Bilenler, yılların deneyimine sahip siyasetçiler diyor ki; "1920'de kurulan ilk Meclis 'demokrasi, entellektüel birikim, yönetme yeteneği ve etik' açılarından bugünkü Meclis'in en az 10 kat ilerisindeydi. Milletvekilleri konulara daha hakim ve daha bilgili oldukları gibi, Atatürk'ün önünde bile farklı görüşlerini açıkça söyleme cesaretine sahiplerdi..."Bugün özgüvene sahip bir iki isim dışında kimselerin liderlerden farklı fikir ileri süremediğini hatırlayınca bu sözlere hak vermemek mümkün değil.Bilgi ve etik konularında da çok haklılar. Yine "Meclis Başkanı", yine "Başbakan" diyeceğiz ama demek zorundayız.Meclis iç tüzüğüne göre Meclis Başkanı tarafsızdır, politika yapamaz, parti grup toplantılarına katılamaz, oy veremez. Bunu daha önceki konuşmalarında da yazdığımı hatırlıyorum; kuralları bile bile siyaset yapmayı, taraf olmayı sürdürüyor Bülent Arınç.Bunu en başından, seçildiği günden beri yapıyor. Ama hiç kimse Meclis Başkanı'na Meclis tüzüğünü hatırlatmıyor. Bir yaptırımı yok mudur bunun?Başbakan'a gelince... Kenan Evren ile Süleyman Demirel için "Emekli Cumhurbaşkanı" deyimini kullanmış. Bir Başbakan için bundan daha büyük hata olamaz. Bir hafta evde yattı ama hâlâ dinlenememiş galiba... Acaba onun da erken emekli olma zamanı mı geldi dersiniz?Gelin de eski siyasetçilere hak vermeyin!21 yaşındaki öğrenci ve 23 Nisan!Ben merak ediyorum (izlemedim de); 21 yaşındaki öğrenci 23 Nisan'da Meclis'te kürsüye çıkarıldığı zaman "Bugün 23 Nisan, bayramı hepimizin" şarkısını da söyledi mi?İmam hatiplerden söz edip "Engel tanımayacağız" gibi tehdit kokan mesajlar fırtlatırken, milletvekillerine "geçti o karlı günler, açıyor pembe güller, ağaçların dalında şarkı söyler bülbüller" diye bir çocuk şarkısı da dinletebilirdi.Neden? Çünkü "çocuk" o... Bir başka 21 yaşındaki (hatta 16-17) gence "çocuk" deyin de bakın nasıl kızıyor... 23 Nisan'da "seni konuşturacağız" deyin de bakın nasıl reddediyor... Gençler asla çocuk sayılmayı kabul etmezler. Oysa İbrahim Seyhan isimli 21 yaşındaki "çocuk" kabul etmiş. Zaten Arınç amcası da onun "çocukluğunu" üstüne basa basa, tekrar tekrar vurgulamış, tescillemiş:"Bu çocuğu seçerek biz getirmedik"... (Ya kim getirdi?)"Bu çocuk okulunda başkan olmuş"... (Hangi okul? Lise... Üstelik insanlar 21 yaşında üniversiteyi bitiriyor, 23 Nisan'da işi ne?)Bırakın durumun tümüyle "görülmemiş, komik, abuk örnek"lerden biri olmasını, 23 Nisan'da konuşma yapan her çocuk önce Ata'sını anar ve bu bayramın öneminden, anlamından söz ederdi."Bu koca çocuk" ise kendisini kürsüye çıkaran amcalarına benziyor!Atatürk fotoğrafları yerinde... Hem de nasıl?Beşiktaş meydanından Ortaköy'e kadar yol boyu asılı olan Atatürk fotoğraflarından üçünün kırıldığını, "dua ederken" çekilmiş olanı da görmediğimi üç gün önce yazmış, Pazar günü TV programımda da yer vermiştim.Aynı gün (23 Nisan) Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal aradı ve ışıkları görebilmem için hava karardıktan sonra birlikte fotoğrafları incelemeyi teklif etti.Saat 20,00'de Ertekin'in Cafe Des Theatres'ında buluştuk ve birer kahveden sonra yola koyulduk. Git, git, bitmiyor... Beşiktaş Belediyesi fotoğrafları 80'den 107'ye çıkarmış. 'Rengi bozuk' dediklerim koruyucu bir tabaka altında oldukları için öyle görünüyormuş, onlar düzelmiş. Hepsi çok güzel ışıklandırılmış ve Dolmabahçe Sarayı'na kadar yol boyu bir açık hava sergisi gibi sıralanmış.Muhteşem bir sergi... "Dua ederken" çekilen fotoğrafı ışıkları bozuk olduğundan dolayı görmemişim, şimdi herhalde o da yapılmıştır.Beşiktaş Belediyesi fotoğrafların civarına gizli kamera da yerleştirecekmiş. Bundan sonra el uzatma saygısızlığına niyetlenenler iyi düşünmeli...Başkan Ünal'a ve Belediye'ye teşekkür ediyor, bu sergiyi görmenizi öneriyorum.
Tam 86 yıl geçti ilk Meclis'in açılmasının üzerinden... 23, 24, 25 Nisan 2006'da hâlâ gündemin tepesinde rejim tartışmaları, türban ve çarşaf vardı. Evet, "Neden karaçarşaftan, burkadan söz ediyoruz, Türkiye'de böyle bir sorun yok ki" diyenleri yalancı çıkarırcasına Tekirdağ'da bir ilköğretim okulu öğrencilerine 23 Nisan'da karaçarşaf ve fes giydirildi, törende böyle yürüyüş yaptılar.Milli Eğitim Müdürü, Cumhuriyet öncesini temsil etmek üzere giydirildiğini söylese de, o günden bugüne yapılan hiçbir törende görülmemiş bir buluştu bu... Türkiye'de milli törenler Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kazanımlarını simgeler, öncesini değil. Çağdaş Türkiye'yi simgeler Osmanlı döneminden kalanları değil...Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın konuşması da yine bugüne kadar Meclis başkanlarının 23 Nisan konuşmalarında görülenden çok farklı mesajlar içeriyordu. O Meclis'in Cumhuriyet e giden yolda atılmış en önemli adım olduğunu, görevinin milleti bölmek, devletle kavga etmek değil bütünleştirmek olduğunu unutmuş, verip veriştiriyordu Arınç.Mutlak hakim!Örneğin "Saltanat 84 yıl önce kaldırıldı ama bugün kurumların saltanatı var" derken devletin üç erkinden biri olan yargının veya MGK'nın veya YÖK'ün de etkisiz olması gerektiğini kastediyordu şüphesiz. Hatta buna hiç beğenmedikleri "basın"ı da katabilirdiniz. Tüm yetki Meclis'in olmalıydı ki böylece bugün olduğu gibi (seçim sisteminin sakat bırakılması ve kendilerinin de düzeltmemesi nedeniyle) % 34 oyu kapan bir parti iktidara geldiğinde ülkenin tek hakimi olmalıydı.Meclis çoğunluğu onlarda olduğuna göre halkın temsilcisi olarak istedikleri her uygulamayı, hiçbir başka kurumun denetimi olmadan yapabilmeliydiler.Bülent Arınç aslında bir hukukçu olarak, demokrasinin "çoğunluğun baskısı" demek olmadığını, böyle olursa adının diktatörlük olacağını, demokrasinin elbette diğer kurumların denetimini ve bazı konularda "karar mercii" olmasını da içerdiğini gayet iyi biliyor ama bilmiyormuş gibi yapıyor."Bir kesim" değil!Konuştuğu hemen her konuda yanıltmalar mevcut ama en dikkat çekenlerden biri de laiklik konusundaki sözleriydi."Laiklik ilkesine kimse karşı çıkmıyor" dedikten hemen sonra "Devlet kamusal alanın sahibi değil koruyucusudur. Kamu yaran devletin değil, halkın yararına doğru genişletilmelidir. Devlet kamusal alanda herkes için geçerli olan haklan bir kesime yasaklayamaz ya da sınırlayamaz" diyerek aslında açıklamasıyla Anayasa'daki laiklik tanımına karşı çıkmaktaydı. Ve...Ve her zaman yaptıkları gibi burada da "halk" derken çoğunluktan söz etmekte, laikliğin farklı bir tarifini yapmakta, laiklik kuralının "bir kesim" için değil bütün dinleri (ve simgelerini) içermek üzere konduğunu ve kamusal alanın sahipliğini değil, koruyuculuğunu yaptığını yalanlamaktaydı. O kural olmadığı takdirde her inanç ve her dinî kıyafetin ayrı haklan isteyeceğini, "inancım gereği karaçarşaf giyiyorum" diyenlerin veya türlü çeşitli cemaatlere ait kıyafetlerin de devlet alanında yer alacağını biliyordu aslında...Türkiye'yi bu açıdan Amerika veya Fransa'yla kıyaslayamayacağını, şartların farklı olduğunu da...Gerçekleri bu şekilde saptırır ve bir zamanlar Erbakan'ın yaptığı gibi kışkırtmayı devletin zirvesinden sürdürürseniz oylarınız artar ama işte Türkiye, Cumhuriyet'ten 83 yıl sonra din, inanç tartışmalarına kilitlenir kalır.Toplum bölünür, bir yanda yasalarla verilmiş kadın hakları geriye alınmaya çalışılırken, diğer yanda erkekler türbanı, çarşafı kadın hakkı olarak savunur (!) giderler.Hepimiz önümüze sürülen senaryoları iyi okumak ve anlamak zorundayız. Zaman (ve çabalar) hızla akıyor!
Önce portakalın kabuğu ve içiyle yaptığı reçeli geldi. Onunla birlikte hayatımda hiç görmediğim kivi reçeli de... Bahçesinde yetiştirip elleriyle pişirmiş ve benim de tadına bakmamı istemişti.Bayıldım... Parmaklarımı da birlikte yedim... Öyle doğal bir lezzet, öyle iştah açıcı bir görüntü... Zaten reçeli çok severim, bu kadar güzeline hiç dayanamadım. Ve tabii reçel deyince Adana'dan hemşehrim Turgut Haseki'nin de kendi pişirerek gönderdiği muhteşem turunç reçelinden söz etmeden geçemem. (Onun hikâyesine de sıra gelecek...) Bu arada... Hiç turunç reçeli yediniz mi siz? Yemediyseniz inanın bana en kısa zamanda bulup (örneğin Antalya'dan) tatmalısınız, olmaz böyle şey!Şimdi filmi geriye saralım ve Erkan Acural'a dönelim... Kivi, portakal, ayva reçellerinden sonra, bir yemek yarışmasına katılmak üzere kısa süre önce Erkan Bey geldi İstanbul'a. Böyle marifetli erkekler var, görüyorsunuz... Gelmişken VATAN'a uğrayarak bizleri de ziyaret etti.Yalnızca reçel, yemek ve zeytinyağı üzerine çok zevkli bir sohbet yaptık (hemen meraklısına bildireyim, reçelleri Bağdat Caddesi'nde Cafe Cadde'de ve Moda'da Teras Cafe'de satılıyormuş.)Meğer ne çok bilmediğimiz varmış zeytinyağı konusunda... Oysa çocukluğumdan bu yana yazlarımın çoğu Kaz Dağları eteklerinde geçtiği için çok şey bildiğimi sanırdım.Bakın neler öğrendim:Ayvalık halkı Ayvalık zeytinyağının isim hakkının sadece Ayvalık'a ait olması gerektiğine inanıyor.Siz de hemen benim gibi "Zaten öyle değil midir?" diyeceksiniz, değilmiş... Edremit, Akçay, Burhaniye, Bergama, Küçükkuyu gibi zeytin üreten diğer yerler de "Ayvalık zeytinyağı" adını kullanıyorlarmış. Erkan Acural "Ayvalık zeytini ve zeytinyağı dünyada bunları üreten ülkeler içinde ilk sıradadır. Bu nedenle herkes bilinen, reklâmı yapılmış olan ismi kullanmak istiyor" deyince ben "Ne olur kullansalar" diye sordum."Vakko adını aynı kalitede üretim yapmayan bir firmanın ürünlerine verebilir misiniz, kalite farkı var" cevabını verdi.Onu dinledikçe Ayvalık'ta zeytinyağı üretenlerin neden "isim hakkı" nda ısrar ettiklerini anladım ve çok hak verdim.Tariş ve Sanayi Bakanlığı'nın, diğer il ve ilçelerde üretilen ve aynı kalitede olmayan zeytinyağlarını satabilmek için Ayvalık zeytinyağının kalitesinden ödün vermesi kabul edilir bir durum değil.Bile bile dünya lise başı olan ürünü, sırf diğerleride satılsın diye sabote eder mi bir bakanlık?Türkiye'de ediyor işte... Ayvalıklı'lar ne kadar kızsalar yeridir, bu soruna çözüm bulunması gerekiyor!(Not: Erkan Acural'ın reçel satışından elde edilen gelirin tümü Ayvalık'taki "sahipsiz ve ortopedik özürlü çocuklar"a gönderiliyor.)İnanmıyorum!Artık hiçbir gördüğüne, duyduğuna inanmıyor olmak da kendi içinde inanılmaz bir durum... O kadar çok aldatıldık/aldatılıyoruz; reklâm, tiraj, oy vs. nedeni ile hazırlanmış senaryolarla uyutuluyoruz ki ben izlerken sadece güler oldum.Bakıp bakıp gülüyorum.Bakıyorum bir TV programında konuşmacı olarak konmuş sanatçılar konuşmaya kuvvet vereceklerine dekolteye dayanmışlar. 'Tamam' diyorum 'kullanılacağız'. Birileri izleyicilerin, magazincilerin, habercilerin dikkatini çıplaklıkla ya da abuk sabuk, tepki çekeceği belli konuşmalar, açıklamalarla çekmeye, reyting yapmaya çalışıyor, 'boşver' diyorum 'uyutuluyoruz'...Bakıyorum bir sinema oyuncusu transparan bir elbisenin altına tangasını giymiş kameraların önünde "farketmeden içi görünüyor" havasında dolanıyor, yine 'tamam' diyorum 'kelek yerine konmaktayız topluca. İlgi toplamaya çalışıyor ve başarıyor'...Bakıyorum herkesin yüzünde maskeler, bize bir sürü masallar anlatılmakta. Ekranlarda düzmece aşk/kıskançlık senaryolarına kadın konuklar ciddi bir olay gibi sarılıp görüş bildiriyor, siyasette ciddi olması gereken her konu ile dalga geçilmekte, bazı müzik yarışmalarında 'müzik konusunda ahkâm kesecek, müzisyen seçecek yetkisi olmayanlar' kendini jüri ilân etmekte ve seçilmeyecek gençleri reyting uğruna oyalayarak, duygusal konuşmaları sakız gibi uzatarak onların moralini bozdukça bozmakta...Ve ben sanki ülkemde bir yabancı gibi hissediyorum kendimi... Her haber, her görüntüyle aldatılan, kullanılan, duygulan istismar edilen, saf yerine konan bir yabancı...Ne acı!
Gazeteci-yazar Cahit Yenal çok güzel bir Atatürk'e sesleniş şiiri yazmış, beğeneceğinize inanarak, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle sizinle paylaşmak istiyorum.67 yıl sonra Ata'mıza sesleniş!Ey en büyük Türk oğlu; Gazi Mustafa KemâlTattırmadın bizlere ne acı ne de zevalNedendir yüzündeki o hüzün dolu melal Sanki şu hâlimize biraz acır gibisin.***İzinden gideceğiz şu dünyâ yıkılsa da Bu ülkede sâdece bir tane Türk kalsa da Senin ruhun yetişir bize nerde olsa da Sen düşmanı herkesten iyi tanır gibisin.***Ey güzeller güzeli, yücelerin yücesi Kahraman milletinin tükenmeyen nefesi Kabrinde yankılandı Türkün gürleyen sesi Gaflete düşenleri uyandınr gibisin.***Vefakâr Türk askeri yazarken destanları Sen o eşsiz dehânla kahrettin yabanlan Gözlerinin mavisi süsledi rüyâlan Sen mabutlar misâli inanılır gibisin...***Sönmez meşale oldun milletinin kalbinde Mehmetçikle sarmaştın şehitler cennetinde Şimdi de vatanının en şerefli yerinde Birazcık dinlenerek soluklanır gibisin...***Gelmişsin bu dünyaya ahenk olayım diye Çağdaş uygarlıklara örnek olayım diye Cevahir taşlanna mihenk olayım diye Şu koskoca evrende kıskanılır gibisin.***Senin fâni vücudun sonunda toprak oldu Kanadımız kırıldı, yüzlerimiz de soldu Ama yürekler senin ülkülerinle doldu Bükülen boynumuza hep sanlır gibisin...Cahit YENALTarabya 10 kasım 2005Her kapıda bayrak var!Dün sabah İstanbul'da şöyle bir dolaştım, evlerin çoğunun pencerelerinde, kapılarında bayraklar asılıydı. 'Halk 23 Nisan'ına, Cumhuriyet'ine, Atatürk'ü hatırlatan milli günlerine sahip çıkıyor' diye düşündüm. Sonra gazeteye geldim ve "bayrak"la ilgili mailler buldum masamda. Bunlardan biri; Gülçin Fırat şöyle diyordu:"Türkiye Cumhuriyet tarihinin en silik ve sessiz bir 23 Nisan'ı kutlanacak, Ne günler öncesinden başlayan yayınlar var, ne ilânlarda duyurular(...)Ama ben bu kez evimin hem ön, hem arka tarafına bayrağımı astım. Birilerine inat... Gülçin Fırat"Diğer maillerde de benzer şeyler yazıyordu. Demek buymuş bir gün önce, sabahtan itibaren hemen her evde asılan bayrakların nedeni...Bu milleti "uyuyor" veya "farketmiyor" zannetmek ne büyük hata!Beşiktaş'taki fotoğraflar!Yazdım biliyorsunuz Beşiktaş'tan Ortaköy'e giden yoldaki Atatürk fotoğraflarını ve bunlardan bazılarının kendini bilmez, nankör birileri tarafından kırılmış olduğunu... Bu sabah 11.10'daki programımda da yer verdim.Beşiktaş Belediyesi sadece 3 tanesinin kırıldığını bildirmişti ama dün dikkatle bakınca sayının daha fazla olduğunu farkettim. Ayrıca, değiştirilen bazı fotoğraflar öncekiler kadar iyi değil, renkleri bozuk (mavi), ölçüleri daha küçük...Bir de; Atatürk ile yanındakilerin bir törende elleri açık, dua ederken çekilmiş fotoğrafı da yok. Nedense...Bugün eksik fotoğrafların yerine törenle asılacağı söylendi. Umarım törenden sonra bu hataların giderildiğini görürüz.
Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, Kayseri'de düzenlenen bir sempozyumda "19. yüzyıl sonlarına doğru ilişkilerin gerginleşmeye başlamasında Osmanlı'nın Alman, Amerikan, Fransız, İngiliz, Rus devletlerinin ve İstanbul Ermeni Patriklerinin sorumluluğu vardır. Varılan acı sonuçta tarafların sorumluluğu eşit olmasa bile taraflardan birinin kendi sorumluluğunu reddederek tamamen diğer tarafa yüklenmesi ahlâki değildir" şeklinde bir konuşma yapmış.Vardarı acı sonuçta tarafların sorumluluğu eşitti, Osmanlı'yı tehcir kararına iten de, sürdürdükleri katliamlara Müslüman halkın karşılık vermesi veya askerin olayları bastırmasına neden olan da Patriğin saydığı ülkelerin, özellikle İngiliz ve Rusların yarattığı "Bağımsız Ermenistan" hayaliyle yola çıkan ve devleti sırtından vuran Ermeni çeteleriydi.Bu nokta dışında Patrik Mesrob II'nin açıklaması dürüstçe ve Ermeni diasporasını olduğu kadar, Ermeni Patriğinden daha emin ve taraflı bir gayret içinde olan Türk destekçilerini de utandıracak nitelikte... Tabii utanırlarsa... Ben onun sözlerinin de dinlenmeyeceğine ve bu grupların ayrı tempo ve çizgide çalışmalarını sürdüreceğine inanıyorum.Bugüne kadar onca dünya tarihçisinin, onca tarih belge ve bilgisinin gösterdiği açık gerçeği görmek istemeyenler bunu mu görecekler?Büyükelçi Şensoy'un sözleri!Washington'daki Türkiye Büyükelçiliği PBS televizyon kanalının tek yönlü yayınıyla ilgili olarak bir basın açıklaması yapmış.Büyükelçi Nabi Şensoy'un açıklaması genelde doğru bir zemine oturmasına ve bize yapılan birçok haksızlığı dile getirmesine rağmen ciddi bir hata da var:Konudan "this issue remains unresolved" şeklinde (bu mesele çözümlenememiştir) söz etmesi... Mesele birçok ülkenin arşiv belgeleriyle çözümlenmiş durumda. Tarih kafadan yazılmayacağına göre olaylar ortada. Zaten Ermeni tarafının ve Türk destekçilerinin, konunun tartışılacağı hiçbir toplantı veya W programına katılmamalarının, "peşinen soykırım kabulü" istemelerinin nedeni de bu.Olayların tarih belgeleriyle açıklamasını yapmadan, kanıtlamadan "Türkler Ermeni soykırımı yapmıştır" diyen şahıs ve ülkeler bu kadar eminken, Türkiye Büyükelçisi neden emin değil ve neden burada "iftira ve baskı yoluyla kabul ettirme" faaliyeti olduğunu söylerken Türkiye'ye asla kabul ettiremeyeceklerini ve gerçeği tarihin anlattığını, aksini iddia edenlerin belgelerle ortaya çıkması gerektiğini vurgulamıyor?Sorunlarımızın çözülmesini istiyorsak daha kararlı ve özgüvenli olmak zorundayız!23 Nisan'da Poyrazoğlu ve kuklaları!Star TV'de hazırladığım ve Pazar günleri sabah (süre uzatıldığı için 11,30 yerine) 11,10'da başlayan "Her Açıdan" programından rahatça söz edebiliyorum zira 4. haftadan itibaren birçok hafta aynı saatlerde diğer kanalları geçen bir program oldu. Umarım aynı başarıyı sonuna kadar sürdürmek mümkün olur.Benim için önemli olan halkın alternatif beklentisine cevap verebilecek, çıtayı "24 saat göbek dansı, şarkı, magazin, kurgu sevgili kavgaları" gibi benzer programlardan biraz daha yukarı çekecek, hem öğreten, hem eğlendiren, sanat ve kültürün de yer aldığı bir program hazırlayabilmekti. Sevindiğim nokta bu tür programların ilgiyle izleneceğinin kısa sürede ortaya çıkmış olması...Bu hafta, 23 Nisan Pazar günü; 3 ayn oyununda yer alan kuklalarıyla birlikte Ali Poyrazoğlu, Barış Manço'nun "Adam Olacak Çocuk" programlarından seçmeler, çok başanlı bir genç müzisyen Barbaros'tan şarkılar ve Yaşar Nuri Öztürk, Fehmi Koru, Prof. Safa Reisoğlu'nun katılacağı bir tartışma var.TV kanalları daha çok akşam programlarını duyurdukları için sizi ben haberdar etmek istedim.Hem büyüklerin, hem çocukların beğeneceğini sanıyorum, beklerim.
"Türkler cezayı az buldu" diyordu haber. Almanya'da ailesinin kendisini zorla evlendirdiği kuzeniyle yaşamak istemediği için öz kardeşleri tarafından öldürülen Hatun Sürücü davasından söz edilmekteydi.Ablasını öldüren Ayhan Sürücü'ye 9 yıl 3 ay ceza verilmesi Almanya ve diğer ülkelerde "sözde namus cinayetleri" adıyla tartışılmış ve cezanın azlığı eleştirilmişti. Yalnız bu değildi tartışma konusu olan; bu tür olayların yalnızca Müslüman topluluklarda görüldüğünü ileri süren Almanlar ülkelerindeki Müslüman nüfusu toptan eleştirmeye başlamışlardı.İşin ilginç tarafı, gazetenin konuyla ilgili görüş aldığı Türkler de cezanın az olduğunu söylüyorlardı. Sanki plânlı, programlı suç işleyen katilleri, tecavüzcüleri serbest bırakan, tutuklananları da her üç beş yılda bir af çıkararak sokaklara salıveren Türkiye'den haberleri yokmuş gibi...Kadın mezbahasıHatun Sürücü haberiyle aynı gün (Hürriyet'te aynı sayfada) eski eşi tarafından sokak ortasında, bir lisenin önünde kurşunlanan ve yüzü kesilen 22 yaşındaki Çiğdem Dinçer'in haberi vardı. Kadın, korkusundan hiçbir bilgi verememişti.Bırakın Avrupa ülkelerinin "bu olayların Müslüman toplumlarda görüldüğü" yargısını, daha çok Türklerde görülmesine ne diyorsunuz?Daha önce sokak ortasında eşi tarafından, çocuklarının ve herkesin gözü önünde 50-60 yerinden bıçaklanan kadınları görmedik mi biz?Kendisini istemeyen sevgilisini, nişanlısını kesen, kırpan, vuranları görmedik mi?Baba, oğul bir olup kendi öz kızını/kardeşini telle boğanları görmedik mi?Bunları kısa aralıklarla izleyip de bize toptan barbarlığı yakıştıranları suçlayabilir miyiz?Peki barbarlığın cezası nedir?13 yaşındaki kız öğrenciye toplu tecavüz eden ve bunu bir de filme çeken lise öğrencileri NEDEN serbest bırakılıyorlar?Sokak ortasında karısını, kızını kesenlere, masum çocuklara, kadınlara acımasızca tecavüz ederek hayatını karartanlara NEDEN ömür boyu hapis cezası verilmiyor?Üniversitede bira içen öğrenci ve öğretim görevlilerine saldıran ve yaralayanlar NEDEN serbest kalıyor? Hırsız, kapkaççı neden cezalandırılmıyor?Suçlulara suçun karşılığı olan cezaları vermeyen hakimler suçun ortağı durumuna gelmekle kalmıyor, bir büyük suç da bu tehlikeli ruh hastalarını toplumun içine salıvermekle işliyorlar.Adalet istiyoruz!"Atatürk diyemiyoruz"!Laiklik neden tehlikedeymiş?" diyerek Cumhurbaşkanı'na terslenenlere cevap Adıyaman'dan geldi. İmzasından önce Cumhuriyet'in öğretmeni" yazan okurumun adını "huzurunun kaçmaması" için vermiyorum. Ama yazdıklarını özellikle "Türkiye'yi sadece kendi çevresinden ibaret sanan ve hızla yayılmakta olan irtica tehlikesini görmezden gelenlerin" okuması lâzım. "Sayın Mengi,11 Nisan tarihli yazınızı okudum (...) Yazının sonundaki alıntıda Ankara'daki camide okunan vaazda Atatürk'ün anılmadığını belirtmişsiniz. Üzüldüm ama şaşırmadım. ÇÜNKÜ ben 2 yıldır bu ilçede (Samsat) görev yapıyorum hiç kimseden ATATÜRK SÖZCÜĞÜNÜ DUYMADIM. Evet şaşırma sırası sizde... İlçedeki hiçbir kurum amirinden, hiçbir memurdan, resmi törenler dahil Atatürk'ten bahseden yok (...) Hele Atatürk ilke ve devrimlerinden bahseden hiç yok. Okul müdürleri öğrencilere hitabederken de hiçbir zaman o kelimeyi kullanmaz. Buyursunlar incelesinler (kim inceleyecekse...)Not: İtiraf etmek gerekirse biz bile Atatürk demeye çekiniyoruz. Hemen DİN DÜŞMANI ilân ediliriz, iftiralarla öğrencilerimizin gözünde küçük düşürülürüz diye... Saygılarımla..."İstanbul Beşiktaş'ta Atatürk resimleri kırılıyor, Anadolu'da öğretmenler Atatürk demeye çekiniyor... Gerisini siz düşünün, tehlike yok mu dersiniz?Bunu düşünürken İran'a yeni cumhurbaşkanı tarafından getirilen yeni baskıları, kadınlara pantolonun, renkli başörtüsünün bile yasaklandığını ve kurallara uymayana 2 ay hapis cezası verileceğini de hatırlayın. Sonu böyle oluyor!
Arada bir bunu da yapmak gerekecek galiba... Bazen öyle okur mektupları geliyor ki anında ben de oturup "Siz bu yazıları nasıl okuyorsunuz? İlk cümle veya ilk paragraftan sonra kaleme mi sarılıyorsunuz?" diye sorma ihtiyacı hissediyorum. Ve çoğu kez yapıyorum da...Okuduğunu düşünmek, yazarın ne kastettiğini anlamaya çalışmak filân yok. O kafasından peşin peşin okuyacağı şeyin kararını vermiş, yorumlamış zaten...Meselâ Başbakan'ın "Dindarların siyasete girmesinden rahatsız oluyorsanız bu halk sizi affetmez" sözüne karşılık 'Bunu söylemekle dindar insanlar arasında kelime oyunlarıyla yanıltılabilecek, nispeten az eğitimli veya eğitimsiz olanların gözünde bir anda puan topluyor' anlamında bir şeyler yazmışsanız cevap şöyle geliyor:"Dindar insanlar cahil ve eğitimsiz kalabalıklar değildir. Olsaydı siz bu kadar paniklemezdiniz zaten. (...) Dindar insanlar haklarıyla, alınlarının teriyle bütün engellemelere rağmen en iyi eğitimi alıyorlar (...) Bu durum sizi bunalıma sokmuş galiba..."İşte aslında bu her ne kadar eğitimli olduğunu iddia ediyorsa da, yazan kişinin söyleneni anlamadığını gösteren bir durum.Yine aslında bu toplumu dindarlar/dindar olmayanlar diye nasıl böldüklerinin de açık bir örneği...Yazan beyefendi kendini "dindar ve dindarları da korumaya yetkili şahıs" olarak görüyor, beni ise "dindarlara karşı ve onları aşağılayan kişi"...Ben de her zaman diyorum ki, toplumunun çoğunluğu Müslüman olan ve üstelik laik-demokratik rejimle yönetilen bir ülkede kim, ne hakla başkasının inancını, dinini, dindarlık ölçüsünü sorgulayabilir? Buna Allah'tan başka kim karar verebilir? Benim veya bir başkasının senden daha iyi, daha makbul bir dindar olup olmadığının takdiri sana mı kalmış?Ama ülkenin başbakanı ve hükümet üyeleri din üzerinden toplumu bölmekten çekinmezse vatandaşın bunu yapmasına da şaşırmamak gerekiyor.Bakın nasıl hepimizi din, inanç açıklamak, savunmaya geçmek zorunda bırakıyorlar... Bugüne kadar böyle bir zorunluluk duyduk mu? "İbadet Allah'la kul arasındadır" diyen biz, Türkler değil miyiz?Biliyor musunuz ben hep okurlarımın görüşlerine (olumlu/olumsuz) kulak vermişimdir ama okuduğunu anlamadan, düşünmeden, tartmadan değerlendirmeye kalkan okura da çok kızıyorum.Hep onlar mı bize kızacak?Özürlü çocuklara 23 Nisan şenliği!Bu yıl Lions Klüplerin, dünya çapında en büyük ödülünü alan iki gazeteciden biri olmanın mutluluğunu anlatacak zaman bulamadım ama yakında bulacağım inşallah. Ondan önce Lions 118-T Yönetim Çevresi'nin 23 Nisan'da düzenlediği şenliğin bilgisi geldi: "Dünya ülkelerinden ve ülkemizin çeşitli bölgelerinden gelecek özürlü çocuklarımızın da katilimi ile Omurilik Felçlileri Derneği ev sahipliğinde gerçekleştirilecek 1. Uluslararası Gülen Çocuk Şenliği" hazırlamışlar.Şenlik saat 20.00'de Feshane Kongre ve Fuar Merkezi'nde başlayacak.Bilgi almak için 0212- 230 02 42 veya 0212- 234 93 91 numaralara başvurabilirsiniz.
Nedir takiyye dediğimiz? "Gerçekleri gizlemek, saptırmak, olduğundan farklı bir tablo çizerek yanıltmak" değil mi?İşte bu yapıldığında elbette yazıyoruz, basının görevi doğruları ortaya koymaktır. Ama nedense her dönemde ve (Tansu Çiller döneminde olduğu gibi) yoğun şekilde bu dönemde siyasi muhataplar bu işe fena halde bozuluyorlar.Onlara göre medya sadece hükümetlerin olumlu eylem ve uygulamalarını yazmalıdır. Bir siyasetçi veya topluca hükümet yanlış içindeyse ve bunu dile getiriyorsanız, siz "onlara karşı" olduğunuz için bunu yapmaktasınızdır.Neden karşı olduğunuzu, neden onlan "yıpratmaya çalıştığınızı" bir türlü anlayamaz ve fırsat doğarsa sorar dururlar.Örneğin; Başbakan Erdoğan'ın, Cumhurbaşkanı Sezer'in açıklamasına verdiği cevaplar...Tümüyle takiyye; o laiklikten söz ederek bunun nasıl farklı anlamlara çekilmek istendiğini anlatıyor, yurt çapında olup bitenleri işaret ederek irtica tehlikesinden söz ediyor, Başbakan ise "Dindarları siyasetten uzak tutmak istiyorsanız, halk sizi affetmez" gibi tümüyle alâkasız ama seçimde kendisinin ve partisinin işine yarayacak bir cevap veriyor.Bakın şu takiyyelere:"Sırça köşklerinden dışarı çıkmayan anlayışlara takılmadan hedefimize yürüyeceğiz."Duyunca insan önce "hedefe takılıyor, gidiş pek doğru bir gidiş olmadığı, Türkiye cumhurbaşkanı ile İran'ınkinin karşılaştırmasının yapılabildiği günler yaşadığımız için "hedef dediği ne acaba" diye düşünüyorsunuz.Takiyye ise "sırça köşk"te. Cumhurbaşkanı'nın yaşadığı Pembe Köşk'ü kastediyor olmalı. Aslında hangi köşkü kastederse etsin farketmez. Bugün başta Tayyip Erdoğan olmak üzere hükümet üyeleri altlarında bir değil birkaç adet son model, Avrupa ülkeleri başbakanlarında olmayan Mercedeslerle (hiçbir dönemde bu kadar çok sayıda süper lüks makam aracı olmamıştı ve Avrupa hükümetlerinde de yok) dolaşıyorlar. Türkiye'nin en lüks otellerinde tatil yapıyor, bugüne kadar görülmemiş şekilde siyasi seyahatlere bile aile boyu çıkıyorlar.Krallar gibi...Yaşamlarının kral yaşamından farkı olmadığı, teknelerde gezip çocuklarına şehzade düğünleri yaptıktan ve altınları sandıkla topladıkları halde üstelik de çocuklarını (yine siyaset tarihinde görülmemiş şekilde) iş adamları okutuyor.Evlerinin "sırça köşk" ten bir farkı olduğunu da hiç sanmıyorum. Serveti milyon dolarlarla ölçülen, çocukları, kardeşleri denizcilik, yumurtacılık şirketleri kuranların evinin sözü mü olur?Peki o zaman bu "sırca köşklerinden çıkmayanlar" lâfına ne gerek var?.. Var çünkü bu söylenince "halktan" olunuyor, mağdur havasına giriliyor... İşte takiyye budur.Ve takiyye "din istismarı" açıklamasını, Başbakan gibi "Dini yaşamadan yaşayanlar arasında siyaset yapıyorsanız..." şeklinde açıklamaktır. Başbakan AKP dışındakilere "dini yaşamamak ama yaşıyor gibi görünmek" etiketi yapıştırıyor ve anında kendisini halkın gözünde dindar, diğer siyasetçileri ise dinle ilgisiz hale getiriyor.Aslında zahmet edip "din istismarı" tarifi yapmasına gerek bile yok, din istismarı bu yaptığının ta kendisidir.Dürüstlüğe, Müslümanlığa, insanlığa, siyasi etiğe, kısacası mevcut her değere aykırı, saygıdan samimiyetten uzak bir konuşma tarzı bu...Takiyye diye buna diyorlar!