Yücel Aşkın'a reva görülen muameleyi onaylamamız mümkün değildir" demişti. Oysa hatırlayalım bakalım Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ne demişti:"Rektör Aşkın hasta ve tutuklu olduğu için aleyhinde konuşmak istemem ama bilim adamı hafiyecilik yapmaz. Üniversite üniversal anlayışın olduğu yerdir. Kimin karısı başörtülü, "şu falan görüşlü' diye fişlemek yanlış. Bu faşist bir mantıktır."Resmen yargıya müdahale ediyor, açıkça yargı sürecinde suçlamada bulunuyor, daha da ileri giderek "faşist" diyor. Yani ilgili hukukçulara "suçluluğun kesin olduğu, ona göre karar vermeleri gerektiği" yönünde baskı yapıyor. Karan verecek hakimlerin, soruşturma yürütecek savcıların geleceği ise "Hakimler ve Savcılar Kanunu" nedeniyle Hükümet'in kararlarıyla yakından ilişkili...Milli Eğitim Bakanı'nın bu konuşmasında suç unsuru yoksa (ve ayrıca ona AKP'nin "yargıya güvenmediği" için kaldırmadığı dokunulmazlık nedeniyle doku-nulamıyorsa) artık hiç kimsenin yargı sürecinde konuşması suç sayılamaz.Hukukta daha önceki örnekler önemlidir, değil mi?''Öbür çocuk'' değil!Beyazıt Öztürk, Cem Yılmaz'ın "talk show yapmak" la ilgili konuşmasında kendisinden "öbür çocuk" diye bahsetmesine kırıldığını açıkladı. Yılmaz'ın kendisine konu hakkında bir telefon bile açmamış olmasına daha çok kırılmış.Ve bunda haklı da... Cem Yılmaz çok sevilen, çok yetenekli ve başarılı bir sanatçı ("stand up"çı, sinema oyuncusu) ama bu sevginin bir nedeni de sahne dışında benzer bir sempatiyi, tevazuyu sürdürmesidir.Öte yanda Beyaz da kendi çapında son derece başarılı bir "talk show"cu. Sahnede stand up tarzı konuşmalarında aynı başarıyı sürdürdüğüne de hiç şüphe yok. O zaman, Türkiye'de bu işi hakkıyla yapan 2-3 kişi olduklarına göre birbirlerine saygı göstermeleri gerekirken burnunu havaya kaldırıp diğerlerini küçümsemeyi, yaptıkları işi hafife almayı Cem Yılmaz gibi aynı mesleği paylaşan akıllı birine yakıştıramayız.Frank Sinatra da zamanında kendi alanında bir kralmış (hâlâ öyle kabul ediliyor) bununla birlikte özel yaşamındaki sevimsiz kişiliği ve insanları küçümsemesi hayranlarının gözünde ona çok şey kaybettirmiş. Benzer örnekler az değildir. Örneğin bir Tom Cruise veya Russell Crowe da aynı nedenle kayba uğramıştır. Russell Crowe'un Oscar'ı kaybetme nedeni bile buna bağlıdır.Cem Yılmaz'ın yerinde olsam hemen Beyaz'ı arayıp ona hata yaptığımı ve üzgün olduğumu söyler, meslektaşımın üzülmesine engel olurdum.Cümlesini duyan herkes anında Beyaz'ı kastettiğini anladı. Cem Yılmaz bir düşünsün; onun yerinde olsa ne hissederdi?Daha da önemlisi; yıllar süren çalışmalar sonunda, yeteneği, emeği, alın teri ile geldiği yerde bunu haketmişş olur muydu?(Not: Sevgili okurlanm, dün "Ermenistan Başbakanı ne demişti?" başlıklı yazımın üçüncü paragrafında, düzeltme yapıldığı sırada -kar nedeniyle erken baskı acelesinden doğan- bir kanşıklık olmuş. "Dizgi"den kaynaklanan hatadan dolayı özür diliyorum. Doğrusu şöyle olacaktı:"... İngilizlerin savunmaya geçme ihtiyacı duymamasının nedeni Avrupa'nın veya başka birilerinin onlara bizim gibi soykırım baskısı yapmaması... Yazarlarının da çıkıp var olmayan soykırım iddialarını gerçekmiş gibi savunmaması. Parlamentolarda kabul edilerek köşeye sıkıştırılmaması..." )