Türbandan başka sorunu yok mu Türkiye'nin?

24 Mart 2006

O kadar çok mektup ve telefon geliyor ki bu konuda, şikayetlerin hangisinden söz edeceğimi bilemiyorum. Hükümetin "türban da türban" diye tutturmasına, tüm enerjisini ve gücünü kadrolaşmaya harcamasına, propaganda dışında da ciddi bir çalışma yapmamasına artık öfke duyuyor insanlar.Bazı AKP sempatizanlarından gelen ve "Neden bu hükümete yüklendiğimizi, geçmişte diğer hükümetlere böyle ağır eleştiri yapmadığımızı" söyleyen tek tuk mektuplar da var arada... Onlara hemen, ama hemen Özal döneminden başlayarak arşivleri taramalarını ve her hükümeti eleştirme tarzımıza bakmalarını öneriyorum. Bunu yaptıklarında mahcup olacaklar. Yapmadan konuşmaları ise ayıp oluyor.Dün Bush'un bütün medya önünde "kendisini kıyasıya eleştiren ve açıkça 'bize yalan söylediniz' diyen" deneyimli gazeteci Helen Thomas'a verdiği "kırgın ama nazik" cevaplar vardı gazetelerde. Altında da Tayyip Erdoğan'ın sanayicilere kahvehane üslubuyla "Beceriksizlik sende arkadaş" hitabı... Tabii aynı haberin içine mahkemeye verdiği gazeteci ve karikatüristlerin haberleri (son örneklerden biri Erbil Tuşalp'e açılan dava) ile vatandaşlara söylediği "Terbiyesizlik yapma"lar, "Ananı al da gif'ler eklenebilirdi hatırlatma olarak...Başbakan'ın demokratlık anlayışı da kendine özgü, o da bencil demokratlardan... Demokrasiyi kendisi için isteyenlerden... Eleştiriye, başkalarının açık sözlülüğüne tahammül gösteremiyor.Oysa halk bunalımda, halk geleceği karanlık görüyor, moraller bozuk... Ve bunu dinleyecek, çare üretecek merci ise hükümet... Gazeteci nasıl okurlarının her türlü eleştirisine kulaktıkayamazsa, hükümetler de milletin eleştirilerine tıkayamazlar.Deprem ve şiddetÖrneğin bir vatandaş; Kazım Çiloğlu diyor ki "Beklenen depremlerle ilgili olarak ne önlemler alınıyor, inşaatlar, binalar için neler yapılıyor? Faylarla uğraşıp duruyorlar, asıl konuyla ilgilenen yok, zaten türbanla uğraşmaktan sıra da gelmiyor"... Bir başkası "Neden şiddet olayları özel okullarda ve imam hatiplerde görülmüyor da hep devlet okullarında görülüyor. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bunu açıklaması lâzım" diyor. Dün Rıhtım Karaköy Lions Klübü nün toplantısında konuşmacıydım. Dini tekeline alanların, kadının türbanını din simgesi yapanların görmesi, bilmesi gereken bir gerçek; hepsi türbansız ama inanan, hepsi dini, Kur'an'ı iyi bilen, bir kısmı hacı olmuş aydın kadınların ve iki erkeğin; Konsey Başkanı Çetin Yıldırımakın ile Celâl Doluel in bulunduğu toplantıda da benzer şikayetler dile getirildi. Sanki bir türban tarikatı oluşturulduğu, "türbanlılar namuslu ve dindar" ama "türbansızlar değil" mesajları verildiği, dinin belli bir kesime ve bir siyasi partiye mâl edilmesi, somut bir din baskısı oluşturulması sonucunda gençlerin dinden soğutulduğu, bütün bu faaliyet sırasında asıl ülke sorunlarının da çözülmediği konuşuldu.Hangi sivil toplum kuruluşunun toplantısına gitsem hepsinde aynı rahatsızlık dile getiriliyor. Peki herkes mi haksız? Herkes mi yanlış düşünüyor? Neden bugüne kadar din baskısı hissedilmedi de bugün hissediliyor?Türk toplumunu inanan-inanmayan, türbanlı-türbansız, dindar-laik gibi kutuplara ayıran AKP Hükümeti sadece bir kez daha iktidar olmak için ülkeyi nereye sürüklüyor, durup düşünmek zorunda!

Devamını Oku

'Okulda şiddet'ten önemli ne olabilir?

23 Mart 2006

VATAN Gazetesi çeşitli okullarda öğrencilerle konuşarak okullardaki şiddeti, silahla okula gelen ve terör estiren öğrencileri, çeteleri günlerce haber yaptı. Benim 5 Mart'ta STAR'da başlayan programımın ilk konusu "Okullardaki Şiddet"ti. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, AKP'nin Meclis'teki "Toplumsal Şiddeti Önleme Komisyonu" üyesi Milletvekili Turhan Çömez, İlköğretim Okulları Genel Müdürü Prof. Dr. Servet Özdemir'in katıldığı programda bu çetelerin ve şiddet olaylarının nasıl önleneceği, Kurtlar Vadisi gibi çeteciliğe özendiren dizi ve filmlerin etkisi konuşuldu, tartışıldı.Bu tür film ve dizilerin etkisi, başrol oyuncularının kahraman haline getirilmesinin yarattığı özenti öğrencilerin ağzından verildi... Hepsinin ötesinde bugün toplumda ve özellikle gençler arasında zirve yapan şiddete birçok yazar senelerdir dikkat çekiyor.Ama çözüm için bir hareket yok. Ve gece klübünde bardakla arkadaşının boğazını kesen katil öğrenciden başlayıp kız öğrencilere inen ve tüm illere yayılan yaralama ve cinayetlerin sonuncusunu Beşiktaş'ta bir ilköğretim okulunda gördük.Bir 8. sınıf öğrencisi 17 yaşındaki sınıf arkadaşını bıçakla kalbinden yaraladı... Yaralanan hastanede diğeri hapishanede... Peki nereye kadar?Ne zamana kadar susup bekleyeceğiz? Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ortaklaşa bir acil çözüm üretmek için daha kaç öğrencinin ölmesini veya yaralanmasını, kaç öğretmenin öğrenciler tarafından tehdit edilmesini bekliyorlar?Sorun sadece öğrencide değil, yanlış eğitim veren veya gençleri tümüyle kontrolsüz bırakan, hiç ilgilenmeyen ailelerde ve aile içi şiddette, okulda şiddete başvuran öğretmenlerde, okul dışında gençleri sanat, spor gibi hobilere yönlendirerek onları kahvelerden, sokaklardan uzak tutmayı başaramayan okul yönetimlerinde, yine aynı yönetimlerin okula silahla girilmesini engelleyememesinde, şiddetin çözüm olmayacağını küçük yaştan başlayarak anlatamamasında...Kör ve sağır toplumŞiddet konusuyla ve çocuklarıyla hiç ilgilenmeyen ailelerin şunu da bilmesi gerekiyor:Aynı sorun çok yakında kapılarına dayanabilir!Hiçbir toplum kör, sağır ve dilsiz olma, kendi köşesinde oturarak sorunlara kulak tıkama lüksüne sahip değildir.Susmayın, konuşun... Oturmayın, düşünün... Baskı yapmayın, çocuklarınıza ilgi ve anlayışla yaklaşın... Okullarıyla görüşün, olayları izleyin.Hayatlarımızın (kim ne derse desin, öğrencilerin de dile getirdiği en uç örnek bu) Kurtlar Vadisi dizisine dönmesini istemiyorsak kontrolüne katkıda bulunmak zorundayız ve çok geç kaldık bile!Mal rejimi yeniden Meclis'te!Mücadeleden asla vazgeçmeyen sivil toplum kuruluşlarının, kadın hukukçuların ve bizim gibi yazılarıyla, TV programlarıyla konuları gündeme taşıyan gazetecilerin ortak cabası birçok sorunun çözümünü hızlandırıyor.Bugün ikinci kez programdan bahsedeceğim ama ne yapalım ki gerekiyor. 12 Mart Pazar günü Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, CHP Milletvekili Erdal Karademir ile Avukat Hülya Gülbahar in katıldığı ikinci "Her Açıdan" programında Medeni Kanurîun Mal Rejimi'ne son dakikada eklenen ve 15 milyondan fazla kadının yasadan yararlanmasını önleyerek ayırımcılığa neden olan Yürürlük Maddesini (10. Madde) tartışmıştık.İzmir Milletvekili Ahmet Ersin'in bu maddede eşitliği sağlayacak değişikliğin yapılması için verdiği kanun teklifi, Erdal Karademir'in 21 Mart'ta TBMM'de yaptığı ve "Bu tasarı AKP'nin 17 milyon kadın vatandaşa yönelik sınavı olacaktır" dediği güzel bir konuşmanın ardından Meclis gündemine alınmış.12 Mart'ta TV'deki konuşmamızda "İstenen kanunların, Erbakan'la ilgili yasa konusunda açıkça görüldüğü gibi çok kısa zamanda çıkarıldığını" Sayın Mehmet Ali Şahin'e söylemiştik. Şimdi tekrar hatırlatıyor ve Mal Rejimi'nde yapılan ve büyük kitleleri; bu durumda kadın nüfusun yarısını mağdur eden bu haksızlığın da en kısa zamanda giderilmesini "sesini duyuramayan" tüm kadınlar adına istiyorum.Kadınlara yapılan ayırımcılığa itiraz ederek yasaya şerh koyduran M. Ali Şahin ile Erdal Karademir, Ahmet Ersin gibi siyasetçilere, bu konuda yapılan programlara ve kadın örgütlerine şimdiden teşekkür borçluyuz.Süper sunucu!Salı akşamı Cine 5'te "Başka Yerde Yok" programının ilk konuğuydum. Ali Atıf Bir ile Seray Sever'in sunduğu programı o akşam Ali Atıf'in bir işi olduğu için Cengiz Semercioğlu ile Seray Sever sundular ve beni hayretler içinde bıraktılar.Senelerce TV programlan yapan bir gazeteci olarak sunuculuğu hakkıyla yapanlan ve yapamayanları biraz anlamışsam eğer, ikisi de bu işte gayet başarılılar... Seray Sever'in televizyon deneyimi artık oldukça iyi, onun başansı, sempatisi, iletişimi sürpriz değil ama meslektaşım Cengiz Semercioğlu'nu ilk kez sunucu olarak yakından izledim ve onun bu konudaki yeteneği benim için sürpriz oldu.Yılların televizyon eleştirmenliği deneyiminden gelen birikimiyle sorduğu doğru sorular, içtenliği, pozitif enerjisi ve programa kazandırdığı akıcılık süper...Ekranı yıllardır parselleyen ama aslında bunu hiç de hak etmeyen birçok ismin yanında pırıl pırıl, yepyeni bir tarz ve performans sunuyor televizyona... Bunu duyurmayı bir görev biliyorum, ekranların gerçek başarılara öyle ihtiyacı var ki!

Devamını Oku

Demokrat olmak kolay değil!

22 Mart 2006

Türkiye'de kendini demokrat ve aydın sananların (veya sayanların) durumu komik çelişkiler içerir aslında... Sık sık demokrasiden, saygıdan, herkese "eşit" insan haklarından, düşünce ve ifade özgürlüğünden dem vurur ama bazen tek bir olayda kendilerinin bu tariflerle hiç ilgili olmadıklarını ortaya koyuverirler.Onların "demokrasi" anlayışı sadece kendileri ve destekledikleri kitleler yararına kullanıldığı sürece geçerlidir. Düşünce ve ifade özgürlüğü ise sadece kendileri için... Aynı ifade özgürlüğünden bir başkası yararlanırken hoşlanmadıkları bir durum ortaya çıkarsa duyduktan öfke bir anda "patlayan bir volkana" dönüşebilir. Hem kendileri, hem muhatapları, hem de sonuçta yarattıkları "aydını böyle olursa gerisinden hayır bekle" tarzındaki mesajlarıyla toplum çeker bunun sıkıntısını... Acı bir durum tabii ama bir gerçeğimiz de bu maalesef!"İğrenç tahrifat"Hırant Dink'in Agos gazetesi 17 Mart sayısında benim yazılarımla ilgili olarak Halil Berktay'ın yaptığı açıklamayı birinci sayfasından "İğrenç tahrifat" başlığıyla vermiş. İlk cümle şöyle: "Vatan gazetesi yazarı Ruhat Mengi'nin dile getirdiği asılsız iddialar Halil Berktay tarafından 'iğrenç tahrifat' olarak nitelendi."Daha sonra benim yazılarımdan alıntılar yapılıyor, VATAN'ın; haberi emin değilmiş gibi "İhanet mi, komplo mu?" başlığıyla verdiği ve bir editör hatası olarak yazılan "...komplo olduğu anlaşıldı" cümlesi alınıyor ve Halil Berktay'ın açıklaması ile "Öyle bir yazı yazmadım, yazmam da" dediği okuyucuya aktarılıyor.Bir kere her şeyden önce bu olaya "İğrenç tahrifat" başlığını birinci sayfadan manşet olarak verebilmek için nerede tahrifat yapıldığının da açıklanmış olması gerekir. Oysa Berktay basına ve topluma, yazdığı mektubun orijinalini, bu mektubu "Ermeni yahoo group"ta ve soykırımın kabulü için çalışanlara yazmadığını, soykırımı bütün varlığıyla savunan Stephen Feinstein'ı hangi nedenle "Soykırımı savunmaz, o Yahudidir" şeklinde tanıttığını, kendisi "onunla yazışmadım" derken Feinstein'in çıkıp neden "Berktay'la yazışmalarımızda Halaçoğlu ve Aktan'ın PBS'te konuşmasını savunduk" dediğini açıklamış değil.Aynen Ermeni olaylarından söz ederken rakam ve belgelerle birçok ülkenin arşivlerinde benzer şekilde yer alan tarihî gelişmeleri açıklamak yerine "reddedici devlet ve onun adamları" cümlesini, arkadan da "eldeki veriler soykırım olduğunu gösteriyoru, "tehcir kararı bile soykırımdır"ı tekrarlayıp durdukları gibi, bu olayda da "yalan, iftira, tahrifat"ı tekrarlıyorlar ama "nerede tahrifat yapılmış, nerede yalan söylenmiş" bunu açıklamıyorlar.Zira "Armenian yahoo group"a girebilen herkesin bu yazışmaların nasıl olduğunu görmesi mümkün.Görünen gerçekAgos, benim yazılarımda çelişki olduğundan söz ediyor, oysa bende çelişki yok, Berktay'dakiler ise açık seçik ortada.Neden hâlâ bu çelişkileri açıklığa kavuşturmadığını ona soracaklarına, görevini yapan ve "yurt dışında canının istediği gibi, gerekirse tarihe yalan söyleterek konuşacak özgürlüğü kendinde görenleri" aynı özgür ifade hakkını kullanarak açıklayan gazeteciye saldırmaları garip olmuyor mu?Basında "görünen gerçek" o konuda haber yazabilmek için yeterlidir. Ben görünen gerçeği yazdım, aksi doğruysa "görünmeyen gerçeği" ortaya çıkarmaya davet ettim. Bunu yapamayanlann konuşmaya hakkı yoktur.Bir açıklama yapılacaksa önce "1,5 milyon Ermeni öldürüldü" diyenlerin o tarihte zaten Osmanlı topraklarındaki tüm Ermeni nüfusunun 1 milyon 600 bin civarında olduğunu bilip bilmedikleri de açıklanmalı. 644 bin Ermeni'nin tehcir sonrası geri dönüp evlerine yerleştiklerini bilip bilmedikleri de...Hiç değilse tarihi okumadan "Amerika'ya gittim, üç beş Ermeniyle konuştum, bir de Zoryan Enstitüsü'nde filmler izledim ve olayı kapıverdim diyenleri aralarına almasınlar.Komediye dönüyor olay!

Devamını Oku

Enayi isek diyecek yok!

21 Mart 2006

Pazar günü yazdığım 'yine başörtüsü aldatmacası' başlıklı yazıda Emine Erdoğan'ın ağabeyinin zoruyla, Merkez Bankası'na başkan adayı olarak atadıkları şahsın eşinin de "kocası Banka'da üst düzey göreve geldikten sonra" tesettüre girmelerinden söz etmiş ve 'Kadının başörtüsünün erkek sorunu haline gelmesi elbette tartışılır' demiştim.Başbakan hâlâ milleti enayi yerine koyarak "Eşinin başı açık olan... Kapalı olan" tartışmasını sürdürüyor. Neden yapıyor bunu? Çünkü o enayi yerine koyarken, birilerinin de "gerçek enayi" gibi bu aldatmacayı yutacağını deneyimlerinden biliyor."Din, iman, Kur'an, inanç" üzerinden yaptınız mı siyaseti bu millet yutuyor... Sanki Erbakan türban istismarına başlamadan, AKP de bayrağı ondan devralıp aynı istismarı sürdürmeden önce bu ülkenin kadınları Müslüman değildi. Sanki Kur'an onlar ortaya çıkınca okunmaya başlandı... Sanki Nur Suresi'ni kimse bilmiyordu da onlar öğretti veya hatırlattı.Zenci-Beyaz ayrımıVe sanki onlardan önce eşi başörtülü hiçbir bürokrat veya siyasetçi yoktu, Emine Erdoğan'ın, Hayrünnisa Gül'ün, Merkez Bankası Başkan adaylarının eşinin Müslümanlığı örtünmeden önce sayılmıyordu...AKP bir yandan Kur'an'ın sık sık hatırlattığı "harama el uzatmak" günahını işleyenleri, 70 milyonun hakkına el uzatanları cansiperane korurken, öte yanda cami açma ve türban savunma şovlarıyla sadece insanların dini duygularını değil, Kur'anı ve Müslümanlığı da siyasete alet ediyor, kullanıyor.Bugün artık erkeklerin eşleri "kocalarının yükselmesi hatırına türbana girerek" kadın üzerinden siyasete destek verir hale getirildiler.Eğer her dinden, inançtan olan vatandaşa aynı özgürlüğü sağlayan, insanlan kendi alanı içinde tümüyle serbest bırakan laiklik ilkesi üzerine yemin ederek Meclis'e girmiş olan Erdoğan ve arkadaşları türban istismarını sürdürmeselerdi buna gerek kalmayacaktı.Tarih önünde lanetle anılacak birileri varsa o da Türk toplumuna ve özellikle Türk kadınına bunu reva görenler, İslâmi rejimle yönetilen ülkelerde bile olmayan bir zenci-beyaz (türbanlı-türbansız) tartışmasını diline dolayıp, gündeme taşıyanlardır. 21. yüzyılda Türkiye'ye türban tartışması yaptıranlar bundan sonraki kuşaklar tarafından lanetle anılacaklar.Bay Erdoğan "Eğer türbanlılar zenci ise eşi türbanlı olan yüzlerce AKP milletvekili ve kendileri bu mevkiye nasıl bu kadar sorunsuzca, özgürce çıktılar" sorusunu da cevaplamak zorunda...Ve tabii bunu sağlayan laik-demokratik rejime de teşekkür etmek!Yalın, Avşar ve EurovisionStar'da Pazar günleri canlı yayın "Her Açıdan" programını yapıyorum (ve artık biliyor olmanızı bekliyorum, rica edeceğim)... Öğleye doğru 11.40 ta başlayan programda toplumsal sorunlarımızı tartışıyor, çözümüne katkıda bulunmaya çalışıyor ve bu arada mümkün oldukça sanata ve sanatçılanmıza da yer vermeye çalışıyoruz."Her Açıdan" ın 19 Mart konukları Ahmet Altan ve Yalın'dı... Uzun süredir ekranda görünmeyen Ahmet Altan'la kitapları, yazıları, çeşitli konulardaki görüşleri hakkında zevkli bir sohbet yaptık, zaman olsaydı "ağır siyaset" e de girer ve genellikle farklı görüşlere sahip olduğumuz için sıkı bir çekişme gerçekleştirirdik ama şimdilik olamadı. Yine uzun zamandır ekrana çıkmayan, zamanının çoğunu üniversite eğitimi için Londra'da geçiren Yalın ise hayranlarının kilitlediği telefonlar bekleye dururken üç şarkılık muhteşem bir konser verdi.İnsanı tutsak eden duygulu sesi, kendi çaldığı gitan ve piyanoda Volkan Şanda ile birlikte...Yalın'in her konserde "ayrı bir yaş, ayrı bir doğum günü" esprisiyle kızdırdığı Volkan'ın piyanodaki üstünlüğü tek gitar eşliğinde daha da çok ortaya çıktı, onları bir çok konserde izlemiş olduğum halde öylece kendimden geçip şarkılara en üst perdeden eşlik etmişim. Gerçekten olağanüstü bir ikili...Programda Eurovision'u da konuştuk ve ben aynı şeyi söyledim; Yalın, bırakın her şarkısının bir diğeri kadar başanlı olmasını, küplerinin MTV tarafından çalınmasını, sadece "Keşke" şarkısıyla Eurovision'a katılması mümkün olsaydı bu şarkıyı Avrupa'nın da bizim kadar seveceğine hiç şüphem yok.Türkiye'nin mantar gibi her gün onlarcası çıkan şarkıcılar arasında iki üç tane gurur duyulacak kadar başarılı, üstelik akıllı, ölçülü, saygılı, genç pop müzik sanatçısı var. Besteleri ve şarkılanyla Yalın da bu iki-üç kişiden biri.Bu nedenle... Beyaz'in programında tek şarkıyı bile söyleyemeyen, sesinin yetmediği yerlerde mikrofonu ağzından uzaklaştırarak "kamuflaj" yapan Hülya Avşar'ın, kendi programının reytingi için büyük kitlelerin hayran olduğu genç yeteneklere dil uzatması oldukça komik kaçıyor doğrusu. Reklâmını buna bağladığı için biraz zor ama bu istismar yönteminden ne zaman vazgeçecek bakalım? Çok antipatik olduğunun hâlâ farkında değil mi bilmem ki?Keşke bu yıl da beğenilmeyen bu şarkı yerine o yeteneklerden birine şarkı hazırlatabilseydik Eurovision için... Sonradan mazeret aramak zorunda kalmazdık.Ulusalcılık, milliyetçilikMHP'de "Bahçeli'nin sağ kolu" olan Mehmet Şandır, Devrim Sevimay'ın yaptığı röportajda "Ulusalcılık diye bir şey yoktur, onun adı milliyetçiliktir. Solcular MHP'li görünmemek için 'ulusalcıyız' diyorlar" demiş.Oysa Türkiye'de "Ne sağcıyım, ne solcu, ulusalcıyım, ulusalcı" diyen bir çoğunluğun olduğu inkâr edilemez. Bu çoğunluk bazen "sadece mevcut partilere kızdığı için ve 'belki geleceğimizi bunlar kurtarır' diyerek" aynı görüşte olmadığı bir yeni partiye oy verebiliyor, bazen aynı düşünceyle "farklı görüşte olduğu" bir sol partiye...Kısacası, parti farkı gözetmeden kendisinin ve ülkesinin geleceğini düşünen, geçmişine de saygılı insanlar da yaşıyor bu coğrafyada... Eğer "milliyetçilik" belli bir grubun veya partinin tekelinde değilse, her toplumda görülen bir "ülkesine, soyuna bağlılık" anlamında kullanılıyorsa onlara "milliyetçi" de denebilir tabii...Bizde "aşk" dahil, "inanç" dahil her kavramı ve her duyguyu birileri tekeline aldığı için çekinmekte haklı insanlar...Genellemeyelim onun için, "ulusalcılık" da kulağa gayet hoş geliyor!

Devamını Oku

Neden değiştik biz?

20 Mart 2006

Bir süre önce okuduğum ama unutamadığım bir olaydan söz edeceğim bugün. Kurtuluş Savaşı'ndan önce Türk ordusuna 6 uçak bağışlayan, bunu yaptıktan sonra "Düşmanın üzerine ilk bombayı atana da 200 lira vereceğim" diyen Erzurumlu tüccar Nafiz Kotan Turgut Özakman'ın "Şu Çılgın Türkler" kitabında yer alınca, ölümünden 60 yıl sonra hatırlandı diyordu haberde... Tüccar ve müteahhit olan Nafiz Kotan'ın isminin yaşatılması için girişimlerde bulunulmuş. Erzurum Ticaret ve Sanayi Odası, Erzurum'da yapılan havaalanına onun adının verilmesi için Ulaştırma Bakanlığı'na ve DMO'ya yazılar göndermiş ama ses çıkmamış.Olur olmaz isimlerin sokaklara, caddelere rahatça verildiği bilinirken Atatürk'ün ve ismet İnönü'nün teşekkür telgrafları gönderdiği, servetini milletinin, ordusunun önüne seren bir yurtseverin adı bugüne kadar hiçbir yere verilmemiş. Verilmesi önerildiğinde buna cevap da verilmemiş.Şaşırtıyor mu bu bizi; hayır. Şaşırtmaması garip değil mi; evet... Ama işte gerçek bu, ne yazık ki...Şu Çılgın Türkler'i okurken, Kurtuluş Savaşı öncesinde İstanbullu zenginlerin Ankara'daki oluşuma, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına gizliden gizliye önemli ölçüde maddi yardım yaptığını, kampanyalarla toplanan paraların düzenli şekilde Ankara'ya gönderildiğini de öğreniyorsunuz.Böyle omuz omuza, böyle bir insiyatifle ve organize çalışmayla kazanılmış Kurtuluş Savaşı... Bugün de okullar, yurtlar yaptıran, öğrencilere burs vererek çağdaş eğitimi destekleyen, ülkeye modern sağlık merkezleri kazandıran, kendi gücünü ülkesi yararına da kullandıran zengin iş adamlarımız ve kuruluşlar var.Ama öte yanda hiçbir konuda hiçbir yardım yapmayan, sadece kendini düşünen sayısız zengin de var. Trilyonları olduğu halde yolsuzluğa, hırsızlığa doymayan, her yolsuzluğuna kabul edilir kılıflar arayan sonra da "kendi yutar salkımı" misali "Yetim hakkı yedirmeyiz" sözleriyle halkın gözünü boyayan siyasetçiler de var.Bu ülkede "yanlış" ın doğru, "doğru" nun yanlış olmasını hâlâ önleyemedik ama hiç değilse tarihimizde bize kusursuz asalet örneği sunmuş insanlarımızı onore etmekten kaçınmayalım. Nafiz Kotan'ın adını bir değil, bir kaç yerde yaşatalım.Kısa süre önce birini daha kaybettiğimiz (sanıyorum yalnızca iki-üç kişi kaldılar) Kurtuluş Savaşı gazilerimizi de yaşarken düşünelim, ödüllendirelim, onları ve ailelerini rahat yaşatalım.Partiler yolsuzluk kavgalarına biraz ara verip bunlan da düşünebilirler mi acaba?Kuyruklu yanlış!Devlet Bakanı Nimet Çubukçu'nun sesini her ne kadar "kadın ve aile" ile ilgili yeni projelerle duymuyorsak da ilginç konuşma ve eylemleriyle sık sık duyuyoruz.Örneğin "Kadın Haftası"nda Bakanlığın hiçbir yeni girişimi açıklanmadı ama Bakan aynı günlerde "Kadına karşı şiddette Avrupa'yla aynıyız" dedi ve bu açıklama basında yer aldı. Kadından Sorumlu Bakan Çubukçu'ya göre; Türkiye'de kadınların yüzde 9 7'sinin şiddete uğradığı yönündeki istatistikler yanlışmış. Şiddet bizde de Avrupa'yla aynı oranlardaymış...Güçlü, ekonomik özgürlüğü, mesleği olan ünlü kadınların bile "Biz de şiddete uğradık" diye ortaya çıktığı bir ülkede böyle bir açıklamayı nasıl ve hangi verilere bakarak yapabiliyor, bu ilk soru...Bakan konuşuyorsa istatistikleri eline alarak, gerekiyorsa kendi yaptırarak konuşur, mevkisi bunu gerektirir. Kadın kuruluşlarının "kadına yönelik şiddetin gelişmiş ülke-gelişmemiş ülke ayırımı da yoktur, her ülkede görülüyor" gibi sözlerinden esinlenerek temelsiz, dayanaksız açıklamaları hop diye söyleyemez.Türkiye, birkaç ay önce Avrupa Parlamentosu' nun son raporunda "Şiddet konusunda resmi istatistiği olmadığı için" eleştirildi. Birleşmiş Milletler de bu istatistikleri istiyor ve bulamıyor. Bu durumda Bakan, sorumlu davranarak "En kısa zamanda araştırma yapıp bir istatistik sonuç çıkaracağız. Ama kadına karşı şiddet yalnız bizim değil bütün dünyanın sorunu" filân deseydi belki anlaşılabilirdi.Kıyaslamayı ben yapayım!Bizde sadece mahkemelere, karakollara ulaşan olaylardan yola çıkarak elde edilecek bir sonucun ne kadar doğru olacağı da tartışılır, "gördüğümüz, yaşadığımız, her gün duyduğumuz tabloya mı inanalım, bu rakamlara mı" bile denebilir ama en azından resmi bir veri olur elde...Ayrıca bizim bakanımızın Türkiye'deki kadının durumuyla Avrupalı kadını kıyaslama imkânı yoktur. Bu mutlaka gerekiyorsa ona birkaç rakam da ben vermek isterim;8 milyon nüfusu olan isveç'te 250 tane kadın sığınma evi var. ingiltere'de sadece Londra'da 1000'in üzerinde... Avrupa yıllardır şiddetin, özellikle kadına karşı şiddetin çok ciddi bir sorun olduğunun, bunu çözme görevinin de devlete ait olduğunun bilincinde...Bunun için "Her 7500 kadına bir sığınak" şartına uymaya çalışıyorlar.Sayın Çubukçu bize biraz da bu istatistiklerden söz etsin. Ve "istatistik" diyecekse net rakamlar vermek zorunda olduğunu da lütfen unutmasın.Öyle afaki konuşmalarla devlet yönetimi olmaz. Olmuyor!

Devamını Oku

Yine "başörtüsü" aldatmacası!

18 Mart 2006

Can simitleri "türban" veya "başörtüsü" ya, Başbakan Birinci Ortadoğu Yaşlanma Kongresi'nin açılışı sırasında Merkez Bankası Başkanlığı'na atanması beklenen Erdem Başçı'nın eşinin de türbanlı oluşunu gündeme getiren basına "ayaküstü" yine kızmış:"Eşi başörtülü olanların bu makamlara gelme hakkı yok mu?"Bir demagoji yarışması yapılsa yemin ediyorum birinci olurlar. Memlekette sağ-sol, Türk-Kürt, azınlık-çoğunluk ve daha bilumum "bölme" misyonlarının başarıya ulaştığı görüldükten sonra dindar olan/olmayan, türban takan/takmayan, dinci/laik bölücülüğünün de "iş yaptığının" görülmesi onlara aynı yolda yürümenin önemini vurguluyor... Ve asla bitmiyor bu tartışma.Herkesin dininin inancının "kendi alanı içinde, kendine ait" olduğu, devletin ise her dine ve inanca eşit mesafede durduğu laik düzende, bu düzeni korumaya yemin ederek Meclis'e girmiş olanlar her gün din, inanç sömürüsü yapmayı sürdürüyorlar.İnsanların uyanık olması ve gerçeği görmeye çalışması Türkiye gibi "toplumu her duyduğuna araştrıp soruşturmadan inanmaya alıştırılmış" ülkelerde özellikle çok önemli.Elbette eşi başörtülü olanlar da her makama gelebilir, yıllardır geliyor da zaten... Ve o mevkilere gelenler bunu kendi ağızlarıyla anlatıyorlar. Ama hayatını ve inancını başörtüsüz olarak yaşamış kadınların, Emine Erdoğan gibi ağabey baskısıyla veya Merkez Bankası Başkan adayı gibi "Eşi Banka'da üst düzey yönetici olunca" yani eşin daha da yükselmesini kolaylaştırma amacıyla tesettüre girmesi, kadının başörtüsünün bir erkek sorunu haline gelmesi tabii ki tartışmaya açık bir konudur.Başbakan Erdoğan "Biz türbanlıya da, türbansıza da karışmayız" derken bir yandan da konuşmalarında devamlı türbanlı kadınlar "inanan", diğerleri "inanmayan" ayırımcılığı yapmaktan vazgeçmeli.Bu istismar sürdüğü, "erkeklerin yükselmesi bile başörtüsüne bağlandığı" takdirde çok yakında "eşi başörtüsüz olanların da bu makamlara gelmeye hakkı yok mu" sorusuna sıra gelecek gibi görünüyor.Alfabede Çerkez ismi de olsun!Bu konuda da çok mektup geliyor, aralarından biri beni epeyce güldürdü de... Alaaddin Zırhlı "Okul kitaplarına Temel adı da konsun, Lâzlara haksızlık oluyor" dedikten sonra istediği cümleyi de yazmış:"Ula Temel, topu bana at daa...""Türkiye'nin Kürt Meselesi" konulu konferansta Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in "Okul kitaplarına 'Rojda topu bana at' gibi cümleler konsa Kürt sorunu olmazdı" gibi bir görüş ileri sürmesi hem "Kürt sorunu" diye diye, insanları kışkırtıp birbirine düşüre düşüre yaratılan sorundaki isteklerin farklı boyutu yanında komik kaçtı, hem de diğer azınlıkların büyük tepkisini çekti.Doğu ve Güneydoğu'da halkın PKK'ya sempatizan hale getirilmesinde, bazı illerde askere karşı "araçlarını taşlayacak kadar" tepki yaratılmasında belediye başkanlarının etkisinden söz edildiği sıralarda ve üstelik Diyarbakır'da özenle yapılmış ve PKK bayrağı dalgalanan bir PKK mezarlığının resimleri internette dolaşırken Belediye Başkanı'nın kitaplara Rojda gibi isimler konması yönündeki önerisi diğer azınlıkları haklı olarak kızdırdı.Bu noktada "Kürtler azınlık mı, çoğunluk mu olduklarına karar versinler, işlerine geldiği gibi değiştiriyorlar" sözünü AB liderlerinin ağzından kendi kulaklarımla Brüksel'deki 17 Aralık toplantısında duyduğumu da tekrarlamak istiyorum.Güneydoğu'nun gelişmesini, el ele vererek terörün ortadan kaldırılmasını, insan haklarıyla ilgili sorunların tümüyle bitmesini aklı başında her Türk vatandaşı istiyor ama eğer Kürtlerin istediği bu değilse (ki TV'lerde konuşan Kürt temsilcileri öyle olmadığını açıkça ortaya koyuyor) ve azınlıklar arasında ayırımcılık yapılacaksa bir Çerkez olarak ben de Lazlar gibi Çerkez isimlerinin kitaplara konmasını isterim doğrusu:"Setenay topu tut. Upse ip atla.Janberk elma topla" gibi cümleler de olması bütün Çerkezleri sevindirecektir.

Devamını Oku

Unakıtan metoduyla susturmak!

17 Mart 2006

Dün televizyonda birkaç ay içinde, nasıl olduğu anlaşılmadan gündeme oturuveren Elif Şafak'ın konuşmasını dinledim. Daha doğrusu günlük programım çok yoğun olduğu için bir kısmını dinleyebildim, dinlediğim kısmında Şafak'ın ve kitaplarının bol miktarda reklâmı yapılmakta, o da tarihe ilgi duyduğunu ve bireysel, sözel bilgilerle elde edilen tarihi verilerin çok önemli olduğunu, kendisinin Amerika'da tanıştığı, evine girdiği Ermeniler'den nasıl etkilendiğini anlatmaktaydı.Dinlerken kendimi yine "pek akıllı" birileri tarafından "pek saf yerine konmuş gibi hissettim ama belki haklıdır kimbilir, belki birçok ülkenin belgelerinde, kitaplarında yazılanları karşılaştırarak gerçeği aramak yerine onun deyimiyle hamalın, bürokratın o dönemlerde neler yaşadığına bakarak sonuca varmak daha doğrudur. Bu durumda bile, örneğin Ermeni çetelerinin katliamlarında yakınlarını kaybeden Doğu ve Güneydoğulu Türklerin de anılarını dinlemek, onların sobalı, mangallı evlerine de girmek, kucağında, karnında bebeğiyle öldürülen kadınların da fotoğraflarını görmek gerekir.Son yıllarda Türkiye'de doğruyla yanlış, haklıyla haksız "hukukun da yardımıyla" birbirine karıştırıldı. Ben hâlâ Türk Ceza Kanunu tasarısında "Çocuklara tecavüzde çocuğun rızası olup olmadığına bakılmalı" diyerek ceza belirleyen hukukçulara "Bu anlayış hastadır" dediğim için tazminat ödüyorum (15 milyar)... Ahmet Altan, 9 yaşında bir çocuğa 25 kişi tecavüz etmişken "tecavüz yok" raporu veren adli tip kurumunu eleştirdiği için mahkûm oldu. Bilâl Çetin "Kürşad Tüzmen ve Eximbank ihale yolsuzluğunu" gündeme getirdiği için soruşturuluyor.Yani suca "suç" diyen gazeteci suçlu... Suçu işleyenler hakkında derhal gereken yapılmalı iken suçu duyuranlar ceza görüyor, suç o arada bazen zaman aşımına bile uğruyor.Bu tabloya bakarak "ne garip değerleri olan bir ülke bu" demez misiniz?Ve tabii Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın 3. gensoru önergesinde hakkındaki yolsuzluk iddialarını ciddi, sakin cevaplaması gerekirken takındığı kabadayı tavn, "hesap sorana hesap sorma" yöntemi de var...'Bilim Kadını'ndan mektupBenim bir süredir yazdığım "Ermeni diasporasının kıyasıya giriştiği Türkiye aleyhindeki kampanyaya destek verenler" konulu yazılarıma gerek Halil Berk-tay'dan, gerek Michigan Üniversitesi'nde çalışan Prof. Fatma Müge Göçek'ten gelen cevaplar bana bu yanlış tabloyu ve Unakıtan metodunu hatırlattı (Metodun patenti ona ait değil aslında, format daha önce Erdoğan ve Gül tarafından da kullanılmıştı.)Müge Göçek öyle kızmış ki dergide yayınlanan ve bütün Kanada'nın (ve daha kimbilir kimlerin) okuduğu röportajından bölümler alıp size duyurmama, "bilim kadını" olduğunu sık sık tekrarlayarak eğitimini söylüyor, benimkini soruyor (merakta bırakmayalım; Ankara Deneme Lisesi Fen bölümü, ODTÜ ve Manchester Üniversitesi) ve bir dizi hakaret içeren sözcüklerle yazımı eleştiriyor. "İçimdeki sosyolojist" lâfını kim çevirmiş de, Türkçe'de "sosyolojist" yokmuş, "sosyolog" varmış da... Bilim kadını olarak istediği ile istediği gibi konuşurmuş da...Röportajı ben çevirdim, kelimeyi kendi kullandığı gibi aldım (ki gayet mümkün) ve kendi ülkesi, devleti adına yalan haberler vermek bir bilim kadınına yakışmaz.Bütün bunlar var ama içerikle ilgili açıklama yok.Bizim basından da ses yok. Yüzlerce okur mektubu "basının neden korktuğunu", "neden bilimsellik etiketi altında olup bitenlere" duyarsız kaldığını, milleti, devleti, geleceğimizi yakından ilgilendiren böyle bir olayı nasıl görmezden gelebildiğini soruyor.Örneğin Türker Oğuz "Kaşarlandık kaşarlanmasına da bu kadarı fazla" demiş.Korkan basın hiç değilse şu "Ermeni yahoo group" a gönderilen mailin orijinali nedir, nerededir, Stephen Feinstein hakkında neden yalan söylenmiştir bir merak etseydi!(Not 1: Sevgili okurlanm, Pazar sabahı 11.40'da "Her Açıdan" programında Ahmet Altan ile Yalın ı konuk edeceğim. Hayranlarına bir kez de ben duyurmak istedim.)(Not 2: Günlerdir sizden gelen sayısız destek mektubu ve telefonuna çok teşekkür ediyor, maillerin hepsini tek tek okuduğumu bilmenizi istiyorum.)

Devamını Oku

Sözlerini Halil Berktay'a iade ediyorum!

16 Mart 2006

Her ne kadar yurt içinde ve dışında araştırma merkezlerinde kimya mühendisi olarak çalışma deneyimlerim olsa da 20 yıla yakın süredir gazetecilik yapıyorum. Ve benim anlayışıma göre gazetecinin, yazarın görevi bilgilendirmek, gerçeklerin anlaşılmasına yardımcı olmak, sorunların çözümüne katkıda bulunmak, olayları yorumlamaktır.Şahıslarla çekişmek, onlara hakaret etmek, kaleminin gücüyle zarar vermek değil. Bu nedenle Halil Bcrktay m birkaç gündür söz ettiğim ve kendisinin de hem basın açıklaması yapıp, hem bana ihtarname gönderip, hem de TV'ye çıkarak konuştuğu konuda da araştırdım, bilgilendirdim, gerekli soruları sordum.Açıkça "yalan" gördüğüm, yalan olduğuna emin olduğum noktalarda bile "yalan" yerine "yanlış" kelimesini kullandım... Oysa karşımdaki akademisyen bey "meslekî onurundan" söz ederken, bu yazışmalarda koca bir toplumun onuru, geleceği söz konusuydu. Örneğin kendisine Appo Jabarian tarafından bilgi notu olarak 11 Şubat 2006'da gönderilen (aslı Simon Maghakyan'a yazılmış) mailde şu sözler yer alıyordu (ki gördüğümüz kadarıyla daha sonra bir Türk "bilim adamı" olarak itiraz etmemiş):"Sevgili Simon,Benim düşünceme göre, sırf bazılarımız onları görmek ve sallanan tezleriyle bir kez daha sarsılmak istiyor diye bu reddedicilere bir başka yalanlama cinayeti fırsatı vermek doğru değildir. Bu reddediciler 'nakhalni' (Rusça), 'yüzsüz' (Türkçe), 'anyeres' (Ermenice)dir. Utanmazdırlar. Onların bir kez davetsiz olarak halınıza oturmalarına izin verirseniz gelmekle kalmaz bir de üstüne işerler ve gelmeye devam ederler. Ayrıca eğer kendilerine eğlenmek için tartışma arıyorlarsa onlan başka gruplara (alay ediyor) yönlendirmek lâzım. Ermeni soykırımı ve 1.5 milyon kurban eğlence veya tartışma konusu olamaz. Sadece Türkiye yalan söylemeye devam edecek diye onlara yalanlarını yayma fırsatı verilemez. Bir tartışmada iki tarafın da dürüst olması gerekir, eğer bir taraf kronik yalancıysa tartışma fonksiyonunu kaybeder." (Onların ve bizdeki destekçilerinin tartışmaya girmeme nedenini görüyor musunuz?)Şirretlikle...Böylece sürüp gidiyor. Bu saygısız Jabarian 10 Şubat'ta da "USA Armenian Life Magazin'e yine PBS'te Türklerin ve 'soykırım yoktur' diyenlerin konuşmasının engellenmesi için Türkiye'ye her tür hakaretin yer aldığı bir yazı da döşenmiş.Biz gayet saygılı ve kibar bir dil kullanıp, bilimle çözüm ararken onların akla gelen her şekilde psikolojik baskı, küfür, kâfir, şirretlik ne gerekiyorsa yaptıklarına hiç şüphe yok. Haydi bu da normaldir diyelim ama kendi içimizdeki yazar ve akademisyenlerin (sosyologlar filan da tarihçiler kadar gayretli bu konuda) onlara destek vermesine, birlikte proje üretmesine de duyarak susacak değiliz.Ben "bilirsem yazarım", isteyen "yapabilirse yalanı ortaya çıkarır". Aa, hiç mi yanılma payı yoktur? Olabilir tabii, pek ünlü "entelektüellerimiz soykırım olduğu konusunda bu kadar büük yanılgıya düşebiliyorlar, tarihe yalan söyleterek bilime hakaret edebiliyorlarsa herkesin de bir yanılma payı vardır ama burada, bu olayda yanılgı olmadığına eminim.Kim yalancı?Neden "tarihe yalan söyleterek" diyorum, zira tarih belgeleri (yalnız Türkiye'nin değil, diğer ülkelerin belgeleri de) karşılıklı çatışmalarda kimlerin nasıl, nerede öldüğünü, kimlerin nerelere göç ettiğini, kimlerin geri döndüğünü, her şeyi anlatıyor.Ama arşivlere bakma zahmetine bile katlanmayanlar dünyayı dolaşarak tarih yazıyorlarsa asıl yalan, asıl iftira budur.Halil Berktay tarafından bana gönderilen iki ihtarnamede böyle bir mail olmadığı, benim söylediklerimin de yalan, uydurma ve iftira olduğu belirtiliyor. Berktay "soykırımın varlığı" tezini savunan tüm akademisyenlerin "aydın namusuna" kefil olduktan sonra (bu nasıl oluyorsa) bu iddianın benim bilim vicdan ve haysiyetine, gerçek saygısına tümüyle yabancı oluşumdan kaynaklandığını söylüyor."Yalan ve iftira iddialarını" kendisine aynen iade ediyorum. Ve ben de onu bilime, ayrıca insana ve insanlığa saygıya davet ediyorum.Feinstein, Ermeni yahoo group, mektubun içeriği hakkında gerçeği saklayanların diğer sözlerine inanmak için de çok düşüneceğiz bundan sonra!

Devamını Oku