Hoşgörüsüzlük dayatması! (2)

18 Nisan 2006

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu nihayet dinin, inancın siyasete alet edilmemesi gerektiğini, başörtüsünün Müslümanlığın ön şartı olmadığını, başını örten/örtmeyen, namaz kılan/kılmayan ve hatta içki içen/içmeyen herkesin "Ben Müslüman'ım" demesinin Müslüman olmaya yeteceğini bir konuşmasında açıkladı. Ve "Din siyasallaşmama" dedi. Diyanet İşleri Başkanı'nın bu tür yol gösterici açıklamalarının toplumu bir de din üzerinden bölmeye ve bundan siyasi rant sağlamaya çalışanlara (her ne kadar hiç umursamaz görünüyorlarsa da) doğru mesajı verdiğine ve tabii tüm vatandaşlara yararı olduğuna şüphe yok.Tarikat mısınız?İkinci haber "sosyete tarikatı" adıyla tanıtılıp duran ama tarikatla ilgilerinin olmadığını söyleyen bir grubun camide kadın-erkek bir arada namaz kılmalarının medyada haber konusu yapılmasından sonra evde cuma namazı kılmaya devam etmeleri ile ilgiliydi.Bunun neden haber olduğunu anlayabiliyor musunuz? İnsanların, her kim olursa olsunlar evde namaz kılmaları neden başkalarını ilgilendiriyor? Yani, hiçbir ülkede haber sayılmayacak bu tür bir eylem ya da toplantı bizde neden haber yapılıyor? Okurken merak ediyorum doğrusu... Birilerinin peşine takılıp "Neden toplu namaz kılıyorsunuz, yoksa siz tarikat mısınız" türü sorulan sormanın gazetecilikle bir ilgisi olabilir mi? Yoksa bu, haber sıkıntısı çekenlerin düzmece haber yaratma gayreti midir?Hoşgörü anketine bazı gazetecileri de dahil etmek gerekiyor.Bu nasıl habercilik, nasıl güvenlik?Ve tabii Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi' nde Cansuyu Bayramı kutlarken bira içen öğrenci ve öğretim görevlilerine dışarıdan özel olarak gelen ve tellerden atlayarak bahçeye giren bir grubun saldırması, bir öğrencinin yaralanması olayının Hoşgörü Anketi sonuçlarıyla bağlantısı... Türkiye'nin kendi istedikleri şekle sokulması, topluma belli bir yaşam tarzının empoze edilmesi, özellikle de böyle baskıların artık sıradan olay kabul edilmesi amacını taşıyanlar ya siyasi nedenle veya gerçekten hoşgörüsüzlük dayatmasıyla üniversitelerin toplantılarına kadar sızabiliyor, bira içenlere saldırabiliyorlar. Onlar bu kadar hoşgörüsüz iken, güvenliği gözetmesi gereken polisler veya kanun adamları her nedense gereğinden fazla hoşgörülü davranmış.Saldırganlar yakalanmış ama hepsi serbest bırakılmış. Neden acaba?Biz bu saçma sapan olayları sonsuza kadar izlemek ama nedenini öğrenememek ve de tüm saldırganların, suçluların serbest kaldığını/kalacağını görmek zorunda mıyız?Hoşgörü öğrenilebilir, öğretilebilir. Ama toplum dururken sadece hukuku uygulamak, can güvenliğini sağlamak zorunda olanlara değil herhalde.Boğaziçi Üniversitesi anketinin sonuçlarını unutmakla, önemsememekle de bir başka hata yapıyoruz gibi geliyor bana!

Devamını Oku

Kim demiş değiştiler diye?

17 Nisan 2006

Diyanet İşleri Başkanı istediği kadar "din siyasete karıştırılmamalı" desin, Hükümet üyeleri kesin olarak dini, inancı siyasetlerine malzeme yapmaya, oy aracı olarak kullanmaya kararlılar.Değişmediler, değişmeyecekler, bu açıkça ortada.Cumhurbaşkanı Sezer gayet doğru bir saptama yaparak ve aslında görünen gerçeği ortaya koyarak "Laikliğin bilinçli olarak saptırıldığını, sadece "din ve vicdan özgürlüğü' şeklinde tanımlanarak (ve tabii aslında sadece türban özgürlüğüne indirgenerek) dinî simgelerin kamusal alanda kullanımının kaçınılmaz olduğu noktasına gelindiğini" anlattı.Sezer'in (Süleyman Demirel'in de 'Bu konuşmayı herkes iyi okusun, tümü çok güzel ve önemli' dediği) konuşmasına önce dinci gazetelerden ve onların köşe yazarlarından tepki geldi. Sanki laik Türkiye'de değil de İran'da yaşıyorlarmış duygusu veren garip ve anlaşılmaz ifadelerle, Cumhurbaşkanı'nın rejimin nasıl saptırılmaya çalışıldığını anlatan vurgularını da saptırarak onu dine ve dindarlara karşı bir konuşma yapmış gibi gösterdiler.Bu da yetmedi, bir karaçarşaflı ordusunun dinlediği, iş başına geldiği gün baskıyı arttırarak İran'ı tekrar Suudi Arabistan çizgisine getiren, ayakkabısının topuklarına basmış, çoraplı ayağıyla bacağını kaşıyan Ahmedinecad fotoğrafını, dünyanın tek laik-demokratik Müslüman çoğunluklu ülkesi olma özelliğini koruyan çağdaş Türkiye Cumhurbaşkanı'nın fotoğrafıyla yanyana basarak Ahmedinecad'a övgüler dizdiler.Sonra ertesi gün bir de baktık ki Türkiye'nin başbakanı tamamen aynı ağızla Cumhurbaşkanı'nın konuşmasına cevap veriyor.Ve diyor ki:"Laiklik niye tehlikedeymiş? Bu parti (AKP) laiklik karşıtı olarak ortaya çıkmadı ama siz dindarları siyasetten alıkoymak için böyle konuşuyorsanız bu millet sizi affetmez."Aldatmanın dayanılmaz hafifliği!Ne kadar kolay değil mi, iki cümlede "söylenilenleri doğru değerlendiremeyen, eğitimi yetersiz veya tümüyle eğitimsiz kalabalık dindar kitlelerini" tarafınıza alıverdiniz.Sonuçta, dinine bağlılığını, kaç kez dua ettiğini, inancını ne yoğunlukta yaşadığını bilmediğiniz (herkesin dininin inancının kendine ait olduğu ve devletin her inançtan vatandaşa aynı mesafede durduğu laik bir ülkenin, laik Cumhurbaşkanı) Sezer'i ve kendiniz/partiniz dışındaki herkesi "dindar değil" veya "dindarları siyasetten alıkoymak istiyor" şeklinde damgalayıverdiniz.Başbakan'ın bu konuşması, dinci gazetelerin yayınları, okullara kadar inen (ve "şiddet" olayları gibi şu anda inkâr edilmekte olan) din baskıları, irtica tehdidi aslında demokrasilerde laikliğin neden vazgeçilmez bir kural olduğunu gayet iyi açıklıyor.Tekrar tekrar vurgulayalım; dini siyasi bir güç olarak kullanmak ve dindar insanları da piyon yapmak isteyenler için bu yol bir kez açıldı mı kapanışı yoktur. Biri laikliğin önemini ve nasıl içinin boşaltıldığını anlatmaya çalışırken diğeri çıkıp "dindarlar" silahını kolayca kullanabilir. Bu yönde kıyasıya bir kadrolaşmayla çocuk yuvalarının başına bile imamları getirebilir. Sonra da dönüp kendi kafasına göre yaptığı keyfî bir laiklik tarifini topluma dayatabilir.İran karşılaştırmaları başladı!Ve bir kutlamada bira içiliyor diye üniversitelere saldırılar başlayabilir. Sonra sıra oruç tutmayan, başını örtmeyen, namaz kılmayanlara gelebilir.İran'ın Cumhurbaşkanı, sizin Cumhurbaşkanınızdan üstünmüş, bir kıyaslama mümkünmüş gibi yayınlar yapılabilir.Dinci gazetelerin yorumları sadece kendilerini bağlar. Ama bir ülkenin başbakanı çıkıp aynı yorumlan tekrarlıyorsa bu, o toplum için çok ciddi bir uyarı sayılmalıdır.Türk toplumunun; "laik-demokratik rejimi korumaya yemin ederek Meclis'e girmiş olan" Başbakan Erdoğan'ın din üzerinden yaptığı bölücülüğü, basında İran'la karşılaştırmaların başlamasını ve Cumhurbaşkanı Sezer'in uyarılarını iyi değerlendirmesinin tam zamanıdır.Sonra yine "geç kaldık" demeyelim!(Not: Sevgili okurlarım, Pazar günü başladığım "Hoşgörü Anketi" sonuçlarıyla ilgili yazıma yarın devam edeceğim. Yine aynı kapsama giren bugünkü yazının neden olduğu gecikmeden dolayı özür dilerim.)

Devamını Oku

Hoşgörüsüzlük dayatması!

15 Nisan 2006

İzleyenleriniz hatırlayacaktır, iki hafta önce Habertürk'ün Basın Klübü programında Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim görevlisi Doç. Dr. Hakan Yılmaz tarafından yapılan "Hoşgörü Anketi'nin sonuçlan tartışıldı. Benim de katıldığım programda her nedense diğer konuşmacılar dinle ilgili sonuçlar hakkında pek fazla görüş bildirmediler. O an için bu durum (dikkatimi çekmekle birlikte) beni fazla ilgilendirmemişti, oysa sonuçlar önemsenmeyecek gibi değildi.Soru sorulanların yüzde 28'i "namaz kılmayanlardan, yüzde 36'sı "oruç tutmayan" lardan ve yüzde 24'ü de "başörtüsü takmayan" lardan rahatsız olduğunu belirtiyordu ve hoşgörüden söz edilecekse bu rakamlar önemli bir hoşgörüsüzlüğü vurgulamaktaydı. Başını örtmeyen kadınları Müslüman saymayan bir yüzde 19, küpe takan erkeklerden rahatsız olan yüzde 63, boşanmış kadınlardan rahatsız olan yüzde 17 sonuçları ise gerçek anlamda tutucu, hoşgörünün yanından geçmeyen insanlarımızın da az olmadığını gösteriyordu.Birkaç hafta önce okullarda öğrencilerle yaptığım "şiddet" konulu televizyon röportajında "dinin kurallarına uymayan öğrencileri uydurmayı görev bildiğini" söyleyenlerle de karşılaştığım, din baskısının okullara kadar indiğini okullar hakkında bize gelen okur şikayetlerinden ve bu gözlemlerden bildiğim için ben o gece programda bu rakamların ciddiye alınması ve üzerinde durulması gerektiğini söylemiştim.Dün gazetelerde çıkan üç haber bu "Hoşgörü Anketi"yle yakından ilgiliydi.Yarın devam edeceğim...

Devamını Oku

Turizmsiz turizm, kültürsüz kültür!

14 Nisan 2006

Kimler geldi, kimler geçti, bu millet "siyaset" adı altında ne komediler seyretti ama sanıyorum içinde bulunduğumuz dönem bunlar arasında "Devr-i cehalet" tanımını en çok hak eden dönem oldu.O kadar eşi benzeri görülmemiş olayı arka arkaya yaşıyoruz ki inanın bazen "kâbus mu görüyorum acaba" diye düşünür oldum. Bazı günler haberleri görünce 'Uyan Ruhat, bu ancak kötü bir rüya olabilir' diye kendimi filân çimdikliyorum.Bu seferki de akıl alacak, kabul edilecek bir olay değil... Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç Türkiye'nin en güzel, "Mavi yolculuk" yapmak için kralların, kraliçelerin, dünyanın en ünlü sanatçılarının, zenginlerinin akın akın geldiği koylarına yeşili yok edip otel izni veriyor (ki zaten elde sayılı koy kaldı) ve arkadan "İzni ben verdim ama arkadaşlarım beni yanıltmış olabilirler, ikna olursam iptal edebilirim" diyor.Bir açıklaması (!) daha var: "Mavi yolculuk firmaları eskisi gibi işlerden memnun değiller"miş. Eh, o zaman "bakir koylar" ı korumak için neden yok, onlara da tecavüz serbest demek ki! Muğla koylarındaki mevcut taş yığınları, okul, otel binaları yetmiyormuş gibi yenilerini diksinler.Bakan Koç'u turizm konusunda fena halde yanıltmışlar ve hatasını düzeltmezse, yalnız bugünün değil, gelecek kuşakların da serveti olan koylarımızın taş yığınına dönmesine izin verirse, bu izinlerin nasıl alınabildiğinin hesabını milyonlarca vatandaş soracaktır."Yanıltma"ya gelince... "Kültür" konusunda da durum farklı değil; yılların tiyatrosu güzelim "Yeni Sahne" yıkılıyor. Yerine sinema yapılacakmış. Kültür Bakanı hiç ilgilenip sordu mu acaba; Şehirde sinema mı yok ki koca tiyatro "sinema olmak üzere" yerle bir ediliyor?Sonra da sıra AKM'ye mi gelecek?Orayı da çocuk yuvası veya lâle bahçesi filan yaparlar belki...Bilmeyenler, hiç değilse "bilmediklerini bilebilselerdi" belki tarihî Ses Tiyatrosu'nu onararak mükemmel şekilde kullanan Ferhan Şensoy'dan bir şeyler öğrenebilirlerdi.Yazık ki ne yazık!Cüneyt Gökçer Tiyatrosu"Kültür ve Turizm" den söz açılmışken bir "kültür" sorum daha olacak. Ankara'da Çayyolu Tiyatrosu'na Cüneyt Gökçer'in adının verileceğini Genel Müdür Lemi Bilgin döneminde duymuştuk. Onu gönderdiler, Tiyatro açıldı ama Cüneyt Gökçer'in adı verilmedi.Partililerin, belediye başkanlarının isimlerinin caddelere, binalara verildiği bir dönemde Gökçer gibi ismini Türk Tiyatrosu'na altın harflerle kazımış bir ustaya, fazlasıyla hak ettiği bu kadarcık bir jest çok mu görüldü acaba?Keşke bizim de olsaydı!Ne ilginç tesadüftür ki bizde Ata'nın fotoğraflarına uzanabilen eller çıkarken Amerika'nın en önemli gezi yazarlarından Frances Mayes, New York Times'in en çok satanlar listesine giren "Dünyada bir yıl" isimli kitabında Türkiye'ye 45 sayfa ayırıyor ve Atatürk'e hayranlığını dile getiriyor (Ruşen Çakır'ın haberi-12.04.2006)."Atatürk güç ve vizyon sahibiydi, ülkesini ailesi kadar derin bir şekilde seviyordu... 30 Ağustos'u Antalya Thermessos'da geçirdim. Havai fişek gösterilerini gördüğümde aklımdan 'Bugün mutlaka Atatürk'ün birilerini yenmesinin yıldönümü olmalı.' Osmanlı'nın son ışıklarını kapatmak ve ülkeyi 20. yüzyıla fırlatmak nasıl bir şeydi acaba?" demiş Frances Mayes..."Keşke şu an Amerika'da bizim de bir Atatürk'ümüz olsaydı" demiş.Ah Frances ah dedim okurken, kim istemez bunu?İnanın ki biz aynı sözü her gün tekrarlıyoruz; keşke şu an da bir Atatürk'ümüz olsaydı... Neyse ki onun izini gözden kaybetmeyenler var.Ve her zaman olacaklar!(Not: Sevgili okurlar Pazar günü 11:30'da başlayacağını dün size duyurduğum "Her Açıdan" programı, konunun önemi nedeniyle 20 dakika daha önce, 11.10'da başlayacak. Merak edenlere duyurmak istedim.)

Devamını Oku

Bilgi Üniversitesi'nde 'Ermeni Sorunu' konferansı

14 Nisan 2006

Biliyorsunuz "tarihe alternatif bir tarih" arayan bazı akademisyen ve yazarların Boğaziçi Üniversitesi'nde yapmak istedikleri "tek görüşlü" konferans bu Üniversite tarafından ertelenmiş ve daha sonra Bilgi Üniversitesi'nde yapılmıştı.15 Nisan Cumartesi günü Bilgi Üniversitesi'nde yine "Ermeni olayları" konulu bir konferans yapılacak.Gelen bildiride "Bu kez Ermeni iddialarının, tezlerinin değil, tarihî gerçeklerin dile getirileceği, Bağımsız Toplumsal Hareket Derneği tarafından düzenlenen bir panel olduğu" belirtiliyor.Bu konferans, Bilgi Üniversitesi'nde 24-25 Eylül'de gerçekleştirilen "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri Konferansı"na yanıt olarak, Türk halkının ve Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin talebiyle, öğrenci klubünün aracılığıyla hazırlanmış.Konuşmacılar; Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, ASAM Başkanı ve Büyükelçi Gündüz Aktan, Dumlupınar Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Aygün Attar...Türkiye'nin Ermeni iddialarıyla bugüne kadar haksızca suçlanmasına, bazı Avrupa ülkeleri ve Amerikan eyaletlerinde yıllarca sürdürülen faaliyetlerle olayların "soykırım" olarak kabulünün sağlanmasına ve şimdi de Türkiye'ye "20. yüzyılın ilk soykırımcısı" damgası vurulmak istenmesine itiraz eden herkes bu konferansa davet ediliyor.TV'de tartışacağızBilgi Üniversitesi'nde daha önce "Devlet tezine karşı çıkıyoruz" diyerek tek sesli konferans düzenleyen ve kendileriyle aynı görüşte olmayan hiçbir tarihçi ve dinleyiciyi davet ermeyen ekibin hepsi bu konferansa davet edilmiş ama katılmayı kabul eden olmamış. Ermenistan'dan davet edilen 5 kişi ise "Soykırımı peşinen kabul etmezseniz gelmeyiz" cevabını vermişler. Katılmayı kabul etmeyen Türk grupla enteresan bir benzerlik yok mu sizce de?Türkiye'yi soykırımla suçlayan ve büyük tepki toplayan Ararat filminin de televizyonda gösterildiği, 17 Nisan'da Amerika'nın PBS televizyonunda Ermeni diasporası tarafından hazırlanan "Soykırım Belgeseli nin gösterileceği hafta içinde (ayrıca dünyanın soykırım günü olarak kabul etmesine çalışılan 24 Nisan tarihi de yaklaşırken) ben de 16 Nisan Pazar günü Ermeni olaylarını STAR televizyonundaki programımda işleyeceğim.Sabah 11.30'da başlayacak olan "Her Açıdan"ın konukları:Topkapı Sarayı Müzesi Başkan Vekili Prof. Dr. İlber Ortaylı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ve ASAM (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) Başkanı, Büyükelçi Gündüz Aktan olacak...Not 1: Bilgi'deki konferansa katılmak isteyenlerin "bilgi@bth.org.tr"ye isim, soyadı, adres ve telefon bilgilerini eksiksiz bir şekilde göndermeleri gerekiyor.Not 2: Her Açıdan'ın içinde Dr. Ender Saraç da diet yapamayan veya dietle zayıflayamayanlar için yeni ve kolay bir buluşu ilk kez açıklayacak. Ayten Gökçer ise ilginç bir sohbetle birlikte ekranda ilk kez çok sevilen şarkılar söyleyecek... Bekliyorum efendim!)Ata'mızın fotoğraflarıBeşiktaş'ta meydandan hemen sonra başlayan ve Ortaköy'e kadar devam eden duvara geçen dönemde (Yusuf Namoğlu dönemi) muhteşem Atatürk fotoğrafları asılmıştı. O yoldan gecenler o gün bu gündür Ata'nın muharebe günlerinden TBMM'nin açılışına, bir dua anından tatildeki haline kadar çeşitli görüntülerini keyifle izlerler.Başkan İsmail Ünal'ın da özenle koruduğu bu fotoğrafların 3 tanesi kısa süre önce bir gece bazı cahiller tarafından (zira bize böyle cennet bir vatanda özgür yaşama imkânını veren, dünyanın hayran olduğu bir kahramanın fotoğrafından ancak cahil, nankör veya köklerine saygısız insanlar rahatsız olabilir) kırılmıştı.O yerleri boş görünce Belediye'yi aradım. Sabah 8.30'da durumu farkeden Beşiktaş Belediyesi 3 saat sonra fotoğrafları tekrar yerine iade etmiş.Doğrusu bravo! İşte Türkiye'ye yakışan belediye budur.Başkan'a bir sorum var; Acaba fotoğrafların çevresine gizli kameralar yerleştirmek mümkün olamaz mı? Böylece Ata'nın fotoğrafına uzanan kirli ellerin kimlere ait olduğu görülebilirdi...

Devamını Oku

Zapsu bunu açıklamalı!

13 Nisan 2006

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, yurt dışında görüşmeler yapmak veya bu görüşmelerdeki sınırları, usulleri öğretmek için Dışişleri'nin deneyimli bürokratları yerine kendi seçtiği isimleri kullanmasının bir gün böyle bir sonuç doğuracağı belliydi... Belli olmayan tek şey "ne zaman olacağı" idi.Danışmanı Cüneyt Zapsu'nun Amerika'da büyük bir araştırma kuruluşunda Amerikalı'lara kendisini (Erdoğan'ı) kastederek "Onu delikten aşağı göndereceğinize kullanın, avantaj sağlayın" demesi, son derece doğal olarak Türk toplumunun tepkisini fazlasıyla çekecek, skandal niteliğinde bir olaydı. Nitekim iki gündür medyanın gündeminde en önemli konulardan biri olarak yer alıyor ve okur mektuplarının ardı arkası kesilmiyor.Burada asıl üzerinde durulacak nokta Zapsu'nun Başbakan'ı "bu adam" ifadesiyle tanımlaması değil, "kullanın" anlamına gelen "use" kelimesi ve "avantaj sağlayın" anlamındaki "take advantage of this man" deyimidir... Amerika, Türkiye başbakanı ile nasıl avantaj sağlayabilir?.. Bu konuşmanın düşünülmüş olması Amerika'nın Türkiye'de iktidara gelecek partiler ve başbakanlar konusundaki etkisini ve AKP'nin de aynı konudaki "ya bizi gönderirse" endişesini açıkça gösteriyor.Sadece bu bile çok acı bir gerçek... Amerika veya bir başka ülke ne hakla ve nasıl oluyor da Türkiye'nin parti veya siyasetçi seçiminde bu kadar etkili olabiliyor? Cüneyt Zapsu'nun "Onu kullanın, ondan yararlanın" dedikten sonra Başbakan Erdoğan'ı kastederek söylediği "Hem kendi inançları nedeniyle Müslüman dünyasında..." şeklinde başlayan cümlesi de en az bu söz kadar yanlış. Türkiye zaten dünyanın "laik-demokratik ve Müslüman nüfus çoğunluğuna sahip" tek ülkesi. Hangi başbakan olursa olsun İslâm ülkeleriyle ilişkilerde de "doğru olanı" zaten yapacaktır.Yani "bugüne kadar geçen başbakanların inancı, dini farklıydı ama inancı nedeniyle bu başbakanın Müslümanlar arasındaki kredibilitesi daha fazla" gibi bir söz sarf etmeye "Başbakan'ın danışmanı" kimliğiyle Cüneyd Zapsu'nun hakkı yok. Ayrıca Amerika da "Türkiye'yi BOP projesinde örnek bir ılımlı İslâm ülkesi olarak kullanabilir" ya da 'Türkiye şu andaki başbakanı ile ABD'nin kullanımına müsaittir" anlamına gelecek bir konuşma yapmaya onun da, hiç kimsenin de hakkı yok.İngilizceyi bilmiyorsa -ki konuşmadan anlaşıldığına göre bilmiyor- Amerikalara kadar gidip Türkiye hakkında konuşmaya da hakkı yok.Zamanın geri alınmasına ve konuşmaların silinmesine imkân olmadığına göre yapılan, düzeltilmesi mümkün bir hata değil.Başbakan, yanlışı görülen bakanlarını koruduğu gibi Zapsu'yu da korumayı ve bunu unutturmayı mı düşünür bilemeyiz. Ama Türkiye gibi "milletinin, ülkesinin bağımsızlığı, onuru" için gözünü kırpmadan ölüme yürümüş milyonlarca insan sayesinde kazanılmış bir ülkeyi temsil etmek üzere ortaya çıkanların böyle konuşmalarının affedilemeyeceğini hepimiz biliyoruz.Umalım da Başbakan veya Cüneyt Zapsu hiç değilse bu kez basını suçlamak ve olayın üstünü örtmek yerine hatayı kabul ettiklerini belirten bir açıklama yapsınlar!(Not: Zapsu'nun konuşmasının ses kaydını yazının sonundaki player ile dinleyebilirsiniz.)Tekzip mi, basını sindirmek mi?Sevgili okurlarım, biliyorsunuz "cevap hakkı" diye bir kavram var. Herhangi bir kurum/kişi hakkında hatalı veya kişilik haklarına saldın niteliğinde bir konuşma veya yazı durumunda, söz konusu kurum/kişinin cevap hakkı doğuyor.Yazı basında yer almışsa gönderilen tekzipler kanunen yayınlanmak zorunda... Ve bu kural, bu zorunluluk hali çoğu kez haber ve köşe yazılarında adı geçenler tarafından "kolayca, zahmetsizce işin içinden sıyrılmak" anlamında kullanılıyor.Gazeteci doğru bir haber vermişse ve muhatabı olan kişi ya da kurum bunun aksini kanıtlamak için en ufak bir gayret göstermemişse veya kanıtlayamamış, tam aksine yalan söylemeyi sürdürmüşse bile gönderdiği tekzip yazısıyla gazeteciyi, yazan bir anda yalan haber yapmış durumuna düşürebiliyor. Sonra mecbur kalıyorsunuz oturup bu konuda tekrar yazmaya, gerçekleri bir kez daha vurgulamaya ve tekzibin haksızlığını anlatmaya...Örneğin; yazar, söz konusu kişinin Türkiye'yi, onun tarihçi veya diplomatlarını kötüleyen, hepsine "inkarcı" yaftasını yapıştıran, "faşist", "kukla" diyen bir maili Türkiye aleyhinde çalışanlara gönderdiğini yazmışsa, tekzipten önce o şahsın yazara böyle bir mail olmadığını anlatması ve bunu yazmasını istemesi gerekir.Bunu yapmıyor ve tekzip hakkını kötüye kullanıyorsa o zaman da tekzip kararını veren mahkemelerin buna dikkat etmesi gerekir.Aksi, basın özgürlüğünü kısıtlamak, basının haber verme hakkını elinden almak olur.Sizlerin de bu tekzipleri okurken değerlendirmenizi buna göre, dikkatle yapmanızı rica ediyorum. Aslına bakarsanız konu AİHM'de tartışılacak kadar önemli!Zapsu'nun konuşmasının ses kaydını dinlemek için aşağıdaki Player'ı kullanınız, ses dosyasını indirmek için buraya tıklayınız

Devamını Oku

Operadaki Hayalet'i sanatseverler anlar!

12 Nisan 2006

Öyle bir film ki ancak müzik tutkusu olanlar sever... Ancak daha önce müzikalini görmüş olanlar tam olarak değerlendirebilir, bunlar eksik oldu mu o dört dörtlük, üç dalda Oscar'a aday gösterilen filmi "Başrol sanatçıları iyi oynayamıyordu" diye tek cümlede özetler ve geçersiniz.Anlayanlar ise o filmi birkaç kez aynı keyifle izleyebileceklerini düşünürler. Yine de Opera'daki Hayalet gibi; Broadway ve Covent Garden tarihinin en uzun süre devam eden, 17 ülkenin 100 şehrinde sergilenen ve 80 milyon kişi tarafından izlenen, dünya çapında 3.2 milyon dolarlık gişe hasılat yapan, "bütün zamanların en başarılı şovu" olarak kabul edilen ve hâlâ kapalı gişe oynamakta olan The Phantom of the Opera' müzikalinin filmini her şeye rağmen zevkine uygun bulmayanlar olabilir tabii, o zaman da "zevkler tartışılmazmış" demek gerekir.Pazar akşamı G-Mall sinemasında seyrettiğim film beni büyüledi.Gaston Leroux'nun aynı isimli kitabından yararlanarak Andrew Lloyd Weber'in yazdığı müzikali yıllar önce ilk kez, Weber'in onun sesinden ilham alarak bu müzikali yazdığı söylenen eski eşi Saralı Brightman ve Michael Crawford'un oyunlarıyla izlemiştim. O kadar kusursuzlardı ki o günden sonra defalarca izlediğim müzikalde bu sanatçılardan başka hiç kimse bence onların başarısına erişemedi... Buna rağmen çekimi ve hazırlıkları yıllar süren, kadın başrol oyuncusunun 16 yaşında bulunup, 19 yaşında oynadığı filmi de kusursuz buldum. Sadece muhteşem sesleri ve sarkılan dinlemek için bile görmeye değer. (Mini Driver dışındaki sanatçıların kendi sesleri...)Son haftaların en güzel filmlerinden biri, çocuklarınıza da izletmenizi öneriyorum.

Devamını Oku

Terörü arttırma taktiği!

11 Nisan 2006

Dün 'Terör örgütü dedirtemedik" başlıklı yazım DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk'ün "Bu istekler sağlanırsa ben garanti veriyorum bir daha terör olmaz" sözleriyle bitmişti. Star'da Pazar günü yayınlanan "Her Açıdan" programımda Ahmet Türk bu cümleyi söylediğinde ben ona "PKK'nın terörü durduracağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?" sorusunu sormuştum.Bugüne kadar DTP'lilerin olayların öncesinde/sonrasında yaptığı tüm konuşmalar ve davranışları bir araya getirdiğinizde DTP'nin baskı veya gönüllü bir ilişki sonucunda PKK terörüne karşı çıkmadığını görüyoruz. Aralarında bir iletişim olduğu gözden kaçacak gibi değil.Bu durumda 'Teröre biz de karşıyız ve durdurmak istiyoruz" diyen DTP eğer sözlerinde samimi ise, bugünkü durumu farketmiyor görünen bu terör örgütüne "istediklerini elde etmek için terörün dozunu arttırmanın artık işe yaramayacağını" anlatmak zorundadır. Aksi takdirde Ahmet Türk'ün konuşmasından sonra STAR'ın telefonlarını kilitleyen Kürt vatandaşların söylediği gibi partilerinin de giderek daha da artan bir şekilde (bölge halkı tarafından desteklenmeyen) PKK ile aynı kefeye konacağı ve halk tarafından "istenmeyen" ilân edileceği açıktır.Güneydoğu'da veya Türkiye'nin diğer bölgesinde yaşayan Kürtlerin çoğunluğu şiddeti onaylamıyor, devletten taleplerin de sadece demokratik yollardan elde edilmesini istiyor. Murat Karayalçın'ın vurguladığı gibi son terör olaylarında Türkiye sağduyusuyla "istenen ortamın sağlanması" nı önledi.Yani PKK'nın istediği, eski gücünü tekrar kazanmak için terörün dozunu arttırarak bir iç kargaşa yaratmak veya orduyu kışkırtarak bölgede baskı ortamı oluşturmak ve Avrupa'ya da duyurmak ise bunlar olmayacak. Bunu hiç kimse istemediği için olmayacak. Aksine her olayda yalnız Türkiye değil, Avrupa da, Amerika da PKK'nın ne kadar acımasız olduğunu, masum insanları nasıl göz kırpmadan ölüme gönderdiğini, küçücük çocukları bile nasıl kullandığını daha iyi görecek.Türkiye-Almanya İnsan Hakları Derneği' nin 5 Nisan'da Köln'de yaptığı ve Güneydoğu'da yaşanan olayların tek suçlusu olarak devleti işaret ettiği açıklama bile sanki bu olayların çıkarılma nedenini anlatıyor gibi...DTP'nin legal bir siyasi parti olduğunu unutmaması, söylemleriyle eylemlerinin birbirini tutması ve terörle bir kazanç sağlanamayacağını iyi anlatması Türkiye'nin tüm vatandaşlarının ve kendisinin yararına olacaktır!Atatürk Mevlit'te neden yok?Zekiye Özkök isimli okurumuz şöyle yazmış: "Akşam Fatih Camii Mevlid Kandili programını TV'den izlemekteydim. Hoca efendi dua kısmında herkesi andığı halde bir türlü Atatürk'ü anmadı. Oysa ki "Müslüman din kardeşlerimizi düşman işgalinden kurtar yarabbi" demesini biliyor. Peki bu toprakları, özgür yaşamakta olduğumuz bu vatanı düşman işgalinden kim kurtarmış acaba? Doğrusu çok üzüldüm. Bunu sizinle paylaşmak istedim."Ben de önemli bulduğum bu tepkiyi size ve "Hoca efendi"ye duyurmak istedim. Zekiye Özkök haksız mı?

Devamını Oku