"Kadınlar cehennemlik"tir!

12 Mayıs 2006

Memlekette öyle "korkunç" gelişmeler olmakta ve bunlar bile "hafif olay" gibi algılanmakta ki dehşete düşmemek mümkün değil...Şimdi bunu yazınca "Milleti paniğe düşürüyorsunuz" diyen de çıkacaktır, biliyorum ama çıksın. Ve lütfen biz paniğe düşelim artık. Bugün de düşmüyorsak ne zaman düşeceğiz? Türkiye kimin çiftliğidir ki herkes canının istediğini korkusuzca yapabilmektedir?* Cumhuriyet gazetesine güvenlik görevlilerinin gözü önünde 3 bomba atılıyor ve sadece büyük bir şans eseri can kaybı olmadan atlatılıyor. "Allahuekber" diye bağırarak, böyle canice bir girişime bir de Allah'ın adını karıştıran teröristler nasıl oluyor da o kadar polisin arasından kaçmayı başarabiliyor ve yakalanmıyorlar?* Rize'nin Çayeli ilçesindeki imam hatip lisesinde iki kız öğrenci koridorda birbirlerine "aşkım" diye hitabettikleri için nöbetçi öğretmen tarafından sille tokat dövülüyorlar. Dayakçı öğretmen, insanların lâfın gelişi kullandığı bir kelime için attığı dayaktan sonra "Abartılacak bir durum yok" diyor. Okullarda öğretmenlere bu saldın, şiddet hakkını kim veriyor? Önlemek için ne yapılıyor? Yaptırımı nedir?* İstanbul'un göbeğinde, Maltepe'de bir polis 16 yaşındaki liseli kızı, "okul eteği kısa" diye tekmeliyor. Ona "utanmıyor musun" dedikten sonra arkadaşlarına da "namussuzlar" diye bağırıyor. Cumhuriyet gazetesinin bombacılarını görmeyen polis genç kızların eteğinden mi sorumludur? Öğretmenlerden sonra bir de polisler mi namus bekçisi kesilecek? Bir sonraki adımda kezzap mı atacaklar? Bu ne rezalettir?Milli Eğitim kimlere emanetAKP Çankırı Milletvekili Prof. Dr. Hikmet Özdemir Meclis'te milletvekillerine bir kitapçık dağıtıyor. CHP milletvekillerine de gönderilen kitapçığa iliştirilen ve aynı zamanda Milli Eğitim Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanvekili olan Özdemir'in yazdığı not "Edebiyatımızda ve kültürümüzde 40 Hadis geleneğinin önemli bir yer tuttuğunu" anlatan paragrafla başlıyor ve şöyle devam ediyor:Türkiye İlmi İçtimai Hizmetler Vakfı tarafından basılan, İstanbul Eski Müftüsü merhum Ali Fikri Yavuz beyin derlediği 'Kırk Hadis-i Şerif isimli çalışmayı bilgilerinize sunarım."Ve işte kitabın içindeki "Cennet ve Cehennem Ehli Olanlar" başlıklı hadis şöyle:"Cennetlik olanlar bana gösterildi, onların çoğunun fakir kimseler olduğunu gördüm. Cehennemlik olanlar da bana gösterildi, onların çoğunun kadınlar olduğunu gördüm."Bunu görür görmez eski Diyanet İşleri Başkanı, Vatan yazan Süleyman Ateş'i aradım ve ona böyle bir hadisin olup olmadığını sordum. Ateş şunları söyledi:"Dünya kadar hadis uydurdular ve Peygamber'e mâlettiler. Kur'an'da hâşâ böyle bir şey yoktur. Tam aksine erkeklere 'Sizin hayırlı olanınız kadınlarına hayırlı olandır' denmiştir. Peygamber hiç böyle bir şey söyleyebilir mi, onun kadınlara karşı tutumu her zaman olumlu olmuştur. Hadislerin yüzde 75'i yanlıştır ve yeniden incelenmesi gerekir." (Devamı yarına)Demirel "Her Açıdan"ın konuğu!Cumhurbaşkanlığı sırasında Köşk'te yaptığım bir röportajda 9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e "Eğer gerçekten size, siyaset deneyiminize ihtiyaç hissedilse tekrar siyasete döner misiniz" sorusunu sormuştum. "Dönmeyeceği" cevabını vermişti Demirel. Bugünlerde onun "Bütün muhalefet partilerini bir araya getirmek üzere" yeniden liderliğe dönme ihtimali bazı yazarlar tarafından telâffuz edilirken aynı soruyu tekrar soruyorum Süleyman Demirel'e... Ne zaman mı?14 Mayıs Pazar günü, öğleyin saat 12.00'de STAR'da yayınlanacak olan, benim hazırladığım "Her Açıdan" programında...Demirel bu sorunun cevabıyla birlikte, üzerinde günlerdir yorumlar yapılan son konuşmasındaki merak edilen noktalan da açıklıyor;* Neden "Başörtülü olanlar okumak için Arabistan'a gitsin" dedi, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması neden rahatsızlık yaratır?* "Türkiye'de başka güçler de var" derken hangi güçleri kastetti? * Medis Başkanı ve cumhurbaşkanı gerçekten tarafsız olmak zorunda mı? * "Neden herkes irtica tehlikesinden söz ediyor, nedir bu tehlike?" gibi soruların ve daha birçoğunun cevaplarını da aynı programda verecek.Her Açıdan'ın ikinci bölümünde ise Müjdat Gezen, Melek Baykal ve Çağla Şikel var. Merak edenleri bekliyorum.

Devamını Oku

Belçika da yasa için sıraya girdi...

12 Mayıs 2006

Daha iki gün önce yazmıştım Fransa'da çıkacak olan soykırımı inkâr edene ceza" yasasının diğer ülkeler açısından da önemli olacağını... Ve Ermeni diasporasının bir ülkedeki görevlerini tamamlayınca hemen diğerine adadığını. Son hızla faaliyeti sürdürüyorlar. Fransa'dan sonra Belçika'da da Senato'ya "Ermeni soykırımını inkâr edenlere ceza verilmesini öngören" bir yasa tasarısı sunulmuş. Yıllardır tekrarlayıp durduğumuz uyarılar aynen çıkıyor ve iddialarına göre "1915'te Ermenilere yönelik yapılmış olan soykırımı hemen "Yahudi soykırımı yoktur" demeyi suç sayan yasanın tanımı içine alıyorlar.Yani düşünün; sayısız dünya tarihçisinin aksini ispatladığı, Rusya, Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkelerin arşivlerinde de belgeleri bulunan ve "Soykırım değil, mukatele olduğu"nu tarihin yazdığı bir olayı tartışmadan ve bir mahkemede sonuçlandırmadan "soykırım" ilân ederek Türkiye'yi tarih kitaplarına Hitler'in gerçek soykırımının yanına, "20. yüzyılın ilk soykırımcı ülkesi" olarak yazıyorlar. Ve utanmadan bunu bir de "AB'ye giriş için Türkiye kabul etmeli" durumuna sokuyorlar.Dün yarım kalan yazımın sonu; bizde "soykırım olmuştur" iddiasında bulunan yazar-akademisyen grubunun da aynı şeyi yaptığı, Türkiye'ye "inkarcı" derken ve "1915'te soykırım olmadığını kimse söyleyemez" iddiasında bulunurken bu iddiayı ispatlamaya ve hatta "iddialarının aksinin doğru olduğunu" savunanlarla masaya oturmaya razı olmadıklarını hatırlatarak bitiyordu.Avrupa'daki gelişmelerde "Açıklama yapmadan sadece suçlamalarıyla" ortaya çıkanların katkısı tartışılmaz doğrusu...Ama bu toplum Avrupa ülkelerine "Hiçbir mahkeme kararı olmaksızın, tarihe ve tarihçilerin ifadelerine (Mavi Kitap'ın yazıldığı İngiltere'nin parlamento kararına) bakılmaksızın, sadece siyasi olarak verilen" bu kararların hesabını sorarken, sanıyorum onların değerlendirmesini yapmayı da unutmayacaktır.Eğer olmamış bir şeyi, hele de sonsuza kadar haksızca bize yapıştırılacak "soykırımcı" etiketini kabullenmek şart olacaksa, AB'ye girişimiz de uzun uzadıya tartışılmalıdır.Biraz da biz AB'ye hesap soralım lütfen!Dikkat, işletir!Cem Ceminay'ın "N 101" deki programına ben de katıldım bir sabah... Zeki insanlarla sohbet zevklidir, her anı sürprizlerle doludur, Cem'le de böyle oluyor ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.Ama Cem Ceminay'ın bir de "işletme" merakı var, zaman zaman birilerine telefon açıp onunla "başka bir kimlikle" konuşuyor ve komik cevapları yayınlıyor. Son günlerde internette dolaşan bir konuşması herkesin dilinde... Maçları kaçırmayan ama kızdığı zaman fena halde küfreden ve bu nedenle stadlarda uyarı alan bir fanatik Fenerbahçe taraftarını Fenerbahçe-Galatasaray maçından önce aramış. Adama "Aziz Bey küfüre karşı olduğu için senin kombine biletini Fenerbahçe Kulübü alıyor ve Galatasaray taraftarlarına veriyor. Seni de maçta Galatasaraylılarla oturtacaklar" demiş.Daha lâfını bitirmeden nasıl bir küfür yağmuru gelmiş karşıdan, öyle böyle değil."Dur, şaka yaptık... Radyo programı, ben Cem Ceminay" demekle de kurtulamamış; "Şakana da... Radyona da... Cem'ine de..." diye tutturmuş, gitmiş adam. Boğazına kadar küfüre batan Cem Ceminay bu konuşmayı sansürlü olarak "Back up Morning Show" programında yayınlamış. Ne kadar komik olduğunu farkeden birileri de alıp internete koymuşlar.Şimdi kime rastlasam kahkahalarla "Cem Ceminay'ın şakası"ndan söz etmekte... "Küfürün böylesi duyulmamıştır" diyorlar. Böyle taraftarları, Cem'in şakasını gerçek yaparak cezalandırmak bir çözüm olabilir mi acaba?

Devamını Oku

Aydın olmak ne kolay!

11 Mayıs 2006

Türkiye'de birçok başarı "göz boyama veya yanıltma yeteneğinin gücüyle ilgilidir. Sanatçısı da anlamıştır bu yeteneğin getirisini, siyasetçisi de, yazarı/akademisyeni de...Siyasetçi gerçeğe uymayan aldatıcı polemiklerle, dilerse din sömürüsü yaparak veya kavramları tersyüz ederek toplumun "duyduğuna kolayca inanan" kesimini aldatır. Hemen hiçbir cümle ülke yararını düşünerek sarfedilmemektedir, varsa yoksa tarafına çekeceği, oyunu çalabileceği seçmendir hedef...Walt Disney'in "Varyemez Amca" karakterinin gözlerinde uçuşan dolar işaretleri gibi onların gözlerinde de oylar uçuşmaktadır. Ve biz yutarız...Safları avlamakSanatçı ise (veya bunu yapanlara şarkıcı, artist demek daha doğru) özellikle bu işin balını kaymağını yemiş, tadını almış olanlar; sansasyonel kıyafetler, toplumdan ve basından tepki alacak sözler, davranışlarla her dem gündemde kalmayı başarırlar. Bunun için önce transparan kıyafet içine tanga giyerek kameralar karşısına geçip, ertesi gün türban takanlarını bile görebilirsiniz.Tek ölçü: safları avlamaktır. Yutarız...Öğretim görevlisi, akademisyen, yazar takımı içinde de bu kolay köşe dönücülüğü iyi kavramış olanlar vardır. Hem de onlar daha eğitimli olmanın avantajıyla bir taşla birkaç kuş vurmak üzere harekete geçerler. Örneğin; belgeleriyle, birçok ülkedeki arşiv bilgileriyle gerçekleri ortaya seren yazılı tarihi inkâr etmek yeterlidir. Bunu yaparken kendi gerçeklerini belgelerle açıklamak ve tartışmalara katılarak savunmak yerine sadece Türkiye'yi yalancılıkla, baskıcılıkla, inkarcılıkla suçlama yolunu seçer ve bunu diğer ülkelerde, yabancı basında konferanslarla, röportajlarla ortaya koyarlar.Kilit cümle "Kimsenin söylemeye cesaret edemediğini söylemektir. Onlar devlet tarafından zulüm görmüş, susturulmuş ama buna rağmen cesaretle konuşmuşlardır.Tüy diken ödül!O zaman hem Türkiye'de kolayca aydın sıfatına hak kazanırlar, hem de bir yanda arka çıktıkları milletler, gruplar tarafından, diğer yanda ise cesaretlerine ayran, pardon hayran olan Avrupa veya Amerika tarafından ödüllendirilirler.Geride sadece olan bitene ağzı açık bakmakta olan "saflar kalmıştır. Hepsini, bir incir çekirdeği doldurmayacak konuşma ve davranışları "sanki önemli bir şey sergileniyormuş" gibi izleyen saflar... Bizler...Bakıyorum da yine basın, Fransa'nın "Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan" yasasına karşı çıkıp çıkmadıkları belli olmayan bir grubu "aydın" ilân etmekte...Oysa onlar "akademisyen ve yazarlar" dır. Asıl aydınlar tarihin ne yazdığını bilen ve bunu mevcut bütün belgeleriyle ortaya koyanlardır.Bu "aydın" ödülü, diğer ödüllerin üzerine tüy dikiyor!Fransa'nın tehdidi yutulur gibi değil!Fransa'nın çıkarmak istediği yasa Türkiye için tam bir yargısız infaz... Hiçbir yargı karan olmadan, hiç kimse ortaya kesin bir ispat koymadan, masaya yatırılıp tartışılmadan, arşivler ortaya çıkarılmadan ne Avrupa ülkelerinin, ne de başkalarının Ermeni olaylarını "Kesin soykırımdır ve aksini iddia etmek suçtur" diyerek yasalarına, tarih kitaplarına koymaya hakkı yoktur.Fransız Büyükelçisi'nin "AB'nin güçlü bir üyesi olan Fransa ile iyi geçinmek Türkiye'nin yararınadır" tehdidi gerçekten tam bir "Yavuz hırsız ev sahibini bastırır" veya "Hem suçlu, hem güçlü" örneği...Hem hukuka külahı ters giydirecek ve bunu yasal göstereceksin, hem Türkiye'ye hukuk öğretmeye kalkıp "AB'yiz" diye her türlü iç işlerine burnunu sokacaksın, hem de "Kabul et ve iyi geçin" diye tehdit sallayacaksın.Hani evet, bizim "AYDIN" ekibi "Aydın havası"yla etraflarında dansediyor ve Fransa'ya kızdıkları (!) bildirilerine bile "İmparatorluğun son döneminde Osmanlı Ermenilerinin uğradığı insanlık dışı felâketin tüm ağırlığını üzerimizde hissediyoruz. 1915 vahşetini insan olduğunu söyleyen hiçbir kişi inkâr edemez" cümleleriyle başlayarak daha baştan yasayı onaylıyorlar. Ve sonra da yine "Bugün bu uğraşı verenler vatan haini ilân edilseler, iftiralarla karşılaşsalar da bunlar Türkiye'de demokrasinin aşamalarıdır" benzeri cümlelerle kendilerini övüyor ve alkış bekliyorlar.Soykırım olduğuna emin olmak için bir neden ve amaç gerekmediğini, bunun nafile olduğunu da bildirilerine eklemişler.Ama önemli bir eksik var... Ve bu eksik her konuşmalarında mevcut. Suçlamalar tamam, neden de aranmasın ama ya gerekçesi... İspatı...(Devam edecek.)

Devamını Oku

Turşu kurmakla çekirge istilası farkı!

10 Mayıs 2006

Duymayan kalmadı artık, Gökova koylarının "turşu"ya benzediğini... "Turşu bile yenmek içindir, turşusunu mu kuracaksınız koyların" demişti Bakan... Hem de en önemli gelir ve istihdam kaynağı turizm olan bir ülkenin Turizm Bakanı'ydı bunu söyleyen...O turistlerin bir ülkenin doğal güzelliğini görmek için geldiklerini, bu güzelliği taş yapılarla yokeden İspanya'nın, Kuşadası'nın ve şimdi de Antalya'nın durumunu bilmiyordu...Ya da "Alman, Fransız, İngiliz turistte azalma var, açığı İranlı, Suriyeli, Rus turistle kapatacağız" dediğine göre biliyordu.Aslında Türkiye'ye asıl gelir getiren turistlerin, dünyada görülmemiş ucuzluktaki Antalya otellerine gelen ve otelden dışarı adım atmayan, düşük gelirli turist olmadığını, yat turizminin çok önemli olduğunu da...50 koydan 3 kaldıAyrıca otellere gelenler de Türkiye'nin, yabancı tur şirketlerindeki afişlerinde, dergilerde gördükleri bakir koylarının fotoğraflarına bakarak geliyorlar, elde kalanları da (örneğin Bodrum'da 50 koydan sadece 3-4 tane kaldı) yok edersek neye bakacaklar? Mevcut bütün yeşili ve maviyi kaybedersek onları hangi doğa güzelliğiyle Türkiye'ye çekeceğiz?Geçen Pazar "Her Açıdan" da bu konuyu tartıştık: Çevre Bakanı olduğu dönemde koyları korumak için mücadele vermiş olan İmren Aykut, eski Bodrum Koruma Kurulu Başkanı Oktay Ekinci ve Deniz Ticaret Odası Bodrum Şube Başkanı Gündüz Nalbantoğlu gerekeni söylediler.Senelerdir bu koyların korunması, böylece turizmin de zarar görmemesi için çalışanlar elde kalan 3-4 koya imar izni verildiği takdirde yakında Bodrum'un da Kuşadası'na döneceğini, kaybedileceğini anlatırken Bakan'in turşu benzetmesine arka çıkanlar da olmuş. Mesela Hıncal Uluç...Ben o yazıyı kaçırmışım, sonradan okudum; Hıncal Uluç 2 Mayıs'ta "Sahi turşusunu mu kuracağız" başlığıyla yazdığı yazıda Bakan'ın "Burayı böyle bırakırsak yasa dışı yapılaşmalar başlar. Yıllar sonra af kanunu çıkarmak zorunda kalırız" sözünün de haklı olduğunu söylüyor, koyların korunmasını isteyenlere kızıyor ve istanbul'un gecekondularını örnek gösteriyor.Anlamakta zorlandım doğrusu, Hıncal istediği her konuda en aşırı sözlerle itirazını yaparken kimse ses çıkarmıyor ama başkaları "Yeter artık her koyu satarak, her yeri taş yığınıyla doldurarak sahilleri mahvetmeyin. Geri dönüşü yok bunun" dediğinde o bunu yapanları "istemezükçüler" ilân ediyor.Çin Seddi gibiBen sevgili meslektaşım Hıncal Uluç'a Bodrum'un şimdiki halini, Kuşadası ve Antalya'daki yapılaşmayı, bir de Avşa Adası'nı dikkatle incelemesini öneriyorum. Hatta denizden veya helikopterden İstanbul'a da bir baksın.Bu cennet köşelerde "insanların alabildiğine kullanması" için izin verildi. Ve hücum edenler tarafından çevre adeta bir çekirge sürüsü tahribatına uğradı. Avsa cenneti bir cehenneme dönüştü. Bodrum, Kuşadası ve Kaz Dağları eteklerinde insanların bir ay bile oturmadığı siteler sahillere Çin Şeddi gibi çekildi.Demek ki adım başına bir belediye dikilmiş olan yerleri "devlet koruyamaz" mazeretiyle otellere, sitelere, taşlaşmaya teslim edecekler, öyle mi?Bu mudur doğrusu?Veya İstanbul'da tüm Boğaz sırtlarını kaplayan siteler ve gökdelenler midir?Oy uğruna!Gecekonduları önlemek, mevcutları toplu konutlara taşımak ve yıkmak yerine "Biz taşlaştırmazsak kanun dışı yapılar gelir" demek midir? Yoksa "İstanbul, İzmir gibi illerde belediyeler -oy toplamak için- gecekondulara göz yumdular ve çevreyi mahvettiler. Artık bu tahribatın her türlüsüne dur demeliyiz" midir?Bugün yalnız Türkiye'de değil, dünyanın -aklı başına gelen- bütün ülkelerinde her köşeyi ve her ürünü özelleştirerek, özelleştirmenin suyunu çıkaran yönetimlere karşı çıkılıyor.Biz de Bodrum'u, Gökova'yı korumak için şu anda elbirliğiyle karşı çıkmazsak, Meclis'ten geçirdikleri yeni "Çevre Yasası"nın da yardımıyla tek bir yeşil, doğal köşe bırakmayacaklar, buna hiç şüphe yok!Not 1: Şu, yeni getirdikleri "İlk gelen ihaleyi alır" şartını da incelemek lâzım. Neydi o? İlk gelenler hep "belediyelere ve hükümetlere yakın isimler, eş, dost" değil midir?Not 2: Oktay Ekinci'nin 8 Mayıs'ta Cumhuriyet'te yeni Çevre Yasası'nı anlattığı yazısını internetten mutlaka okuyun, çok güzel.

Devamını Oku

Fransa'nın ifade özgürlüğü (!)

9 Mayıs 2006

Ermenistan'dan "ilerde Türkiye'den toprak talep edebileceklerine" dair sesler çıkarken Avrupa'da da Ermeni Soykırımı iddiasının "gerçek" olarak kabul ettirilmesi yönündeki gelişmeler sürüyor.Bu iddiayı kabul eden ve hatta Türkiye'yi tarih kitaplarında Hitler'in Yahudi soykırımının yanına "soykırımcı ülke" olarak yazan ülkelerin sayısının artması büyük önem taşıyor... Ermenistan ve Ermeni diasporası için "Ne kadar çok ülkeyi yanlarına alırlarsa, ilerde Türkiye'ye yapacakları baskının o kadar kolaylaşması" açısından önemli, böyle bir amacın diasporayı birbirine bağlayan ve motivasyon veren bir güç oluşturması açısından önemli... Bizim için ise bu ülkelerin sayısı arttıkça ve konu yasalarında yer aldıkça gelecekte çok daha büyük bir sorun, bir baskı olarak karşımıza dikilmesi açısından...Kitaplar toplatıldı!Son 10 yıldan bu yana bunların olacağını, geç kalındığını, sorun kapımıza dayandığında çözümün daha zorlaşacağını yazdım durdum. Hepsini toplasam çok kalın bir kitap olur. Rahmetli Kâmuran Gürün gibi olayın iç yüzünü bilen ve gerçekleri yansıtan kitapları Avrupa'da Ermeniler tarafından bütün kitapçılardan tek tek toplatılan çok değerli bir diplomatımız da anlatmaya çalıştı ama zamanında anlayan ve harekete geçen tek bir hükümet çıkmadı.Şu anda ise Fransa 18 Mayıs'ta meclis de görüşülecek olan yasa teklifini tartışıyor:"Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan" yasa teklifini... Ve Fransa'nın, aralarında ünlü bilim adamları bulunan çok sayıda tarihçisi Sosyalist Parti'nin hazırladığı ve meclise verilen yasa teklifinden şok olduklarını, "parlamentoların tarih yazamayacağını" söylemişler.Hiç şüphemiz olmasın ki diaspora Fransa'da işini bitirdikten sonra (aynen Edinburgh'ta yaptıkları ve kabul ettirdikleri gibi) başka ülkelere geçecektir. Amerikan eyaletlerinde tek tek ilerlediler, aynı taktiği şimdi Avrupa'da uyguluyorlar.Tarihi susturmak!İşin ilginç tarafı Türkiye'de yapacakları "taraflı konferans" bir üniversite yönetimi tarafından iptal edildiği için "Türkiye'de düşünce ve ifade özgürlüğü yok, devlet özgür düşünceye, tarihçiye, edebiyatçıya baskı yapıyor" diye dünya basınına çıkıp ülkesini şikayet eden gazeteciler, yazarlar ve diğerleri nedense Fransa'da çıkacak bu çağdışı, baskıcı, demokrasiyle asla bağdaşmayan yasayı hiç eleştirmiyorlar.Duyan var mı, ben duymadım.Oysa bırakın Fransa'da yaşayan, oraya seyahat yapan Türklere uygulanan baskıyı bir yana, bundan sonra o ülkede konu üzerine araştırma yapmak isteyen herkesin, tarihçilerin de çalışması engellenmiş olacak.Şimdi Türkiye'nin derhal Birleşmiş Milletler e, Avrupa Konseyi'ne, AİHM'ye ve gerekli her yere başvurarak ve sesini yükselterek "Hiçbir ulusal veya uluslararası mahkemede kabul edilmemiş" bir suç iddiasının gerçek gibi kabul edilmesi ve yasalara konması hakkının parlamentolara verilemeyeceğini, koca bir topluma haksız yere yargısız infaz yapılamayacağını acilen anlatması gerekir.Tabii Avrupa medyasında boy gösteren, Amerika'da kendi devletlerini hakaretlerle suçlayan açıklamalar yapan bir grup Türk akademisyen ve yazardan da bu konuda yardım istemek mümkün.Kimbilir, belki Fransız tarihçilerden daha Fransız kalmaktan utanırlar!

Devamını Oku

Rap Festivali ve harem-selâmlık Türkiye!

6 Mayıs 2006

İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün, Trafikten Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Kemal Hanlı yönetiminde yürüttüğü geleneksel bir festival var.İlköğretim okulları arasında yapılan ve trafik sorununun şarkıyla, dansla anlatıldığı Trafi Rap Yarışması 2006'da, geçen yıl olduğu gibi jüri üyesiydim. Hıncal Uluç, Ercan Saatçi, Yunus Günce'nin de aralarında bulunduğu kalabalık bir jüriyle yapılan ve Tülin Şahin'in sunduğu yarışmanın salonundaki kalabalık ve coşkuyu tarif etmeye imkân yok.Hani 'Eurovision yarışması bile bunun benzeri bir heyecan yaratmıyor' desem yeridir. İsteyen her okulun katılabildiği böyle bir etkinlik başlatmayı düşündükleri için Emniyet Müdürlüğü ve Doğuş Çocuk Klübü doğrusu kutlanmayı hak ediyorlar.Zencilere fark atarlar Trafik kazalarında, sırf ihmal ve sorumsuzluk nedeniyle her yıl binlerce can kaybının olduğu Türkiye'de, bu festivaller çocukların trafik konusunda erken bilinçlenmesini sağladığı gibi onların dans ve müzikte -belki ailelerinin bile farkında olmadığı- yeteneklerini de ortaya çıkarıyor.Halil Türkkan İlköğretim Okulu ile Lions İlköğretim Okulu'nun birinci olduğu yarışmada kızlı erkekli çocuk gruplarının Amerika'nın "rap"çi zencilerine taş çıkaracak şekilde havada taklalar atmasını, tek ellerinin üzerinde fırıl fırıl dönmesini, Ben bir trafik elçisiyim" diye şarkı söyleyerek dans etmesini izlerken aklıma bir gün bu tür etkinliklerin de yasaklanabileceği geldi.Öyle ya, okul mezuniyet törenlerinde kep giyilmesini yasaklayan, kadınlarla erkekleri harem-selâmlık oturtan anlayış kız ve erkek çocukların birlikte dans etmesini de yasaklayabilirdi."9 yaşında kızların evlenebileceğini" söyleyen profesörler gördüğümüz bir dönemde 9 yaşındaki kızların aynı yaşta erkek çocuklarıyla dansetmesinin yasaklanması da gündeme gelebilirdi.Emin Çölaşan daha iki gün önce, Tayfun Talipoğlu'nun Bam Teli programı sırasında çekim yaptığı öğrencileri yazmıştı. Manavgatlı küçük kız çocuklar "Nasıl bir Türkiye istersiniz" sorusuna toplu olarak "Türkiye Müslüman ülkesi ama başörtüsünü kaldırıyorlar. İsteyerek örtünüyorum. İnsanların dinini yaşayabildiği bir ülke istiyorum ben. İnsanlar başını örtemiyor, örtünüp öğretmenlik yapamıyor" cevabını verince şok olduğunu anlatmıştı Talipoğlu.Stadyum yasağıDemek ki dini, inancı bir tek kadının örtünmesine bağlayan, kadınlar ve din üzerinden siyaset yaparak toplumu kışkırtan, bölen anlayış ilkokullarda bile faaliyetteydi.Düşüncelerim buradan yine hızla İran korkuma ve oradaki son kararlara atladı. Çarşaflı kadınların stadyumda erkeklerle birlikte maç izlemesini de yasaklamıştı yeni yönetim: "Kadınlar çarşaflı bile olsalar erkeklerle aynı yerde bulunmayacaklar. Ayrıca futbolcuların bacaklarına bakmaları da günah" demişti... Hızla "Taliban Afganistanı" na doğru bir gidiş vardı İran'da.İnsanların çoğunun din sebep gösterilerek her şeye ikna edilmesi mümkün olduğuna göre, bugün Türkiye'de kadınları (ve çocukları) harem-selâmlık şeklinde ayırmaya başlayanlar, yarın İran'daki gibi dansı, eğlenceyi, yanşmayı, stadyumu, her şeyi yasaklayamaz mıydı? Bugün "radikal" bulduklarımızın daha da radikali çıkarsa ne olacaktı?Türk insanına "işte laikliğin (devlet işlerine din karıştırıl-mamasının) bunları önlemek için gerekli olduğunu" kim anlatacaktı?Çocukların coşkusunu, kazananların sevincini izlerken jüri masasında bu düşüncelere öyle dalmışım ki yanşmanın bittiğini farketmedim bile...Çıkışa doğru yürürken içimden "sırf iktidar olabilmek için" bize yaşadığımız kısacık mutlu ardan bile zehir eden, endişeye sürükleyen politikacıların kulaklarını çınlatmakla meşguldüm.Dr. Muzaffer Kuşhan'a sorular!Geçen hafta Dr. Ender Saraç'ın "evde detoks" tarifinin ve zayıflama formülünün büyük bir ilgiyle izlendiğini gördüm. Sağlık, zindelik ve zayıflık konularına artık fazlasıyla önem verdiğimiz, özellikle yaz öncesi, kışın aldığımız kiloları nasıl vereceğimizi kara kara düşündüğümüz ortada...Bugün endişeleri biraz daha gidermek, kolay ve hesaplı çözüm yollarını tartışmak üzere Türkiye'nin bu konudaki en uzman isimlerinden biri; Dr. Muzaffer Kuşhan "Her Açıdan" a konuk olacak (sabah saat 11.10'da STAR TV'de).Programın ilk bölümünde Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un "turşu" benzetmesi yaparak ve "Turşu bile yenmek içindir, koyları kullanmayarak çevreyi korumuş olmazsınız" diyerek imar izni verdiği, taş binalarla katledilen sahillerimizle ilgili; Eski Çevre Bakanı İmren Aykut ile ünlü çevreci ve mimarların da katılacağı bir tartışma var.Ve Emre Altuğ... Türkiye'nin en güzel seslerinden biri olan Altuğ en sevilen yerli ve yabancı şarkılarından sonra köpeğine de şarkı söyletecek.Farklı bir program izlemek isteyenleri bekliyorum!İyi ki varsınız!Cuma günü "bir TV konuşmam ve bir yazım nedeniyle açılan mektup kampanyalarından söz ettiğim" yazıya Türkiye ve diğer ülkelerdeki okurlarımdan çok sayıda destek maili geldi.Bunların hepsinde "haklı olduğuma inandıkları ve beni gönülden destekledikleri" mesajı var. Yazılarımı ve TV programımı ilgiyle izlediklerini belirten, takdirlerini anlatan bu okurlarıma tek tek cevap vermem mümkün değil. Ama buradan hepsine teşekkürlerimi gönderiyor, ben de onlara "iyi ki varsınız" diyorum.

Devamını Oku

Kaddafi neden zırvalıyor?

5 Mayıs 2006

İki gün önce gazetelerde "Türkiye'nin AB'ye girerse neler yapacağını" sıraladığı ve "Şu an Avrupa kıtasında 50 milyon Müslüman var, Türkiye de girince Avrupa islâm kıtası haline gelecek, bizim hakimiyetimize girecek" dediği haberi okuyunca Bay Kaddafi' nin daha önce de Türkiye'nin AB'ye girişi ile ilgili olarak cevher yumurtladığını hatırlayarak arşive şöyle bir göz attım.8 Aralık 2002'de (yani AKP'nin iktidara gelmesinden 2 ay sonra) bazı gazetelerde, örneğin Hürriyet'te "Erbakan'ın komutanı fena zırvaladı" başlığıyla yer alan haberde şunlar var:* "Türkiye'nin AB'ye girme isteğinin gerisinde Hıristiyan kadınları cariye almak, böylece nüfusu en kalabalık ülke olmak ve Avrupa'yı vergiye bağlamak yatıyor."* "Avrupa, Türkiye'nin Atatürk'ün izindeki siyasetçileriyle bir sorun yaşamıyor, asıl problem yeni nesil siyasetçiler ve ondan sonrası ile. Bu nesil, İslâm dünyasının önde gelen liderlerinden ve Usame bin Ladin den internet vasıtasıyla ders alıyor.* "Yeni nesil Türk siyasetçileri Avrupa'yı sadece ve sadece kılıçla fethedilmesi gereken bir 'kafir diyarı' olarak görüyorlar. Genişlemek için islâm dünyasının truva atı' rolünü oynayacaklar. (2001 'deki 11 Eylül saldırısının etkisini de kullanarak ne kadar ciddi bir korku salıyor farkediyor musunuz? R.M)"* "Türkiye'de şimdi iktidarı ellerinde tutan ve sokağa da hakim olan yeni radikal İslamcılar, anayasasında İslâm şeriatını ve İslâm ceza hukukunu (idam, el kesme, kırbaç gibi cezalardan söz ediyor) kabullenmemiş bir Avrupa Birliği'ni asla kabul etmeyecekler."* "İktidara gelen İslamcı Türklerin asıl plânı Arnavutluk ve Bosna'da bir İslâm devleti kurmaktan ibaret. Kafir olduğuna inandıkları Avrupa, böylelikle ilk defa İslâm Cephe-si'nin baskısıyla karşı karşıya kalacak."Avrupa'ya uyarı (!)2004 yılında bu kez bir başka konuşması VATAN'da, yine "Zırvaladı" başlığıyla çıkmış. Ve yine Türklerin Avrupa'yı fethedeceğini, Türkiye'nin geleceğinin Bin Ladin taraftarlarının elinde olduğunu söylemiş, "Avrupa'yı uyarıyorum, Türkiye AB'ye girerse bu işten en kazançlı çıkacak olan Bin Ladin ve mollalar sevinecek" demiş.Kaddafi sizce tam beş yıldır bizim AB'ye girmemizle neden kafayı bozmuş olabilir? Ona ne aslında, değil mi?Değil işte... Bir kere Türkiye'nin Avrupa'ya dahil olması diğer İslâm ülkelerinin, özellikle de şeriat kurallarıyla yönetilen ülkelerin hiç de istemediği bir şey... Dünyanın ilk ve tek "laik, demokratik rejime sahip Müslüman ülkesi" farklı medeniyetlerin buluşabildiğin! gösterecek. Aynı zamanda, Türkiye evrensel yasaları, kuralları, ekonomik gücüyle farklı bir konuma gelecek ve İslâmî rejimle yönetilen ülkelerin onun üzerinde oyun oynaması güçleşecek.Öte yanda Türkiye'nin içinde de AB'ye girişi istemeyen; ya bunu açıkça söyleyen veya ister göründüğü halde AB' den gelecek olumsuz bir cevaba sevinecek olan radikal dinci siyasi partilerin de ekmeğine yağ sürülmüş olacak. İçeriden yapılamayanı Kaddafi efendi dışarıdan, her iki yılda bir ortaya fırlayarak yapıyor.Türkiye'nin içinde de yardımcıları olunca zarar vermek ne kolay oluyor değil mi?Kuzular ve kurtlarYa ben kuşkucu gözlerle bakıyorum ve gerçekten siyasetçisi, televizyonu, artisti vb. tarafından aldatıla aldatıla hiçbir şeye inanmaz oldum ya da olaylarda bir gariplik var.Bakıyorsunuz bir önceki konuşmasında panter kesilen, 21 yaşında 23 Nisan konuşması yaptırılan koca adamı bile kavga gürültü savunan ve bugüne kadar hiçbir konuşmasında uysal görünmeyen Meclis Başkanı kuzu gibi olmuş: "Başbakan isterse Cumhurbaşkanı adayı olurum, istemezse olmam, sözünden çıkmam" diyor.O zaman doğal olarak bu ani değişiklik hemen konuşmanın derinliğine bir kazı yapma isteği uyandırıyor insanda...Acaba Bülent Arınç o gün Zanax, Cipram gibi bir sakinleştirici mi aldı, yoksa gerçekte başka bir mesaj mı var bu sözlerde?Örneğin; "Beni Cumhurbaşkanı yaparsanız uysal, uysal köşemde otururum, yapmazsanız radikal çıkışlarımla parti tabanını elinizden alır genel başkanlığa oynarım" diyor olabilir mi?Bilmem, belki de yanılıyorum ama suç bende değil. Beni hiçbir duyduğuna, gördüğüne inanmaz hale getirenlerde. Kader utansın!

Devamını Oku

Neden özür borçluyum?

5 Mayıs 2006

İki kampanya açılmış benimle ilgili olarak... Aynı mailin -hiç abartısız- yüzlercesinin gönderildiği iki kampanya... Metin aynı, isimler değişik olarak üç-dört gündür sürekli postalanıyor.Birincisi, geçen Pazar televizyonda Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk ve Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Süheyl Batum'la yaptığımız sohbette söylediğim bir iki cümleyle ilgili... Başbakan Erdoğan ile Meclis Başkanı'nın 23 Nisan'da dinle, türbanla ilgili konuşmaları bu iki değerli hukuk uzmanı tarafından yorumlanırken, konuşma arasında şunu söylemişim;"Türkiye'ye gelen Ürdün, Suriye, Mısır gibi ülkelerin lider eşlerinin hiçbirinin başı açık değil... Dünyadaki İslâm ülkelerinin çoğunda durum aynı ve elbette onlar dışında bu ülkelerde yaşayan milyonlarca başı açık Müslüman kadın var. Diyanet İşleri Başkanı "Başörtüsü İslâm'ın ön şartı değildir" diyor. Diyanet İşleri'nin din profesörleri ile birçok din uzmanı da Kur'an'da iki surede (Nur ve Ahzap) geçen "örtünme" ile başın değil, ziynetlerin ve yaka yırtmacının kastedildiğini açıklıyorlar. İslâm hukukunda seçilmiş "devlete itaat" de Allah'ın emri' olarak yer aldığına göre eğer istenseydi hiç değilse 'kamusal alan'daki kısıtlama için bir orta nokta bulunabilir, bu tartışma bitirilebilirdi". (Bu arada... Ben Ankara Deneme Lisesi'nde din dersi de vermiş, Kur'an'ı anlatmış olan bir öğretmen kızıyım onu da not edelim, zahmet buyurmasın yazanlar....)Kıyamet günü hesabıAman efendim; ben Müslüman değil miymişim, ben ayetleri inkâr mı ediyormuşum, inananlara yapılan zulmü mü destekliyor muşum, özür borçluymuşum, daha ne isterseniz. Bana din, inanç dersi veren ve ezbere bildiğim sureleri gönderip "Kıyamet gününde benden hesap soracağını" söyleyen bile çıktı.Kendini ne sanıyor acaba? Kıyamet gününde hesabı bir tek Allah sorabilir, o da kime ne soracağını, kimin daha makbul bir kul olduğunu iyi bilir. Başkasına hesap sorabileceğini zannedenler kendi hesaplarına baksınlar... Ayrıca o açıklamaları ben değil, Diyanet ve din uzmanları yapıyor, şikayetlerini onlara bildirsinler.İnönü'ye "İşte Paşam Türkiye" demişler ya, biz de "İşte dostlar Türkiye" diyebiliriz. Güzelim, özgür memleketimizde toplumu "din, türban, zenci, beyaz, mağdur, mazlum" kışkırtmalarıyla ve Erbakan'la, Erdoğan'la birlikte çalışan Mehmet Keçeciler'in açık açık söylediği gibi "sırf oy toplamak uğruna" böldüler, bu hale getirdiler. Din, inanç bir tek "kadının başörtüsü ne, daha doğrusu bir anlayışın forması yapılan türbana indirgeniverdi. Türbanlıysan dindarsın, değilsen değilsin... Bu kadar basit demek ki... Ve takdiri de kendilerine kalmış. 24 saat sadece din, türban konuşuluyor, bu nedenle Hükümet'in bir türlü çözemediği işsizlik, can güvenliği, yolsuzluk, dokunulmazlık, seçim kanunu değişikliği, dış politika sorunları, PKK terörü gibi konular da gözden uzak tutuluyor.Adıyaman metuplarıİkinci kampanya; stadda yapılan ve kadınlarla erkeklerin harem-selamlık oturduğu AKP il kongresine (siyasi toplantılara katılmaları yasak olmasına rağmen) ellerinde AKP bayraklarıyla öğrencilerin gönderildiği Adıyaman'dan.Bir öğretmen okurumun Samsat ilçesinden gönderdiği mektubu verdiğim, "Atatürk diyemiyoruz" başlıklı yazımla ilgili.Adıyaman İl Milli Eğitim Müdürü ile Kaymakam'ından başlayarak yüzlerce mail geldi. (Öğretmenlerinki nedense aynı anda, yazıdan günler sonra gelmeye başladı!!)Bunların hepsinde öğrencilere Atatürk'ün yeterince anlatıldığı, Anıtkabir'e, Çanakkale'ye, müzelere geziler düzenlendiği, Atatürk çizgisinden sapmalarının mümkün olmadığı anlatılıyor ve benim "Adıyaman'a özür borçlu olduğum" söyleniyor.Eğer o öğretmenin yazdıkları yanlışsa ve diğerleri doğruysa ancak mutlu olurum. Ama... Ben mümkün olduğu kadar sıkça okur mektuplarını köşemde yayınlıyorum, bunlardan dolayı özür dilemem gerektiğini hiç sanmıyorum. Samsatlılar'ın bir öğretmen mektubundan dolayı böyle kampanya başlatmasını da aşın buluyorum.Öte yanda; Adıyaman İl Milli Eğitim Müdürü Ahmet Bağlıtaş ve öğretmenler bu kadar duyarlı iseler AKP il kongresine o kadar çok sayıda öğrenci ellerinde parti bayraklarıyla nasıl katildi? Aynı duyarlılık neden böyle bir "ilk" için gösterilmedi?Yüzlerce öğrenci için Bağlıtaş'ın söylediği "Okuldan kaçmışlardır" mazereti toplumu saf yerine koymak olmuyor mu?Bana "meslek ilkesi" hatırlatması yaparken kendi ilkelerini bir düşünmeleri gerekmez mi?

Devamını Oku