Açıklayın Başbakan!

31 Mart 2006

Ana kuçağında gazetecilere açıklama yapmış Başbakan Erdoğan... Açıklama ne? Medyayı ve medya patronlarını -YİNE- toptan suçluyor: "Medya patronu da, yöneticisi de, mutfaktaki de bu işin içinde. Sadece olumsuz haberler dikkate alınıyor vs. vs..." Ve sonra da isim açıklamayacağını söylüyor. "Ham meyveyi kopardın mı tadı olmaz"mış.Suç işlemektesiniz Başbakan! İnsan haklarına, yasalara aykırı konuşmakta ve bir toplumun en önemli iki gücünden biri olan medyayı (diğeri "sivil toplum kuruluşları" dır ki, onlara da sık sık yüklenmeyi ihmal etmiyor) genelleme yaparak sahibinden, yazarına suçlayamazsınız.Elinizde biriyle ilgili delil, kanıt varsa göstererek konuşabilirsiniz. Siz aslında bu ülkenin diğer vatandaşlarıyla eşit hakka sahip bir vatandaşısınız, aylığınız onların vergileri ile ödeniyor ve onlara hizmetle görevlisiniz. Bu nedenle onlara verilmemiş bir nedensiz suçlama hakkı size de verilemez. Hatta topluma örnek olacak bir konumda olduğunuz için ağzınızdan çıkanı daha da çok kulağınız duymak zorunda.Biz sizi kısa sürede büyük servet edinmekle, başarılı kadroları ve insanlan haksızca yerinden edip işten anlamayanları getirmekle, yolsuzluğu ortaya çıkan veya büyük hataları sabit olan bakardan korumakla, dini her fırsatta siyasetinize alet etmekle bu kadar açıktan açığa suçluyor muyuz? Medya sık sık yaptığınız bu suçlamalarla AİHM'ye gitse davayı kazanırdı şüphesiz. Suçladığınız patron veya gazetecilerin isimlerini ve "bu işin içinde" derken kastettiğiniz "iş"in ne olduğunu açıklamanızı bekliyoruz.Bir garip itiraz!29 Mart Çarşamba günü Lions Klüplerin en büyük ödülü olan ve lions'un kurucusu Melvin Jones'un adını taşıyan uluslararası ödülü alanlar arasında (6 kişi) basından seçilen isimlerden biri de Uğur Dündar'dı. Ödülümü alırken böyle önemli bir ödülü benden çok daha kıdemli bir usta gazeteciyle paylaşıyor olmanın da bana ayrıca gurur verdiğini söyledim.Uğur Dündar gerçekten de takdir ettiğim değerli bir meslektaşım ve arkadaşımdır. Bugüne kadar onun hep haksızlıklara karşı çıktığını ve yerinde saptamalar yaptığını gördük. Bu nedenle, Ayşe Özgün'ün de kendisi gibi tavuk reklâmına çıkması ile ilgili olarak ağır bir açıklama yapması beni daha çok şaşırttı.Önce televizyon eleştirmenleri eleştirdiler Özgün'ün tavuk reklâmına çıkmasını. Uğur Dündar'ı taklit ettiğinden başlayıp şu anda çalışmadığı için bu reklâmda rol aldığına kadar birçok olumsuz ifade kullandılar.Ve dün Uğur Dündar'ın açıklaması geldi; Dündar tavuk sektörü adına "bir misyon olarak" bu reklâmı kabul ettiğini, onun için de ücretsiz rol aldığını söylediği ve Ayşe Özgün'e "felaketten rant sağlamak isteyen bir firmanın" reklâmında rol aldığı için kırıldığını bildiren mesajı Sağlıklı Tavuk Bilgi Platformu na yazdığı mektupla iletmiş.Baştan beri Özgün'e karşı girişilen bu tepki atağını anlamakta güçlük çekiyorum, bu mesajı hiç anlayamadım. Ayşe Özgün'ün reklâmında oynadığı firma aynı zamanda Uğur Dündar'ın rol aldığı reklâmın da yarar sağlayacağı firmalar arasında...Neden olmasın?O zaman madem ki amaç kuş gribi nedeniyle yavaşlayan tavuk satışlarını "tavukların ne kadar hijyenik şartlarda yetiştirilerek paketlendiğini" halka anlatmak ve firmaların zararını gidermektir, Ayşe Özgün'ün bu konudaki katkısına neden itiraz ediliyor?Özgün, halkın sevdiği, inandırıcılığı olan bir isim olması nedeniyle ve firmanın yaptığı araştırmada da "sevildiği, dinlendiği" sonucu ortaya çıktığı için seçilmiş. Sonuçta ise yaptığı reklâm beklendiği gibi etkili olmuş.Peki buna memnun olacağımıza neden Ayşe özgün'ü kararından dolayı pişmanlık duymak zorunda bırakıyoruz? Reklâm filminin senaryosunu firma hazırlıyor, oynayana sadece en son teknolojiyle üretim yapan tesisleri tanıtmak kalıyor. O halde, şampuan, sabun, ekmek, pasta, banka, cips, kısacası aklınıza ne gelirse diğer reklâmlarda farklı farklı isimlerin oynamasına tepki göstermek ne kadar anlamsızsa, tavuk reklâmı için de aynı şey geçerlidir.Ben nedeni bir türlü anlaşılmayan bu tepkilerin Ayşe Özgün'e haksızlık olduğuna inanıyorum. Eğer bu görüş hatalıysa, bunun aksine inananların nedenlerini açıklamaları gerekir. Zira Özgün, televizyonculukta, gazetecilikte ve şimdi de radyoculukta başansı bilinen bir isim, aynca hiçbir zaman çalışmalarına uzun süre ara vermedi.Bu kadar başarılı isimler de kolaylıkla yıpratılmamalıdır. Kendimize yapılsa ne düşünürdük bunu unutmayalım.

Devamını Oku

Okul mu, mafya yuvası mı?

31 Mart 2006

Dün Milli Eğitim Bakanlığı ile UNİCEF'in ortaklaşa düzenlediği şiddet panelinde konuşmacıydım.İlköğretim Okulları Genel Müdürü Prof. Servet Özdemir'in de katıldığı panel sorunların ve çözümlerinin konuşulması ve ciddi çareler aranması açısından son derece yararlıydı. Sempozyumun ilk günü bir uzman psikolog tarafından verilen ve basında yer alan (43 okulda 3483 öğrenciyle yapılmış) anketin sonuçlan da, bütün konuşmalardan ve verilerden çıkan sonuçlar da Bakan Hüseyin Çelik ile Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Birkaç olay medya tarafından abartılıyor" sözlerinin ne kadar yanlış olduğunu açıkça ortaya koyuyor.Anket sonuçlarından yalnızca bir iki tanesine bakalım:Son bir yılda en az bir kez fiziksel kavgada bulunanların oranı yüzde 50.Hayatı boyunca en az bir kez bıçak, çakı veya diğer kesici aletleri taşıyanların oranı yüzde 22.6."Çete üyesiyim" diyenler yüzde 10.Ve okulda kendini güvende hissetmediği için devamsızlık yapanlar yüzde 27.8...Ocak ayından bu yana, çeşitli devlet okullarında 7 öğrencinin "arkadaş cinayeti ne kurban gittiğini, 59 öğrencinin ağır yaralandığını da hatırlayacak olursak illere yayılan öğrenci şiddetinin ilgili/sorumlular tarafından küçümsenemeyeceğini de görürüz.MEB bu paneli 1,5 yıldan beri yapmayı plânlıyormuş, ben panelde 'Biraz geç karar verilmedi mi' sorusunu da sordum.Konuşmamda değindiğim noktalar arasında 'aslında akıllı iktidarların medyanın yaptığı haber ve uyarıları ciddiye alıp bunlardan yararlanacağı, erken harekete geçerek sorunları yayılmadan çözebileceği ama ne yazık ki bizde yönetimi ele geçirenlerin medyayı adeta bir siyasi rakip gibi gördükleri ve inatlaştıkları' da vardı.Daha sonra aile içi şiddet, okulda öğretmenlerin uyguladığı baskı ve şiddet, ailelerin ekonomik sıkıntısı, göçten doğan dışlanmışlık ve mağdur psikolojisinin öğrencideki tepkileri ile şiddet bağlantısı ve medyanın, TV programlarının özendirme yoluyla etkisinden söz ederek çözüm önerilerimi anlattım.Yaşayan ölülerİngiltere'den sempozyum için gelen eğitim uzmanı Chris Gittins'in "Şiddet izleyenlerin şiddete başvurması veya karışması gerekmez, eğitimle bunu önleyebilirsiniz" görüşünün doğru ama Türkiye gibi eğitimsiz insanı çok bir ülkede İngiltere'dekinden daha zor olduğunu, çok ciddi ve medyanın katılımını şart kılan bir eğitim sürecine ihtiyaç olduğunu vurguladım.Baskıya ve ezbere dayalı eğitim sisteminin yanlışlığı yıllardan beri biliniyor ama çözümü bir türlü gelmiyor.Okullarda şiddetin önlenmesi için okul ve çevresinin sıkı denetimi, öğretmenlerin hakaret ve şiddete başvurmaması, öğrencilerin okula silah getirmesi veya olaylara karışmasını önleyici eğitim ve yaptırımlar, ailelerin uyarılması ve eğitilmesi, gençlerin okul sonrası zamanının olumlu etkinliklerle değerlendirilmesi, sonunda da tabii ki hem bunlara katkı, hem de W film ve dizilerinde sık sık başvurulan şiddetin kaldırılması açısından medyanın değişimi gerekiyor. Ve daha bir dizi önlem...Televizyonlardan "görerek öğrenme"nin önemi, hele de Türkiye gibi insanların kendini dizi/film kahramanlarıyla tümüyle özdeşleştirdiği bir ülkede medyanın bu konudaki rolü de küçümsenemez.Sadece gençlerin ölmesiyle kalmayıp yuvalan söndüren, ana babaları yaşayan ölüler haline getiren şiddet olaylarını önlemek başta ilgili bakanlıkların, sonra medyanın ve her vatandaşın görevidir.Bu konuda hepimiz elimizi taşın altına sokmak zorundayız...Benim şimdilik Milli Eğitim Bakanı Çelik'e iki sorum var:1- Okullara silahla girilmesi nasıl önlenemiyor?2- Öğrencilere şiddet gösteren (psikolojik şiddet dahil) öğretmenler konusunda nasıl bir önlem alınıyor ve nasıl bir yaptırım uygulanıyor?

Devamını Oku

Sağduyuya davet... Kim inanır?

30 Mart 2006

Dün yazıma başladığım sıralarda Diyarbakır'da "savaş" yeniden başlamıştı. Televizyondan izlediğim görüntülerin Irak'ta Amerikalı askerlere karşı savaşan halkın görüntülerinden tek bir farkı vardı; ellerindeki taşlarla arabalara, mağazalara saldıranların hemen hepsinin 15-16 yaşında çocuklar olması...Birilerinin onları yönlendirdiği, bunun mazeret aranacak bir isyan filân olmadığı apaçık ortadaydı. Biraz sonra spiker DTP'li (Demokratik Toplum Partisi) belediye başkanlarının çözüm için toplandıklarını, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in ise "halkı sağduyuya davet ettiğini" söyledi... Kim inanır? Kim dinler? Siz olsanız içten olmadığını bildiğiniz, samimiyetsizlik kokan, zorla yapılmış bir davete katılır mısınız?Daveti yapanın önce kendisinin o sağduyuya sahip olması, insanları provoke etmekten kaçınması, görevinin sorumluluğunu taşıyarak ülkesinin huzurunu, bütünlüğünü gözeterek çalışması ve konuşması gerekir.Yardımsever ABOsman Baydemir'in Türkiye ve Avrupa'da yaptığı her konuşma devletle kavga, devleri şikayet, kışkırtma ve çözümsüzlük içeriyor. Her konuşmada sükûnet içinde bir uzlaşma değil adeta çıkarılacak olaylar için bir tehdit ve bu tehditler konusunda (zaten yardıma hazır bekleyen) Avrupa'yı da arkasına alma isteği görülüyor. O ve kendisi gibi davranan diğer belediye başkanları tartışmalarda bile "demokratik çözüm" arayışlarına alaycı gülümsemelerle cevap veriyorlar. Kısacası Ermeni diasporasına benzer şekilde "Biz ne istersek onu dayatacağız, herkes de kabul edecek. Çözüm bu!" havası içindeler.Nedir istedikleri peki? PKK işaret verir vermez sokaklara dökülen çoluk çocuğu şantaj malzemesi olarak kullanmak mı?Orduyu veya polisi mecburen ortaya çıkarıp onlarla karşı karşıya getirmek mi?Türkiye'nin Güneydoğu Bölgesi'nde belediye başkanlarının PKK'yla ve Roj TV'yle ortak çalışması mı söz konusudur?Nevruz ve Apo şovuVATAN haber muhabirleri Nevruz'da Güneydoğu'daydılar. Anlattıklarına göre bu kez göstericilerin elindeki binlerce Apo fotoğrafına ve etrafta PKK bayraklarının dalgalanmasına hiçbir itiraz gelmemişti... Bu kutlama şeklini çizen ise PKK'ydı.15 Mart günü Nevruz'un nasıl geçmesi gerektiği PKK'nın sitesinde duyuruldu. Nevruz, alanlarda 'çatışmasız' ama "Abdullah Öcalan'a özgürlük" sloganıyla ayaklanma biçiminde kutlanacaktı.Bu format aynen uygulandı, "legal" bir ayaklanma tablosu sunuldu ve hiç kimseden ses çıkmadı. Başta Diyarbakır olmak üzere illerde yapılan gösterilerde kurulan platformların, bayrak ve pankartların parası ise belediyelerden, aynen bugün Diyarbakır olaylarında yakılarak, yıkılarak verilen zarar gibi milletin cebinden çıktı.Bunlara göz yuman ve hatta teşvik eden belediye başkanları sonra da alay eder gibi halkı sağduyuya davet ediyorlar, trajikomik değil mi?Diyarbakır'da Roj TV'nin talimatıyla başlayan olayların ilk adımı Nevruz'da atılmıştı. Bugün filmin ikinci yansını izlemekteyiz.Unutmayalım, geçen yıl Mersin'deki bayrak provokasyonundan sonra ülkeye yayılan tepki olaylarının büyümesi de zor önlenmişti. Yani her kışkırtmanın bir karşı tepkisi vardır.Sorumlular, "dünya kazan, onlar kepçe" gezip duracaklarına memlekette oturup Güneydoğu'yu PKK çiftliği olmaktan kurtarmak zorundalar... Aynen okulları çetelerden kurtarmak zorunda olduktan gibi...Yoksa bunda da medyanın suçlu olduğunu mu söyleyecekler?İnkar değil çözüm!Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik hâlâ okullarda yaşanan olayların ciddiyetinin farkında değil gibi... Bakanlık "şiddet sempozyumu" düzenliyor, kendisi ise basına TV'lerdeki şiddet dizilerini, filmlerini ben mi gösterdim? Bu dizileri bir kanaldan diğerine ben mi transfer ettim" açıklamaları yapıyor.Bunlar büyük ihmali, bağışlanamaz gecikmeyi mazur gösterecek sözler değil. Eğer Bakan ve Bakanlık uyarıları dinlese ve olayın daha erken farkına varsaydı doğru karar ve uygulamalarla bu olayların yayılmasını kesinlikle önleyebilirdi. Belki TV'ler için bile ortak bir çözüm platformu yaratabilir, onların yardımını alabilirdi. Ama çocuk yuvalarındaki şiddeti; dayağı, tacizi önleyemeyen bir hükümetten ilköğretim okulları ve liselerdeki şiddeti önlemesini beklemek de fazla iyimserlik oluyor.Benim Bakan Çelik'e bir teklifim var; 15 gün için bu göreve beni atasın, eğer 15 günde çocuk yuvalarını ve okullarını muma çevirmezsem 'Bakan haklı, bu iş zormuş' diyeceğim ve bir daha da hiç itiraz etmeyeceğim.Teklifimi kabul etmiyorsa lütfen kendisi yapsın... Yapamıyorsa istifa etsin. Son kurban Şahin Açık'ın kendini yerden yere atan "Beni de öldürün" diye bağıran annesini görseydi bunu yapması gerektiğine o da inanırdı!

Devamını Oku

Şiddet-zeka ilişkisi!

29 Mart 2006

Entrika, ırkçılık, yalan anket, ne derseniz deyin Kuzey İrlanda'nın bir üniversitesinin Avrupa'da yaptığı IQ araştırmasında sondan ikinci olduğumuz gibi bir veri var ortada... Reddedebiliriz, inanmayabiliriz, bu tür araştırmalarda hatalar olduğunu söyleyebilir, yanlış denekler seçildiğini öne sürebiliriz ama sonuçta bu listeyi alan diğer ülkelerin edindiği kanıyı değiştirenleyiz.Düşünün; Yunanistan, Romanya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, kısacası herkes bizden zeki, olacak iş mi yani?Atatürk gibi, Anadolu'yu işgal etmiş onca güçlü devleti zekâsıyla alteden ve kendine hayran bırakan bir önderin soyu zekâda bütün o ülkelerin gerisinde... Bu da yetmiyor, İspanyollar gibi insanlarının geç algılamasıyla, zekâ düşüklüğüyle komedilere konu olan bir millet bile bizden çok daha önde...Bir toplum, en yaygın kitle iletişim aracı olan televizyonu bile doğru kullanmaktan aciz ise böyle sonuçlan da beklemesi gerekir. Bırakın bu ülkede kafaları yolsuzluğa, sahtekârlığa yönlendirip uluslararası ünlü hırsızların hüneriyle soygun yapan sıradan insanların hiç şüphesiz bir sohbeti bile sürdürecek akla ve birikime sahip olmadığını, sadece şiddet konusunu algılayış tarzımız ve harekete geçmedeki yavaşlığımız bile zekâmızdan şüphe etmek için yeterli.Yine suç medyanın!Türkiye'nin hemen her ilindeki okullara yayılmış bir vahşetin somut tablosu ellerinde. Sadece onların değil, elbette medyanın da elinde... Medya uyan görevini yapıyor; senelerdir "şiddete dikkat çekiyor, son zamanlarda da haberlerinde, manşetlerinde bu tabloyu "düzeltmek zorunda olanların" her fırsatta önüne çıkarıyor ve hattâ tabir caizse gözüne sokuyor.Onlar ne yapıyor, birinci dereceden sorumlu olan Milli Eğitim Bakanı ile Hükümet'in başı'nın söylediklerine bakalım: "Medya olayları abartıyor, üç beş olayı sanki bütün Türkiye'de okullar kan gölüne dönmüş gibi gösteriyor."Bütün Türkiye'nin okulları kan gölüne döndü, gencecik öğrenciler birbirini kurbanlık koyun gibi boğazlıyor, okullara tabancayla geliniyor, aramalarda terör örgütünden çıkan miktarda silah ele geçiyor, daha ne bekliyorsunuz? Yoksa idrak yollan enfeksiyonunuz mu var?Henüz arkadaşı tarafından kalbinden bıçaklanan Fatih'in ölümüne üzüntümüz bitmeden dün de İstanbul'da bir lise son sınıf öğrencisi, 16 yaşındaki Şahin Açık kavgada bıçaklanarak öldürüldü. Bir başka okulda 14 yaşındaki öğrenci okula silah sokarken yakalandı. Mersin'de öğrenci kavgasında bir öğrenci yaralandı. Okullarda can güvenliği sıfır (deprem konusunda da durum farklı değil!)Türkiye'de hükümetler sorumluluktan medyaya saldırarak kaçabileceklerini zannediyor ve bıçak kemiğe dayanıncaya kadar oyalanıyorlar. İşte yine bıçak kemikte... Daha fazla kaçamazlar, ilgili bakanlardan derhal açıklama ve çözüm bekliyoruz.

Devamını Oku

Aydınların yeni görevi

28 Mart 2006

USA Turkish Times'dan bir mail gelmiş: "26 Mart Pazar günü öğlen 12.00'de University of Southern California da Türk Ermeni ilişkileri hakkında düzenlenecek olan ve Emekli Büyükelçiler Gündüz Aktan ile Ömer Lütem'in katılacakları konferans üniversite yönetimi tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden iptal edilmiştir. Vatandaşlarımıza saygı ile duyurulur."Okuyunca hemen doğrulamak üzere bir küçük araştırma yaptım, haberin doğru olduğunu öğrenince de "vatandaşlara" özellikle de "bazı vatandaşlara" duyurmaya karar verdim. Zira bu bazı vatandaşlar Türkiye'de bir üniversite yönetimi bir konferansı (halktan gelen tepkiler üzerine) iptal ettiğinde kıyametleri koparmış, Türkiye'yi 'DÜNYA BASINI'na şikayet etmişlerdi.Bu durumda hemen aynı ekibin ortaya çıkıp University of Southern California yönetimine "konuşma, düşünce, konferans özgürlüğüne kısıtlama getirdiği" için de aynı şikayeti yapmaları, bunu da dünyaya duyurmaları gerekir. Elleri, dilleri buradan Fransa'ya, Amerika'ya anında yetiştiğine (oradaki Feinstein gibi soykırım savunucuları da buralara anında yetiştiğine) göre bunu yapmak bir görev olmalı.Tarih nasıl yazılır?Örneğin; 25 Eylül 2005'te Washington Post'ta yayımlanan "In İstanbul, a Crack In The Wall of Denial" başlıklı (İstanbul'da, inkar Duvarındaki Çatlak) makalesinde ve daha sonra Habertürk'teki konuşmasında aynı sözleri tekrarlayan Elif Şafak bunu yapabilir.Ne diyor Elif Şafak; aynen Michigan Üniversitesi'nin Prof. Fatma Müge Göçek'i gibi "soykırım olayına Amerika'ya gittikten sonra vâkıf olduğunu" anlatıyor. Şu cümlelerle:"2002 yılında ABD'ye gittikten ve Ermeni-Türk entelektüellerin ortak çalışmasına katıldıktan sonradır ki 1915'te başlayan ve Türklerin 1,5 milyon Ermeniyi öldürdükleri ve yüzlerce, binlercesini evlerinden sürdükleri suçuyla ciddi şekilde yüzleşme ihtiyacı hissettim. Daha çok soykırım konusunda, özellikle yaşayan mağdurların ifadelerinde yoğunlaştım; Toronto'da Zoryan Enstitüsü'nün Ermeni arşivlerinde kayıtlı röportaj bantlarını izledim, bana aile hatıralarını ve sırlarını açacak kadar özverili olan Ermeni büyükannelerden ve arkadaşlardan hikayeler dinledim. Ve sadece bu korkunç sürede işlenen suçların değil, sistematik inkar yoluyla ortaya çıkan etkinin de daha kötü olduğunu gördüm."Taner Akçam'ın da pek yakın olduğu, hatta "Türk Milliyetçiliği ve Ermeni Soykırımı" kitabının önsözünde direktörü George Shirian'a teşekkürler bildirdiği Zoryan Enstitüsü en "taraflı", en "Türk karşıtı" Ermeni kurumlarından biri... Şimdi, oralara kadar gidip bu kurumlardan ve büyükannelerden tek yanlı olarak "soykırımı öğrenenlerin, makaleler, kitaplar yazanların, özgür konferans hakkı isteyenlerin, bir Amerikan üniversitesinde konferans engellenmesine de "tarafsız aydın" kimlikleriyle karşı çıkmaları beklenir.Yoksa bu da mı beklenmemeli? Cevaplarını duymak isterdim doğrusu!STAR kimin?Dört hafta önce STAR'da Pazar günleri Her Açıdan programını yapmaya başladığımdan bu yana bana zaman zaman sorulan sorunun, 26 Mart'taki "Türban ve Zenci/Beyaz Benzetmesi" konulu programdan sonra daha sık sorulduğunu gördüm."STAR TV'yi Fettullah Gülen mi aldı? Siz Gülen'in televizyonunda mı çalışıyorsunuz?"Galiba STAR gazetesini, Gülen cemaatinin önemli isimlerinden Alaaddin Kaya'nın almasından sonra STAR TV'nin de onlara geçtiği zannediliyor. Benimle de ilgili bir kavram kargaşasını önlemek açısından duyurmak istiyorum; STAR TV Doğan Grubu'na ait ve KANAL D ile aynı binada çalışıyor.Bundan dolayı da mutluyum, bilmem anlatabildim mi?Doğmamış bebeğin dizi filmi!Bana kalırsa 21. yüzyılın ilk 10 yılı bittiğinde insanoğlunun bugüne kadar merak ettiği soruların çoğu çözülmüş, ciddi hastalıkların çoğunun tedavisi bulunmuş olacak. Ve tabii ondan sonra bir başka soruya cevap aranmaya başlanacak:"Bu kadar uzun yaşayan milyarlarca insanı bu gezegene nasıl sığdıracağız?" Türkiye gibi nüfusu aşırı hızlı artan ülkelerin telaşı daha fazla olacaktır herhalde... Bakalım bugün "Doğurun, çoğalın" diyenler o günler geldiğinde aynı şeyleri söyleyebilecek mi?Her neyse biz dönelim teknolojik yeniliklere... Artık yeni ultrason aletleriyle anne karnındaki bebeği sadece iki boyutlu "hareket eden ama anlaşılmaz bir görüntü" olarak değil, film gibi tüm detaylarıyla ve 3 ve hatta 4 boyutlu izleyebildiğinizi biliyor musunuz?Hamile olan ve bu cihazlara sahip az sayıdaki kliniğe gidebilenler biliyordur ama tüm anne adayları bu yeniliği duydu mu?CANKAT Kadın Sağlığı Merkezi'nin sahibi Dr. Deniz Cankat bundan önceki 3 boyutlu ultrason aletlerinde, alınan 2 boyutlu görüntülerin daha sonra bilgisayar yardımıyla 3 boyutlu resim haline getirildiğini, oysa bugün kullanılan 4 boyutlu ultrasonografi cihazları ile çekim sırasında anne karnındaki bebeğin 3 boyutlu görüntüsünün hareketli olarak izlenebildiğini,bunun fetus sağlığı hakkında MR'dan farksız bir bilgi sağladığını söylüyor. Cihaz, inceleme sırasında çektiği fotoğrafları anında birleştiriyor ve hareketli görüntü olarak ekrana yansıtıyor.Asıl olay şu ki bundan sonra anne karnındaki bebeklerin her türlü eksiği, fazlası rahatça görülebilecek. Anne ve baba sürprizle karşılaşmak yerine, çocuğunu doğmadan tanıyacak, alışacak, sakatlık varsa çözümünü plânlayacak. Baş, yüz yapısı (dudak-damak yarıkları), kalp dokusu, damarlar, omurga, bebeğin ense kalınlığı ile anlaşılan mongolizmi daha hamileliğin 3. ayında belirleyebilmesi, yumurtalık tümörleri, miyomlar, polipler ve daha birçok inceleme 4 boyutlu ultrasonografi sayesinde yapılabiliyor.Sizin fotoğraf olarak gördüğünüz doğmamış bebeği ben tüm hareketleri, zıplamalarıyla film gibi izledim (kendi bebeğim değil tabii, benim bebeklerim büyüdüler çok şükür...) Yani kısacası şu ki, dizi meraklısı milletimiz artık bebeğinin anne karnındaki dizisini de çekebilecek imkâna sahip. Ben kızım doğmadan önce kalp sesini dinlettiklerinde, iki boyutlu ultrasonunu gösterdiklerinde burnumu çeke çeke ağlamıştım, bebeğini tüm detaylarıyla üç boyutlu izleyenler ne yapar artık kimbilir?(Cankat Kadın Sağlığı Merkezi Tel: 0212-343 12 12) Fulya-Beşiktaş, İstanbul.

Devamını Oku

Fatih'in katili kim?

27 Mart 2006

İlköğretim okulu öğrencisi, gencecik Fatih anasının gözyaşları arasında hayatta kalma savaşını kaybetti. Aynı yaşlardaki sınıf arkadaşı tarafından kalbinden bıçaklanan Fatih'in katili yalnızca bıçağı saplayan C. B.'midir, bu soruya cevap aramamız gerekiyor."Okullarda Şiddet" programını yapıp bakanlıkları uyarmamızdan, Çare bulun, okullarda silahı önleyin, şiddete her türlü önlemi alın" diye çırpınmamızdan bu yana bir ay geçti. Defalarca yazdık, hepimiz çırpındık ama ilgili bakanlar hâlâ "Tek tuk olayları büyütmemek lâzım" deyip duruyorlar.Oysa ne onlar, ne de "Kapımıza dayanmadıkça bizim sorunumuz yok" anlayışıyla köşesine çekilenler bu lükse sahip değiller... Kapıya dayandı, yarın kimin çocuğunun başına ne geleceği belli değil ve hepimiz suçluyuz.Önce Milli Eğitim, İçişleri ve Adalet Bakanlıkları ortak çözüm üretmedikleri için...Sonra televizyonlar ve basın bu konuya önem vererek baskı oluşturmadığı için...Televizyonlar toplumsal sorunlara eğilip, öğretici, eğitici yayınlar yapacağına 24 saat, tüm programlarında baldır-bacak, göbek ve abukluk gösterdikleri için...Toplum vurdumduymazlığını sürdürdüğü; dilsiz, kör ve sağır rolü oynadığı için...Sivil toplum kuruluşları bu olayların ciddiyetini fark edip ortaya fırlamadık-ları için...Ben, sen, o, hepimiz Fatih'in, Fatih'lerin ölümünden sorumluyuz. Yazıklar olsun bize!Orhan Pamuk'un kolay çözümü!25 Mart Cumartesi günü VATAN'ın Çikolata ekinde, Buket Aşçı'nın röportajında ünlü yazar Pınar Kür'ün Orhan Pamuk'un sözleriyle ilgili açıklaması ne ilginçti değil mi?Pamuk, Kür'e "Ne kadar şanslısın. Yasaklandıkça meşhur oluyorsun. Keşke benim de kitaplarım yasaklansa" demiş. Pınar Hanım "Neyse o işi de kıvırdı" diyor, "yasaklanacak nitelikte kitap yazamadı ama verdiği demeçle mahkemeye verilmeyi başardı. Ve dünya çapında patırtı kopardı bildiğiniz gibi..."Bildiğiniz gibi, bilmediği bir konuda ve her nasılsa belli bir grubun hangi hesapla buldukları anlaşılmayan "1,5 milyon Ermeni öldürüldü" lâfını aynen kullanarak, ayrıca "Kimse konuşamıyor, ben konuştum" cümlesiyle aydın cesaretini (!)cümle âleme ispatlayarak mahkemeye verildi Pamuk.Dava kapandı ama o "cesaretiyle" İtalya'dan, Almanya'dan ödüller almaya başladı bile... Kimbilir belki gelecek sefere Nobel'i de alır.Bir Türk yazarın yurtdışında ödül alması veya bir ülke aydınlarının gerektiğinde kendi ülkelerini, devletlerini de eleştirmesi takdir edilecek bir durumdur ama bunu yapacağım diye veya "kitaplarımı okutacağım, ödül alacağım" diye bilmedikleri bir konuda haksızlık yaparak tarihi saptırmalarına hiçbir toplumda hoşgörüyle bakılmaz.Pınar Kür, Orhan Pamuk'un yıllar önceki gıptasını açıklamakla onun hakkında yeterli bilgiyi vermiş oldu. Bundan sonra "aydın" tanımını kullanmak için daha fazla düşünmek gerekecek!'Web'deki hatalarBazı okurlarımız VATAN'ın Web sayfasında fazla yazım hatası olduğunu bildiriyorlar.Gazetede olmayan bir takım dizgi hatalarının sistemden kaynaklanan ve bizlerin elinde olmayan bir nedenle "web"de görüldüğünü daha önce ben kendi köşemle ilgili olarak yazmıştım. Sistem bazı noktalama işaretlerinde hata yaptığı gibi bazı harflerin birkaçını birleştirerek tek harf halinde çıkarabiliyor. Umarım yakında düzelir ama merak edenlere tekrar hatırlatmak istedim.

Devamını Oku

Almanlar ve bizimkiler!

25 Mart 2006

Almanya'da "Frankfurter Allgemeine Zeitung" gazetesi Ermeni soykırım iddiası konusunda bir yorum yayınlamış.Eberhard Jaeckel imzalı ve "1915 ve 1916 yıllarında yüzbinlerce Ermeni kasıtlı öldürülmedi" başlıklı yorumda Amerikalı tarihçi Guenter Lewy'nin bu iddiayla ilgili kitabından da söz edilerek Osmanlı Devleti'nin kasıtlı bir soykırım yaptığına dair hiçbir delilin olmadığı ifade ediliyor.Lewy'nin eski kaynakları inceleyerek ve kıyaslayarak vardığı sonuçların ilginç olduğu ve takdir edilmesi gerektiği belirtilerek tehcirin ve o sıradaki kayıpların nedenleri, Osmanlı'nın hangi şartlar altında bu kararı verdiği, tehcir sırasında sağlanan yardımların ise bilinçli bir soykırım ihtimalini ortadan kaldırdığı anlatılıyor.Guenter Lewy'nin araştırmalarına göre 642 bin Ermeni hayatını kaybetmiş. Yorumda ise "Ancak Türklerin de ağır kayıplar verdiği, bu kayıpların savaşlar kadar hastalıklardan ortaya çıktığı, 1916 yılında Türklere esir olan İngiliz ve Hintlilerin üçte birinin de hayatını kaybettiği, bu durumda Ermeni ölümlerinde kasıt aranamayacağı" dile getiriliyor.Ermeniler tarafından öldürülen, anne kucağındaki bebekler dahil 530 bin Türk olduğu, Türklerin çeteler tarafından kasıtlı, plânlı şekilde, köylere, evlere baskınlar yapılarak katledildiği düşünülecek olursa "soykırım iddiasının kabul edilir yanı olmadığı" zaten görülecektir. Acaba bir gün bizim, nasıl ikna edildikleri belli şekilde "sözel ifadelerle, anılarla tarihi yeniden yazmaya merak saran" yazarlarımız ve akademisyenlerimiz de Alman gazetesi kadar tarafsız olabilirler mi dersiniz?Serap Ezgü'ye büyük haksızlık!Geçenlerde haberdi Serap Ezgü'nün "soyadı" konusu. Efendim eski eşe ait olan soyadı, bu beyefendinin itirazı ile mahkeme konusu olmuş. Kadın programlarında intihar edenler filân olduğu için rahatsız olduğunu söyleyerek soyadının kullanılmamasını istiyormuş.Davayı kazanmış ve mahkeme Serap Ezgü'nün bu soyadını kullanmaması için yasak koymuş.İşte kadın kuruluşları ve kadın avukatların neden yıllardır kadının kızlık soyadı veya istediği (eşin) soyadını kullanabilmesi için mücadele verdiklerine en güzel örnek... Bırakın erkeklerin "soyadımı kullanıyorsun, öyleyse namusumsun" saplantısının tehlikesini...Boşanma sonrasında erkekler aynı şekilde yaşamına devam ederken kadın "yeni bir soyadı"nın sıkıntılarını yaşıyor. Bütün evraklar, kartlar, her şey baştan hazırlanıyor.Hele bir de Serap Ezgü gibi o isimle ün kazanmış biriyseniz yandınız.Böyle büyük bir haksızlık olamaz. Ezgü, başarısıyla soya-dına onur kazandıran bir kadın... Eski eş ona teşekkür borçlu aslında... Yalnız Ezgü için değil, tüm kadınlar için soyadı konusu büyük bir ayırımcılık. Yani erkek yıllarca aynı kadına soyadını verecek kadar saygı duyuyor ama boşanır boşanmaz kadın onun soyadını kullanacak saygınlığı birdenbire yitiriyor. Böyle saçma şey olur mu? Bu nedenle "kadının soyadı" davası mutlaka kazanılmalı!Başarılı belediye başkanı mı?Gözcü Gazetesi bir süredir bölgelerin "en başarılı üç ilçe belediye başkanını" seçiyormuş ve şu anda sıra Akdeniz Bölgesi'ndeymiş... Bunu anlatan İskenderun'lu okurum Doğan Süslü haberin asıl ilginç bölümünün bundan sonra başladığını, gazetede yayınlanan anket formları doldurularak ankete katılmak mümkün olabildiği için uyanık belediyelerin erken saatlerde tüm Gözcü gazetelerini toplattığını bildiriyor. (Gazetelere de bu tür anket yapmanın satış açısından kolaylığını güzel anlatan bir örnek)...Böylece hangi belediye parayı bastırıp gazetelerin çoğunu ele geçiriyorsa o belediyenin başkanı da "en başarılı başkan" seçiliyor.Bu saçmalıktan çok her konudaki sahtekârlığımız ilgilendiriyor beni... Aynı sonuç her anket için, internette yapılanlar için de geçerli... Hiç mi dürüst bir iş çıkmayacak Türkiye'den, yalan, aldatmaca tepeden başlayıp ayağa kadar mı inecek diye merak ediyor insan."Türk gibi cesur" sözünü "Türk gibi yalancı"ya mı çevirmeye uğraşıyoruz bilmem ki!

Devamını Oku

Depremden bize ne?

24 Mart 2006

Alper Uruş iyi bir habercidir... Bunu "okullarda şiddet" araştırması yaparken bize verdiği destek sırasında yakından izlemiştim. O haberi daha önce gazete için hazırlamıştı, okulları biliyordu ama ne yapacağını, öğrencileri nasıl konuşturacağını da öyle iyi biliyordu, öyle profesyonel çalışıyordu ki tüm TV ekibi hayran kalmıştı.Dün Vatan' da Boğaziçi Üniversitesi' ndeki uluslararası deprem konferansında yalnızca 4 tane izleyici olduğu haberini okurken 'yine tam zamanında ve yine iyi bir haber hazırlamış' diye düşündüm.Kaç kişi ölür?Her bölgesi fay hatları üzerinde, en büyük ve en güzel şehrinde her an deprem beklenen bir ülke ve bomboş bir salon... Diğer ülkelerin en iyi deprem uzmanları konuşmak için gelmiş ve ne bir belediye başkanı var dinleyen, ne bir siyasetçi, ne de bürokrat.Bu uzmanlardan birinin "Amerika'da da böyle oluyor" demesi Türkiye'deki sorumsuzluğu, ilgisizliği hafifletmez. Amerika da, Japonya gibi deprem sorununu çözmüş, bu tehlikeye açık yerleşim merkezlerinde tüm binalarını garantiye almış bir ülke... Bizim gibi önlem düşünüp binaları güçlendirme çalışmaları yapacağına "Deprem olursa kaç kişi ölür" hesabı yapan bir şaşkın değil...Acaba o başkanların, siyasilerin ve bürokratların daha önemli hangi işi vardı konferans saatinde? Milyonlarca insanını depremlerde kaybeden ve kaybedeceğini bilen bir toplumun "göreve getirdiği" insanları neyle meşguldüler?Bu kez onları depremden sonra değil, önce suçlamakta olduğumuzu, halkın endişesini bilmelerine rağmen bu işi hafife aldıklarının farkında olduğumuzu kendilerine bir kez daha duyurmak istiyorum.Ve bekliyorum, haydi yine doğru söyleyeni dokuz köyden kovsunlar. Haydi yine saldırıya geçsinler ama bu yöntemin faydası yok...Aynı ilgisizlik sonucunda okullara inen şiddet, televizyonların gençlere kötü örnek olduğu açıkça görülen mafya dizileri ve içi boş programlarla doldurulması ve diğer sorunlar da çözülemiyor.Yönetim boşluğu giderek iyice hissedilir şekilde artıyor. Susarsak onlar da sonsuza kadar susacak ve sorumsuzluğu sürdürecekler. Bunu da medyaya hatırlatmış olayım!Merkez Bankası başkanı şaşırtmacasıMeğer o önerilmemiş de başkası önerilmiş. Meğer Başbakan medyayı yanıltmakta, eğlenmekteymiş. Eh doğrusu sıra buna gelmişti...Sorunlar öyle hafif ve bu hafiflik öyle büyütülüyor ki dalga geçmenin tam zamanı. Meselenin aslını anlayınca buna açıklama arayan gazetecilere şaşırıyorum. Merkez Bankası' na o başkan adayı değil de bu başkan adayı önerilmiş ne fark eder?Başkanlığa ve diğer görevlere, tüm kuruluşların tüm görevlerine getirilenlere bakın çoğunun eşi türbanlı... Bunu söyleyince "Vay efendim eşi türbanlı olanı seçmeyecek miyiz" hezeyanıyla ayağa fırlıyorlar. Oysa beyler ('beyler' diyorum zira türban aslında kadınlara ait bir mesele ama ortada konuşan kadın yok, hepsi erkek) bu tartışma "Eşi türbanlı olan seçilecek mi, seçilmeyecek mi tartışması değil, Mehmet Keçeciler' in MSP zamanında türbansız biri partiye giremez, yaklaşamazdı" demesi gibi türbansız olanların AKP'ye de yaklaşamaması..."Türban takmazsak eşlerimiz bizim yüzümüzden yükselemez" düşüncesiyle her geçen gün daha çok kadının tesettüre girmesi...Dininden, inancından, özgür iradesinden filan değil, "gelecek endişesinden" kapanması.Belki o kadınlar başını örtünce daha makbul Müslüman, daha dindar fert olacağını düşünmüyor, ama türban baskısı başladı ve bu noktaya geldi mi kaçış imkansız...Ortada tablo gayet açıkken Başbakan' ın garip espri anlayışı gerçekten komik kaçıyor. Ama ne yazık ki millette gülecek hal yok!"Her açıdan" türban!Sevgili okurlarım, Pazar sabahı 11.40'ta STAR'da, Her Açıdan isimli programımda bu konuyu Ahmet Hakan, Zekeriya Beyaz ve Nazlı Ilıcak'la tartışacağız. "Kim zenci, kim beyaz" ve "Türban ve din üzerinden yapılan bölücülük nasıl önlenebilir" merak ediyorsanız izleyin.

Devamını Oku