Tam 86 yıl geçti ilk Meclis'in açılmasının üzerinden... 23, 24, 25 Nisan 2006'da hâlâ gündemin tepesinde rejim tartışmaları, türban ve çarşaf vardı. Evet, "Neden karaçarşaftan, burkadan söz ediyoruz, Türkiye'de böyle bir sorun yok ki" diyenleri yalancı çıkarırcasına Tekirdağ'da bir ilköğretim okulu öğrencilerine 23 Nisan'da karaçarşaf ve fes giydirildi, törende böyle yürüyüş yaptılar.
Milli Eğitim Müdürü, Cumhuriyet öncesini temsil etmek üzere giydirildiğini söylese de, o günden bugüne yapılan hiçbir törende görülmemiş bir buluştu bu... Türkiye'de milli törenler Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kazanımlarını simgeler, öncesini değil. Çağdaş Türkiye'yi simgeler Osmanlı döneminden kalanları değil...
Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın konuşması da yine bugüne kadar Meclis başkanlarının 23 Nisan konuşmalarında görülenden çok farklı mesajlar içeriyordu. O Meclis'in Cumhuriyet e giden yolda atılmış en önemli adım olduğunu, görevinin milleti bölmek, devletle kavga etmek değil bütünleştirmek olduğunu unutmuş, verip veriştiriyordu Arınç.
Mutlak hakim!
Örneğin "Saltanat 84 yıl önce kaldırıldı ama bugün kurumların saltanatı var" derken devletin üç erkinden biri olan yargının veya MGK'nın veya YÖK'ün de etkisiz olması gerektiğini kastediyordu şüphesiz. Hatta buna hiç beğenmedikleri "basın"ı da katabilirdiniz. Tüm yetki Meclis'in olmalıydı ki böylece bugün olduğu gibi (seçim sisteminin sakat bırakılması ve kendilerinin de düzeltmemesi nedeniyle) % 34 oyu kapan bir parti iktidara geldiğinde ülkenin tek hakimi olmalıydı.
Meclis çoğunluğu onlarda olduğuna göre halkın temsilcisi olarak istedikleri her uygulamayı, hiçbir başka kurumun denetimi olmadan yapabilmeliydiler.
Bülent Arınç aslında bir hukukçu olarak, demokrasinin "çoğunluğun baskısı" demek olmadığını, böyle olursa adının diktatörlük olacağını, demokrasinin elbette diğer kurumların denetimini ve bazı konularda "karar mercii" olmasını da içerdiğini gayet iyi biliyor ama bilmiyormuş gibi yapıyor.
"Bir kesim" değil!
Konuştuğu hemen her konuda yanıltmalar mevcut ama en dikkat çekenlerden biri de laiklik konusundaki sözleriydi.
"Laiklik ilkesine kimse karşı çıkmıyor" dedikten hemen sonra "Devlet kamusal alanın sahibi değil koruyucusudur. Kamu yaran devletin değil, halkın yararına doğru genişletilmelidir. Devlet kamusal alanda herkes için geçerli olan haklan bir kesime yasaklayamaz ya da sınırlayamaz" diyerek aslında açıklamasıyla Anayasa'daki laiklik tanımına karşı çıkmaktaydı. Ve...
Ve her zaman yaptıkları gibi burada da "halk" derken çoğunluktan söz etmekte, laikliğin farklı bir tarifini yapmakta, laiklik kuralının "bir kesim" için değil bütün dinleri (ve simgelerini) içermek üzere konduğunu ve kamusal alanın sahipliğini değil, koruyuculuğunu yaptığını yalanlamaktaydı. O kural olmadığı takdirde her inanç ve her dinî kıyafetin ayrı haklan isteyeceğini, "inancım gereği karaçarşaf giyiyorum" diyenlerin veya türlü çeşitli cemaatlere ait kıyafetlerin de devlet alanında yer alacağını biliyordu aslında...
Türkiye'yi bu açıdan Amerika veya Fransa'yla kıyaslayamayacağını, şartların farklı olduğunu da...
Gerçekleri bu şekilde saptırır ve bir zamanlar Erbakan'ın yaptığı gibi kışkırtmayı devletin zirvesinden sürdürürseniz oylarınız artar ama işte Türkiye, Cumhuriyet'ten 83 yıl sonra din, inanç tartışmalarına kilitlenir kalır.
Toplum bölünür, bir yanda yasalarla verilmiş kadın hakları geriye alınmaya çalışılırken, diğer yanda erkekler türbanı, çarşafı kadın hakkı olarak savunur (!) giderler.
Hepimiz önümüze sürülen senaryoları iyi okumak ve anlamak zorundayız. Zaman (ve çabalar) hızla akıyor!
Zatıâliniz Meclis'in anlamını biliyorlar mı?
Tam 86 yıl geçti ilk Meclis'in açılmasının üzerinden...
Haberin Devamı

