İyi geceler, iyi şanslar!

20 Şubat 2006

Haftanın en önemli filmlerinden biri bu... George Clooney'nin 2. yönetmenlik denemesi olan ve "en iyi özgün senaryo" dalında Oscar'a aday gösterilen "İyi Geceler, İyi Şanslar" Amerika'da televizyon gazeteciliğinin yeni geliştirmeye başladığı 50'li yıllarda, döneminin en ciddi, en açık sözlü araştırmacı gazeteci/yorumcularından olan ve kendini basın özgürlüğüne adayan Edward Murrow'un senatör Joseph Mc Carihy'le, onun "komünist avcılığı" politikası hakkındaki çekişmesini anlatıyor. Medya özgürlüğünü koruma ideali uğruna görevini kaybetmeyi Murrow'la birlikte göze alan bir grup televizyoncunun inatla bu tehlikeli konunun üzerine gitmesi bana göre filmin bir numaralı mesajıydı. Tabii Amerika'da bile soğuk savaş döneminde neredeyse Rusya'dakine yakın bir baskı uygulanmış olması, ulusalcılığın ve özgürlüğün politikacı ile basın tarafından ne kadar farklı algılandığının, o yılların Amerikasında da öncelikli TV beklentisinin entertainment (eğlence) olduğunun görülmesi gibi mesajları da göz ardı edilemez. Tüm olup bitenlerin özeti Ed Murrow'un, filmin girişinde başlayıp finalinde biten, kalabalık bir davetli topluluğuna bir yemekte yaptığı konuşmasında gizliydi (filmin finalini yeterince etkileyici bulmayanlar bu konuşmanın önemini de farketmemişler demektir):"Yazmaktan, konuşmaktan ve "şu anda gözden düşmüş gayeleri' savunmaktan korkan adamlardan olmayacağız" diyordu..."Sorumluluktan kaçamayız, onaylasak da, karşı olsak da sessiz kalamayız, tarihimize, ülkemizin geleceğine sahip çıkmak zorundayız. Eğer insanlar niyetlenirlerse bu televizyon denilen alet öğretebilir, öğretmek, doğru bilgiyi yaymak için kullanılabilir. Eğer TV sadece eğlendirmek için kullanılacaksa yakında kaybedeceğiz demektir" diyordu.İşte bugünün Türkiye'sinde de cesur medyacıların, kaybetmekten korkmayarak aynen bu sözleri haykırması gerekiyor.Olaylara bakın; cinayetler, tecavüzler, lisede kız öğrencilere kadar inen bıçaklama olayları, öğretmenin 5 öğrencisini hastanelik edene kadar dövmesi, askerlerin birbirini işkenceyle öldürmesi, yolsuzluk, yoksulluk, kısaca şiddet ve adaletsizlik alıp başını gitmiş ve öte yanda ilk işi "bu iki büyük tehlikeyi önlemeye yönelik yayın yapmak" olması gereken TV'ler "prime-time"da ve her zaman eğlence adı altında şarkıcı, türkücü, göbek dansçı, ya da cinsellik taciri fırsatçılar tarafından doldurulmuş durumda...Sadece skandallarla, şamatayla elde edilen reytingler ve buna direkt bağlı reklâmlar sayesinde TV'lerimizde düzgün program yapılamaz oldu. İnsanlar neredeyse düzgün konuşmaktan korkar hale geldi.Bu nedenle siyasette olup biten olumsuzlukların, her yaptıkları konuşma ve eylem ayrı bir skandal olan politikacıların yeterince eleştirisi yapılamıyor, belgeseller, eğitim, sanat, kültür programlan hazırlanamıyor.Sorumluluk alırsınız veya susma hakkınızı kullanırsınız... Ed Murrow'un dediği gibi size kalmış. Ama sustuğunuz/sustuğumuz takdirde kaybetmeye mahkûmuz. Bunu aklımızdan hiç çıkarmayalım.Ben sanatçının böylesini severim!Frank Sinatra, Dean Martin, Sammy Davis Jr. üçlüsünün sahne hayatini anlatan oyunu geçen yıl Londra'da izlemiştim. Tabii bazı filmlerini de daha önce... Batılı sanatçıların çoğu sahne arkasında bol miktarda içki içiyorlar. Sinatra ve Martin ise sahnede de sürekli olarak hem içki, hem de sigara içerlermiş.Bizde içmeyenler var, Erol Evgin'in de sahnede olduğu 2.5-3 saat boyuncu içtiği tek şey su... O da nadiren... Yani gücünü alkolden, sigaradan değil, müzikten ve izleyicisinden alıyor. İzleyicisi ise yalnız onun sesinden ve sevilen şarkılarından etkilenmiyor, seçtiği her şarkının sözleri en az müziği kadar büyüleyici. Eski şarkılarda ne anlamlı, ne duygulu sözler varmış ve rahmetli Çiğdem Talu-MelihKibar ikilisinde de ne yetenek... Ertesi sabah Emel Evgin'i aradım ve Akşamdan beri Canım Benim şarkısı dilimize takıldı, ne güzel bir şarkı' dedim. 'Haklısın, bende çok seviyorum o şarkıyı' cevabını verdi. Dinleyin bakın sözlerini: "Sen olmasaydın Ne gökyüzü bu kadar mavi Ne bahar bu kadar güzel Ne şarkılar böylesine duygulu olurduSen olmasaydın Ne yaşamak bu kadar kolay Ne sevmek bu kadar coşkun Ne hürriyet böylesine anlamlı olurduCanım benim sen olmasaydın Ben, ben olmazdım..."Ve şarkı aralarında okuduğu Orhan Veli, Bedri Rahmi, Ümit Yaşar Oğuzcan gibi ünlü şairlerin en güzel şiirleri.Oğuzcan; "Ben güzel gözlü kadınları severim(...) Ben mahzun kadınları severim (...) Ben akıllı kadınları severim (...) Hem nasıl severim, öyle severim işte. İçimde büyük, sonsuz ateşler yanmalı, ölümüm bile o kadın yüzünden olmalı" demiş. Nasıl okuyor Erol Evgin bu eşsiz şiiri, duymalısınız.Yaklaşık 3 saatlik şovun sonunda sahneye gelen genç sanatçı Murat Evgin'in yazdığı şarkıları da dinlemelisiniz, babası ile karşılıklı yaptıkları esprileri de...Uzun lâfın kısası; eğer İstanbul'daysanız bir Cuma akşamı bu şovu mutlaka görmelisiniz... Eğlence, müzik nasıl olur anlamak için...Son yıllarda iyice kaybettik bu zevki, tekrar bulmanın tadına doyulmuyor.

Devamını Oku

Ben sanatçıyı böyle severim!

18 Şubat 2006

Nasıl da özlem duyuyoruz gerçek sanatçıya ve gerçek sanata... Bu ne özlemdir ki kuşaklara hitabetmiş bir müzik adamı hâlâ hangi sahneye adım atsa salonlar dolmakta, bir aylık rezervasyonlar bitmekte ve izleyici şarkılarını çölde susuz kalmış gibi nefessiz içmektedir.Erol Evgin'den söz ediyorum... Ne zaman gitsem onu dinlemeye anlatmadan, paylaşmadan, sizlerin de aynı duygulan yaşamanızı istemeden duramam. Yine duramıyorum.Türk hafif müziğinin ve sanat müziğinin en güzel parçalarını kendi unutulmaz şarkılarıyla birlikte söyleyen, aynı zamanda müthiş bir şov sergileyen Erol Evgin'i dinlemeye bir kez daha koştum Cuma akşamı...Bir kez daha... Bin kez daha olsa yine koşar aynı zevkle dinlerim onu.Sanat dolu bir geceydi; önce Tiyatro İstanbul'un (gala gecesi izleyemediğim için pek üzüldüğüm, ki üzülmekte haklıymışım) Dönme Dolap isimli oyununa, oradan da bütün yerler önceden ayrıldığı ve ben geç haber verdiğim için önce yer bulunamayan ve son dakikada bir masa bulunan Erol Evgin gecesine gittim. "Gecesi" diyorum, çünkü sadece haftada bir gece söylüyor.Olağanüstü güzellikte, ışıl ışıl İstanbul manzarasına sahip nefis bir roof Plaza Otel'in Sky Bar'ı... Böylesi bir müzik ziyafetine çok yakışan bir mekan...Hıncal Uluç orada... Hıncal üç hafta içinde ikinci kez izlemek için gelmiş dostlarıyla (ve galiba son gözdesiyle), öyle mutlu ki adeta şarkılarla eriyip şarkıya karışıyor.Beşiktaş'ın genç ve çalışkan Belediye Başkanı İsmail Ünal eşi ve arkadaşlarıyla orada... Bir başka masada kısa süre önce bana Vatan cılar Erol Evgin i çok seviyorlar" diyen Nazlı Ilıcak annesiyle birlikte oturuyor; belli ki o da Evgin'i "Vatan'cılar" gibi takdir etmekte... Ve iğne atsanız yere düşmeyecek bir salon...İstisnasız herkes müziğiyle, güftesiyle her biri birer sanat eseri olan bu aşina, bu "birlikte büyüdükleri" sarkılan söyleyen etkileyici ve sıcacık sese eşlik ediyor. Yanımda oturan değerli dostlarım Dr. Cengiz Aslan ve eşi Nilgün Aslan'a eğilerek O da bizim Frank Sinatra'mız' diyorum. Başlarını sallayıp gülümseyerek onaylıyorlar.Yarın devam edeceğim...Avrupa düzeyinde tiyatro mu istıyorsunuz?Şu günlerde öyle çok konu var ki yazacak, hiç aralıksız yazsak bitiremeyiz. Hele bana bu köşe asla yetmez, bir kaç sayfa isterim. Ama kararlıyım bu Pazar'ı sanata ayıracağım, sanatın en iyisine...Tiyatroya yaptığı katkılarla ve her yıl çevirisini/yönetmenliğini yaptığı oyunlarla tiyatronun vazgeçilmez ismi haline gelen Gencay Gürün ü ve oyunlarını anlatan meslektaşlarımız "O yaparsa en iyisini yapar" derler.Derler ama nedenini anlatmazlar, işte o nedeni ben yakın bir arkadaşı, dostu olma ayrıcalığıyla size söyleyebilirim.Gencay Gürün boş zaman geçirmez, Avrupa başkentlerinin büyük tiyatrolarında veya Broadway'de sergilenmiş oyunları, ünlü eserleri okur, izler, izlerken not alır, beğendiklerini seçer, çevirisini yapar... Bunlan yaparken kafasında rollere en uygun sanatçıları da çoktan belirlemiştir. Yaz tatillerinde bile herkes dinlerken o "gelecek sezon" sahneleyeceği oyunların peşindedir.Öyle olunca sonuç da böyle oluyor işte... Hiç bir şey tesadüf değil. Böyle büyük ve kalıcı başarılar tesadüfen olmuyor.Daha galasının ertesinde basında büyük övgüyle yer alan Dönme Dolap da aynı titizlik sonucunda ortaya çıktı. Paris'te başrolünü Alain Delon'un oynadığı oyunu, kendisinin başroller için düşündüğü sanatçılarla; Cihan Ünal ve Berna Laçin'le birlikte giderek orada izlemesi 2005 yılının Şubat ayına rastlıyor. Tam bir yıl önce... O gün bugündür gelişmekteydi Dönme Dolap...İşte yine biletlerin haftalar öncesinden bittiği bir oyun böyle ortaya çıktı.Cihan Ünal ve Berna Laçin'in "Ancak bu kadar güzel oynanabilirdi" dedirten muhteşem performansları için yalnız benim değil, hiç bir izleyici veya yazarın olumsuz bir eleştirisi olabileceğini sanmıyorum.Cihan Ünal, TV'de "Kadın İsterse" dizisine başladığında, sanat yaşamı boyunca dram türü oyunlarda rol aldığı için komediye uymayacağını söyleyen yazarlar olmuştu. Ünal, dizide büyük bir başarı kazanarak bu iddiaları yalanladı. Dönme Dolap, her role uyacağı ve aynı başarıyı sürdüreceğinin ikinci ve kesin kanıtıdır. Usta sanatçı "Barda tanıştığı genç kadınla macera yaşamak isteyen ama yüzüne gözüne bulaştıran komik evli erkek" rolünde ismine yakışacak kusursuzlukta bir oyun çıkarıyor.Berna Laçin bugüne kadar gördüğüm en başarılı oyununu sergiliyor. Daha önce zaman zaman göze batan abartılar, aşın mimikler tümüyle kaybolmuş, "zaman, deneyim, yetenek" sentezi belirgin şekilde ortaya çıkmış.Konusuyla, rejisiyle, sanatçılarının başarısı, dekoru, kostümü kısacası tümüyle gerçekten ödüllere lâyık bir oyun.Kaçırmayın derim. Dönme Dolap orada, dönüyor... Siz de atlayın!

Devamını Oku

Demir Çeneli Melekler

17 Şubat 2006

Bu konu yalnızca kadınları değil, insan haklarına inanan her vatandaşı yakından ilgilendiriyor. İnsan hakları sağlanmadığı, uyarılar dikkate alınmadığı için Türk kadını yaşamın her alanında bilinçli olarak geri bırakılıyor, şiddetin her türlüsüne uğruyor, cinayetlere kurban gidiyor, Batman'da olduğu gibi intihara zorlanıyor.Türkiye'nin önemli sivil toplum kuruluşu, kadın örgütü temsilcileri ilk kez Birleşmiş Milletler toplantısına katılamıyorlar' diyerek bitirmiştim dün.Toplantı 27 Şubat'ta Newyork'ta yapılacak. Ve 1990'lı yıllardan bu yana her toplantıya Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı ile birlikte katılan, resmi delegasyonda davetli olarak yer alan, uçak biletleri de devlet tarafından ödenen kadın örgütü temsilcileri, hukukçular bu yıl ilk kez Bakanlık tarafından çağrılmamışlar.Bu çok çok önemli bir olay ve nedenini sormak da sadece STK'ların değil, bugüne kadar sorunları onların gayretleriyle çözülen 35 milyon Türk kadının da hakkıdır. Aralarında TCK Kadın Platformu, TKB, CEDAW Sivil Toplum Yürütme Kurulu, KA-DER, Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Vakfı, KAMER Kadın Merkezi Derneği, TOGEDER, MOR ÇATI, Medya İzleme Grubu, İRİS Eşitlik Gözlem Grubu gibi büyük kuruluşlar yanında çeşitli illerden yerel kadın dernek ve vakıfları (54 kadın kuruluşu) ile üniversite öğretim üyelerinin ve hukukçuların bulunduğu 208 kadın hakları savunucusu ortak bir basın açıklaması yaptılar.Açıklamada; "Medeni Kanun ve Ceza Yasası değişikliklerinin yapılmasında" ve diğer kadın sorunlarının çözümünde rol oynayan kadın örgütlerine Bakan Nimet Çubukçu'nün dava açması ve onlardan "Bazı kadınlara karşıyım" diye söz etmesinin "bazı kadınları" değil bütün kadınları, Türkiye'nin en büyük ve yaygın sivil toplum örgütlerini birleştirdiği anlatılıyor.Zira bu dava Anayasalın 10. maddesinde yapılan değişikliklerle ilgili kampanya sırasında kadınlar lehine pozitif ayırımcılık uygulanması ve kota talebine karşı çıkan milletvekillerine yollanan fakslara karşı açılmış bir dava...Kısacası, toplu olarak kadın hareketinin ortak bir kampanyasını durdurma amacını taşıyor ve muhatabı da "birkaç kadın" değil kadın kuruluşlarının yöneticileri...Başbakan'a göre ''kota'' hakaret! Başbakan "Kota kadınlara hakarettir"diyor, neden; çünkü kota Meclis'teki kadın sayısını arttırmak için yapılan pozitif bir ayırımcılık. Peki bugüne kadar yıllardır TBMM'yi erkek milletvekilleriyle, hükümetleri erkek bakanlarla doldurmak, kadının siyasete katilim oranını İsla-mi rejimle yönetilen veya en geri kalmış ülkelerden bile daha düşük tutmak kadınlara hakaret değil de, onlara eşit haklar tanımak neden hakaret olsun? Tamamen yanıltmaca...Bakan Nimet Çubukçu, görünüşe göre Tayyip Bey'in görüşünü destekliyor. Açtığı dava ve "cinsiyet kotasının hiç bir ülkenin yasalarında olmadığı" iddiasına bakarak bunu düşünmek mümkün... Aslında Sayın Çubukçu KA-DER'in kitaplarına veya intemete bir göz atsa kotanın İsveç, Fransa, Arjantin, Fas, Tayvan, Ruanda, Uganda, Hindistan, Güney Afrika ve daha bir çok ülkenin yasasında olduğunu görecek. Örnek verelim: Avusturya'da: Yüzde 33.9, Arjantin'de: Yüzde 34.1, Avustralya'da: Yüzde 24.7... Bu rakamlar hızla artacaktır, Türkiye'de ise baştan engelleniyor.Olay sadece "kota"yla bitmiyor, bu toplantılarda STK temsilcileri yılların verdiği birikim ve deneyimleriyle kadınlar aleyhine yapılan tüm ayırımcı uygulamaları, yasaları tartışıyorlar. Diğer ülkelerin kuruluşlarıyla ortak kararlar alarak bildiriler yayınlıyorlar.Kısacası bir ülkenin kadın bakanı değil, bütün hükümet onlara karşı olsa bile bu uluslararası toplantılara katılmaları engellenemez. Kendilerininkinden farklı görüşler sunduğu için sivil toplum temsilcileri susturulamaz.Bu yıl BM toplantısına katılmalarının önlenmesi ise Türkiye'de "susturulduğunu" gösteriyor. Eğer bu ülke baskı rejimiyle değil demokrasiyle yönetiliyorsa ve eğer "Kadından Sorumlu Bakan" toplumun kadın kuruluşlarına karşı değilse (ki asıl bu hiçbir ülke de görülmemiştir) söz konusu karar değiştirilmelidir.Tek bir görüşün, "Kotaya karşıyız" veya "Namus cinayetlerinde cezaların arttırılmasına karşıyız" görüşünün Birleşmiş Millet-ler'de 'Türkiye'nin görüşü" olarak empoze edilmesi kabul edilir bir durum değildir.Ben sivil toplum kuruluşlarının yerinde olsam Demir Çeneli Melekler filmini Moviemax'tan alır ve mutlaka izlerdim. Bizde de zamanı geldi galiba!

Devamını Oku

Sultan' ın ölümü tümüyle devlet hatası!

17 Şubat 2006

Onun acı hikayesini okurken hepinizin benim gibi, bu babasız büyüyen ve henüz 13 yaşında olan kızın uğradığı cinsel tacizlerle ve sonuçta öldürülmesiyle sarsıldığınızı biliyorum.Sultan, canavar eniştesinin kendisini ne kadar iğrenç biçimde taciz ettiğini geçen Aralık ayında Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şubesi'nde anlatmış. Suçlu A.D, ablanın da olayı doğrulaması ile gözaltına alınmış. Ama abla 15 gün sonra ifade değiştirerek şikayetinden vazgeçmiş.Ve koca serbest... Sultan'ın, o küçük kızın ağlayarak anlattığı taciz olayları hiç dikkate alınmamış. İşte bu noktada Adana Barosu 2. Başkanı Soner Çetin'in söyledikleri tümüyle acı gerçeği anlatıyor: "Devlet, taciz şikayetinden sonra ne olursa olsun çocuğu koruma altına almalıydı. Avrupa'da böyle bir taciz olsaydı bırakın tacizciyi, kendi ailesi bile çocuğa yaklaşamazdı."Aynen böyle... Avrupa ülkelerinde çocuğun tek bir şikayeti veya ailenin tek bir ihmalinin görülmesi çocuğun derhal devlet korumasına alınıp evden uzaklaştırılması ve aile hakkında kamu davası açılması için yeterli. Yani aile 15 yaş altındaki çocuğu korumanın tercih değil, her şart altında zorunluluk olduğunun, bunu yapmadığı anda başının derde gireceğinin bilincinde...Türkiye'de ise bu yapılmadığı gibi çocuğun şikayetine rağmen suçlu serbest bırakılıyor, bırakılmasaydı Sultan bugün hayatta olacaktı!Son okuduğumuz haberlerden biri "ABD'de 16 yaşındaki anne katiline müebbet hapis cezası verildiği" idi. Gördüğünüz gibi "yaşı küçük" diyerek hasta ruhlu insanlan toplum içine salıvermiyorlar. Türkiye'de ise yalnız 18 yaşından küçük tecavüzcü ve katiller değil, büyük olanlar da ya tutuksuz yargılanıyor veya bin çeşit indirimlerle cezalan hafifletiliyor.Devlet şiddeti önlemekle, kanunlarını doğru uygulamakla; böylece vatandaşların "intikam" duygusunu önlemek ve hepsinin can, namus güvenliğini de sağlamakla yükümlüdür.Bunu yapmayan devlete karşı da kamu davası açılmalıdır. Örneğin Adana Barosu 2. Başkanı Soner Çetin'in ihmalini açıkladığı aile ve devlet için neden dava açmadığını ben merak ediyorum.İlk şikayette suçluyu tutuklamayan devlet de bunun hesabını vermelidir, önlem almayan aile de...Bu olayları haber olarak okuyup geçemeyiz. Sonuna kadar gitmediğimiz takdirde masum kızlar, çocuklar tecavüze uğruyor ve öldürülüyorlar. Devlet, Sultan'in ölümünü önleme görevini yapamadı, hiç değilse bu acımasız tecavüzcü katile (cinayet suçu kesinleştiği takdirde) diğerlerine de örnek teşkil edecek müebbet hapis cezasını versin. Bunu yapmak zorunda!Demir Çeneli Melekler!"Iron Jawed Angels" adıyla gösterildi televizyonda... Demir Çeneli Melekler, 20. yüzyılın başlarında Amerika'da kadınların "seçme ve seçilme hakkı nı kazanmak için verdikleri toplu mücadeleyi anlatıyor. Önce birkaç kadın haklan savunucusu kadın tarafından başlatılan kısa süre sonra ise bütün kadınların sahiplendiği davada ellerinde pankartlarla Beyaz Saray'ın önünde 24 saat nöbet tutmaktan, hapse atılmaya, cezaevinde haftalarca toplu açlık grevi yapmalarına kadar her eylem mevcut. Ve aralarında bir senatörün karısı bile var.Sonunda toplumun erkekleri ve parlamento da onların haklılığını kabul ediyor, davayı kazanıyorlar.İzlerken Türkiye'de son yıllarda büyüyen ve birçok kadın sorununun çözümünü sağlayan kadın hareketini, kadın örgütlerinin, kadın hukukçuların başarısını, Medeni Kanun ve TCK değişikliklerindeki dayanışmayı; "tecavüzcüleriyle evlensinler" diyen iki kanun hazırlayıcı profesör tarafından bana açılan davalan ve en ünlü kadın avukatların, STK temsilcilerinin beni gönüllü olarak savunmalarını düşündüm... Son yıllarda sayısı hızla artan kadın kuruluşlarının önemini de...Biz henüz açlık grevi, cezaevi kısmını yaşamadık ama (bu gidişle o da gerekebilir yani) çok ciddi bir mücadele verildi Türkiye'de ve bunda STK'ların payı çok büyüktür.Ama işte bu başanlı kadın örgütleri 27 Şubat 2006'da başlayacak olan ve "kadına karşı ayrımcılık, kota" gibi önemli konuların tartışılacağı Birleşmiş Milletler toplantısına ilk kez gidemiyorlar.Nedenini yarın anlatacağım.

Devamını Oku

Baykal sürmanşette, ya diğerleri?

16 Şubat 2006

Şurası muhakkak ki hükümetler muhalefet partilerinden daha çok eleştirilir. Bununla birlikte elbette yolsuzluk, mal beyanı gibi konularda bütün lider ve siyasetçilere aynı soruların sorulması, cevaplarının da millet tarafından bilinmesi gerekir. Özellikle de 18 milyon yoksulu, 1 milyon aç insanı olan ülkede.Sabah Gazetesi dün Baykal'a "O hisse senetleri nerede Deniz Bey" sorusunu sürmanşetten vermişti. Sahip olduğu İş Bankası hisse senetlerinin 1991, 95 ve 2006'daki mal beyanlarında farklı olduğu söyleniyor ve "Beyan edilmeyen, bugün değeri 4 trilyonu bulan hisseler ne oldu?" sorusu soruluyordu.Ev var mı, yok mu?"Kadın Sığınma Evleri" ile ilgili soru önergesini yazdığım CHP izmir Milletvekili Erdal Karademir, dün bir de "Başbakan malvarlığında kaçak evlerini unuttu mu?" başlıklı basın açıklaması yapmış. Şöyle diyor: "Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın internette yayınlanan mal varlığında üzerine kayıtlı bir evinin olmadığını açıklamasıyla tüm gözler '10 aylık hapis cezası aldığı Sultanbeyli ile Üsküdar'daki kaçak evlere' çevrildi(...) Her fırsatta 'saklayacak, gizleyecek bir şeyimiz yok' diyen Başbakan'ın gizlediği bilgiler 'İşte o tapu' başlığı ile basın tarafından ortaya çıkarılmış bulunuyor (Akşam Gazetesi, 12 Şubat 2006). Buna göre Başbakan'in oturduğu villa 15 bin metrekare yüzölçümlü ve 29 ortaklı parsel üzerinde kaçak inşa edilmiş durumda ve ağabeyi Mustafa Erdoğan'a ait."Açıklamada bundan sonra Başbakan'in kaçak yapılarla ilgili "Adam yapmış 1 milyon dolarlık villa ama gayrimeşru. Gidiyor arasıra zabıtaları okşuyor, iş böyle oluyor" sözleri, kaçak villada kira verip vermediği, bunun vergisinin alınıp alınmadığı soruları yer almış.Sultanbeyli'de "10 aylık hapis cezası kararına neden olan" kaçak yapıya ve 30-35 milyarlık Franc Müller saatine mal beyanında neden yer vermediği de diğer sorular... Başbakan İstanbul ve Rize'deki iki arsasına toplam 50 bin YTL değer biçerken 30-35 bin YTL'lik saati beyan etmemesinin nedeni unutkanlık mıdır, yoksulluktan geldiğini söyleyen Başbakan bunu nasıl unutur, merak etmiş Erdal Karademir.Ben de belki Baykal'a soran gazete Tayyip Bey'e de sormak ister diye basın açıklamasını buraya aldım.Hisse senetlerine ne olduğu sorusunun cevabını merak edenler, tapulu evlere ne olduğunu, bir başbakanın "sakıncalı bulduğu halde" neden kardeşine ait kaçak yapıda oturduğunu da, kısa sürede edinilen trilyonluk servetleri de merak edebilirler.Tek bir lidere sorup diğerlerinin açıklamalarını anında kabul etmek objektif habercilik ilkesine uymuyor.Anketler iyi mi, kötü mü?Okurlarımızın da seçim anketleriyle ilgili soruları var:1- Soruları cevaplayanların bulunduğu yer veya kurumlar2- Yaşları, işleri ve siyasi görüşleri3- Bir önceki seçimde hangi partiye oy vermiş oldukları...Bu soruların cevaplarının anketlerle birlikte verilmesi gerektiğine inananların sayısı az değil. Bunlardan biri şöyle diyor:"Acaba denekler ağırlıklı olarak belli bir partiye oy veren vatandaşlardan mı seçiliyor, yoksa başka parti seçmeninden o partiye kayma mı var? Veya bazı seçmenler iktidar partisini böylece inandırıp erken seçime mi göndermek istiyor, bunları anlamamız lâzım."Aslında bu sorular anket sonuçlarını okuyan herkesin aklına gelebilir ama bence sonuçların düşündürdüğü en önemli şey DYP ile ANAP'ın birleşmesi gerektiği... Ancak o zaman güçlü ve yeni bir muhalefet partisi şansı ortaya çıkar.Eğer bu partilerin liderleri de sonuçtan "zorunluluğu" okuyor ve (biraz özveri ile) değerlendirmeyi düşünüyorlarsa ne âlâ...Düşünmüyor ve parti küçük de olsa "liderlik gücüne sahip olmayı" yeterli görüyorlarsa hiç değilse anketler sayesinde bu kez şaşırmayacaklar. Geçen seçim öncesi anket sonuçlarına pek inanmamışlardı da...

Devamını Oku

Kadınlar ortada yok... Ve bir erkek!

15 Şubat 2006

CHP İzmir Milletvekili Erdal Karademir her zaman Meclis'e yerinde ve güzel soru önergeleri verir ve bunları yazarlara da gönderir. Son gelen önerge Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu için verilmiş, konu: Kadın sığınma evleri...Hani şu, son dönemde de yenisi açılmayan ama mevcutların ismi "Türk kadını onurludur, sığınmaz" denerek "Kadın Konuk Evi" ne çevrilenler...Erdal Karademir önce 5393 sayılı Belediye Yasası'nın 14. maddesinde "Büyükşehir belediyeleri ile nüfusu 50.000'i geçen belediyelerin" kadınlar ve çocuklar için koruma evleri açmasının görev ve sorumlulukları arasında sayıldığını hatırlatıyor. Sonra da CEDAW uluslararası sözleşmeşinin gereğini... CEDAW Komitesinin hükümetten sığınma evlerinin yaygınlaştırılmasını, bunların açılma kararının yerel yönetimlere bırakılmamasını ve hükümet tarafından üstlenilmesini istediğini...Ve soruyor: "Bu istek doğru ise, söz konusu talebe ilişkin ne gibi bir çalışma gerçekleştirilmiştir?"... Karademir aynı önerge içinde belediyelerin ekonomik kaynaklarının sınırlı olması ve birçok başka nedenle konunun belediyelere bırakılmasının doğru olmadığını vurguluyor, belediyelerin elinde bu iş için program, uzman personel ve denetim imkânları olup olmadığını, bu yasa kapsamında açılan sığınma evi olup olmadığını da soruyor.Tümüyle çok doğru, hatta bugüne kadar gereken önem verilmediği için veya STK'lar seslerini yeterince duyuramadığı için geç kalmış sorular.Meclis'te o kadar kadın milletvekili varken konunun bir erkek tarafından ısrarla gündeme getirilmesi ilginç. Ama öte yanda kadının insan hakları ve şiddete uğrayan kadınların korunmasında kadın/erkek ayırımı olmayacağı da bir gerçek.Erdal Karademir'e teşekkürler. Bir de yine CEDAW, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer sözleşmelere uymayan dev bir Medeni Kanun haksızlığı var. Ecevit Hükümeti döneminde bir gece yarısı gizlice Meclis'ten geçirilen, "Yasalar geriye işlemez" yalanıyla 17 milyon kadına haksızlık yapan Mal Rejimi Yürürlük Maddesi.Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'in bu konuda sözü vardı ama kadınlara bir türlü sıra gelmiyor.Karademir bu konuyu bir soru önergesine çevirirse haksızlığa uğrayan kadınlar ona minnet duyacaklar.Kimbilir belki böylece ülkenin kadın nüfusu sonsuza kadar beklemekten de kurtulur!Özür ketçap değildir!Geçen akşam Comedymax kanalındaki Becker isimli dizide çok hoş bir espri vardı, Doktor Becker'in devamlı gittiği restoranın sahibi olan genç kadın Doktor'a şöyle diyordu:"Özür dediğin şey ketçap gibi değildir. Bir hatayı sık sık tekrarlayıp üstünü özürle örtemezsin""Özür dilemek büyüklüktür" deriz, özürleri genelde kabul ederiz ama gerçekten de her üç günde bir aynı hatayı tekrarlayan birinin özrü ne kadar geçerlidir bilmem.Nereden aklıma geldi; Tayyip Erdoğan'ın, "devleti temsil eden birine" ve hatta "milleti de temsil eden bir başbakana" yakışmayan argolu konuşmalarının en argosuna muhatap olan çiftçi tam bir U dönüşüyle özür dilemiş. Gerçi özrü fazlaca "iktidar-muhalefet" vurgusu içeriyor, üstelik "Başbakan'in çiftçiye müjdeli haber vermek için Mersin'e gittiğini bilmediği için onunla böyle konuştuğunu" söylüyor ama yine de aferin... Vatandaşların da düzgün bir üslupla şikayetlerini siyasetçiye iletmeleri daha doğrudur. Peki şimdi özür sırası Başbakanda mı? Her ne kadar böyle ciddi mevkiler için mazeret olamazsa da sinirli olduğu için böyle konuştuğunu söyleyen Başbakan, olgun davranarak özür dileyen çiftçiden sonra bu ve diğer argo sözleri için toplumdan özür diler mi?Bir soru daha var aklımda...Erdoğan bu tartışmadan sonra bazı tarım ürünlerinin primlerinin yükseltildiğini açıklamış... Bu acil değişikliğin nedeni çiftçiye verdiği tepkinin bütün çiftçileri kırdığı düşüncesinin etkisi mi, yoksa yakında seçim mi görünüyor ve seçim yatırımı yapılıyor sorusunun cevabını da merak etmiyor değilim.Köy okullarına yardım!Show TV'nin 4 trilyon toplanan okul kampanyası harikaydı. Biz de kendi çapımızda gayreti sürdürüyoruz...Meğer köy okullarından gelen yardım isteklerine cevap verecek bir kuruluş varmış. Haberimiz olmadığı için ben hep bu köşeden haber veriyorum, okurlarım da eksik olmasınlar adı geçen okulları donatıyorlar.Merkezi İstanbul'da olan ve Ankara ile İzmir'de de şubeleri bulunan Köy Öğretmenleri ile Haberleşme ve Yardımlaşma Derneği 2000 yılında Olimpiyat Komitesi'nin "Fair Play" ödülünü almış. Hak etmişler, bundan daha iyi "fair play" olur mu?Derneğe; üyeler, bağışsever vatandaşlar, Vehbi KoçVakfı ve Washington Türk Kadınlar Derneği destek oluyor. Keşke diğer büyük kuruluşlar, iş adamları ve STK'lar da olsa... Herkes üç kitap, biraz para, bilgisayar vs. yardım yapsa kaç okul donatılır...KÖYHD bu güne kadar 36 köy okulu, bir kız öğrenci yurdu, bir anaokulu ve ana sınıfı, 87 okul kütüphanesi, 27 okula fen laboratuvarı yaptırmış. Birçok köy okulunun ders araç-gereç ve kitap ihtiyacını karşılamış, çok sayıda ortaöğretim ve üniversite öğrencisine burs sağlamış.Yardım talep eden okulların müracaat etmesini istiyorlar. Adres: İskenderoğlu Sokak, Onur Apt. 17/3 Şişli, İstanbul. Tel: 0212 247 59 05

Devamını Oku

Bu erkekler kesin Mars'tan!..

14 Şubat 2006

Anneler Günü, Babalar Günü, Kadınlar Günü, Sevgililer Günü gibi özel günlerde üreticiler ve pazarlayıcılar tarafından yapılan "tüketici istismarı" na karşı çıkabilirsiniz. Ki bunu yaptığınızda "küresel bir karşı çıkma" dan söz etmelisiniz zira hemen hemen bütün dünya ülkelerinde bu günler aynı şekilde kutlanıyor, çoğunda istismarın boyutu bizdekinden çok daha fazla...Ama "Sevgililer Günü'nde kadınlar heyecanlanırken, erkekler sıkılıyor... Bu günü kutlamak zorunda kalmak onları bunaltıyor" derseniz anlamı (hem siz, hem de söz konusu ettiğiniz erkekler) tamamiyle kaçırmışsınız demektir.Yazılarını zevkle okuduğum sevgili meslektaşım Haşmet Babaoğlu iki gün üstüste bunlan yazdı... Erkeklerin "öfff gene 14 Şubat geliyor", "Öfff, kaçmak yok, kutlayacağız" tepkilerini...Dün "En 14 Şubatçı erkekte bile; 14 Şubat'ı 'manitaya yaranmak' veya 'karısına hâlâ aşık görünmek' için kaçınlmaz fırsat olarak gören erkekte bile gözlemliyorum bu sıkıntıyı" diyordu Babaoğlu.Ben de "Yanlış" diyorum... Yanlış olan ne; böyle düşünen erkeklerin (ve sevgililerinin veya eşlerinin ki eşler de sevgili olabilir, neden olmasın?) Sevgililer Günü'nü kutlamaları...Sevgililer Günü aşıklar içindir. Gerçekten aşkla sevenlerin birbirine zaman ayırması, birlikte romantik, başbaşa anlar geçirmesi, belki bir kırmızı gül ve bir kutu çikolata, belki bir küçük armağanla "sevgilisinin o olduğunu" anlatması, o gün sevgiyi, aşkı düşünmeleri içindir. Ve bunu yapmak gerçek aşıklara, sevgililere asla bir yük gibi gelmez.Aksine, nasıl ki ailenizin, arkadaşlarınızın sizi hatırladığı, her gün olduğundan daha çok özen gösterdiği doğum günleriniz hiç bitmesin istersiniz Sevgililer Günü de sevenler için böyledir."Bitmesin, beni sevdiğini, sevgilisi olduğumu birkaç kez daha söylesin. Hayatın hızlı temposu içinde çok sık duyamadığım (ve "Beraberiz ya, bu seni sevdiğimi gösteriyor"la yetindiğim) sevgi sözcükleri, davranışları beni mutlu ediyor... Senede bir veya iki gün şımarmak, şımartılmak, kısacası özenle düşünülmek istiyorum", işte sevgilinin düşüncesi budur.Veya bu olmalıdır. Değilse eğer o ya gerçek aşk değildir ve riyakârlık yapılmaktadır veya aşk küllenmiş, eski anlamını yitirmiştir. Birinci halde zaten o erkek ve kadınlar "Sevgililer Günü kutlaması" iki yüzlülüğünü hiç göstermesinler. Yaptıkları kendilerine de, yanlarındaki kadına da yalan söylemekten başka bir şey değil... İkinci halde, yani "aşkın eski heyecanını yitirmesi" halinde bile erkeğin "Öff" diyerek de olsa azıcık zahmete girmesi ve en azından sevdiği insana bunu söyleyerek kutlaması o aşkın tazelenmesini sağlayabilir. Değer yani...Erkeklerin birçok konuda, hatta hemen hemen her konuda olaylara kadınlardan farklı açı ile baktıklarını, kadının duygusallık boyutunu da yakalayamayacağını biliyoruz. Beyinler farklı işliyor ("nasıl farklı" ona girmeyelim, tartışma büyür.) Ama, gerçek aşktan söz ediyorsak zaten o sevgiliyi "manita" olarak adlandırmazsınız. Onu gelip geçici bir ilişkiden daha saygın anarsınız.Haşmet Babaoğlu'nun ikinci örneğine bir şey diyemeyeceğim. Karısına aşık olmadığı halde hâlâ aşık görünmek için 14 Şubat kutlamaya kalkan bir erkek gerçekten acınacak durumdadır. Ona ne Sevgililer Günü'nden?Madem ki Haşmet Bey erkekleri genellemiş, ben de (hiç sevmem ama) kadınlar için bir genelleme yapayım: Hediye, özel program gibi zahmetlere gerek yok beyler. Siz geriye kalan 364 günde onları incitmeyin, kıskançlıklarla, kaprislerle üzmeyin, aldatmayın, saygılı olun. Birlikte soluduğunuz havada "sevgi" yaşayabilsin, ondan sonrası kolay. Seven kadına tek bir kırmızı gül ve içten bir öpücükle kutlama yeter de artar bile...Aşıkların Sevgililer Günü'nü kutluyorum.Yalnızca "sevmeyi bilenler'in!(Not: Şu yandaki "4 dakikada aşk" haberi şüphesiz erkekler için doğru. Kadınların bu kadar çabuk aşık olabildiğine hiçbir araştırma beni inandıramaz. "Güzellerin maço sevdiği"yalanına da.)Vatandaş dinlemenin adabıBana önce haberci arkadaşım Sultan Polat tarafından verilen, sonra da bir okurum tarafından aynı gün içinde gönderilen iki fotoğraf. Karşılaştırma internette yapılmış, gazeteler haber olarak kullanırlar mı bilemem ama bence çok yerinde bir karşılaştırma...Sizlerin olduğu kadar vatandaşa parmağını sallayarak ders veren, hakaret eden Başbakan Erdoğan'ın da görmesi gerektiğine inanıyorum.

Devamını Oku

Din kavgası mı başlatılacak?

13 Şubat 2006

İşte bütün çırpınmalarımız bu yobazlığın, bu dehşet verici görüntülerin 21. yüzyıl Türkiye'siyle de özdeşleştirilmemesi için...AB'ye girelim girmeyelim, medeni dünyanın Türkiye'yi; insanları din adına, İslâm adına idam eden, kolunu bacağını kesen, kadını önce türbana; sonra kara-çarşafa ya da burkaya sokmak için dini kullanan ve bir adım ötesinde kadının yalnız başına evden çıkmasını, araba kullanmasını, çalışmasını yasaklayan anlayıştaki ülkelerden olmaması için...Suudi Arabistan gibi, kadının sözünü söz saymayan, onun adına ailesinden bir erkeğin konuşmasını isteyen, İran gibi, erkeklerle konuştu diye yüzlerce kadını aynı anda hapse atan ülkelere benzememesi için...Din istisman bir kere başlayıp devlet kurumlarına ve yönetimine karıştırıldığı zaman olaylar türbanla bitmiyor. Papazlar öldürülüyor, yobazlar başı açık kadınlara saldırıyor.Konya'da Hz. Muhammed karikatürlerine tepki yürüyüşü yapan, saçı sakalına karışmış, görüntüsü aynen "kadınları recm eden yobazlar"a benzer bir grup, kadın gazeteciye sataşmış, başı açık olduğu için "toplumu tahrik ettiğini" ileri sürerek ve ona "kahpe", "kafir" diye bağırarak taş atmış. O arada mikrofondan Kur'an okunduğu duyulmuş.Tesadüf olamazEksiksiz bir "vurun kahpeye" dönemi başlatıldı. Bunlar tesadüf olamaz ve uzun süredir gelişmeleri endişeyle izleyen halkın, Başbakan ve bakanlarının "türban, imam hatipler, yargı kararları" gibi konulardaki tehditkar, kışkırtıcı konuşmalarıyla olaylar arasında bağlantı kurmaya her türlü hakkı vardır.Başbakan "Sabrımızı taşıtmayın diyerek "taştığı takdirde kötü olaylar olacağı" mesajını verirken aynı anda "kötü olaylar olmaya" başlıyor. Aynı sıralarda Dışişleri Bakanı ve Başbakan "Danıştay kararı"nı "Yakında evlere, oruç tutanlara da yasak getirirler" şeklinde akıl almaz bir kışkırtıcılıkla yorumluyorlar.Dün, siyasetçilerin üslubunun önemini vurgulamış (açıkça söylememiştim ama) köşe yazarlarının konuşmalarını alıp basına aynısını tekrarlayamayacaklarını, bunun çok tehlikeli olacağını söylemiştim. Aynı zamanda laikliğin onların söylediği gibi "inananlara" veya "türbana" değil "tüm dini simgelere" kurallar getirdiğini ve belli bir dinin, inancın devleti ele geçirmesini önleme amacını taşıdığını yazmıştım.AKP'li belediyelerin Ramazan'da bazı belediyelerde ve belediyeye ait mekânlarda gün içinde yemeği yasaklaması benzeri örnekleri zaten görmüştük ama din devletin içine girdiğinde, tüm sorunlar bırakılıp halk din üzerinden kışkırtıldığında ve baskı ve saldırılarla laiklik ortadan kalktığında gelecekte olabilecekleri "taşlanan başı açık gazeteci" örneğiyle daha net görmek mümkün. Laikliğin olmadığı yerde demokrasi mümkün değildir.Aynı baskı ve saldırıların okullarda, devlet dairelerinde başı açık kadınlara yapıldığını düşünün. Dinci gazetelerin başı açık kadınlar için "Mamalar" diye manşet attığı, başı kapalıları "namuslu" sayarken açıkların "fahişe" olduğunu yazdığı bir ülke burası... Bu kışkırtmalarla neler olmaz?Darbeler Türkiye'ye çok şey kaybettirdi, provokasyon ölçüsü ne olursa olsun bu kez sivil toplum insiyatifi elinde tutmak ve çözümü kendisi bulmak zorunda...AKP yönetiminin konuşmaları, Erbakan'ın "Kanlı mı olur, kansız mı bilemeyiz" cümlesini hatırlatmaya başladı, olaylar tırmanıyor. Hükümet ülkeyi karıştırmak, orduyu kışkırtmak ve bu millete bir kez daha zehir içirmek niyetindeyse seçime gitsin.Değilse işini yapsın, sorunlarını sessizce Meclis'te halletsin. 21. yüzyılda Madımak veya Kubilay olaylarının benzerini yaşamak Türk insanının tercihi değil. Zaten dünya önünde kötü olaylarla yeterince anıldık, bir de bu rezalete ihtiyacımız yok.

Devamını Oku