Evde ceza verilirse...

4 Mayıs 2006

Türkiye'de bazı özel (!) vatandaşlar için özel yasalar çıkarma âdeti son hükümet döneminde tahammül sınırlarını zorlayacak kadar arttı.Daha önce çıkarılan af yasalarında da mutlaka "o arada serbest bırakılması istenen birileri" nin etkisi olmuş, onların hatırı için onbinlerce katil, tecavüzcü sokaklara salıverilmişti. Bir yanda "Dokunulmazlığımı kaldırın, yargılanmak istiyorum" diyen siyasetçinin dokunulmazlığı kaldırılmazken (kaldırılırsa dosyaları rafta bekleyenlere de sıra gelebilir diye mi acaba) öte yanda cezası verilmiş insanlara özel af çıkarmak ne tür esnekliğe sahip bir adalet anlayışıdır, hangi adalet ölçüsüne sığar bilinemez.Ama... Ama bu özel yasalarla yürütülen çarpık adalet anlayışının dürüst vatandaşları fena halde üzdüğünü ve öfkelendirdiğini gelen mektuplardan biliyoruz. Bakın bunlardan biri, isminiyazmamamı rica eden 67 yaşında bir emekli öğretmen okurum ne diyor:"Sayın köşe yazarım,Eski Başbakan N. Erbakan'la ilgili af yasası ülkemdeki olaylara olan tepkimi iyice bileyledi ve size yazmaya karar verdim.Efendim, ben 67 eşim 75 yaşında. Kamuda uzun yıllar (ben kamuda 24, özelde 13, eşim kamuda 25, özelde 25 yıl) çalıştık. Çocuklarımızı aydınlık bir geleceğe hazırlayabilelim diye bir ev bile alamadık. Emekli olduktan sonra zor bela banka kredisiyle bir ev alıp 30 bin YTL borçlanarak kendimizi ev hapsine mahkûm ettik. Zira dar bela doyabiliyoruz. Bilmem ki o borcu ödemeye ömrümüz vefa edecek mi?Bu karar onaylandıktan sonra nasıl hayıflandım bilemezsiniz. Sayın Erbakan 3 trilyon lirayı götürdü, sorgu sual yok. Evinde hapis cezası veriliyor. Biz de yaşımız icabı onun gibi eve hapsolurduk şimdiki gibi, bize de aynı cezayı emsal göstererek verirlerdi!!! Bir yolunu bulup 30 bin liracık parayı bi yerden apartsa mıydık ki? Erbakan'ınkinin yanında deryada katre!? (Alın teri emeğimi yemekten Tanrım bizi ayırmasın. Amin.)Kanıma dokunuyor sayın yazar. Benim Türkiyemde yıllarca emek verip binlerce öğrenci ve evlat yetiştirdiğim canım ülkemde hortumlayanlara böyle mi ceza verilir yoksa böyleler ödüllendirilir mi? Bizi idare edenlerden utanıyorum. Yazılarınızı takdirle okuyorum. Yüreğinize, kaleminize sağlık saygılarımla."Bu mektuplar bir değil, iki değil, adeta yağıyor. Biz uyardığımız, tepki gösterdiğimiz zaman basına kızanlar acaba halkın bağrından kopup gelen isyanlara ne diyorlar çok merak ediyorum.Bir de Terörle Mücadele Yasası'nda kendilerine yakın bazı isimleri cezadan kurtarmak üzere maddelerde değişiklik yapıldığını da çok yazan var. Ona da yakında değineceğim.Antalya golf sahasına mı dönüşecek?Bizde bir şey moda olunca tadını kaçırana kadar taklit etme veya tekrarlama huyu vardır ya bunun golf sahalarına da uygulanmasından korkuyordum doğrusu.Golf Türkiye'de popüler bir spor haline geldikten, özellikle de ünlü isimlerin medyada sık sık reklamını yaptıkları bir spor olduktan sonra bütün otellerin golf sahası isteyecekleri kesindi... Hem yerli, hem de yabancı turistin kaliteli, para harcayacak güçte olanı oynayacaksa neden istemesinler?Nitekim en çok otele sahip ve en turistik ilimiz olan Antalya'da golf sahası olan oteller hızla artmaktaydı ve bu arada Sorgun Ormanları'nın da traşlanarak "yapılacak oteller için golf sahası olmak üzere hazırlandığını" duyduk. Yeşili zaten giderek azalmakta olan, TEMA gibi çevre kuruluşlarının "Çölleşiyoruz" diye bas bas bağırdığı topraklarımızda, mevcut ağaçların da golf için kesilmesine karşı çıkan yazılarım işte bu nedenle yazılmıştı."Birileri otel açacak ve bir avuç turist golf oynayacak diye ağaçlarımızı mı kaybedeceğiz?" Soru buydu ve ben bu soruyu golf, otelcilik, çevre konusunda bilgisi olan herkese sormaktaydım.Nihayet bir süre önce Antalya'ya gidip Belek'teki National Golf Club'ı gezince sorumun cevabı kendiliğinden gelmiş oldu.Uzun yıllarımın geçtiği İngiltere'de gördüğüm golf sahalarının ve inanılmaz güzellikteki ormanların aynısını burada göreceğimi söyleseler kesinlikle inanmazdım. Çünkü golf İngilizlerin en önemli geleneksel sporlarındandır ve bu ülkenin "yeşili" de benzersizdir. Ama gördüm...Çafesinden çıkıp, mevcut ağaçlarının hiçbiri kesilmeden, alanın doğal güzelliklerini koruyacak şekilde tasarlanan sahayı ve içindeki gölü görür görmez "Aa, Kevin Costner'in TinCup filmindekinin aynı" deyivermişim, anında bu filmi hatırlatıyor.Türkiye'nin Avrupa Profesyonel Golfcüler Derneği (EPGA) standartlarına uygun ilk golf klübü olan National Golf Club 2000 yılında Akdeniz ülkelerindeki 1500 golf klübü arasında 9'uncu, 2003 yılında ise Alman Journal Magazin Dergisi'nin "Dünyadaki en iyi 100 golf sahası" sıralamasında 14. sırayı almış.İnanın bana gezerken gurur duydum, nedenini biraz detaylandıralım:İçinde 13.866 çam ağacı (30-130 yıllık), 12.500 tane 0-15 yıl arası genç çam, 126 çeşit kuş (32'si nadir rastlanan cins), 2000'den fazla kaplumbağa, endemik yabani orkideler ve 25 çeşit bitki türü var.Golf sahaları böyle olsa hangimiz itiraz edebiliriz? Ama işte biraz gezip, araştırdığınızda Antalya'da otellere yapılan golf sahalarında aynı özenin gösterilmediğini görüyorsunuz. Ne ağaçların, ne bitki ne de diğer canlı türlerinin korunması hiç önemli değil onlar için. Çoğunda (NGÇ yakınında da var) ağaçlar kesilerek yemyeşil bir çimen saha bırakılmış.Antalya Belediyesi'nin önünde örnek var; National Golf Club'ı otellere örnek göstererek golf sahalarını doğaya zarar vermeden inşa etme zorunluluğu getirmediği takdirde yakında Antalya düz bir yeşil saha olacak.

Devamını Oku

Gecenin yıldızı Emre Altuğ!

3 Mayıs 2006

Pazartesi akşamı STAR TV'nin düzenlediği "Miss Turkey 2006" yarışmasındaydım. Çok güzel organize edilmiş bir gecede, çok doğru sonuçların çıktığı bir yarışma oldu.Kızım Nazlı'yla birlikte önce dağıtılan kataloga baktık ve hemen birinci olabilecek üç güzeli seçtik; en başta 6 numarayla yarışan Merve Büyüksaraç, sonra 15 ve 16 numaralı güzeller...Sahneye çıktıkları anda ise kesin kararımı verdim; 6 numara birinci, 16 ikinci... Ve sonuç da aynen böyle oldu. Reklam aralarında konuştuğum herkes Merve Büyüksaraç'ın birinciliğinde hemfikirdi, demek ki birinci olamayan veya derece alamayan, bunun için üzülen diğer güzellerin de adil bir sonuç çıktığına inanması lâzım.Gelelim müzik kısmına... Hadise "Stir Me Up" isimli bilinen şarkısıyla gayet iyiydi. Parça fazlasıyla Shakira veya Jennifer Lopez şarkılarını andırıyor ama olsun, Hadise güzel söylüyor, biraz kilo almasına rağmen fiziği de iyi... Yalnız anlamadığım bir şey var; Hadise ne zaman bir yerde sahne alsa sürekli olarak "şarkılarıyla dünya listelerini altüst eden" gibi bir anons yapılıyor. Oysa ben onun şarkısını bir dünya listesinde (veya MTV'nin dünya ülkelerinden seçmeler listesinde bile) gördüğümü hatırlamıyorum. Eğer durum gerçekten söyledikleri gibiyse elbette gurur duyarız ama değilse, bu anonslarla çok kısa sürede yükselmesi diğer tarafta emeğiyle yükselmeye çalışan sanatçılara haksızlık olmuyor mu?Geceyi bildiğiniz gibi Eyşan Özhim ile Emre Altuğ birlikte sundular. Eyşan'ın güzelliği de tescilli zaten, onun ikinci olduğu yarışmayı Korhan Abay'la birlikte ben sunmuş, sorularını ben sormuş, derecesini de ben anons etmiştim. O gece benim yerimde Eyşan vardı ve sunuculukta çok yeni olmasına rağmen yine de sempatisi, şıklığı, güzelliğiyle çok hoştu. Emre Altuğ ise bence gecenin yıldızı... Zekası, esprileri, sesi ve tüm özellikleriyle çok başarılıydı.Hele West Side Story filminin ünlü şarkısı "Tonight'ta olağanüstü... Onu daha önce sahnede yabancı şarkılarda dinlediğim için bu türde ne kadar başarılı olduğunu biliyorum. Dünya starları düzeyinde süper bir sesi ve tarzı var. Ve bence hâlâ hakettiği yere ulaşmış değil.Tarkan'ın tümüyle playback yapması ise pek hoş olmadı bence... Onu böyle izleyince öğlen saatinde başlayan bir programda iki üç şarkı söylemek için sabahın erken saatlerinde stüdyoya orkestrasıyla gelip hazırlanan Ferhat Göçer ve Yalın gibi sanatçıları düşündüm. Birçok izleyenin de benzer duyguları paylaştığını sanıyorum.Onun için bence gecenin güzel yıldızlarının yanında müzik yıldızı da Emre Altuğ'du!Birinci olduk, birinci olduk!Ay nihayet dünya birincisi olmuşuz. İspanya Sosyal İşler Bakanlığı ile kadın enstitüsü tarafından yapılan bilimsel bir araştırmada Türkiye birinci seçilmiş.Yarışmanın konusu "Aile içi şiddet"... Türkiye'de yetişkin kadınların yüzde 58 oranında aile içi şiddete yani "koca dayağı"na maruz kaldıklarının ortaya konduğu araştırmanın sonucuna göre Hindistan yüzde 40'la bizi takip ediyor. Onunla bile aramızda yüzde 18 gibi dev bir fark var.Ne güzel değil mi??? Eğer ardamarımız çatlamamışsa utanmak, hem de barbarlığımızdan yerin dibine girercesine utanmak için daha nasıl bir neden lâzım bize acaba?Ve işin asıl güzel (!) tarafı, geçen Pazar yazdığım gibi; bu rezilliğe biraz olsuncaydırıcılık getirmek üzere yıllardır uğraşa didine değiştirttiğimiz ceza kanunlarının aile içi şiddet maddelerinde geri adım atılıyor ve kovuşturma "dayak yiyen kadının şikâyetine bağlı" hale getirilmek isteniyor.Bunu yaptıkları takdirde onlan Avrupa Birliği'nin ilgili organlarına bizzat ben şikâyet edeceğim, sonuç alıncaya kadar da vazgeçmeyeceğim bilmiş olsunlar!Sami Selçuk'un Öcalan açıklamasıYargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, geçen Pazar günü sabah 11.10'da STAR'da yayınlanan programımda "Abdullah Öcalan ve Terörle Mücadele Yasası" konusunda yaptığı (ertesi gün de VATAN gazetesinde yer alan) açıklamanın yanlış yorumlanmaması için kısa bir özetini göndermiş. Aynen bilgilerinize sunuyorum:"Abdullah Öcalan 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının hükümleri aracılığıyla T. Ceza Yasasının 125. maddesine göre hüküm giymemiştir. Doğrudan doğruya T. Ceza Yasasının 125. maddesine göre hüküm giymiştir. Bu yüzden yeni T. Ceza Yasasının 221. maddesinden yararlanamaz. Yeniden yargılama isteme hakkı da söz konusu olmadığına göre, cezasının indirilmesi olanaksızdır. Eğer yeniden yargılanabilse ve bu kez hakkında 3713 sayılı Yasa aracılığıyla eski T. Ceza Yasasının 125. (Yeni m. 302) maddesi uygulanabilseydi, 221. maddenin uygulanması söz konusu olabilirdi. Şu anda kesinkes yoktur ve tartışmalar da boşunadır."

Devamını Oku

Öğrenci kalitesini biz bozduk!

2 Mayıs 2006

Deprem uzmanı Prof. Celâl Şengör'ü tanımayan yoktur. Dün VATAN'da bu ünlü Profesör'ün "Öğrenci kalitesi sıfır. Kalitesiz öğrenciye hocalık yapmam. Bu toplum AB'de ne konuşabilir" diyerek İTÜ'deki öğretim üyeliğinden ayrılma kararı verdiği haberi vardı.İlk bakışta öğrencileri kızdıracak bir genelleme gibi görünüyor çünkü elbette üniversite öğrencileri arasında bilime, eğitime, öğrenmeye önem veren çok sayıda genç de vardır. Ama gerçekten geneline baktığınızda Türkiye'de bugünün gençliğinin giderek ciddi konulara ilgisiz hale geldiğini ve toplumun geneli gibi magazinle, sürekli abuk sabuk konuların yer aldığı programlarla, birbirinin alt üst edilmiş versiyonu olan dizilerle, dans ve şarkı gösterileriyle uyuşturulduğunu yadsıyamayız.Alkol veya uyuşturucu bağımlılığı gibi insanlarımız, özellikle gençler bu içi boş şovlara bağımlı hale geldiler. Reytingleri incelediğinizde iyi hazırlanmış, düzeyli programların ve kaliteli dizilerin de ilgiyle izlendiğini görüyorsunuz. Ama insanların kurgu sahnelerle, senaryolu aldatmacalarla (örneğin; Banu Alkan, Ahu Tuğba gösterileri, şöhreti sönmeye yüz tutan sanatçıların çıplaklıkla, uçuk söylemlerle, yapay kahkahalarla ortaya çıkarak toplumu aptal yerine koymasıyla, yarışmalarda sanatçıların, jüri üyelerinin kurgulanmış kavga sahneleriyle yürütülen programlar mutlaka reyting listelerinin en başında yer alıyor.Hepimiz dans edelim!Ve hepimiz evlerimizdeki gençlerde de görüyoruz ki TV'lerde 24 saat, tekrarları da verile verile yayınlanan bu programlar onları saatlerce (çalışmaları gereken saatler dahil) ekran başında tutuyor. Durum böyle olunca bir yandan öğrenmeye, bilgilenmeye, ciddi konuları izlemeye dikkat veremez hale geliyor, bir yandan da çalışarak meslek edinip yükselmek yerine, izledikleri örneklere bakarak çoğu dansçı, şarkıcı olmak ve kısa yoldan bol kazanç sağlamak istiyorlar.Onun için TV'lerdeki şarkıcı, dansçı seçen yarışmaların müracaat kuyrukları kilometreleri buluyor. Onun için İTÜ'de önemli bilim adamlarının konferansını 4 öğrenci izlerken medyatik isimleri 600 öğrenci izliyor.Hiçbir seçiciliği olmayan büyük bir izleyici kitlesi sayesinde, bu gidişle üç seneye kalmaz hepimiz Ağustos böceği gibi devamlı çalar, oynar oluruz.Hiç unutmuyorum; Bill Clinton ABD başkanlığı döneminde "Gençlere zarar vereceğine inanırsam internete bile kısıtlama getiririm" demişti.Televizyon, dünyanın en önemli iletişim aracıdır ve onu yönetenlerin bu sorumluluğu taşıma ve hazırlanacak programlarda bir denge sağlama yükümlülüğü vardır. Bugün üniversite öğrencileri, öğretim görevlileri tarafından bile "kalite sıfır" şeklinde değerlendiriliyorsa bunun sorumlusu büyük ölçüde TV yayınlarıdır, onların verdiği gün boyu ve yıllar süren "ha ha, hi hi" mesajlarıdır.Takkeyi önümüze koymanın zamanı geldi de çoktan geçiyor. Prof. Şengör'ün uyarısını ciddi şekilde düşünmeliyiz...Biz; medya, aileler, eğitimciler, hepimiz!

Devamını Oku

Tarihi eser kaçakçılığı serbest mi?

1 Mayıs 2006

Birkaç gün önce haberdi; İstanbul'da düzenlenen 2 operasyonla "M.Ö. 8000-5500 arası Neolitik döneme ait bir tanrıça heykelciği ile 94 parça tarihi eser" kaçakçılarıyla birlikte ele geçirilmiş.Tanrıça heykelciğinin bilgisayar monitörüne saklandığı görülmesine rağmen 2'si Türk 4 kişi önce gözaltına alınıp sonra "tutuksuz yargılanmak üzere" serbest bırakılmış."Tarihi eser kaçakçılığı", Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ı "ellerine kelepçe takarak cezaevine tıkmak" için ileri sürülen iddialardan biriydi. Cezaevine gönderildiği günlerde de bu suçlamanın haberleri basında çarşaf çarşaf çıkmıştı.Şimdi ben anlayamadım; bu ceza kanunları bazı vatandaşlara en ciddi şekilde uygulanan, bazılarına ise (Erbakan'a da yapıldığı gibi) uygulanmayan kişiye özel kanunlar mıdır acaba? Eğer değilse, bu kararı verenler suçluların neden serbest bırakıldığını o eserlerin mirasçısı olan halka açıklamak zorundalar!Atlantiğin ötesi!Ermeni soykırımı iddiasına karşı bir Türk mitingi düzenlenmiş New York'ta... Ve bir vatansever, ismi de uygun; Suat Vatansever kalkmış, Türkiye'den mitinge katılmak üzere 3 günlüğüne New York'a gitmiş."Bir de ne göreyim" diyor, "150-200 civarında Türk vardı, onları susturmak, protesto etmek için gelen Ermeni grup daha kalabalıktı"..."Olabilir" diyorsanız eğer, bir de sebebine bakın; miting Fenerbahçe-Galatasaray maçına denk gelmiş. Türklerin gelmeme nedeni TV'den onu izlemeyi tercih etmeleriymiş.Olay budur arkadaşlar... Bunun için onlar yalana inandırabilir, biz gerçeği anlatamayız. Onlar susturur, biz susarız."Hiç kimse başarı merdivenlerini elleri cebinde tırmanmamıştır" demiş bir bilen... Herhalde maç seyrederek de tırmanmamıştır.Bu arada Suat Vatanseverin uçakta gördüğü ve "herkesten daha Müslüman olduğunu iddia edenlerden" bir grup da orada imiş ve bir Türk öğrenci konuşma yaparken "Yaşa, nurol" diye bağırarak alay etmiş, sonra da gitmişler."Ermeni ve Rum kiliseler toplumu bir arada tutabilmek için sürekli ulusalcılığa sahip çıkarken bizim İslamcılar ulusalcılığa her nedense karşı" diyor Vatansever... Ve onun maili "Holdwater" takma adıyla Türkiye'nin soykırım yapmadığını kanıtlamaya çalışan bir Amerikalı tarafından internette yayınlanıyor.İşte bir Amerikalı ve işte biz Türkler. Ne diyorsunuz?Yeniçağ, Ortaçağ!Okurumuz Süleyman Ekin, Bülent Arınç'ın konuşmasıyla ilgili bir yazı yazmış. Girişi çok güzel, alıyorum."Arınç; 'Ata'nın Meclis'i Osmanlı'nın devamıdır' demiş.Ama Ata'nın Meclisi Osmanlı Meclisi değildir.Yeniçağ da Ortaçağ'ın devamıdır.Ama Yeniçağ, Ortaçağ demek değildir."Doğru söze ne denir?

Devamını Oku

Mum ışığıyla etik arıyoruz!

29 Nisan 2006

İnsanlarda "sürüngen" veya "omurgasız" olarak adlandırılabilecekler var mıdır diye sorulsa herkesin kendine göre grupları çıkar sanıyorum.Buna örnek olarak; kişisel menfaat uğruna şekilden sekile girenler, her dönemde güç sahiplerine yalakalık yapanlar, çıkar veya ödül sağlamak için vatan düşmanlarına bile yağcılık yapanlar, işinde yükselmek için karısına şekil değiştirtenler ilk etapta sayılabilir.Ama hepsinin de üstünde, en sürüngen model, beraber olduğu kadınlar veya yakın olma fırsatı yakaladığı ünlüler hakkında konuşan erkeklerdir.Köşeme gelen garabet tekzip nedeniyle iki gündür yazmak isteyip de yazamadığım konuların en önemlisi AKP'den ANAP'a geçen milletvekili Reyhan Balandı nın eski danışmanının ona fotoğraflarla yaptığı şantajdı.Balandı nın eski eşi "O fotoğrafta ben de vardım" diyor ama diyelim ki yoktu. Diyelim ki bir beraberlik de yaşandı. Bu ne karakter zafiyetidir ki bir erkek sonradan beraber olduğu/olmadığı bir kadının beraber çekilmiş fotoğraflarını (üstelik mayolu fotoğraflarını) veya ilişki hakkındaki bilgileri basına verebilir. O ne basındır ki hiçbir kuralı, ilkesi yokmuş gibi, sırf "haberdir" diye böyle bir saygısızlığa, kötülüğe, çağdışı anlayışa aracı olur.Ben, hangi gazete olursa olsun ilk gördüğüm andan beri bu haberin basılmasına tepki gösterdim. Kullanmayan gazeteleri de gönülden kutlarım.Etikten söz eden insanların/kuruluşların o etiği önce kendilerinin uygulaması, hele de topluma doğru mesajlar verme, kural öğretme, geliştirme görevi olan basının "haber" adına bu tür hatalar yapmaması gerekir.Bu rezaletin bir sonu olması lâzım değil mi? 2006 yılında değilse ne zaman gelecek bu son?(Not: Bu tür çarpık davranışlar neden hep erkeklerden çıkıyor siz de merak etmiyor musunuz?)Kadınlar aleyhine geri aldım!Türk Ceza Kanunu'nda kadınları şiddetten, saldırıdan koruyacak yasaların çıkması için yıllarca mücadele edildi. Bu konudaki yazılarım, itirazlarım nedeniyle bana verilen 15 milyar TLlik cezayı hâlâ ödemekteyim, birkaç gün önce Yargıtay'da yasalara çocuklar ve kadınlar aleyhine maddeler konmasını (örneğin; tecavüze uğrayan kadınların tecavüzcüleriyle evlenmesini) isteyen Doğan Soyaslan' ın bana açtığı davaya bakıldı. Yani hâlâ bitmedi ama çıkarılan yasaların tersine döndürülmesi çalışmaları başladı bile...TCK'nın 86. maddesinde aile içi şiddeti önleyecek olan; şiddet olayında şiddete uğrayanın şikâyetine bağlı olmadan kovuşturma yapılmasını sağlayan ve uzlaştırma kapsamında olmayan suç şimdi şikâyete bağlı hale getiriliyor ve uzlaştırma kapsamına alınıyor. Hem de "Temel Ceza Kanunlarına Uyum Amacıyla" diye bir başlık atarak...Gerekçe ise; "Bir tokat atılmasında dahi hukuk adına müdahil olmayı gerektirmesi..."Bu "geri adım" ı ilk farkedenlerden biri olan Türk Kadınlar Birliği Başkanı Avukat Sema Kendirci gerekçeyi "korkunç" olarak değerlendirmişti. Sonra aynı doğrultuda diğer kadın kuruluşlarından da açıklamalar yağdı."Korkunç" çünkü "bir tokat... dahi" deki tokat şiddetten sayılmıyor. Şiddet saymaları ve hukuk müdahalesi için sokak ortasında 65 yerinden bıçaklanması veya silahla vurulması ve herkesin de buna şahit olması gerekiyor.Olayı evde duyanlar, komşu vb. artık şikâyet edemeyecek. Şiddete uğrayan ise "sıkıysa etsin"! Sille tokat döven, daha fazlasından mı çekinir?Medeni Kanun'da da mal ortaklığını 17 milyon kadına "eşin isteğine bağlı" hale getirirken aynı hileyi yapmışlardı ve AKP bütün İsrarlara rağmen bu büyük yanlışı hâlâ düzeltmedi.İşte size kadın hakkı savunan Meclis'in anlayışı, güle güle kullanın.Bizim mücadelemiz ise, bilsinler ki, gerekirse sonsuza kadar sürecek!

Devamını Oku

Yalan ve kötülüğün gerçek sahipleri!

28 Nisan 2006

Dün bu köşede Halil Berktay isimli bir öğretim görevlisinin tekzip yazılan yayınlandı. Benim kendisiyle ilgili yazılarımın yalan ve iftira olduğu "iddia edilen" bu iki tekzipte "Ruhat Mengi'nin kötülük dolu ithamları", "Ruhat Mengi yalan söylüyor", "Ruhat Mengi'nin kapıldığı iftira yağmuru" gibi ciddi şekilde hakaret sayılacak ifadeler vardı ama her nasılsa karan veren ceza hakimi bundan rahatsız olmamıştı.Oysa basında çıkan yazıların muhataplarının cevap hakkı onlara "yazara hakaret hakkı" vermiyor. Aslında ilgili hakimlerin önce şikayet konusu yazıyı incelemeleri lâzım... Benim yazılarımda "yalan" kelimesi bile geçmez, "gerçeğe aykırı" olan noktalar tek tek, cümle cümle belirtilir ve gereken sorular sorulur.Bu beyefendi zaten cevabını başta Agos gazetesi olmak üzere ("iğrenç tahrifat" başlığıyla manşetten vermişti, arkadaşı olan gazete sahipleri) VATAN dahil bütün gazetelerde yayınlatmıştı. O açıklamadaki gerçek dışı sözlerini de tek tek kanıtlamıştım köşemde... Hafızası da bir öğretim üyesi için fazla zayıf olmalı ki aynı cümleleri tekrar yayınlattı.Madem ki yalan, iftira, yalancı kelimeleri suç değildir ve tekziplerde yer almasında sakınca yoktur, ben de kendilerine "yalancı" suçlamasını aynen iade ediyorum. Üstelik onlar bir şahıs hakkında değil, kendi ülkelerinin tarihi hakkında yalan söylemekte ve Türkiye'ye düşmanlıklarını internette, basında, televizyonda adeta kusan diasporacılara yardımcı olmaktalar.Ne bilim ama!Bana "Bilim âlemi bütündür, bilim adamı her ülke ve milletten insanla yazışır" gibi yuvarlak cümleler sunmasınlar. Her bilim okuyana "bilim adamı" deniyorsa, kimya mühendisi olduğuma göre ben de bilim insanı sayılırım, bu hikâyelere karnım toktur...Bilim yazışması, ülkenize ve insanlarına saygısızlık, düşmanlarının hakaretlerini kabullenme ve benzerini yapma, yalana dayalı bir soykırım etiketini toplumuna yapıştırma demek değildir, Berktay ve arkadaşları bunu yapıyorlar.Ve her konuşmaları (Orhan Pamuk başta olmak üzere) Amerika ve Avrupa'daki soykırım oylamalarında -bkz. Edinburgh Kent Konseyi oylaması- referans olarak kullanılıyor."İftira yağmuru" dediği yazılarımda Berktay'ın cevap açıklamasında bile nasıl yalan ve çelişkiler olduğunu belirtmiştim.Örneğin "Ermeni diasporasının parçası değildir. Türkiye'nin soykırım yaptığını da savunmaz. Biz de tanışmayız" dediği ama diasporayla çok yakın ilişkiler içinde olan ve sürekli onlarla ve kendisiyle yazışan Stephen Feinstein isimli zatın (ki Minnesota Üniversitesi Soykırım Merkezi Başkanı'dır kendileri) Türkiye'nin Ermeni Soykırımı yaptığını Avrupa'ya kabul ettirmek üzere imza toplayıp baskı yapan 126 Amerikalı tarihçi listesinin en başında olduğunu (İnternetten hemen bulabilirsiniz) ve hatta bu organizasyonun düzenleyicisi olduğunu yazdım. Kendisi ve bir grup diaspora destekçisi, aşın milliyetçi Ermeni'yle müşterek yahoo gruplarında devamlı yazıştığını da...Simon Maghakyan, Harut Sassounian, Jabarian, Glibaridian; bu isimler onun özgür yazışma yapüğı ve her nedense her yazdıklarının bir kopyasını da kendisine ve Feinstein'e postalayan şahıslardan bir kaçı.O günlerde Berktay'ın armenian@yahoogroups.com isimli grubun adresinde yayınlanan, bu gruba üye herkesin rahatlıkla göreceği mailini de açıkça yazmıştım.Hakkında bu tür iddia olan biri kısaca, söz konusu mailin orijinal metnini çıkararak tartışmaları bitirebilir. Bir hata varsa gazeteci o zaman hatasını kabul eder.Yuvarlak cümlelerle Voltaire benzetmeleriyle falan olmaz, nitekim olmadı!Her neyse, devam etsinler, bugüne kadar bayağı basan sağladılar. Ödülleri iyi oluyor bu işlerin!Sami Selçuk açıkladı!Sevgili okurlar 30 Nisan Pazar sabahı "Her Açıdan" programımda Yargıtay Eski Başkanı Sami Selçuk ve Anayasa Hukuku Profesörü Süheyl Batum, Meclis Başkanı Bülent Arınç ile Başbakan Tayyip Erdoğan'ın son konuşmalarını yorumlayacaklar.Programın ikinci bölümünde ise izleyicilerden gelen yoğun istek üzerine Dr. Ender Saraç, futbolcuların da kullandığı "doğal dopingler", "evde detoks nasıl yapılır" ve "son zayıflama formülü" nü anlatacak. İlgilenenlere duyuruyorum.

Devamını Oku

Tekzip1

28 Nisan 2006

Halil Berktay, 14 Mart 2006Bir yalan ve iftira yazısıRuhat Mengi, 10 Mart 2006 tarihli Vatan gazetesindeki köşe yazısında hakkımda çeşitli yalan ve iftiralara yer verdi. Bu yazıda, özetle, Ermeni diasporasıyla bir takım karanlık ilişkiler içinde olduğum, onları yönlendirdiğim, bir Ermeni Soykırım belgeselinin PBS televizyonunda "pürüzsüz" yayınlanması için çalıştığım, hattâ Ermeni diasporasından Türkiye'de taraftar kazanmak için finansman talebinde bulunduğum ifade edilmektedir.Bu, tümüyle gerçek dışı bir saldırıdır. Birincisi, ben her ülke ve milletten birçok bilim insanı ile serbestçe yazışırım, yazışmaktayım. Uluslararası bilim âlemi bir bütündür ve sanki sınırötesi bilimsel tartışma bir suçmuş gibi saçma önyargılarla bölünemez. Ama öte yandan, hiçbir Ermeni lobisi veya kampanyasının "Türkiye ayağı" da değilim. Bunun ne kadar acemice bir fabrikasyon olduğu, en basit bazı detaylardan dahi kolayca görülebilir. Örneğin Stephen Feinstein Ermeni diasporasının bir parçası değildir, hattâ ermeni bile değildir; isminden de anlaşılabileceği gibi, bir Yahudi-Amerikalıdır. öte yandan, Minnesota Üniversitesi'nde profesör olduğunu bildiğim Stephen Feinstein ile şahsen de tanışmam. Her konuda benimle "yakın temasta" olduğu veya herhangi bir konuda benden özel "görüş" istediği birer uydurmadan ibarettir.İkincisi, Ermeni diasporasının bazı aşırı milliyetçi kesimleri, Yusuf Halaçoğlu ve Gündüz Aktan gibi Türk resmi tezlerini savunan kişilerin, Amerika'da konuşmasını, televizyon açık oturumlarına çıkmasını, hattâ onlardan da görüş alan (PBS belgeseli gibi) belgesellerin yayınlanmasını engellemeye çalışırken, ben her zaman bu tür sansürcü engelleme çabalarının karşısında yer aldım. Benim düşünce ve ifade özgürlüğü konusundaki tavrım, Voltaire'e atfedilen "düşüncelerinizin tamamına karşı olsam da, bu düşünceleri savunma hakkınızı ömrümün sonuna kadar savunacağım" ilkesini temel alır. Esasen geçmişte de bu nedenle, İsviçre mahkemelerinin (düşünceleri ne olursa olsun) Yusuf Halaçoğlu hakkında kovuşturma girişimlerine karşı çıktım. Bütün bu tür soruşturmalar ile ardındaki "soykırım tartışılamaz" türü yasaları, hukuk ve siyasetin bilim alanına yanlış ve haksız müdahaleleri olarak niteledim. Bu özgürlükçü tavrım ve görüşlerim basında yer aldı; Hürriyet gazetesinin 1. sayfasında, ayrıca daha kapsamlı bir mektup biçiminde Milliyet'te Taha Akyol'un köşesinde yayınlandı. Aynı görüşleri, yurtdışında katıldığım bütün konferanslarda tekrarladım. Dolayısıyla, ABD'deki bazı Ermeni milliyetçisi çevrelerin, Yusuf Halaçoğlu ve Gündüz Aktan'ın yer alacağı açık oturumları veya belgesel gösterimlerini boykot etme (ya da bunları yayından kaldırtma) girişimlerine ismimim uzaktan yakından, kıyısından köşesinden bulaştırmak istenmesine gerçeğe taban tabana zıt ve son derece abes buluyorum.Üçüncüsü, Ruhat Mengi'nin kapıldığı iftira yağmuru, benim, Ermeni diasporasına, kendilerine yakın görüşlerin Türkler tarafından savunulmasını sağlamak için finansman temin etmeleri önerisi veya talebinde bulunduğum yolunda bir paragrafı da içeriyor. Bu, aklın havsalanın alacağı şey değildir. Bunun da yüzde yüz bir uydurma olduğu, çok kısa zamanda, böyle bir saçmalığı yaymak suretiyle bilimsel namus ve haysiyetime gölge düşürmek isteyenler hakkında kanuni yollara başvurduğumda, hiçbir kanıt gösteremeyişleriyle ortaya çıkacaktır.Tekzip 2Halil Berktay, 14 Mart 2006Hiçbir özgür ve namuslu türk tarihçisi, Ermenilerden para almıyorRuhat Mengi, 10 ve 11 Mart 2006 tarihli yazılarından sonra, 12 Mart 2006 tarihli Vatan gazetesindeki köşe yazısında da, hakkımda yalan ve iftiralarına yer vermeyi sürdürdü. Bir önceki yazısında yer alan uydurma bir paragrafı, tekrarlayarak güç kazandırmak istercesine bir kere daha yazıyor. Güya ben, "PBS televizyonunda Halaçoğlu ve Aktan'ın konuşmalarının önlenmesi" çabalarına bulaşmışım. Bununla "ilgili olarak" Stephen Feinstein'a şöyle yazmışım: "Bizimle aynı paralelde açıklama yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmeli, bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır. İzlenecek strateji mümkün olduğunca çok insanı böylelikle soykırıma inandırmak olmalıdır."Burada bir kere daha ve açıkça belirtiyorum: Ruhat Mengi yalan söylüyor. Böyle bir mektup asla gösteremez, çünkü yoktur. Benim ne Stephen Feinstein'a, ne başka herhangi bir kişiye, hangi tarihte yazılırsa yazılsın hiçbir mektubumda, böyle cümleler yer almıyor. Bu, benim bilimsel namus haysiyetime gölge düşürmek için uydurulmuş bir safsatadır. Şerefimle oynanmaya kalkışıldığı için, elbette hukuki karşılığını da bulacaktır.Ruhat Mengi, bana hakaret etmekle kalmıyor; 2005 Eylül sonlarında Bilgi Üniversitesi'nde yapılan "Osmanlı Ermenileri" konferansına katılanlar veya bu konferansın engellenmek istenmesine karşı çıkanlar arasında "kimler finansal destek aldı ve alıyor?" diye de bir sözdesoru yöneltmeye kalkışıyor. Devam ediyor: "Halil Berktay ne karşılığında konuşuyor?" diyor. Soru ne kadar abes olsa da, cevabım açıktır: Sadece kendi bilim ve gerçek tutkumla demokrasi tutkumla konuşuyorum. Ruhat Mengi'nin kötülük dolu ithamları, sadece bana değil, o namuslu ve haysiyetli konferansa katılan, aynı zamanda düşünce özgürlüğünü savunan herkese, hakaretamiz bir saldırıyı içeriyor. Burada açıkça belirtiyorum: 1915 olaylarının tarihsel gerçekliği üzerine, resmi tezlerin dışındaki bir duruşla, eleştirel bir perspektiften konuşan herkes, sadece ve sadece kendi bilimsel vicdan ve haysiyetinin, aydın namusunun icaplarını yerine getirmektedir. Ruhat Mengi'nin bunu anlamayışı, sözkonusu bilim vicdan ve haysiyetine, gerçek saygısına tümüyle yabancı oluşundan kaynaklanıyor.

Devamını Oku

Kadınları kadından çok savunanlar!

27 Nisan 2006

İyi malzemedir kadınlar siyaset için... Tüm kural ve yasalar kadını ezmek, onu devre dışı bırakmak üzere konur ve korunurken bir yandan da "kadının kamusal alandaki türban özgürlüğünü" dile dolayarak oylarınızı arttırabilirsiniz.Din, inanç hassas konulardır, aslında bunu yapan siyasetçilerin eşlerine baktığınızda onların özgürlüğünün sadece davetlerde, seyahatlerde ve sadece eşlerinin yanında olma, "filancanın eşi olma" özgürlüğü olduğunu görürsünüz. Özel kuruluşlarda, şirketlerde "dini simge kısıtlaması" olmamasına rağmen çalışmazlar. Tek rolleri, onlara erkekler tarafından biçilen "anne ve eş" rolüdür.Osmanlı'da böyleydi, bugün de durum değişmemelidir...Ama kadının türbanla kamu kurum ve kuruluşlarında çalışma hakkını cansiperane savunurlar. Kadınların, örneğin kadın milletvekillerinin sesi çıkmaz, kavgayı yürüten, bunun siyasetini yaparak rant bekleyen hep erkeklerdir. Çünkü rant, zaten erkeğin hakkıdır, kadın sahnede bile yoktur aslında...İslâmî rejimle yönetilen ülkelerde de kurallar (içki dışında) hep kadınla başlar, kadınla biter. Yönetimi değişen İran'da, önce kadınlara renkli eşarpların, gözlüklerin yasaklanıp tekrar karaçarşafa dönülmesi de bunun son örneği değil midir?Türkiye 160. sıradaTürkiye dünya kadın milletvekilliği liginde 160. sırada (dün gelen haber gündeminden...)Şimdi dikkat edin: Uganda, Zimbabwe, Rwanda ve Irak'ın da kadın milletvekili oranı Türkiye'nin üstünde...Türkiye'de kadın milletvekillerinin Meclis'teki oranı yüzde 4.4 iken Rwanda'da oran yüzde 48.8 (80 milletvekilinin 39'u kadın)...Şimdi bir kadın bürokrat okurumun mektubundan cümleler aktaracağım -ki dün gazetelerde yer alan "Emekliliğe zorlanan bürokratlara verilen garip görevler" haberiyle de örtüşüyor-."Ben yıllardır Gümrük Müsteşarlığı'nda çeşitli dış ilişkiler kademelerinde çalışmış, yurtdışında da ülkemi başarıyla temsil etmiş bir kadın müşavir olarak kızak görevdeyim. Size yazmamın şahsi olayımla ilgisi yoktur, benim gibi, kadın-erkek yüzlerce bürokrat şu anda kızakta bekletiliyor ve bir de sanki bu durumu kendileri istemiş veya haketmiş gibi bankamatik memurluğu sıfatıyla horlanıyorlar; oda/masa verilmiyor, alenen emekli olmaları isteniyor, sıradan memurlara izlettirilip hakkında cezai uygulamalar yapılıyor..."Bunları söyledikten sonra da asıl soruya geliyor kadın bürokrat:"Devlet kademesinde yıllardır canla başla çalışmış veya kariyerlerinin başında yükselme umuduyla belki de erkek meslektaşlarından daha fazla gayret gösteren, çalışkan, bilgili, eğitimli kadın bürokratların durumunu hiç incelediniz mi acaba? Bu Hükümet kaç tane orta ve üst düzey kadın bürokrata fırsat tanımıştır ve onları değerlendirme yoluna gitmiştir?Atamaların içindeki kadın sayısının istatistiği var mıdır?"Meclis istatistiği elimizde, şimdi de bürokrat atamalarınınkini istiyoruz. Kadın hakları konusunda pek duyarlı olan ama istediği kanunları (meselâ Erbakan'la ilgili olanı) şıpın işi çıkarıverdiği halde her nedense Medeni Kanun Mal Rejimi'ni bir türlü düzeltmeyen, Ceza Kanunu'nda ise geri adım atarak verilen kadın haklarını tersine çevirme yolunda olan Hükümet bu istatistiği de açıklarsa aydınlanmış olacağız.Sus, konuşma!Daha önce de yazdım ama olay sık sık başımıza geldiği için tekrar hatırlatma gereği duyuyorum. Yazdığımız yazıları yalanlamanın en kolay yolu tekzip göndermek... Böylece muhatap kişi ve kuruluşlar, zahmetsizce, yazıların gerçeklere uymadığını anlatmak için küçük parmaklarını kıpırdatmadan, istedikleri hakareti de tekzip içeriğine ilave ederek işin içinden sıyrılıyorlar.Oysa bu tekziplerin gönderilmesi için "yalan olduğu iddia edilen" haber ve yazılardaki yalanların ortaya konması gerekir. Aksi, basının toplumu bilgilendirme özgürlüğünü elinden almak anlamına gelir. Ki yapılan da bu.Ben yazılarımda yalan olmadığına eminim, yalanlanamayışlarının, sadece yuvarlak, slogan cümlelerle geçiştirilmelerinin nedeni budur.Hele kendi yazdıkları, (hem de Türkiye'ye kin duyan, hakaret kusan insanlara yazdıkları) metinleri ortaya çıkaramayanların başkasının yazılarına suç bulmasına, hakaret dolu ifadelerle tekzip göndermesine ancak güler geçerim. Ve bu sözleri de söyleyenlere iade ederim.Her zaman sonuna kadar yazılarımın arkasındayım, bilmenizi istedim zira çok yakında bir tane daha geliyor.Bu oylamaya katılın!Amerika'da PBS televizyon kanalında Ermenilerin hazırlattığı "Soykırım Belgeseli'nin tekyanlı olarak gösterilmesi üzerine Türklerin cevaplarının Public TV'de yayınlanması gündemegelmiş. Bunun için bir oylama yapılıyor.Aşağıdaki bağlantıyı açıp "YES" oyunuzu verin.http://www.msnbc.msn.com/id/12412125

Devamını Oku