Haşmet Babaoğlu Pazar günü Mevlit Kandili nedeniyle, internetten aldığı "Hz. Peygamber size gelse" başlıklı bir metni köşesinde yazmıştı. Ben daha önce görmediğim için çok hoşuma gitti, etkilendim ve dikkatle birkaç kez okudum... Sonra da düşüncelere dalarak soruları kendime sordum.Hz. Muhammed kapımızı çalsa ve bir süre kalacak olsaydı acaba o metinde yazıldığı gibi ortadaki gazete ve dergileri toplayıp yerine Kur'an'ı mı koyardım, CD'leri, kasetleri toplayıp Hadis kitapları mı çıkarırdım? O'na hepimizin en iyi halimizle görünmemizi ister ve hızlı bir faaliyete mi girişirdim?"Hayır" dedi içimdeki ses... Olduğum gibi görünmek ister ama o birkaç günlük sürede O'nunla uzun sohbetler yaparak merak ettiğim konularda gerçeği öğrenmeye çalışırdım. Yatağımın başucundaki çekmecede duran Kur'an'ı hiç çıkarmazdım bile, zira bu kadar özel bir insanın zekasının nasıl olsa karşısındakinin inancını ve bilgisini konuşmasından çözmeye yeteceğini düşünürdüm. Yapay davranışları anında anlayacağını ve içinden gülebileceğini tahmin ederdim.Hiç şüphesiz O'ndan Kur'an'ın, özellikle de farklı yorumlara açık olduğu için kimsenin tam olarak anlayamadığı bazı ayetlerinin doğru yorumunu isterdim. Günümüzde siyasetçilerin dini bile "özel alanından çıkararak" siyasi malzeme olarak kullandığını, kendilerinde toplumu "dindar olanlar/olmayanlar" diye bölme hakkını gördüğünü O'na içtenlikle anlatır, bunu önlemek için ne yapmamızı önerdiğini sorardım.Müslümanlık gibi hoşgörülü bir dinin kitabındaki kadın/erkek ayırımını, erkeğe bazı durumlarda karısına karşı şiddete başvurma hakkı vermesini, üstünlük tanımasını ve içinde "şiddet" olan tüm surelerin tam olarak anlamını, nedenini, o günkü şartlar ortadan kalktığına göre hâlâ aynı şekilde geçerli olup olmadığını öğrenmek isterdim.Öğrendikten sonra da ne güzel anlatırdım düşünebiliyor musunuz?Aslına bakarsanız Peygamber'in kapımızı çalma ihtimalinde bizim olduğumuzdan farklı görünmeye çalışmamıza zaten gerek yok. Yalnızca Allah'a inanıyor olsanız dahi, O'nun her yaptığınızı görebileceğini, günde en az 40 kez kalbinizi yokladığını ve sizin gerçek yüzünüzü gayet iyi tanıdığını bilmeniz gerekir.Bundan çekinmiyorsanız, O'nun Peygamber'inin evinize gelip sizi tümüyle "siz" olarak görmesinden niye çekinesiniz? (Teşekkürler Haşmet Babaoğlu)"Terör örgütü" dedirtemedik!DTP eşbaşkanı Ahmet Türk Pazar günü "Her Açıdan" programında konuğumdu. TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Mehmet Dülger, OHAL eski Bölge Valisi ve eski DYP Milletvekili Hayri Kozakçıoğlu ile son yıllarda Güneydoğu'da birçok kez görev yapmış olan gazeteci Alper Uruş'un (ve ikinci bölümünde Dr. Ferhat Göçer ve orkestrası ile Sadettin Teksoy'un) katıldığı programda Ahmet Türk defalarca sormama rağmen "PKK bir terör örgütüdür" demeyi reddetti.Başbakanla karşılıklı olarak basın yoluyla birbirlerine gönderdikleri mesajlarda DTP'liler kaçamak cevaplar verebiliyor, sorunun cevabı olmayan konuşmalar yapabiliyor ama televizyonda son derece açık ve net sorulan sorunun cevabının hiçbir şekilde alınamayacağı da aynı açıklıkla görüldü.Ahmet Türk, inadın yarar sağlamayacağını, terörün durması için uzlaşmanın şart olduğunu söylüyor ama kendisi uzlaşma için gerekli olan o tek cümleyi bile söyleyemiyor. Bu da inat mıdır, örgütü sahiplenme midir, o konuda farklı görüşler olabilir ama ben onunla uzun sayılabilecek bir söyleşi sonunda şunu düşündüm: Güneydoğulu siyasetçi ve entelektüellerin daha önce de dile getirdiği gibi o bölgede PKK baskısından uzak şekilde siyaset yapmak oldukça zor.Türk'ün 'Şu anda Hükümet sizinle masaya oturmayı kabul etse isteğiniz ne olacak?' soruma verdiği cevabın en kesin bölümü "genel bir af idi... Biraz üsteleyince bunun PKK için, Abdullah Öcalan'ı da içine alacak bir özgürlük talebi olduğu sonucu ortaya çıktı. "Bu istekler sağlanırsa ben garanti veriyorum, bir daha terör olmaz" sözleri de dikkat çekiciydi. Başbakanın bilgisine bir kez daha sunmuş olalım!
Çıkar uğruna her taktiği deneyen, her yolu geçerli sayan siyasetçiler en kabul edilemez şartları bile çikolata kağıdına sararak yutturabiliyorlar.Durum böyle olunca, aylar yıllar boyu her gün ayrı bir yolsuzluk hikâyesine ayrı bir kılıf uydurulmasını izleye izleye artık yolsuzluğun her türlüsünü de kanıksamaya, alışmaya başlıyorsunuz.Aynen şiddetin en vahşi, en dehşet verici olanına bile (boğaz keserek adam öldürme, tecavüz ederek bilmem kaç yerinden bıçaklama gibi) izleye izleye, duya duya alıştırıldığımız gibi.Ve alıştığınızda çözüm için artık eskisi kadar çırpınmaz oluyorsunuz (beni hariç tutun...)Son derece trajikomik bir durumdu "AKP'nin şeffaflık paketini tartışmaya açtığını, seçime giren siyasilerin her kuruşun hesabını vereceğini söylediği" gün Tayyip Erdoğan'ın, Unakıtan'ı kastederek "Ben bürokratımı, bakanımı yedirmem" demesi ve yine "Medya istedi diye..." eklemesini yaparak medyayla inatlaşması.Sanki medya durup dururken kafayı Maliye Bakanı'na takıyor... Sanki ortada hiçbir olay yok... Bırakın her şeyi bir yana siyasetçilerin nüfuzlarından yararlanarak ailelerine çıkar sağlamaları, ayrıcalık tanımaları bile istifaları için yetmelidir. Aslına bakarsanız devletin makam araçlarının ailelerin emrine verilmesi, onlar tarafından kullanılması, siyasilerin çocuklarını iş adamlarının okutması bile siyasi etiğe uymaz. Ama bunlar artık detay, Başbakan şaibeli veya fahiş hatası görülen bakanları için "Her insanın hatası olur" diyor ve onları her durumda koruyorsa geriye yapacak bir şey kalmaz. Külahı ters giymişsinizdir artik.Şu ''Devlet'' meselesiBakın bir "külah" örneği daha; Başbakan Erdoğan Nazlı Ilıcak'in programında "devlet kadrolarına hep başörtülü bürokratların atanması" iddialarını cevaplarken ne demiş:"Ehliyete, liyakate bakıyoruz. Eşi başörtülü olan da, açık olan da var. Bir CHP li, parti örgütüne başörtülü olanı getirip koyabilir mi?"Burada soru devlet kadroları... Laik-demokratik devlet yapısında ise devlete ait kurum ve kuruluşlarda dini simgenin kullanılmaması kuralını Başbakan gayet iyi biliyor. Onun için cevabında hiç sorudaki "devlet" kelimesini kullanmıyor ama yine başörtüsünü (ki onun etrafındakilerin hiçbiri bildiğimiz normal başörtüsünü takmıyor, kubbe gibi şişirilmiş, İran'da, Katar'da bile görülmeyen, neredeyse parti simgesi haline getirilmiş sıkma başlarla geziyorlar) oy aracı yapmak üzere ustaca bir "parti örgütü" yatay geçişiyle CHP'ye kendi kafasınca golü atıyor.Kendine saygıBiliyor musunuz, ben bu anlayış değişmedikçe, biz toplum olarak "sözle yanıltmayı, aldatmayı" dahi kabul edilemez saymadıkça bin tane kanun çıkarsak hiçbir şeyi önleyemeyeceğimize inanıyorum.Hepsi lâftan ibaret kalır. Temizlenmekten söz etmek için önce kafaları temizlemek, "kendimize saygı"dan başlamak zorundayız.Yoksa bir yandan Erbakan'ın ve herkesin suçunu affedip öte yanda siyasi etik yasaları çıkararak komik olmaktan öteye gidemeyiz.İlk kadın radyosuBu da oldu nihayet... Tüm çalışanları ve programlarıyla kadınlara ait olan ilk radyo kanalı kısa süre önce yayına başladı.104.2'den yayın yapan Radyo Pink'te neredeyse tüm kadın dergilerinin toplamında bulacağınız kadar çok haber dinlemeniz mümkün (ben zaman buldukça dinliyorum...) Sosyal yaşamdan çocuk yetiştirmeye, makyajdan giyime her türlü bilgiyi vermeye çalışıyorlar.Kadın okurlanma "Pembe Radyo"yu dinlemelerini öneririm, beğenecekler.
Küçük kızlara, genç kız ve kadınlara tecavüz eden sapıkların yüz ve isimlerinin topluma bildirilmesini isteyen mektupların arkası kesilmiyor.Fuhuş operasyonu yaparak kadınları isimleri, fotoğraflarıyla tanıtan medyanın tecavüzcü yüzbaşı ile liseli erkek öğrencilerin yüzlerini ve isimlerini neden sakladığını anlamak mümkün değil.Yüzbaşı tutuklandı, aslına bakarsanız tecavüze uğrayan çocukların ağlayarak teşhis etmesi, bu adamların hiç zaman kaybetmeden ağır cezalara çarptırılmaları için yeterli olmalı.13 yaşındaki kıza şantajla tecavüz eden ve görüntüleyen öğrencileri serbest bırakmaya da hiçbir hukuk, hiçbir yasa izin veremez. Bu öğrencilerin tedaviye ve suçlarının bilincine varmak için cezalandırılmaya ihtiyaçları var. Okullarda kural dışı davranışlar bile disiplin cezası alırken böylesine büyük bir suçu plânlı olarak işleyen 15 yaşındaki öğrencilerin "hiçbir şey olmamış gibi" yaşamlarını sürdürmesi kendilerine ve diğer öğrencilere ne anlatmış olacak, acaba kararı veren hâkimler hiç düşündüler mi?Neden saklanıyoruz?Tecavüzcü öğrencilerin veya tecavüze yeltenen her suçlunun toplumdan derhal soyutlanması, psikolojik tedavi altında yaptırımla karşılaşması gerekir.Medyanın görevi ise onları saklamak değil tam aksine yüzlerini ve isimlerini iyice tanınacak şekilde göstermektir.İngiltere'de bir ara trafik suçlularının boynuna suçunu anlatan tabelalar asarak sokaklarda dolaştırıyorlardı.Keşke bizde de taciz ve tecavüz suçlularına aynı şey uygulansa...Hakimlerin ve medyanın, sorumluluklarının farkına varmaları için daha kaç çocuk ve kadının hayatı kararmalı, soruyorum!Masaya oturuyoruz!Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Onbinlerce insanı öldürenler terörist değil de nedir? Ama siz kalkacaksınız hâlâ bunları müdafaa edeceksiniz. Demokratik bir yaşam istiyorsanız kaçmaya, göçmeye, elde silah dolaşmaya gerek yok. Gelirsin masada her şeyi konuşursun" sözlerinin muhatabı elbette PKK değil, bir siyasi parti olan DTP'ydi.DTP'li siyasetçilerin PKK'nın bir terör örgütü olduğunu bir türlü söylememeleri ve hatta "gerilla" tanımını kullanmaları, son terör olaylarının da belediye başkanları DTP'li olan illerde çıkması sadece Başbakan Erdoğan'ın değil tüm toplumun (Güneydoğu'daki sağduyulu vatandaşların da) büyük tepkisine neden oldu.Diyarbakır Dicle Üniversitesi öğrencilerinden gelen mektuplar bölge üniversitelerinde de çok yoğun bir PKK/Apo propagandası yapıldığını, Apo posterleri asıldığını, duvarlara "Türk, Türkçü, Türkçe giremez" gibi cümlelerin yazıldığını anlatıyor.Bu Pazar STAR TV'de sabah saat 11.30'da başlayacak olan "Her Açıdan" isimli programımda, son terör olaylarını ben Başbakan'dan önce masada tartışacağım.Konuşmacılar; AKP Milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger, DYP eski Milletvekili ilk OHAL Bölge Valisi Hayri Kozakçıoglu, DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk ve Nevruz'u Güneydoğu'da izleyen VATAN haber muhabiri Alper Uruş...Çok net soru ve cevaplarla Güneydoğu'da başlatılan olayların iç yüzünü anlamaya, çözüm yolunu bulmaya çalışacağız. Programın ikinci bölümünde ise Dr. Ferhat Göçer ile Sadettin Teksoy var.Cumartesi gecesi geç yatıp sonra da uyanamadığınız için hayıflanmayın. Bazı izleyicilerimizin istediği gibi programı tekrar yayınlamak şimdilik mümkün değil. Onu da haber vermiş olayım!
"Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileri ve Öğretim Üyeleri" imzasıyla ve "Basına, kamuoyuna duyuru" başlığıyla internette dolaşan bir açıklama bana Avukat Nazan Moroğlu ve birkaç okurum tarafından gönderildi.Okuyunca hayretler içinde kalarak (o arada konuştuğum bazı öğretim görevlilerinin de aynı hayreti yaşadıklarını görerek) Rektör Ayşe Soysal'ı aradım. O seyahatte olduğu için Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Cem Behar'la görüştüm.Önce nedenini anlatayım; bildirideki mesaj şöyle; "Bizler Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve öğretim elemanları olarak Diyarbakır halkına desteğimizi sunmak için yola çıkıyoruz. Diyarbakır ve bölge halkının ezilmesine ve isyan etmesine sebep olan tüm koşullar bizim hayatımızı da çekilmez hale getirmektedir. Öyle ki Diyarbakır ve bölge halkının haykırışına kulak tıkamak aynı zamanda bizim de susturulmamız anlamına gelmektedir. Bizlerin öğrenci ve öğretim elemanı olarak deneyimlerimiz bölge halkını ezen dinamiklerden bağımsız değildir. O yüzden bölge halkının isyanını anlıyoruz."Daha sonra Bingöl'de öldürülen 14 PKK'lıdan başlayarak yaşamını yitirenleri (ama Şırnak'ta ve Bingöl'de daha sonra öldürülen 5 asker, 1 polisi de eklemeleri lâzım) anlatıyor, medyanın "halklar arasında" düşmanlık tohumları ektiğinden söz ediyor ve "Kürtlerin dışlanmasına yol açan siyasetlerin aynı şekilde kendilerini de dışladığını" söylüyorlar.Halk pencerede!"Mazlum (zulüm gören) Kürt halkı" ifadesini kullanarak...Bu bir grup "öğrenci ve öğretim üyesi" yazıyı yazmadan önce, olayları gören Diyarbakır Ticaret Odası Başkanı Kutbettin Arzu'nun Çarşamba akşamı Siyaset Meydanı'nda yaptığı konuşmayı dinleselerdi keşke... Kutbettin Arzu olayların bir sokak hareketi olduğunu, bölge halkının genelinin şiddet olaylarına katılmayıp penceresinden izlediğini anlattıktan sonra "Bu gelişme hepimizi rahatsız etti, tam huzur ortamını yakaladık derken, bölgeler arası gelişmişlik farkı ortadan kalkacak diye beklerken aklı başında hiçbir vatandaş böyle terör olaylarını tasvip etmez, hepimiz aynı gemideyiz" dedi.Kim bunlar?Diyarbakırlı bir sivil toplum kuruluşu başkanı bunu söylerken, olayların halka değil, kışkırtılmış bir gruba ait olduğunu vurgularken Boğaziçi Üniversitesi 'nden bir grubun bu "destek telaşı" nedir, söz konusu "terör olayları" olduğuna göre kime destek veriyorlar anlamak oldukça zor.Zor olduğu için de Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Cem Behar'a sordum ve Üniversite'nin hiç haberi olmadığını öğrendim. Behar, Rektörlüğün bu olayda insiyatifi olmadığını, açıklamayı 10 bin öğrenci ve 2000 personel arasından "birilerinin" göndermiş olacağını söyledi.Bu durumda, bir grubun üniversitenin adını kullanarak ve davranışlarını tüm öğrenci ve öğretim görevlilerine mâlederek duyuru yapması oldukça sakıncalı. Boğaziçi Üniversitesi'nin de bir açıklama yapması iyi olacak gibi görünüyor.Adaletin olmadığı yerde...Dün VATAN'da üç dehşet verici haber yanyana verilmişti; birincisi boşandığı karısıyla, imâm nikahlı eşini öldüren adam, diğeri 13 yaşındaki kız öğrenciye şantaj yaparak tecavüz eden 6 liseli ve üçüncüsü de arkadaşını falçatayla yüzünden yaralayan, daha sonra da tehditlerini sürdüren öğrenci... En ağır cezaları hakeden üç haber.Eşini öldüren kişi suçunu itiraf ettikten sonra tutuklanmış, 15 yaşındaki öğrenciler tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış, falçatalı 15 yaşındaki şiddet sanığına ise ev hapsi, okul değiştirme gibi eften püften cezalar verilmiş.Yeni ceza kanununda bu suçların hepsinin karşılığı ağır cezalar var. Örneğin; iki eşini öldürene ömür boyu hapis cezası, tecavüz eden ve yaralayan öğrencilere 15 yaşında oldukları için belki daha hafifletilerek uygulanan cezalar mutlaka olmalı. En azından, hapis cezası verilemiyorsa bu öğrenciler aynı eylemleri tekrarlamamaları için İslah evine gönderilmeli ve psikolojik tedavi görmeli.Ben hâlâ bu uygulamaları asla anlayamıyorum, yani o çocukların yaşı "plân yaparak tecavüz edip, bir de bunu görüntülemeye" müsait ama cezaya müsait değil. Falçatayla arkadaşı yaralayıp tehdit edecek kadar aklı kötülüğe çalışıyor ama ceza verilemiyor (suç oranlarını büyük ölçüde azaltan ABD'deki örnekleri bir incelesinler).Böyle kanun, böyle adalet olamaz ve hakimlerin de bu kadar ciddi ve plânlı suç işleyenleri -her ne sebeple olursa olsun- tekrar toplum içine salmaya karar vermesi kabul edilemez.Türkiye'nin bir mafya cenneti, kanunsuzlar cenneti olmasında bu ihmallerin büyük rolü var, bu kafayla biz daha çook "şiddet sempozyumu" düzenleriz.Adaletin olmadığı yerde suç böyle kol gezer işte!
Neyse ki dün bazı gazeteler ve haber kanalları yapılan büyük ayırımcılığın ve haksızlığın farkına vardı ve tepki sesleri yükseldi. İstanbul'da polisin "Barbie" adlı operasyonla göz altına aldığı 22 kadına medya tarafından uygulanan ayırımcılığın kabul edilir tarafı yoktur ve eşitliğin sağlanması için gereken de derhal yapılmalıdır.Kadınlar yakalanınca hastaneye gönderiliyor, binaya girerken ve çıkarken fotoğrafları çekiliyor, onlar muayene ediliyor ve kimlikleri ortaya çıkmasın diye kafalarına montlarını, paltolarını geçiriyorlar ama fuhuş olayına karışan erkeklerin, futbolcuların, yöneticilerin sadece isimlerinin baş harflerini görüyoruz.Maganda anlayışıVATAN isimleri vermiyor, fotoğrafları tanınmaz halde yayımlıyor ama diğer gazeteler isim verdikleri gibi, daha iyi tanınmalarını sağlamak için tüm bilgileri de ekliyor.Sadece işin bu yanına baktığınızda dahi haksızlık açıkça ortada. Madem ki olay iki kişinin arasında geçmektedir; kadını tanıtıyorsan, erkeği de tanıtacaksın. Kadın, hastalık muayenesi için hastaneye gönderiliyorsa erkek de gidecek...Bu "zührevi hastalık" dediğiniz şey bulunduğu yerde duruyor mu, bulaşıcı mı? Kadına mı erkekten geçiyor, erkeğe mi kadından? Bunların anlaşılması için ismi geçen herkes muayene edilmelidir. Hem böylece olaya karışan, fuhuşun yaygınlaşmasına neden olan beyler de köşelerinden olayı izleyeceklerine, böyle bir "genital muayene"ye gideceklerini, deşifre olacaklarını ve kafalarına mont geçirmek zorunda kalacaklarını anlamış olurlar.Erkeklerin bir tehlikesi daha var; bu şekilde kapacakları (belki de ölümcül) hastalıkları bilerek/bilmeyerek eşlerine veya partnerlerine bulaştırma tehlikesi... Bu nedenle de mutlaka muayeneleri gerekiyor.Avukat Turgut Kazan'ın dediği gibi kadınların teşhir edilmesi tam bir maganda anlayışının sonucu...Medyanın rolüAslına bakarsanız Ceza Kanunu'nun 227. maddesinin 8. fıkrasında bu eylemin karşılığı net şekilde verilmiş:"Fuhuşa sürüklenen kişi tedavi veya terapiye tâbi tutulur.Gerekçesi; Ceza yaptırımı değil, özel güvenlik tedbiri ön görülmüştür. Zira fuhuş yapan kişi vücudu üzerinde başkalarının cinsel davranışta bulunmasına katlanmaktadır."Yani aslında bunca teşhir, bunca kıyamet, kanunda cezası olmayan bir olay için yapılıyor.Ama... UNICEF'in verdiği rakamlara göre her yıl dünyada 1 milyon kız çocuk fuhuşa sürüklenmekte.BM istatistiklerine göre ise her yıl 4 milyon kadın ve kız seks ticaretine sokulmakta. Bu rakamların yıldan yıla birbirine eklendiğini düşünecek olursanız olayın boyutu son derece ciddi...Kadın ticareti, uyuşturucuyu bile aşan sistematik bir ticaret haline geliyor ve kadın tacirleri bir kadından yılda 250 bin dolar kazanıyorlar. Bu rakam kadınların kazancı değil...Peki bu kadınları mutlu, memnun teşhir eden medyanın olaydaki rolü ve payı nedir?Seks objesi kadın!TV'lerde, gazetelerde, dergilerde sürekli kadın vücudu teşhir eden, kadını seks objesi yapan ve böylece hem onlara "vücudunu kullanarak kolay yoldan şöhret ve para kazanabilecekleri" duygusu veren, hem de erkekleri kışkırtarak ülke çapında (veya dünya çapında) bir fuhuş kurumu yaratılmasına neden olan medyanın rolü nedir?Konuştuğum bir hukukçu televizyonlarda sürekli izlediği için manken olmak isteyen, bir manken ajansına kayıt yaptıran ve bu nedenle ailesi tarafından öldürülen Doğu'lu bir genç kızı hatırlattı.Özgür iradesi ile bedenini satarak lüks yaşama kavuşmak veya kolay para kazanmak isteyen kadınları eleştirebiliriz ama seks ticaretinde mağdur olan, zorla fuhuşa sürüklenen, aldatılan, kaçırılan binlerce, milyonlarca çocuk ve kadını gözardı edemeyiz.İtalyan ceza kanununda bu kadınlar "seks kölesi" olarak tanımlanıyor.Medya bu olaylara karışan kadınları aşağılayıp erkekleri korurken fuhuş olayında kendi sorumluluğunu da hatırlamak zorundadır!
Dün "Bilimin reklâmı" başlıklı yazımda tıpla, sağlıkla ilgili haberlerimizde bir hastane veya doktordan söz ediyorsak, sık sık diğerlerinin tepkisiyle karşılaştığımızı anlatmıştım.Bu yazıda örnek olarak "Anadolu Sağlık Merkezi" ile Onur Erol'un Türkiye'ye getirdiği "Thermage" isimli yeni estetik teknolojisi verilmişti. ASM konusunda başka bir hastane, Thermage'da ise bir doktorun itirazını duydum. Oysa ASM yalnız benim röportajlarımda değil diğer gazete ve televizyonlarda da yer aldı, benden sonra başka yazarların da röportajları yayımlandı.Thermage; kadın erkek herkesi ilgilendirecek süper bir buluştu ve haberi ilk ben vermiştim. Hemen arkasından Ankaralı ünlü bir kadın plastik cerrah, doktorlara mail göndererek bu yazıda reklâm amacı olduğunu söyledi. Tabii bunu yaparken benim gibi asla okurlarını bilgilendirmekten başka amacı olmayan ve bu da gayet iyi bilinen bir yazarın kendisine dava açabileceğini hiç düşünmemiş olmalı. Bundan sonra düşünse iyi olur.Kaldı ki Thermage'ı getiren ve kendisinin de rakip olarak gördüğü Prof. Dr. Onur Erol her yıl dünyanın birçok köşesinde yapılan plastik cerrahi kongrelerine onur konuğu olarak davet edilerek binlerce doktora teknik öğretiyor. Reklâma ihtiyacı olduğunu hiç sanmam.Çok değerli bir doktor!Tıp alanı dipsiz bir kuyu gibi, bu konudaki gelişmelerin ve bilgilerin sonu gelmez. Onun için şimdi, bu çekememezlik içeren itirazlara kulak asmadan çok önemli bir dalda son derece başarılı bir başka doktorumuzdan söz edeceğim.Kızımın göz muayenesi için gittiğim İstanbul Cerrahi Hastanesi'nde İsveç'in Uppsala Universal Hastanesi dahil birçok önde gelen hastanesinde 20 yıl çalışmış ünlü bir damar uzmanının Damar Cerrahisi Başkanı olarak geldiğini duyunca birkaç dakika konuşmak, tanışmak istedim. Ayak üstü konuşurum' diye düşünerek girdiğim odadan, Dr. Sadettin Karacagil ile damarlar üzerine uzun bir sohbet yaparak çıktım. Ve tabii öğrendiklerimden sizi de haberdar etmem gerekiyor.Damar sertliğine bağlı hastalıkların Amerika ve Avrupa'da tüm ölümlerin yüzde 40-50'sinden sorumlu olduğunu, kalp krizlerinin yüzde 90'ına damar sertliğinin neden olduğunu özellikle kalp krizi geçirenlerin vücudun diğer bölgelerindeki damarları da ultrasonla mutlaka kontrol ettirmeleri gerektiğini vurgulayan Dr. Karacagil şöyle devam etti:"Kalp cerrahisi ile damar cerrahisi tümüyle farklı ve her biri derin bilgi ve birikim gerektiren alanlar. Türkiye'de kalp rahatsızlığı geçirenler diğer damarlarını yeterince kontrol ettirmiyor, oysa damar sertliği tüm vücudu tutabilir. Kalp damarlarında problem olan hastaların yüzde 30'unda diğer damarlar da etkileniyor.""İnme"den nasıl kaçılır?Onu dinlerken gerçekten de bütün vücut damarlarını ultrasonla inceletmek gerektiğini bugüne kadar hiç duymamış olduğumu fark ettim ve dikkat kesildim:"Kalpte damar sertliği varsa, örneğin boyun damarlarında da aynı şey görülebilir. Bakılmadığı, atlandığı, tedavi edilmediği takdirde ise tıkanarak veya pıhtı atarak "inme" olabilir."Bu kez de annemin beynine kalpten pıhtı atarak yan felç durumu yarattığını, bu nedenle günlerce yoğun bakımda kaldığını, kaç kez ölümden döndüğünü, hâlâ da felç halinin devam ettiğini hatırladım:"İnmenin yüzde 80'i pıhtıya bağlı; ya kalpten atıyor, ya boyundan... Boyun damarlarında aşın daralma varsa bu, damar ultrasonuyla tarama yapılarak ortaya çıkarılabilir. Eğer karın içindeki aortta değişiklik olmuşsa patlayıncaya kadar bulgu vermiyor, belirtisi yok. Patladığı takdirde ise ölümle sonuçlanıyor..."Sigara, sigaraDr. Sadettin Karacagil, daha çok erkeklerde görülen bacak damarında sertlik sorununda sigaranın, obezite, diabet ve tansiyonun önemli rolü olduğunu söyledikten sonra; ayaktaki toplar damarlarda kapak yetmezliği sonucu ortaya çıkan damar genişlemelerinde ve varislerde bazen ameliyatın şart olduğunu ama birçok durumda artık lazer, iğne gibi yöntemlerle de bunların yok edilebildiğini sözlerine ekledi.Tabii bacaklarınızı kaybetmek istemiyorsanız bunların da iyi uzmanlar tarafından yapılması gerekiyor. İki gün önce bir arkadaşımdan "Bacak damarına İzmirli bir doktor tarafından lazer tedavisi uygulanan teyzesinin kangren olduğunu" öğrendikten sonra uzmanlığın önemini daha çok vurgulamaya karar verdim.Damarlarınızın kontrolü önemli, hem de 40'ın üstünde her yaşta... Ultrason yaptırmayı ihmal etmeyin. (Dr. Sadettin Karacagil'e İstanbul Cerrahi Hastanesi -0212- 296 94 50 nolu telefondan ulaşabilirsiniz.)
İngiltere'nin en önemli gazetelerinden The Guardian Orhan Pamuk'la röportaj yapmış ve Pamuk gazetenin ekine de kapak olmuş.Yazar Aida Edemairam "Edebiyat, Yurtseverlik ve İhanet" başlıklı röportajında Pamuk'un "ülkesine hakaret suçuyla hapse girme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını, ancak bu konudan söz etmek istemediğini" belirtmiş.Daha sonra da Orhan Pamuk'un "Türkiye'de yazar olmanın İngiltere'de yazar olmaya benzemediği, Türkiye'de bir yazarın aynı zamanda bir 'siyasi paratoner' olduğu" tarzındaki sözlerini aktarmış.Orhan Pamuk, her ne kadar kendi ifadesiyle "Türkiye'de yazarlığın kolay olmadığını" söylemişse de aslında kendisi için "fazla kolay" oldu. Zira İngiltere'de yazar olsaydı siyaseti kullanarak ve kasten kendini "siyasi paratoner" durumuna getirerek Guardian'a bu kadar kolay kapak olamazdı. Belki de hiç olamazdı.Avrupa'da kitapları okunuyordu ama İtalya, Almanya ve Fransa'dan bu kadar kısa zamanda 3 ödül birden getirmiyordu. (Bu arada biz normal yollardan ödül alan, başarılı olan yazarlarımızla elbette gurur duyarız, onu da tekrar hatırlatmış olayım.)Yazar Pınar Kür'e yıllar önce "Keşke benim de kitaplarım toplatılsaydı da senin gibi şöhret olsaydım" diyen Pamuk sonunda, bilmediği ve bilmediğini de söylediği çok ciddi bir ülke sorununda "aykırı görüş" bildirerek ve olay yaratarak istediğine kavuştu. Artık o mutlu bir Pamuk.Bakın İtalya'da yayımlanan Gömere della Sera gazetesine verdiği açıklamada ne diyor:"Devletin hoşlanmadığı şeyleri söyleme cesaretini gösterenlere karşı uygulanan bir yasa olan 301. madde kurbanı diğer yazarlar ve gazeteciler adına da mutluyum. İfade özgürlüğünü giderek gerçekleştirme yolundayız."Yani kendisini diğer yazarlar adına da önemli bir iş başarmış yazar konumunda görüyor. Oysa maalesef yaptığının ifade özgürlüğü ile bir ilgisi yoktu, bugün hâlâ kendi yararına yontmaya çalıştığı eylemi "yalan söyleme özgürlüğü" ile ilgiliydi.İfade özgürlüğü hiçbir araştırma yapmadığınız, elinizdeki belgelerle kanıtlayamayacağınız konularda papağan gibi sloganlar tekrarlamak değildir.The Guardian'in çıktığı ülke olan İngiltere'nin Dışişleri Bakanlığı da, (Mavi Kitap'ın bile İngiltere'den çıkmış olmasına rağmen) "Osmanlı döneminde bir Ermeni soykırımı olduğunu gösteren hiçbir belge bulunmadığını" resmen açıkladığına göre hâlâ Avrupa basınına "ifade özgürlüğü mağduru" havasında açıklamalar yapması, doğrusunu isterseniz akla Pınar Kür'ün açıklamasını getiriyor.Orhan Pamuk "1 milyon Ermeni ile 30 bin Kürt"ü Türkler'in öldürdüğünü söylemese ve bu yalanın yarattığı tepkiden hâlâ yararlanmasa Avrupa basınının röportajlarında ne anlatacaktı merak ediyorum doğrusu.Her nedense kısa yoldan şöhrete kavuşmak isteyen bazı entelektüel (okurlar 'aydın' dememize itiraz ediyorlar) ve yazarlar da aynı cümleleri kullanıyorlar. Şu söylediklerinin bir de bilimsel açıklamasını yapabilseler ne kadar aydınlatıcı olacak...Ama o yok işte!Bilimin reklamıBenim gibi, okurlarına her konuda elinden geldiği kadar doğru adresleri ve uzmanları tanıtmak isteyen yazarlar ve köşeler vardır gazetelerde... Bizim köşelerimizin formatı budur zaten ama gelin görün ki doktorları ve tıptaki son yenilikleri bile tanıttığınızda birileri çıkıyor ve "reklâm yapılıyor" diyebiliyor.Anadolu Sağlık Merkezi'nde beyin ve diğer organlardaki kanser hücrelerini ışınla temizleyen "uzay neşteri"ni anlattığımda da yaptılar bunu, Onur Erol'un Türkiye'ye getirdiği, cildi ameliyatsız gençleştiren "Thermage" isimli aleti ilk olarak ben tanıttığımda da...Doktorun ve teknolojinin reklâmı mı olurmuş demeyin, onlara göre oluyor. Aslında bu yapılana da "kıskançlık veya çekememezlik" demek daha doğru oluyor, o da doktorlara hiç yakışmıyor. Bu konuya devam edeceğiz.
Önce panellerde, TV'lerde, gazetelerde konuştular. AB'den gelen temsilcileri ve bazı gazetecileri plâna dahil ettiler ve destek aldılar. Avrupa'daki konferanslara ve TV'lere koşup orada da devlete, millete, orduya herkese toptan saldırdılar. Konuşmaları, Güneydoğu halkının taleplerinden çok PKK'nın taleplerini içeriyordu. Bu çaba aylarca, yıllarca sürdü ve tam "kıvamına geldiğine inandıkları anda" ROJ TV işareti verdi.Olaylar Diyarbakır'da çocuklara arabaları, işyerlerini taşlatarak başlatıldı. O arada önlerine çıkan polis ve asker araçları da taşlandı. Ve daha sonra Güneydoğu'nün diğer illeri plâna dahil edildi.Alet olarak kullanılan (ve muhtemelen yaşları çok küçük olduğu için ceza almayacaklarına inandırılan) zavallı saf çocuklardan ölenler oldu.Plân Güneydoğu'da bitmiyordu, olayların İstanbul'a da sıçraması gerekliydi ki daha da büyüsün ve dışarıya karşı "ülke çapında bir isyan" havası daha kolay verilsin. Bu da yapıldı.Kocamustafapaşa' da bomba patladı; otobüsler, arabalar ateşe verildi. Ve sonunda halkın da sabrı taştı.SağduyuCumartesi akşamı televizyonda, arabası yakılan vatandaşlar "Her şeyi devletten beklemeyeceğiz, bu teröristlere biz de cevap vereceğiz. Kuşanalım, kuşanalım" diye bağırmaktaydılar. Halk askerin ve Emniyet Müdürü Celâlettin Cerrah'ın boynuna sarılarak "Şunlara daha etkili karşılık verin, bıktık artık" sözleriyle yalvarıyordu. Onların "Sağduyulu olmaya devam edin, biz bu olayı çözeceğiz" cevabının tepkisi ise "Neden hep biz sağduyu göstermek zorundayız, yeter artık onlara da sağduyuyu öğreteceğiz" oldu. Dün ise Dolapdereliler, Taksim'de izinsiz gösteri yapmaya kalkıp polisten kaçan terör örgütü mensuplarına saldırdı. Daha sonra ise Türk bayrakları açıldı.Başta Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir olmak üzere DTP'li belediye başkanları, Güneydoğu illerinde çıkarılan bu olayları "halk infiali" olarak adlandırarak çoğunluğa mâl etmeye çalışıyor ve üzgün havalarda Başbakan'ı "acılara ortak olmaya", "bölgeye gitmeye" davet ediyorlar.DTP'den çıktılarOysa Diyarbakırlılar DTP Genel Merkezi 'nden çıkan grupların askerlere, polislere saldırdığını, olaylarda kullanılan çocukların parayla aldatıldığını kendileri televizyonlara anlatıyor, bunu yaparken "Askerlerimize saldırdılar" ifadesini kullanıyorlar.DTP'li belediye başkanları bu olayların ve ölümlerin sorumluluğunu masum ifadelerle üstlerinden atamazlar. Herkes hatasının hesabını vermek zorundadır.Bu arada, olayların büyümesi ve halkın cevap vermesi tam da plânlanan ve istenen sonuç... Onun için ülkesini seven vatandaşların istenen sağduyuyu ve sabrı -çok zor da olsa- göstermesi gerekiyor.Cennet vatanımızı cehenneme çevirmelerine, ekonomiden turizme, huzura, güvenliğe kadar tüm hayatimizi, geleceğimizi altüst etmelerine izin vermeyelim.Sabırlı olalım... Bunu da atlatacağız!Okul soğuk ama...Bir ilin imam hatip liselerinden birinin öğretmenlerinden olan okurum okulla ilgili bir sorunu anlatıyor. Mektubu (okuruma zarar gelmemesi açısından) sadece ilin adını çıkararak aynen veriyorum."Merhaba, ben size belki de bildiğiniz bir şey söyleyeceğim. '......' imam Hatip Liselerinden birinde öğretmenim. Okulda kız-erkek sınıfları, koridorları, bahçeleri ayrıydı, şimdi de kantin ayrıldı. Bundan ben rahatsız oluyorum, okul bu gençler için cehennem haline getiriliyor, buna gerekçeleri de 'aileler böyle istiyor' diyorlar. Başka kantin başka koridor buluyorlar ama buz gibi sınıflarda öğrenciler kabanla ders yapıyor ve kimse çözüm için acele etmedi örneğin... Paylaşmak istedim sadece."Meslek lisesi olarak tanımladıkları imam hatip liselerinin birinden gelen bu şikayet acaba yalnız o okula mı ait? Pek sanmıyorum.İşte bu uygulamalar, okul ve işyerlerinde laiklik kurallarının öneminin, aksi takdirde oluşacak baskının önlenemeyeceğinin kanıtı gibi sanki...Baskı ve İran'a benzeme korkusu duyanlar haksız değiller gibi görünüyor.İmam hatip lisesi yönetimleri kafayı öğrencileri ayırmaya, din ve cinsiyet baskısı yapmaya yoracaklarına, ısıtmaya, eğitmeye yorsunlar!