Van Savcısı'nın (ismi özellikle kullanmıyorum, sansasyonel haber yaratarak adını duyurmak isteyenlere hizmet olmasın) Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt'ı suçlayan iddianamesi gündeme bomba gibi düştü"...Neredeyse bütün TV kanalları aralarında sözleşmiş gibi bu cümleyi tekrarlıyordu. Duydukça 'Haklılar' diyordum içimden, 'gündeme bomba gibi düştü ve yolsuzlukları unutturdu'... Hep böyle oluyor dikkat edin, ne zaman iktidarla ilgili bir olumsuzluk, bir yolsuzluk haberi ortaya çıksa anında daha çok dikkati çekecek bir karşı atak geliyor."Bu kez bir taşla birkaç kuş" durumu var üstelik; bugüne kadar hem dikkatler başka yöne çekildi ve yolsuzluklar gündemden düşürüldü, hem bütün kışkırtmalara rağmen sükûnetini bozmayan ordu tepkisini önleyemeyecek duruma getirildi, hem de Yaşar Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanlığı'na engel olma ihtimali yaratıldı.Ne ustaca düşünülmüş bir strateji, mimarı kim acaba?Sakın biri çıkıp da bana "Vay bağımsız yargıya lâf etti" filân demesin, dün yazmıştım, 'mevcut şartlar altında yargı bağımsızlığının mümkün olamayacağını biz değil yargı mensupları söylüyor'... Sade vatandaşlarla ilgili davalarda fazla önemli değil bu belki ama siyasetle ilişkili şahıs ve olaylar açısından çok önemli.Geleceği Adalet Bakanlığı'nın kararlarına bağlı hakim ve savcıların ne zaman ne yapacağını, siyaset güdümlü olaylara karışıp karışmayacağını kimse bilemez.Karar verin artık!Genelkurmay Başkanı Özkök'ün "İhbara dayalı iddianame olmaz. Savcı hakkında yasal işlem yapılmalı" sözlerine Erdoğan yine fazla çelişkili bir cevap vermiş:"Biz raporda Büyükanıt'la ilgili ifadeleri görünce çıkarılmasını rica ettik ama bağımsız yargıya müdahale edemezdik"... Madem müdahale edemezsiniz, niye rica ettiniz? Hangisi doğru...Ve bundan sonra da Tayyip Bey "Büyükanıt'ın önünü kesme girişimi de doğru değil" diyor... "Yargı bağımsız" dedikten sonra hemen bu cümleyi söylemesi; "yargı ile hükümet ilişkisi"ne fazla karşı çıkmaması enteresan değil mi?Tabii bu noktada bir kez daha "Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmayışı"na bahane olarak "Yargının bağımsız olmamasını gösterdiklerini" hatırlayabilir ve milletçe sorabiliriz;"Karar verin artık, bu yargı bağımlı mı, bağımsız mı?"Medyadan sonra orduyu yıpratma girişimi sayesinde manşetlerden inen yalnızca AKP iktidarı ile ilgili yolsuzluklar değil... Bir başka ülkede manşette olacak, böylece dünyaya da duyurulacak "PKK kurbanı şehit polisler" olayı "küçük haber" oldu gazetelere...Düzmece haberler gündem olunca gerçek gündem gözden kaçıyor. Ne kaos değil mi, gerçekten tebrik etmek lazım mimarlarını!Artık "Kadınlar Günü"nü kutluyorum!Uzun yıllar kutlamadım 8 Mart'ı... Yapılan toplantılara katılmadım, konuşmam için gelen teklifleri toptan reddettim.O kadar uzun yıllar kendi aramızda konuşup kendimiz dinlemiştik ve sesimizi hiç kimseye duyuramamıştik ki buna devam etmek beni üzüyor, kırıyor ve boşa kürek çekiyormuşuz hissi veriyordu.Sonra çabaların sonuç vermeye başladığı, gerçek bir kadın hareketinin ortaya çıktığı günler geldi. Türkiye'nin "Demir Çeneli Melekler"i, kadın örgütleri, hukukçulan, akademisyenleri, yazarları nihayet kendi aralarında toparlanıp Türk kadınının insan haklarını, erkekle eşit vatandaşlık haklarını elde edebilecek, seslerini Meclis'e, adalete duyuracak güce kavuştular.Ve bu haklar Medeni Kanun'da, Türk Ceza Kanunu'nda, eğitim ve istihdamda yavaş yavaş kazanılmaya başlandı. Siyasette henüz bir değişiklik yok.Bu ayırımcılığı ortadan kaldıracak olan "kota"ya Kadından Sorumlu Bakan Çubukçu, Başbakan Erdoğan'la birlikte muhalefet ediyor, inanılmaz ama gerçek..."Helikopter gönderelim" Her şeye rağmen, en can alıcı noktalarda düzeltilmesi gereken hatalar yapılmış olsa da, bugün hâlâ Hükümet bazı konularda inatla dirense de 2000 yılından bu yana kadınlar için önemli gelişmeler oldu. Onun için artık Kadınlar Günü'nü ben de gönül rahatlığıyla kutluyorum. Bugün çok büyük bir kadın sivil toplum kuruluşunun toplantısında konuşuyor olacağım. Hem de sabahın 7'sinde yola çıkıp kilometreler katederek... Başkan "Gerekirse sizi getirmek için helikopter göndermeye bile razıyız" deyince zaman, mesafe her şey önemini yitirdi, bütün imkânsızlığına rağmen dayanamadım.Kadın okurlarımın gününü kutluyor, haklanmızı kazanmamızda önemli rol oynayan kadın ve erkek siyasetçilere, hukukçulara, STK'lara teşekkürü borç biliyorum.Onlar olmadan asla bugünlere gelemezdik!(Not: 8 Mart'ta ve Kadın Haftası'nda beni konuşmacı veya davetli olarak aralarında görmek isteyen tüm kuruluşlara, konuşmamı isteyen TV kanallarına ayrıca teşekkürler. Keşke imkân olsaydı da hepsine yetişebilseydim, bunu yapamadığım için üzgün olduğumu bilmelerini istiyorum.)
Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya bundan sonraki adım olarak bir partiden milletvekili adaylığını koyarsa hiç şaşırmayacağım. Bu partinin hangi parti olacağını bilemiyoruz tabii, ancak tahmin yürütebiliriz.Savcı Sarıkaya önce Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın gibi, tanıyan herkesin "tertemiz, dürüst ve çalışkan bir insandır" dediği bir rektörü "suç örgütü kurma, görevi kötüye kullanma, resmi evrakta sahtecilik, baskı ile ihaleye fesat karıştırma" iddialarıyla tutuklattı. Sonra iddialarının bir kısmı asılsız çıktı, Rektör devam eden davada tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.Ama sonuçta temiz de çıksanız bu iddialar tekrarlana tekrarlana isimle özdeşleşiyor.Sanki belirli şahıs ve makamları yıpratma kampanyası açılmış gibi şimdi de sıra Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a geldi ve Ferhat Sarıkaya, bir işadamının ne hikmetse iddia ettiği olaydan 10 yıl sonra aklına gelmesi üzerine Şemdinli iddianamesinde onunla ilgili suçlamalara yer verdi. (Bülent Ersoy'un, BaykaPla ilgili bir olayı yıllar sonra "hatırlamasından" hiç farkı yok.)Düşünün, o dönemde Diyarbakır'da 7. Kolordu Komutanı olarak PKK'ya karşı mücadele veren ve kendisine yapılan bir suikasti de yaşayan bir komutan "örgüt kuruyor, sahte belge düzenliyor, vs, vs..." Ve nereden nereye, bunu da bir işadamı iddia ediyor. Karşılarında aklı başında bir toplum yerine bir saflar ordusu olsa onlar bile, Kolordu Komutanı olarak büyük gücü bulunan birinin örgüt kurmaya, sahte belge düzenleyip görevi kötüye kullanmaya hiç de ihtiyaç hissetmeyeceğini, gerekeni açık açık yapabileceğini veya gerekli yerlere bildirip önlem alabileceğini düşünür."Safların bile bir IQ'su vardır sonuçta...Türkiye'nin en büyük sorunlarının başında, toplumun perde gerisinde ne hesaplar olduğunu bilmeden "konuşmalarla veya yalanlamalarla yetinmek, duyduğuna inanmak" zorunda bırakılması geliyor...Halk en fahiş hata veya suçlarda sorumlunun ertesi gün gözlerini kıpıştırarak, masum bir ses tonuyla yaptığı konuşmayı, savunmayı, "ben öyle söylemedim", "ben böyle yapmadım lan yutmak durumunda bırakılıyor. Öte yanda ise "iddia" diye ortaya atılan suçlamalar çoğu kez yanlış çıkıyor ama temiz insanların üzerine yapışıp kalıyor.Yargı bağımsız değil!Yargının bağımsız olmadığını, kanunlarla hükümetlere göbekten bağımlı hale getirildiğini biz değil yargı mensupları söylüyor. Bu konuda yazılmış kitaplar var. Bu durumda, siyasilerin işledikleri ağır suçlar "zaman aşımına uğratılır" veya "türlü nedenlerle afları" sağlanırken ve yargının "hükümetlerle uyum(!) içinde olma zorunluluğu" bilinirken 10 yıl sonra bir işadamının aklına geliveren bu iddialara toplum nasıl ve neden inansın?Bize açıklasınlar bunu; milletin "en güvendiği kurum" olan orduyu (veya sık sık iftiralar atilan medyayı) yıpratma çabalarını anlamaya hakkı var. Ve ayrıca, evet "Herkes yaptığı işlerin, işlediği suçların hesabını vermeli" diyoruz ama herkes vermeli ise Unakıtan neden vermiyor? Tüzmen neden vermiyor? AKP'liler neden Meclis'te aklanıyor ve onlarla ilgili dosyalar neden yargıdan kaçırılıyor?Erbakan ve ailesi ile ilgili iddiaların, bütün o yolsuzlukların, kara para aklamaların hesabı neden sorulmuyor? Onlar niçin özel yasalarla temizlenerek bir köşeye alınıveriyor? Bir Cumhuriyet savcısı da çıkıp bunlar için birer dava açsın da insanlan yargının tarafsızlığına inandırsın.Toplum ayakta, telefonların, elektronik postaların arkası kesilmiyor. Kazan fokurduyor. Gidiş iyi değil... Olaylardaki kasıtları, medyaya, orduya, halka saldırıları herkes görüyor.Bilmiş olsunlar!Kadınlar haftasında kadına saldırı!Ses sanatçısı Selâmi Şahin'in bir barda karısını dövmesi ile ilgili haberi dün VATAN'da okudum. Habertürk'te "Çapraz Ateş" programının yapımcısı Sevilay Yükselir'in verdiği haberde sahnede fazla alkol alan Şahin'in, genç eşinin üzerine tükürdüğü, saçından tutup tartaklayarak hakaret ettiği yazıyordu.8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü içine alan Kadın Haftası'nda bir genç kadına ve üstelik bir eşe ve de üstelik "bir sanatçı tarafından" yapılan bu davranış çok üzücü tabii. Yalnız üzücü değil, toplumumuzu kangren gibi saran şiddeti ve özellikle aile içi şiddeti önlemeye, durdurmaya çalıştığımız günlerde "tanınmış bir figür" tarafından çok da kötü bir örnek!Selâmi Şahin olayı inkâr etmiş ama aynı gece o mekânda bulunanlar Avcılar Emniyet Müdürü'nün, bazı hakimlerin, iş adamlarının olduğunu ve olayın 200-300 kişinin gözleri önünde gerçekleştiğini bildiriyorlar. Şahin'in alkol sınırını aştığını, eşine şiddet uyguladığını,onun da ağlayarak ban terkettiğini orada bulunan herkes görmüş.Bir insana, hele bir kadına fiziki, sözlü ve psikolojik şiddet uygulamak, zarar vermek kadar büyük bir insanlık suçu var mıdır bilmiyorum. Toplum önünde yapılması yanlışı iki katına çıkarıyor.Selâmi Şahin inkâr edeceğine hemen özür dilemeli. Eşinden ve herkesten... Böyle bir hatayı da bir daha tekrarlamamalı. Tekrarladığı takdirde bu kez eşinin böyle biriyle neden oturduğunu sormak gerekecek zira!
Dün yazımı KA.DER'in basın bildirisiyle bitirmiştim, bu basın bildirisinden bir bölüm alıyorum (daha önce benim de defalarca dile getirdiğim olay çok net bir şekilde özetlenmiş):"Bu kanunun adı yeni Medeni Kanun'un uygulanmasına dair 4722 sayılı kanundur. Kanunun 10. maddesi, yeni Medeni Kanun'da kabul edilen 'Edinilmiş mallara katılma rejimi' isimli mal rejiminin öngördüğü eşit paylaşmayı 'eski evlilere' yasaklamaktadır. Böylece 1 Ocak 2002 tarihinden evvel evlenmiş 17 milyon kadına karşı ayırımcılık uygulanmaktadır. Parlamento, 4722 sayılı uygulama kanununun 10. maddesi ile hem kadınlar arasında (eski evli, yeni evli diye), hem de kadın-erkek arasında ayırımcılık getiriyor. Ayırımcılık, Anayasa'nın 10. maddesine aykırıdır. Hukuk sistemi bu aykırılığı, dava konusunu Anayasa Mahkemesi'ne götürerek düzeltiyor."Ne hile ama!Ben bir ilâve daha yapayım; Ecevit Hükümeti; kadın-erkek eşitliğinin can damarlarından biri olan "Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi"ne "l Ocak 2002 öncesi ve sonrası" maddesini (10. madde) eklerken erkek milletvekilleri bu değişikliğin hiç değilse kendi evliliklerine yansımamasını, muhtemelen "eşlerinin ekonomik açıdan kendilerine bağımlı kalmasını" düşünüyorlardı. Bazıları, konudan tümüyle habersiz eşlerini ikna edip basın mensuplarının karşısına çıkarak onlara "Bu yasa kocalarımıza güvenmediğimizi gösterir" bile dedirtmişlerdi.Bir yalan daha vardı ortada; "Yasalar geriye işlemez"... Oysa yasalardaki olumlu değişiklikler her ülkede tüm nüfusa eşit şekilde uygulanıyordu, bizim Medeni Kanun'u aldığımız İsviçre'de de durum buydu. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk de (ki bütün iyi niyetiyle çalışmıştı) yanlışın farkındaydı; İstanbul'da, Hakim Evi'nde yapılan bir toplantı sırasında bana "Haklısınız, doğru olmadığının ben de farkındayım ama bu haliyle geçmezse Mec-lis'ten hiç geçmeyecek" demiş, ben de ona:-'Hiç geçmesin, zira geçerse yine yıllarca mücadele gerekecek' cevabını vermiştim.Nitekim 2002'den bu yana aynı mücadele sürüyor.CHP İzmir Milletvekili Erdal Karademir'in, Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Nimet Çubukçu'nun cevaplaması için "Kadın Sığınma Evleri" ile ilgili verdiği soru önergesini yazarken bir soru önergesi de "10. madde" için vermesini rica etmiştim.AKP'nin değişiklik önergesi!Erdal Karademir, bu konuda da beni hayrete düşüren bir araştırma ile "hiçbir detayı unutmadan" hazırladığı soru önergesini Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin tarafından cevaplanmak üzere vermiş.Bunun nedeni: Medeni Kanun değişikliği sırasında Meclis'te en çok tartışılan konunun mal rejimi maddesi olması ve edinilmiş mallara katılma konusunun evlilik tarihinden değil, yasanın yürürlüğe girdiği tarihten başlaması teklifine karşı o günlerde verilen değişiklik önergeleri.Bu önergelerden biri de, o dönemde AKP Grup Başkanı olarak Mehmet Ali Şahin in imzasının bulunduğu kanun değişikliği teklifi... Bu teklifte Şahin, grubu adına: Mal Rejimi Yürürlük Maddesi'nin "Eşler, Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak 6 ay içinde başka bir mal rejimini seçmediği takdirde, evlenme tarihinden geçerli olmak üzere yasal mal rejimini seçmiş sayılırlar" şeklinde değiştirilmesini istiyordu.Karademir de "O dönemde yasa değişikliği için yeterli çoğunluğunuz yoktu ama bugün var. Kadınlarımıza yapılan haksızlığı o dönemde farkederek muhalefet şerhi koydurduğunuz bilinmektedir. Ayrıca, çeşitli demeçlerinizde "kadınlara devlet eliyle uygulanan ekonomik şiddet" olarak tanımladığınız '4722 sayılı yasanın 10. maddesi'nin değişmesi için elinizden geleni yapacağınıza söz verdiğiniz de bilinmektedir" diyor ve bunu gerçekleştirmek için ne yapacağını soruyor.Bir önemli soru daha var:"Üyesi bulunduğunuz AKP Hükümeti 'edinilmiş mallara katılma rejimi' konusunda sizinle aynı görüşü paylaşmakta mıdır?"AKP'nin (ve hele Kadın Bakanı'nın) Kadınların Meclis'te, siyasette sayılarının artmasını, güçlenmesini sağlayacak kota ya şiddetle karşı çıkmasına bakacak olursanız, kadının aile içinde ve ekonomik açıdan güçlenmesine de karşı çıkacağını düşünebilirsiniz. Ki o da aynen bunu düşünmüş.Bu arada, CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin'in 1.11.2005 tarihinde Mal Rejimi Yürürlük Maddesi'nde "Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce evlenmiş olan eşler, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak bir yıl içinde başka bir mal rejimini seçme-mişlerse, evlenme tarihinden geçerli olmak üzere yasal mal rejimini seçmiş sayılırlar" şeklinde bir değişiklik yapılması için kanun teklifi verdiğini unutmuşum. Gerekçesini "Erkek egemen ve kadının genelde eğitimsiz olduğu toplumda, erkek eşi sözleşme yapmaya zorlamanın imkânsızlığını da anlatarak o kadar güzel yazmış ki...Bu konuda toplumun her kesimi üzerine düşeni yapıyor. Şimdi sıra AKP'de ve Meclis'te. AKP sözünü tutmalı ve Meclis; Anayasa Mahkemesi kararını beklemeden kanun değişikliğini yaparak bu ayıbı temizlemeli!"Kota" kadınlara saygısızlık da 17 milyon kadına "ekonomik şiddet" uygulamak ne?
Son günlerin en önemli gündem maddelerinin başında "Meclis'te aklandığı veya zaman aşımına uğradığı için cezalandınlamayan" siyasetçi yolsuzlukları geliyor. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen ise en fazla tepki toplayan iki isim...Bakın okurumuz Oktay Tezcanlı bana gönderdiği "mail''de ne diyor: "Bir de Unakıtan a rica edin, adam madem milletvekili, çıksın seçmenlerinin karşısına geziler yapsın, nutuklar atsın. Sıkarsa müdafa etsin kendini, aklandırsın...Normal şartlarda bu istek haklı görünebilir, sonucu da Oktay Tezcanlı'nın tahmin ettiği gibi çıkabilirdi.Ama Türkiye'de son yıllarda yalanla, gerçek, doğruyla, aldatmaca o kadar birbirine girdi, insanların kafası ve değerleri de buna paralel olarak öyle karıştı ki, artık seçmen trilyonlarca liralık yolsuzluk iddiasına kansan bakanları "delikanlı bakan" pankartları ve hediyelerle karşılayabiliyor. Bir değil birkaç bakanı hakkında yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkan, milletvekillerinin "dosyalan" nedeniyle, söz verdiği halde dokunulmazlıkları kaldıramayan bir parti hâlâ anketlerde "geçer oy" alabiliyor. Millet, ailesine, çoluğuna, çocuğuna yakınına şirketler kurdurup trilyonluk kazançlar sağlayan bakanların yerinde oturmasına bile susabiliyor.Doğan Ata isimli okurum da bunu şöyle yorumlamış:"... Hatta Tayyip Bey Unakıtan'ı Başbakan Yardımcısı makamına oturtsun. Fazla üzerine gitmeyelim. Bu haliyle bile anketlerde yüzde 30'un üzerinde oy toplayabiliyor. Bu kötülükleri görmeyen milleti nasıl uyarabiliriz ki?"2006 ve sonrasındaki birkaç yıl hiç şüphesiz Türkiye'nin "yıkanma, temizlenme" yıllan olacak. Bundan sonra Meclis'te aklanmak yetmeyecek, toplum vicdanında, adalet önünde de aklanmak gerekecek...Ama insan yine de düşünmeden edemiyor: Keşke kendi vicdanları olsaydı da toplum vicdanına hiç gerek kalmasaydı!Fareli Köyün KavalcısıKitabın ismi de, içindeki anı ve röportajlardaki üslup da "Son Mohikan" Arda Uskan'ın esprili kişiliğini o kadar güzel yansıtıyor ki... 'Bir kısmını okuyayım gerisini yarın okurum' diye başladım, bitirmeden bırakamadım.Okurken de kendi kendime güldüm durdum. Kitabına "Üzgünüm, hepsi yaşandı" notuyla başlamış Uskan ve ünlülerle, özellikle de sinemanın ve basının ünlü isimleriyle geçen en ilginç anılarını bir araya toplamış.Gazetecilere "Hepinizin dilini koparırım" diyen milletvekilinden, hava atmak için karate gösterisi yaparken parmaklarını kıran ünlü müzisyene kadar akla hayale gelmedik öyle çok olay var ki okurken bu kadar çok ve eğlenceli anıya gıpta ediyorsunuz... Metin Akpınar-Zeki Alasya, Barış Manço, Sezen Aksu, Yıldız Kenter, Ajda Pekkan, Müjde Ar, Bülent Ersoy ve daha birçok sevdiğimiz sanatçı. Ve Arda Uskan'ın kaleminden, hiç duymadığınız olaylar...Fareli Köyün Kavalcısı'nı okuyun, çok beğeneceksiniz.Mal Rejimi değişikliği için ayaklanma!Bu konu 17 milyon kadın ve aile için büyük önem taşıyor. Onun için 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde mutlaka yazmak istiyorum.Kadın örgütleri, TV'lerdeki ciddi kadın programlan, hukukçular, erkek ve kadın milletvekilleri aynı anda bir büyük haksızlığın giderilmesi için ortaya çıktılar.Önce Kartal 2. Asliye Mahkemesi Hakimi N. Füsun Çağlar KA.DER Genel Başkanı Avukat Seyhan Ekşioğlu'nun, bir boşanma davasında "kadınların yasal mal rejimi ile ilgili olarak uğradıkları haksızlığı" savunması üzerine "Uzun yıllar evli kaldıktan sonra, evlilik süresince elde edilen kazanımların, gayrimenkullerin tümü erkeğe ait olduğu için boşanma durumunda sokakta kalan kadınların mağduriyeti" ni, bunun "Uluslararası sözleşmelere ve Anayasa'ya aykırı olduğunu" bildirerek Anayasa Mahkemesi ne başvurdu (işte tarihe geçecek kadınlar...).Sonra Fatih'ten, onun arkasından Şişli Mahkemesi'nden geldi aynı başvuru...Avukatlar, akademisyenler Internet'te, toplantılarında, mahkemelerde sürdürdüler haksızlığa başkaldırıyı.KA.DER 22 Şubat 2006'da muhteşem bir basın açıklamasıyla Ecevit'in başbakanlığını yaptığı koalisyon hükümeti döneminde hile ile, bir gece yarısı sessizce Meclis'ten geçiriliveren Mal Rejimi Yürürlük Maddesi'nin yol açtığı çok yönlü ayırımcılığı anlattı. (Devam edecek.)
Türk Hava Yollan 22 Aralık'ta yazdığım ve THY 25 yaşın üzerindeki hostesleri emekliye ayırarak yerine erkek kabin görevlilerini mi alıyor' sorusunu sorduğum yazım üzerine bir tekzip yayınlamam için Bakırköy 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nden karar çıkartmış.Sizin de önceki gün farketmiş olacağınız gibi bu tekzip yazısında son üç yılda 271 kadın kabin görevlisi sayısına yakın bir 240 erkek kabin memurunun işe alındığı ve 411 bay/bayan yeni personelin de alınacağı görülüyor. Bu 411'in oranı ise verilmemiş.Siyasette kadın-erkek eşitliğini sağlayacak olan "kadın kotası na "Bu, kadınlara saygısızlıktır" diyerek karşı çıkan, kabinesinde "Kadından Sorumlu Bakan" dışında kadın bulundurmayan AKP hükümeti döneminde, bugüne kadar özellikle Türkiye'de kadın mesleği olarak süregelmiş hostesliğe neredeyse kadınlar kadar erkek görevli alınmış. Eşitliğe bir itirazımız yok ama aynı eşitlik nedense siyasette, hükümette, üst düzey görevlerde bir türlü görülemiyor.Ayrıca bu yazı uçak hosteslerinin Çin'den dönen bir arkadaşıma kendi istekleriyle, şikayet tarzında yaptıkları bir konuşmayı duymam sonucunda yazılmıştı. Tarih belli olduğuna göre o uçağı ve hostesleri bulmak da mümkündür (yani haber öyle fısıltıyla falan yayılmış değil.)Yazımda THY'nin "yersiz ifadeler" şeklinde söz ettiği ifade ise şöyle:"Kadınlara özel cami haberinde, içki yasağı haberinde ve birçoğunda tepkiler üzerine inkâr yoluna giden Hükümet'ten veya THY'den, bir gazeteci olarak doğru cevabı alamayacağımı biliyorum. Ama haber hosteslerin kendi ağzından verildiğine göre yalan da olamaz."Gönderilen tekzipdeki yeni erkek/kadın sayısını gördük. Hosteslerin "Bizi emekli ederek yerimize erkekleri alıyorlar" dediğini duyduk.Tekzibi de yayınladık. Ortadaki soru işaretleri kalktı mı? Bilmem, siz karar verin.Ben kendi adıma hâlâ hosteslerin böyle bir yalana (!) neden başvurduklarını merak ediyorum.Uçak yolcusunun ağzından...THY'nin tekzibinin arkasından okur mektupları gelmeye devam ediyor. İşte Mehmet Tansu Usal'ın mektubu... Sizin de duymanızı istiyorum..."Sayın Ruhat Mengi,THY'deki erkek kabin memurlan hakkındaki yazınızdan sonra benim de size iletmek istediklerim vardı, ancak ülkemizde gündem o kadar hızlı değişiyor ki; gereksiz yere değerli vaktinizi almak istemedim. Ayrıca, yazınızın yeterli düzeyde uyan görevini yerine getireceğinden emindim. Fakat bugünkü köşenizde yer alan tekzip yazısını görünce dayanamadım.Geçtiğimiz Ocak başında eşimle beraber Bodrum'dan İstanbul'a THY ile uçtuk. Kabinde yalnızca erkek memurları görünce birden yazınızı anımsadım. Uçuş öncesi prosedür gereği yolculara talimatlar gösterilirken acı gerçekler de su yüzüne çıkmaya başladı. Erkek memurlar İngilizce anonslarda, söylenilenlerden tamamen farklı şeyler gösterdiler. Yabancı uyruklu yolcular için adeta bir mim gösterisi sergilediler. Demek ki ingilizce bilmiyorlardı! Kahvaltı servisinde yolculara nezaketten uzak gereksiz bir samimiyet havasında 'Kutu ister misin?' diye hitap ediyorlardı. Dikkatinizi çekerim 'ister misiniz' değil 'ister misin'... Kahvaltıların sunum biçimi "kutu" şeklinde olabilir ama, bunu yolcuya ikram etmenin de bir adabı olması gerekir. 'Gümüş yüzükleri sağ ellerinde olan' bu erkek memurların yüzleri uçuş boyunca hiç gülmedi. Herhalde sabah ilk uçuş olduğundan erken uyandırılmaktan hoşlanmadılar.Sırf cevap vermiş olmak adına avukat aracılığı ile tekzip göndermek günümüz iş dünyasında büyük marifet sayılmıyor. Sizin de iyi bildiğiniz üzere, batıda hizmet sektöründe kurumsal kimlik kazanmış şirketler bu tarz müşteri memnuniyetsizliklerini çok ciddiye alıp, apar topar tekzip göndererek kendini savunmak yerine, yanlışlarını düzeltmeyi tercih ediyorlar.Sadece sizinle paylaşmak istedim.Çalışmalarınızda basanlar dilerim.SaygılarımlaMehmet Tansu Usal"
Parti içinde hatalı davranış ve uygulamalara tepkisini açıkça ortaya koymaktan çekinmeyen, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'a yazdığı mektupta "Bize ve ülkeye yük oluyorsunuz, istifa edin" diyen AKP Milletvekili Turhan Çömez'le dün bir telefon konuşması yaptım. Onu "doğru zamanda, doğru tepkiler vermekten çekinmemesi" konusunda kutlayarak başladığım sözlerime Çömez şu cevabı verdi:"Maliye Bakanı'na mektup yazmamın bir nedeni de budur; benim tepkim aslında demokratik bir ülkede her vatandaşın, her siyasetçinin gösterebileceği, normal demokratik teamül olması gereken bir tepkiydi. Bu kadar sürpriz olmamalıydı ama bizde hâlâ alışılmamış bir durum olduğu için sürpriz gibi algılanıyor. Bundan sonra doğal karşılanmasını, şeffaflık adına bu soruların sorulabilmesini ve gerekli durumlarda istifa çağrısı yapılabilmesini umuyorum. Türkiye artık bu noktaya gelmek zorundadır."Sebebi ne olursa olsun bence "parti içi demokrasi nin gerçekleşebileceğinin, milletvekillerinin sonuçlarından korkmadan konuşabileceğinin görülmesi çok önemli bir gelişme ve Turhan Çömez bu konuda, "etik değerlerin siyasette yerine oturması açısından" çok önemli bir katkıda bulundu... Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı'nın ve adı yolsuzluk iddialarına kansan diğer bakanlarının istifasını bu durumda da sağlamadığı takdirde AKP'nin toplu olarak yıpranma sürecini hızlandıracak. Tercih onun!Abdullah Gül iyi konuşmuş aslında!Çek Dışişleri Bakanı Svoboda'nın, bizim Dışişleri Bakanı Abdullah Gülle yaptığı konuşmada kendisine söylenenleri aktarması kıyameti kopardı.Gül hemen "ABD Irak'tan çıkarsa iran'ın kendi İslâm anlayışını Türkiye'ye ihraç etmesinden korktuğunu" söylemediğini, bu haberin gerçeği yansıtmadığını (yani Svoboda'nın yalan söylediğini) açıkladı.Neden bu kadar telaşlandı anlayamadım ben. Aslında gayet yerinde bir endişe, doğru olabilecek bir tahmin... O zaman, yalan söylemesi için bir neden olmayan Çek Bakan'ın sözlerini niye yalanlıyor acaba?İran kızar diye mi?Seçmeni kızar diye mi?İki yüzlü görünmekten korktuğu için mi?Yoksa din radikalleştiği zaman ne kadar tehlikeli sonuçlar verebileceğini açıklamış olduğu, böylece aynı şeyden korkanlara hak vermiş olacağı, onlarla aynı safa geçmiş görüneceği için mi?Abdullah Gül, "İran'ın kendi İslâm anlayışı" ndan çekiniyorsa dinin siyasete alet edilmesinin sonuçlarını, din istismarı bir kez başladı mı olayların kontrolden çıkabileceğini de görebiliyor demektir.Halâ "Ben bunları söylemedim" mi diyor? Siyasetçilerin, her söylediğini ertesi gün yalanladığı bir ülkede buna neden inanalım?Pazar'a birlikteyiz!Senelerdir ekranlarda sorunlarımızı dile getiren, çözümüne katkı sağlayan, eğitici programların olmadığından, bunun yerine kanalların eğlence, magazin programı ve dizilerle dolduğundan şikayet eder dururuz.Siz bize yazarsınız, biz onlara yazarız ve durumda fazla bir değişiklik de olmaz. Beklentinizi, duygularınızı iyi bildiğim için yıllar sonra tekrar bir program yapmaya karar verdim. İzlemek zorunda olduğumuz toplantılar, yapmak zorunda olduğumuz konuşma ve araştırmalar, günlük yazı programımız içinde bir de TV programına girişmek pek kolay değil ama gerekli olduğuna ben de inanıyorum.Sosyal sorunlardan, siyasi ve ekonomik sorunlara, sanattan tıp haberlerine kadar ilgi duyduğumuz konulan birlikte inceleyeceğimiz, tartışacağımız, takdir edilen gerçek sanatçıları konuk edeceğimiz ve elbette zaman zaman eğleneceğimiz program 5 Mart Pazar günü, saat 11.40'ta Star'da başlayacak.Artık oturduğunuz yerde şikayet etmeyin, programa stüdyo konuğu olarak, telefonla veya e-posta ile katilin ve sorularınızı sorun...Her şeyi tek başıma yapamam değil mi, yardımınıza ihtiyacım var. Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da...Pazar'a görüşürüz!..
Biz "neden şiddet bu kadar artıyor" diye merak ede duralım Başbakan medyaya sürekli sözel şiddet uygulayarak topluma "zirveden örnekler" sunmaya devam ediyor.Kendi partisinden milletvekillerinin (başta Turhan Çömez olmak üzere) ülkenin ve partinin artık Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ı taşıyamadığını, her ne kadar hakkındaki gensoru önergesi -el birliğiyle- reddedilse de vicdanlarda aklanmadığını söyleyerek istifa etmesini istediklerini görmüyormuş gibi Tayyip Bey hâlâ medyayı iftira atmakla suçluyor.Medyanın ileri gelenleri kendini yormasın. (Kimden söz ediyor ve ne imâ ediyor acaba? Gazete sahiplerinden mi dersiniz?)Köşe yazarları da yormasın.Attıkları iftiranın yalan olduğu ortaya çıkıyor (iftira zaten yalan anlamına gelir ama olsun, söylüyor işte...)Ve bunun bir şeyler karşılığında olduğunun biz farkındayız. En önemli cümle sonuncusu... Aslında o da diğerleri kadar anlamsız ve hatta komik olmakla birlikte kendisi bir Başbakan'ın basına bu tür suclamalan, hele de genelleme halinde yapamayacağı konusunda defalarca uyarılmıştır. Buna rağmen hâlâ basının bir şeyler karşılığında Unakıtan konusunun üzerinde durduğunu söylüyor (yine dış güçler, "servis"ler paranoyası olabilir mi?).Başbakan bir kedi karikatürü için karikatüristlere dava açmış bir siyasetçidir... "Onurunun zedelendiği" gerekçesiyle açılmış bir davaydı bu... Aynı şekilde bize gelen tekzipleri de görüyorsunuz. Yani basın, iddiaları/duyumları yazınca onur zedeleniyor ama onlar iftira atınca basının onuru zedelenmiyor. Basın Başbakan'a dava açamıyor ama o hemen açabiliyor veya mikrofonlardan "Bu kadar da ağır söylüyorum" diye üzerine basa basa hakaretler yağdırabiliyor.Bu ne çifte standartlı bir insan haklan anlayışıdır?Maliye Bakanı Unakıtan'ın henüz bakan olmadan önce, devleti 27,5 milyon dolar zarara uğratan fatura yolsuzluğu davası ile yargılandığından başlayarak Tüpraş, Galataport, oğlunun mısır ithalindeki vergi arttırımı ile sağlanan kazanç, kaçak villalar için özel kurul kararları, oğlunun satışını yaptığı yumurta KDV'lerinin indirilmesi ile sağlanan kazanç, yine oğlunun şirketine 2,5 trilyonluk teşvik, kızı ile ilgili aracılık, bilgisayar satışı iddialarının hepsi değil, sadece biri bile normal bir ülkede o bakanın derhal istifaya çağrılması için yeterlidir.Hakkında bunca iddianın arka arkaya geldiği bir bakan ise hangi ülkede olursa olsun derhal istifa etmek zorundadır.Yine İngiltere'yi hatırlatacağım; bakanlar zırhlı Jaguar istedikleri için (ki fiyatı bizim bakanların Mercedes'lerinden çok daha az -Jaguar: 85 bin dolar, Mercedes ise: 135-188 bin Euro- ve onların yıllık milli geliri bizimkilerin 6 katı) ülkenin önde gelen bütün basını aynı anda karşı çıkmış ve bu karar durdurulmuştu. Hiç kimse de çıkıp basına "Bunu neden yaptığınızı biliyoruz, bir şeyler karşılığında..." gibi sözler söylemedi. Zira hükümetleri eleştirmek basının asli görevidir ve siyasetçi bunu baştan kabullenmiştir.Başbakan Tayyip Erdoğan "AKP iktidarı kendi kararını kendisi verir" diyor. Siyasi kararlarda, çoğunluk şu anda elinde olduğu için belki ama yolsuzluk varsa hayır! O zaman karar, yüzlerce trilyon tutan hazine zararlarını ödeyecek olan millete aittir.Başbakan Erdoğan yetkilerini sultan yetkileriyle karıştırmaktan vazgeçmek zorunda!TEKZİP"Sayın Ruhat Mengi;22 Aralık 2005 tarihli Vatan Gazetesi'ndeki köşenizde THY hostesleri gönderiyor mu?' başlıklı yazınızın içeriği konusunda maalesef sizlere yanlış bilgi aktarılmış, kamuoyu yanıltılmıştır.Türk Hava Yolları'nda şu anda toplam 1.844 kabin memuru çalışmaktadır. Kabin memuru personelimizden sadece 471 kişi erkek kabin memurudur. Ayrıca; son üç yılda 271 bayan, 240 erkek kabin memuru işe alınmıştır. THY'nin büyüme hedefleri doğrultusunda, genişleyen filo nedeniyle doğan kabin memuru ihtiyacını karşılamak üzere 411 bay/bayan yeni personel alınacaktır.Ayrıca; Yönetim Kurulu'nun aldığı karar üzerine, kendi isteğiyle emekliliğe ayrılacak ya da bildirimli fesih yoluyla kurumla ilişiği kesilecek personelimiz arasında bulunan kabin memurlarının sayısı ise sadece 43 kişidir. Bu kişiler de emekliliğe hak kazanmış 43 ve üzeri yaş grubundadır.72 yıllık geçmişe sahip olan ve yaklaşık 11 bin çalışanıyla Türkiye'ye ve Türk insanına hizmet etmeye çalışan THY'nin, çalışanları arasında ayrımcılık yapması söz konusu olamaz. '25 yaşı üzerindeki hostesler emekli edilecek' iddiası isehaksız bir ithamdır. Yeni alınacak kabin memurları için '29 yaşından gün almamış olmak' şartı bile böyle bir durumun olmayacağınım açık bir delilidir.Bunun dışında; yazınızda yer alan diğer yersiz ifadeler ise köklü bir geçmişe sahip olan Türk Hava Yolları'na büyük bir haksızlıktır.Kamuoyunu her zaman doğru bilgilendirmeye özen gösteren Türk Hava Yollan adına bu açıklamamızın okuyucularınızın yanlış anlamalarını gidermek amacıyla köşenizde yayınlanmasını saygılarımla arz ederim."Türk Hava Yolları A. O. Vekili Avukat Mert Murat Erman
Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, hakkındaki "Hazine'yi 64 milyon dolar zarara uğratan usulsüz kredi" iddiasının manşetlerde yer almasından sonra Kahramanmaraş'ta yaptığı konuşmada kullandığı "Demir dövüldükçe güzelleşir, hiç önemli değil" sözüyle ilgili olarak yazdığım yazıya cevap göndermiş.Bakan Tüzmen'in de "bizi hayal kırıklığına uğratan bakanlar" listesinde yer almayacağını, iddianın asılsız çıkacağını umarak cevabını aynen veriyorum. Zira siyasetçilerin yolsuzluk yaptığının ortaya çıkması basını mutlu etmez, basının görevi olayları duyurmak ve yorumlamaktır. Umarız bu kez biz yanılmış olalım. (Tabii bunun için önce BDDK'nın 6,5 aydır bekleyen dosyayı işleme koyması lâzım ki bunda çok geç bile kalındı, 38 gün sonra zaman aşımına uğrayacak.)"Sayın Ruhat Mengi,27 Şubat tarihli yazınızı okudum. Kahramanmaraş ilinde yaptığım konuşmada söylediğim "demir dövüldükçe güzelleşir" sözünü yanlış değerlendirdiğiniz kanısındayım. Basında benimle ilgili bir rapordan söz ediliyor. Henüz bu rapora ulaşamadım. Gerçekten BDDK'nın resmi olarak böyle bir raporunun olup olmadığı, raporda neyle itham edildiğimi bilmiyorum. Basında çıkan haber dışında bir bilgim yok. Durum bu iken henüz nedenini anlayamadığım bir şekilde aleyhimde bir kampanya yürütülmeye başlandı. Konuyu bilen bilmeyen eleştiriler yöneltiyor. Hiçbir dahlim olmadan yürütülen bu inceleme üzerine kişilik haklanma ve siyasi geleceğime yönelik acımasız saldırılar üzerine söylediğim "demir dövüldükçe güzelleşir" sözü yapılan haksızlıklara isyandır.Ben bürokrasinin bütün kademelerinde çalışarak bu makamlara geldim. Hiçbir zaman imza atmaktan korkmadım. Doğru bulduğum her şeyin altına imzamı da attım. Bundan sonra da atacağım. Her zaman taşın altına elimi soktum. Kısaca şunu da belirteyim ki Türkiye'nin en büyük krizini yaşadığı 2001 yılında kamu bakanlarının sorunlu kredileri toplam kredilerinin yüzde 37'si iken Eximbank'ta sorunlu kredilerin oranı sadece yüzde 0,9'dur. Veremeyeceğim hiçbir hesap da yoktur.Açıklamanın köşenizde değerlendirileceğini umar, çalışmalarınızda başarılar dilerim."Kürşad Tüzmen Devlet BakanıBilinçli kadın nasıl olmalı?Benim anlatmamı bekliyorsunuz yine değil mi? Oturacağım ve size bilinçli kadın üzerine nurtopu gibi bir yazı doğuracağım. Bu kez yanıldınız, bilinçli kadını ben değil, uzmanlar anlatacak size.Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süheyl Batum, kadınların toplum yaşamına her alanda aktif katılımının gelişmiş bir toplumun en büyük göstergesi olduğunu, bir eğitim programı hazırlayarak kadınlara bilgi birikimi sağlamanın önemli olduğuna inanmış ve ilk adımı atmış.82 yıllık geçmişi ile Türkiye'nin en kıdemli, deneyimli ve yaygın kadın kuruluşu olan, aynı zamanda yapılan tüm yasa değişikliklerinde, 5 milyon kadının okuma yazma öğrendiği "Ulusal Eğitime Destek Kampanyası nda önemli rol oynayan Türk Kadınlar Birliği ile Beşiktaş Belediyesi'nin de katkılarıyla "Bilinçli Yurttaş, Bilinçli Kadın" projesi ortaya çıkmış.Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Nilüfer Narlı; "1-3 Mart tarihleri arasında Beşiktaş'ta bulunan Bahçeşehir Üniversitesi binasında yapılacak eğitim seminerine 30-50 yaş arasında, orta ve üst derecede eğitim düzeyine sahip gönüllü kadınların katılmasını ve yurttaşlık bilincine sahip, hak ve özgürlüklerinin farkında olan bilinçli ve bilgili kadınların topluma kazandırılmasını hedeflediklerini" söylüyor.Açılış konuşmalannı TKB Onursal Başkanı Begüm Yavuz, Bahçeşehir Ünv. Rektörü Süheyl Batum ve Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal'ın yapacağı Eğitim Programı'nın kadınlara çok şey öğreteceğine hiç şüphe yok.Bence 25 yaş üstünde isteyen herkes katılmalı...Bilinçli kadınlar elele vererek bugüne kadar birçok eşitsizlik sorununun çözülmesini sağladılar. Bu çabada sizin de tuzunuz olsun istemez misiniz?