Tek bir gün gitmek bile öyle çok şeyi farketmenize yetiyor ki... Özellikle de dikkatle bakıyorsanız!Batman'da Valilik'teki toplantı sırasında hep aklımdaydı soru... Sonra baktım konuşmalar bitti ve ayağa kalkıldı, 'bir daha fırsat bulamam' korkusuyla hemen atılarak Vali Imga'ya sordum:Batman daki kadın intiharlarını önlemek için bir çözüm üretme çalışması yapılıyor mu?"Vali Bey maalesef bu münasebetsiz sorudan (!) hiç hoşlanmadı ve "Son aylarda hiç intihar olayı olmadığını, zaten genelde de Batman'da diğer illere göre daha az intihar görüldüğünü, bu nedenle neden 'intihar' deyince akla Batman'ın geldiğini anlamadığını" söyledikten sonra: "İnanmıyorsanız yerel gazetecilere sorun? Burada fazla intihar olmaz, son zamanlarda da hiç intihar duymadık" dedi.Yerel gazetecilere baktım, onlar da "Sanki böyle bir anda, böyle bir soruya olumsuz cevap vermelerinin, valiyi yalanlamalarının imkânsız olduğunu bilmiyor gibi" kendilerinin şahit gösterilmesine en az benim kadar şaşırmışlardı.Buna rağmen olumlu veya olumsuz hiçbir tepki vermediler.Batman seyahatimizden tam iki gün sonra, 25 Mayıs'ta gazetelerde şu haber çıktı:"Birleşmiş Milletler Güneydoğu'daki kadın intiharlarını incelemek üzere temsilci gönderdi. Başta Batman olmak üzere Güneydoğu'daki bazı kentlerde 'namus' maskesiyle işlenen cinayetlerin 'intihara zorlamaya' dönüşüp dönüşmediğini araştıracak."Haberin içinde "Batman'da son beş ayda meydana gelen intihar sayısının geçen yılın toplamını aştığı, yılbaşından bu yana tam 36 genç kız ve kadının hayatına son verdiği" bildiriliyor, bunun yeni TCK'da töre cinayetlerine (haberde yanlış verilmiş "namus cinayetleri" diyor, oysa töre cinayetlerine daha ağır ceza getirildi, sanki isim önemliymiş, biri yerine diğerini kullanamazlarmış gibi) getirilen ağır cezalarla bir ilişkisi olup olmadığının araştırılacağı söyleniyordu.Yarın devam edeceğim.Pasaport fotoğrafı!Dün DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'la yaptığımız "Derin devlet nedir" ağırlıklı sohbetin üçüncü konuşmacısı Hürriyet gazetesi yazan Cüneyt Ülsever'di.Son zamanlarda yükselişe geçen Doğru Yol Partisi liderini sorularımızla bunalttık mı bilmiyorum ama yaptığı açıklamaların çok yararlı olduğuna hiç şüphe yok. Sayın Ağar'a tekrar teşekkürler.Gelelim asıl konuya... Yine 'son zamanlarda' diyeceğim; son zamanlarda Cüneyt Olsever ve Ahmet Hakan'ın yazılarını daha büyük bir ilgiyle okumaya başladım. Önceleri Hükümet'e birçok konuda hak verirken bugün "hataların kabul edilemez" boyuta geldiğini görüyor ve yorumlarında bunu ortaya koyuyorlar.Ahmet Hakan bunu "taraf" gazetelerin "dönek" suçlamasında (hâlâ belli konulardaki görüşlerini değiştirmemesine ancak daha objektif olmaya çalışmasına rağmen) bulunmasına aldırmadan yapıyor, kaldı ki gazetecinin asli görevi de budur zaten; yönetimlerin hatalarını ortaya koymak, uyarı ve eleştiri yapmak! Birileri bunu bilmiyor veya "bilmez gibi davranıyorsa" bu onların sorunudur.Ülsever dün "Dışişleri nerede?" başlıklı yazısında Başbakan'ın Danıştay cinayetini anında Susurluk'a bağladığını ama alelacele ortaya attığı iddiaların ters teptiğini", Merkez Bankası gibi özerk bir bankaya yaptığı müdahaleyi, bu nedenle Başkan'dan aldığı uyarıyı anlatmış ve son olarak da "Almanya'da Büyükelçi İrtemçelik'i azarlayarak Cumhuriyet tarihinde bir ilke imza attığını" söylemişti. Çok önemli bir noktaya daha değinmişti yazısında: "Başbakan'ın TV'de milyonların önünde pasaportlarda kullanılacak fotoğraflarla ilgili bir genelge varsa bunu değiştireceğini söylediğini" hatırlatıyor ve "Genelge 1985 yılından beri var. Hodri meydan! Buyurun değiştirin" diyordu.Başbakan Erdoğan'ın Büyükelçi azarlamasına önce Dışişleri'nin, Bakan'ın karşı çıkması gerektiğini ama ne yazık ki halkı, vatandaşları yaralayan böyle görülmemiş bir olayda onların sesinin duyulmadığını da ekleyerek... Doğrusu her okuyanın hak vereceği, altına imzasını atacağı bir yazıydı.Şimdi popülizm fırsatını hiç kaçırmayarak kalabalık önünde bu laflan eden Sayın Erdoğan'a hepimiz sormalıyız: Genelge varmış, değiştiriyor musunuz?Yoksa birçok ülkede pasaport fotoğraflarının "kimliğin anlaşılabileceği şekilde" istendiğini öğrenerek yine zaman aşımını mı bekleyeceksiniz?
Birileri "hayırsever" olduğunu iddia ederek AKP'li belediye başkan eşlerini en lüks otellerde ağırlayıp İstanbul'u gezdirmeyi de "hayır" zannederken başka birileri gerçek hayır peşinde...Dar gelirli öğrencileri barındıracak, 100 öğrenci kapasiteli bir kız yurdunu eşi adına yaptırarak Batman a hediye etmek üzere işe koyulan Ahmed Pekin'e "masrafları vergiden düşebileceği" söylendiğinde "Ben avukatım, neyi vergiden düşeceğimi iyi bilirim ama yaptığını hayrı kimseyle paylaşmam. Hepsini kendim ödeyeceğim" demiş. Bunları duyunca "devletten kıl koparsak kârdır" anlayışıyla hareket eden, milletin hakkına el uzatan ve yaptıkları ortaya çıkınca da kılıf üstüne kılıf uyduran sorumsuzları düşündüm.Süleyman Demirel Batman'ın yeni kız yurdunun temelini atmak üzere mikrofona geldiğinde önce öğrencileri tam bir baba edasıyla yanına çağırdı... Pırıl pırıl, şık, bakımlı genç kız öğrenciler vardı aralarında. Bazı kızların okul etekleri, 35 derece sıcaklıkta giydikleri kalın siyah uzun çorapların üstünden ayak bileklerine kadar inmekteydi... Cıvıl cıvıl, neşeli, mutlu görünüyorlardı hepsi de..."Her şeyi sizin adınıza yaptık. Ovalarımızı sulamak için barajlar, okullar yaptık. Kolay olmadı. Ne görüyorsanız hepsi Cumhuriyet'in eseridir. Büyük Atatürk'ün gösterdiği hedefe, Cumhuriyet'e iyi sarılmalıyız. Gelin Türkiye'ye hep birlikte sahip çıkalım. Şimdi sizin adınıza bu hayırseverleri kutlayacağım" dedikten sonra "gerçek hayırseverlere" şöyle seslendi:"Ülkenin hayırseverleri, dünyadan giderken 'iyi bir iş yaptım' demek istiyorsanız, eğitim alanı boş. Hepinizin gayretine ihtiyaç var. Buralara yatırım yapın!""Bölge baskı altında"Babası Mimar Muhittin Fahir Perçin'in eğitime yatırım yapması için yıllardır kendisini teşvik ettiğini söyleyen Düriye Neşe Pekin in kız yurdunun temel atma töreninden sonra Süleyman Demirel kendisiyle birlikte Batman'a gelen biz 8 gazeteciyle bir toplantı yaptı. Bu toplantıda ona Batman'da karşılaştığımız, sokaklarda, evlerinin balkonunda gördüğümüz tüm insanların çok mutlu göründüğünü ama Belediye Başkanı'nın "kimlik sorunu"ndan söz ettiğini söyleyerek bütün samimiyetimle "Sizce nedir bu kimlik sorunu?" diye sordum.Demirel "Bölge halkı ile önünde bulunanların farklı olduğunu ve farklı söylemlere sahip olduğunu, bölgedeki insanların bu baskıdan kurtulması gerektiğini" söyledikten sonra:"Bu halkın Türkiye'den kopması mümkün değildir, ayırımcı sloganlar, hareketler onlara zarar verdiği gibi diğer bölgelerde de reaksiyon meydana getiriyor. Halkın yanılmaması için neyin doğru, neyin yanlış olduğunun anlatılması, DTP dışındaki partilerin bölgede faaliyet göstermesi için Ankara'dan grupların gelip halkın arasına girmesi, buradaki siyaseti canlandırması lâzım. 40 bin kişilik zayiat tablosunun tekrarlanmasına izin verilmemeli" cevabını verdi.Batman Vali'sine sorduğum "intiharlarla ilgili" soruyu da yarın yazacağım.Silahlar işportada!Başıboş, yöneticileri, "büyükelçi azarlama" veya halkı bölme peşinde olan ve bir yandan da medyasıyla gençlere her an şiddet pompalayan, mafya kahramanı örnekleri sunan bir ülkede şiddetin okullara inmesi, 17 yaşındaki öğrencilerin cinayet işlemesi doğaldır. Ama bir de üstüne silahlar pazarda satılır hale gelmişse bundan daha doğal bir şey olamaz."Bizden başka hangi ülkenin pazarlarında silah satılıyor "u cevaplasınlar bize!
Öyle çok olay, öyle aralıksız sürüyor ki insanın başladığı bir yazıyı bitirmesi bile çok zor... Son iki günün sadece birkaç olayına bakın:Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP bütün şu son haftalardaki gelişmelere rağmen hâlâ din istismarını sürdürmekte ısrar ediyor. Berlin'de halkın önünde Büyükelçi Mehmet Ali İrtemçelik'i azarlaması, böylece yanlış yönlendirmeyle salondakilerin yuhalamasını sağlaması (yoksa yuhalayanlar özellikle mi getirilmişti? O da mümkün), bunu yaparken örneğin ABD konsolosluklarının -kimliğin tam olarak anlaşılması için- asla saçı, kulakları görünmeyen fotoğraftan kabul etmediğini "bilmiyormuş gibi" davranması (üstelik bunu en saygı dışı şekilde ve Konsolos'a değil Büyükelçi'ye söyleme hatasını yapması,) ilkokul öğrencilerinden sonra liseli öğrencilerin de AKP toplantılarına katılmaya (hem de formalarıyla) zorlanması, bu gençlerin kimlik bilgileri alınarak parti gençlik gruplarına kaydedilmesi, Vakit gazetesi ile Ülker gibi bir firmanın ilişkisi (gazetenin Ülker'e ait bir şirketten internet yayını yapması), AKP'li belediye başkan eşlerinin İstanbul Belediyesi tarafından (pardon iki hayırsever miş, herhalde başkan eşlerinin kendi imkânlarıyla İstanbul'u görecek kadar zengin olmadığına karar vermişler ki, yoksullara yapılması gereken 'hayır' onlara yapılıyor) en lüks otellerde tatil imkânı sağlanması kolay kolay inanılacak olaylar değil.Bir yandan "Ülkeyi germeyelim, biz 73 milyonun partisiyiz" deyip bir yandan bunları yapmak hangi anlayışa sığar belli değil. Yazının başlığında yer alan kimlik bunalımı aslında herkesten -kesinlikle Batman'dan- önce AKP'de var. Ve anlaşılan o ki bu bunalımı halka da enjekte etmekten hiç vazgeçmeyecekler.İşte bu nedenle olaylardan sonra çıkıp "Suikastçi -veya bombacı- bizden değil" demeleri sorumluluğu üstlerinden atmalarına yetmiyor.Dönelim Batman gezimize... Süleyman Demirel'in Vali'den sonra sorularını yönelttiği DTP'li Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan; önce yatırım gerektiğini ama güvenlik olmadığı için kimsenin bölgeye gelmek istemediğini söyledi.Geç kalınırsa..."Burada iş imkânı olsa insanlarımız Batı'ya göç zorunda kalmayacaktır. Fazla sanayi olmadan turizme de açılsa yine çare bulunabilir" dedikten ve aile baskısı ile intiharlara da değindikten sonra beklenen konuya geçti ve;"Bölge insanı ülkesiyle barışıktır ama kimlik sorunu vardır. 'Yeni bir sayfa' açılması gerekiyor., bu kan davasıyla olmuyor. Devletimiz büyüktür, ordumuzun biraz daha esnek olması gerekiyor. Kimsenin ülkeyi bölme arzusu yoktur. Ama erken tedbir alınmazsa olayların farklı bir mecraya girme tehlikesi vardır. Geç kalınırsa önünün alınması zordur" sözlerini nefes almadan söyledi.Bu konuşmanın arkasından "Daha fazla açmak istemiyorum" demesi dikkat çekiciydi.Aslında son derece iyi niyetle yapıldığı görülen konuşmanın bu bölümü sanki zoraki olarak ilâve edilmiş duygusu uyandırıyordu insanda... "Kimlik sorunu" ile başlamış ama DTP'nin tekrarlayıp durduğu "af isteğine" varmıştı.Belediye Başkanı konuşurken yan gözle Demirel'in yüzüne baktım; hiçbir ifade değişikliği olmamıştı, sakin sakin dinliyordu. Sonra da aynı sükûnetle:"Sözlerinizden çıkardığım anlam huzur ve sükûndur. "Onlar ve biz' yok, hepimiz varız. Siz kendiniz söylediniz; İzmir ve İstanbul'da Batmanlı da görürsün, Karslı da, bu ülke hepimizin, herkes istediği yerde yaşar" diye söze başladı... Sonra Batman daki hızlı gelişmeyi de her konuda olduğu gibi Cumhuriyet'in kazanımlarına borçlu olduğumuzu halkın kışkırtmalara kapılmaması gerektiğini, herkes iyi niyetle gayret ederse zorluklan aşacağımızı söyledi.Konuşmasının içeriği kadar önemli bir şey vardı gözle görülen...Odadaki kalabalık onun konuşmasını nefesini tutarak, büyük bir ilgi ve hayranlıkla izliyordu.Bu çok ilgi çekici gezi notlarına devam edeceğim.Mehmet Ağar ve Kenan Doğulu!Bu Pazar "Her Açıdan" programının 13'üncü ve sezonun sonuncu programını bitirmiş olacağım. Sayenizde ve tüm televizyon izleyicisinin sayesinde başarıyla kapatıyoruz sezonu...Gelen yoğun istek üzerine son programda DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar benim ve değerli meslektaşım; Hürriyet gazetesi yazan Cüneyt Olsever'in; derin devlet, Danıştay suikastı, Susurluk ve Şemdinli olayları, türban sorununun çözümü ve lâiklik gibi konulardaki sorularımızı cevaplayacak.Her Açıdan'in ikinci bölümünde ise aylardır hiçbir televizyon kanalına çıkmayan Kenan Doğulu var. Sakın kaçırmayın, yine güzel bir program olacak!(Not: Her Açıdan, Pazar günü STAR'da, öğleyin 12'de...)
Sekiz kişilik uçak Batman'a inerken pencereden baktım ve ağzımdan "Ben buraları hiç bu kadar yeşil beklemiyordum" sözleri döküldü. Yıllardır vergi rekortmenliğini kimselere bırakmayan ünlü Avukat Ahmed Pekin hemen atıldı:"Demirel o barajları açmasaydı bu yeşilliği görmen de mümkün olmayacaktı!"Sabahın 7'sinde yola çıkmıştım, Süleyman Demirel'in de katılacağı bir günlük Batman seyahatinin önemli bir nedeni vardı; Ahmet Pekin'in, eşi Düriye'ye hediye olarak yaptırdığı 100 öğrenci kapasiteli kız yurdunun temel atma töreni. Güney Anadolu'ya GAP kapsamında büyük hizmet veren, bir anlamda kaderini değiştiren hamleler hep Demirel döneminde yapılmıştı. Açtığı çok sayıda barajla adı Barajlar Kralı'na çıkan Demirel "Düriye Neşe Pekin Kız Yurdu" nun açılışını da kendisi yapacaktı.Uçaktan inip şehre doğru ilerlediğimizde şaşkınlığım daha da arttı; karşımızda tertemiz, modern, gelişmiş bir şehir görüntüsü vardı.Önce biz 8 gazeteci; Fehmi Koru, Tufan Türenç, Yavuz Donat, Şakir Süter, Hulusi Turgut, Taki Doğan, Aydın Hasan ve ben arkada Süleyman Demirel, Ahmet-Düriye Pekin ve Batman Valisi Halûk Imga önde Valilik binasına girildi. Odada Süleyman Demirel'in Vali ve Belediye Başkanı'yla yaptığı konuşmaları yerel basın mesuplarıyla birlikte izledik.Kızlar okuyor!Batman'ın 11 haneli köyden nasıl 500 bin nüfuslu il haline geldiğini, yolu, elektriği olmayan köy kalmadığını, bu yıl 30 trilyonluk yatırım beklendiğini, kız çocukların yüzde 93.6'sının okullaştırıldığını Vali anlattı.DTP'li Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan ise çok daha farklı şeylerden söz etti... Yarın Demirel'in zenginlere yaptığı çağrı, DTP'li Başkan'ın konuşması ve Batman'daki kız intiharları ile devam edeceğim.Bize gerçeği söyleyin!Dün çok değerli bir dostu, Türkiye'nin başanlı bir diş doktorunu henüz genç denebilecek bir yaşta toprağa verdik, nur içinde yatsın.Alper Cücenoğlu maalesef geç teşhis edilen ve kısa sürede vücudunu saran kanserden öldü. Evlerden uzak olsun, Allah kimsenin başına vermesin ama cami avlusunda hemen herkesin ağzında son aylarda bu uğursuz hastalığın ülkemizde ne kadar arttığı konuşuluyordu.Ve en çok tekrarlanan soru da şuydu:"Acaba yıllar sonra Çernobil'in etkisi mi ortaya çıkıyor?"Atatürk Havalimanı'nın kargo bölümünde çıkan yangında nükleer tip malzemelerinin yandığını ve "radyoaktif sızıntı olduğu"nu, arkasından da TAEK'in "Şu an insan sağlığını tehdit eden bir durum yok" açıklamalarını okuyunca hemen aklıma Çernobil geldi.Çernobil olayında da şüpheleri gidermek için Karadeniz Bölgesi'ne gidip çay içen bakanlar olmuştu biliyorsunuz. Türkiye'de bu tür tehlikeli olaylarda, hatta bölge halkının kanserden kırıldığı bilinen durumlarda bile hep biz "tehlike olmadığına" ikna edilmiş ve kaderimize razı olmuşuzdur.Bu konuların halktan nasıl gizlendiğini anlatan filmler de dünya sinemasında sıkça yapılıyor. Onun için açıkçası ben TAEK'in duyurusuna inanmıyorum. Bağımsız kuruluşlar, bilim adamlan derhal ölçümler yapmalıdır.Bunu hepimiz istemeliyiz, sessiz kalmak milyonlarca ailenin kaderini bugün değil, 10-15 yıl sonra değiştiriyor. Unutmayalım!
Ama ikiyüzlülükle yapılacak iş değil bu! Demokrasiye ancak gerçek bir iyi niyetle, sağduyuyla, bölücülüğe, kışkırtmalara inanmayarak, katılmayarak ve bunları yapanlardan olmayarak karşı çıkılır.Bakıyorum, Danıştay suikastı faillerinin bu kötülüğü ne amaçla ve nasıl plânladıkları, bağlantıları, çete midir değil midir durumları henüz açıklığa çıkmadan birçok yazar hükmünü verdi bile...Bu insanlar kimdir, nedir, derin midir sığ mıdır, ne amaçla böyle bir katliam girişiminde bulunurlar, elbette çok önemli... Hepimiz için, bu güzelim ülkede huzur içinde yaşamak isteyen, buna karşılık her gün, her saat huzursuzlukla karşılaşan tüm vatandaşlar için önemli...O güç, bu güç, o parti, bu parti; hangisi olursa olsun, kim olursa olsun 70 milyon insanın bugünüyle ve geleceğiyle oynayanların ortaya çıkmasını istiyoruz.İnanmak zor!Ama öte yanda, arkasından hangi neden ve kimler çıkarsa çıksın her zaman bu tür olaylarda en büyük sorumluların başında o dönemin hükümeti gelir. Zira karanlık güçlerin en rahat ortam bulduğu dönemler ülkede huzursuzluğun arttığı, bölünme zeminlerinin yaratıldığı, kışkırtılan kitlelerin patlama noktasına geldiği dönemlerdir.Bu noktaya gelindiğinde sapla saman birbirine karıştığı için kafalar da karışmış ve yapılan eylemlerde suçlunun herkes olabileceği kanısı yayılmıştır.Hükümetler görevini yapmak yerine başka işlerle uğraştığından ülkede zaten can ve mal güvenliği kalmamış, suç had safhaya çıkmış, her alanda kutuplaşmalar yaratılmıştır.İsteyen güç, istediği gibi cirit atabilecektir, bir engel yoktur önünde.Önce AKP Hükümeti'nin, yapılan uyanları dinlemeyerek ve kendisinden önceki birçokları gibi görevlerini ihmal ederek oy peşine düştüğünü ve araç olarak da her fırsatta din-inanç sömürüsü yaptığını kabul etmesi gerekiyor.Başbakan Erdoğan dün yaptığı konuşmasında "Bu olayla hiçbir ilgileri olmadığını, istikrarın bozulmasının en çok hükümete zarar vereceğini, toplumun bir kısmını çekmecelere koymadan, "ötekileştirmeden", bölmeden demokrasiye sahip çıkılması gerektiğini, Türkiye'nin aydınlık geleceğinin herşeyin üstünde olduğunu" söyledi ve "benzer olayları defalarca yaşamış olan halkın doğru değerlendirmeyi yapacağını" vurguladı.Konuşmanın "Türkiye'nin aydınlık geleceği" ve "demokrasiye sahip çıkılması" kısımları son derece doğru... Ama Hükümet'in ve kendisinin hiçbir ilgisi olmadığı kısmı yanlış.Değiştiklerini söyleyerek ve inandırarak iktidara geldikleri halde Refah Partisi'nden fazla farkı olmayan söylemleri ilk günden beri tekrarlayıp durdular.Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'in "Araştırmalarımıza göre türban yüzde 1.5'luk bir kesimin sorunu, bu bağlamda bizim önceliğimiz türban değil, işsizliktir, bu konuyla uğraşmak siyaseten yanlıştır" sözleri dün basında yer aldı.Kimlerdensiniz?Peki, bunu bilmelerine, araştırmalarının sonucunu almış olmalarına rağmen Meclis Başkanı ve Başbakan bu konudaki kışkırtmalarını, halkı her fırsatta din üzerinden bölmeyi neden ısrarla sürdürdüler? Milletin bir bölümünü ötekileştiren, zenci/beyaz ayrımına kadar vardıran, toplumu her fırsatta geren, huzuru bozan kimdi? Gazeteleri, gazetecileri hedef gösterenler bu cesareti hangi destekten alıyorlardı?Bugün huzurdan, istikrardan söz eden "Hükümet'in başı", özeleştiri yapmadığı takdirde kaybetmekten, sorumlu tutulmaktan kurtulamayacak.Çünkü malum "lâfla peynir gemisi yürümez", hükümetler her zaman toplumun huzurunun, güvenliğinin birinci derecede sorumlusu olmuştur, her zaman da böyle olacaktır. Onun için "Suikastçi bizden değil" demekle işin içinden çıkılamaz. Gerçi yakalanan suikastçiye "Siz kimlerdensiniz" sorusu elbette şu anda sorulmaktadır ama kimlerden olursa olsun, müsait ortamı hazırlayanlar da aktif suçlularla aynı suçu paylaşmaktadırlar."Hangi ülkede terör bu kadar müsait ortam buluyor, her deliğe giriyor ve bu sıklıkta görülüyor" sorusunu cevaplamak zorundalar!
İki hafta arka arkaya programıma konuk olan Süleyman Demirel ve Deniz Baykal, konuşmaları içinde çok önemli açıklamalar yaptılar.Örneğin Demirel'in "Cumhurbaşkanı tarafsız olamaz, laik Cumhuriyet'ten yana taraftır" sözü...Örneğin Baykal'ın "Solun birleşmesine karşı değilim ama terör örgütüyle işbirliği yapanlarla, aday gösterenlerle bir araya gelemeyiz" veya "Laikliğe karşı olanların cumhurbaşkanlığını ele geçirmemesi için gereken her şeyi yapacağız" sözleri...Her ikisinin konuşmaları cumhurbaşkanlığının tarafsız bir makam gibi görünmekle beraber "rejimin korunması" açısından ne kadar önemli olduğunu vurgulamakta ki aylardır medyada da sürmekte olan "cumhurbaşkanı kim olacak" tartışmalarının nedeni budur.Öte yanda Türkiye'nin en az "cumhurbaşkanı seçimi" konusu kadar önemli bir sorunu da genel seçimin yaklaşıyor olması... Hepimiz biliyoruz, Danıştay suikastından sonra 18 Mayıs'ta Anıtkabir'deki görüntünün, onbinlerce kişinin oraya koşmasının nedeni yalnızca son haftalarda yaşanan olaylar değildi. O insanlar son hükümet döneminde yapılan tüm yanlışları; sonunda rejim tartışmasına kadar vardırılan inatlaşmaları, çekişmeleri, kadrolaşmaları, irticai faaliyetlerin ilkokullara kadar inmesini ve daha birçok şeyi protesto ermekteydiler.Peki, mevcut yönetimden memnun olmayan bu insanların 2007 sonbaharında yapılacak seçimde ne gibi alternatifleri var?Örneğin solda ve sağdaki partiler seçim öncesi birleşerek güç oluşturabilecek mi, yoksa yine "Küçük de olsa benim olsun, ben de genel başkan kalayım" diyen haris liderler yüzünden bölük pörçük seçime girip çoğu barajın altında mı kalacak?Geçen seçimde olduğu gibi büyük bir çoğunluk sandığa gitme zahmetine bile katlanmayacak mı, yoksa "Bir musibet, bin nasihattan iyidir" misâli eksiksiz olarak sandığa mı koşacak?Gölge BakanlarGeçen Pazar, CHP Genel Başkanı Deniz Baykalla televizyon sohbeti yapacağım duyulur duyulmaz birçok ilden telefonlar geldi, bunlar arasında;"Lütfen Sayın Baykal'a söyleyin CHP'yi rahatça oy vereceğimiz bir parti haline getirsin" diyenler çoğunluktaydı (ve ben de bunu kendisine programda söyledim.)Partiden ayrılan/ayrılmayan muhaliflerle barışmasını, her konuyu bilen ve çözüm üreten kadrolar oluşturmasını, her bakanlığın faaliyetini izleyecek gölge bakanlar yetiştirilmesini, gençleri ve konusunda başarılı olmuş isimleri bünyesine almasını ve daha birçok öneriyi sıraladılar. Uzun lâfın kısası:"Bu parti bizim sorunlarımızı çözer" diyebilecekleri bir parti arayışında insanlar. Deniz Baykal'a da bu konuda çok önemli görev düşüyor:Partisini beklentilere cevap verecek hale getirmek... Ve gerekiyorsa diğer sol partileri birleşmeye davet etmek.Bence Baykal artık hiç hata yapmamaya, sözleriyle davranışları arasında fark yaratmamaya daha çok dikkat etmeli. Son yıllarda kimselere kulak vermeden yalnızca kendi bildiğini okuyan öyle çok siyasetçi tarihe karıştı ki ve bu milletin birilerine inanmaya, güvenmeye öyle çok ihtiyacı var ki...Hiç değilse bu kez aradıklarını bulsunlar!Eftelya!Ne zamandır yemekten hiç söz etmiyorum, oysa sık sık bu konuya değinirdim ben... Olaylardan nefes alacak zaman kalmıyor ki sıra yemeğe gelsin.Meselâ Arnavutköy'deki küçük balık restoranı Eftalya dan söz edeyim size... Böyle bol çeşide, böyle lezzetli mezelere ve balığa az lokantada rastlayabilirsiniz. Güleryüzlü bir servis eşliğinde harika bir balık ziyafeti... Fiyatlar (siz aşırya kaçmadığınız takdirde) makul, en azından diğer balıkçılardan pahalı değil.Deneyin derim. Bir de Yeniköy'deki şirin mantı restoranı Emek Mantı'yı denemelisiniz. Cadde üstündeki Emek Mantı'da çiğ böreğin, yaprak sarmasının, kıymalı, ıspanaklı, patatesli börek çeşitlerinin, mercimek köftesi ve içli köftenin ve de tabii ki mantının en güzeli var (küçük elmalı çöreklerini unutmayın.)Haydi afiyet olsun!
Dün ve önceki gün genç bir okurumun "Danıştay suikastını protesto" için yapılan gösterilerde kalabalık içinden bazı kadınların başörtülü bir kadından bunu çıkarmasını istediklerini anlatan mektubundan söz etmiştim.Bu davranışta bulunanların da diğer uçta "sadece kamusal alanda türban"ı malzeme yaparak, baskıyla Türkiye'yi huzursuz edenler kadar yanlış olduğunu vurguladığım yazıma çok sayıda tepki mektubu ve telefonu geldi."Siz de haklısınız ama" diye başlayan mektuplar türbanın kasıtlı olarak (ve Erbakan döneminden başlayarak) siyasi partiler tarafından rant konusu yapıldığını, kadının dinini, inancını, hakkını koruyormuş gibi ortaya çıkan erkek siyasetçilerin ülkeyi bugünlere getirdiğini anlatıyor. Ve bana "Ruhat Hanım, bu yazınızı türbana destek olarak alabilirler" diyor.Sadece iki tanesinden kısa paragraflar alacağım:"Mailin sahibi okurunuz 'Benim için örtü değil, kafanın içindeki düşünceler önemlidir' demiş. (...) Evet, bilinmelidir ki biyolojik bir varlık olan insanı yöneten, kafasının içindeki düşünce sistemidir. Bir bayan türban takıyorsa, bu bayanın kafasının içi çağdaş düşünceden mi, yoksa şeriat düşüncesinden mi yanadır düşünmek gerek. Saygılar sunuyorum. Ferman Karahan"EY imzalı mektup ise şöyle: "İnsanlara inanmadığı bir şeyi zorla yaptırmak kadar büyük bir saçmalık olamaz. O olayı ben de gördüm ve hiç tasvip etmedim. O hanımın Danıştay'a katliamı tel'in için geldiğini kabul edelim. Orada türban kararı yüzünden öldürülmüş, yaralanmış hakimler var. Halk geleyana gelmiş ve bu hanıma Lüften bizi germeyin ve buradan gidin' dediler. O ısrarla tel'in için geldiğini söylese de orada buna inanacak psikolojide kimse yoktu ve bu hanımı provokatör olarak gördüler.Genç arkadaşım beyinlerin içinin önemli olduğunu söylüyor ama bizim beyin okuma gibi bir yeteneğimiz yok (...) 3,5 yıldır gerilen millet elbette patlayacaktı. (...) Saygılarımla."Bangladeş'le benzerlik!Her ikisi de kendi düşünceleri doğrultusunda haklı. Zaten burada olay "kadına ait bir konu"nun asıl "kafasının içi türbanlı" erkekler tarafından kullanılması... Ama kafalarının içindeki türbanı göremediğimiz için onlar her yere istedikleri gibi girip, her mevkiye yükselip dini, inancı istismar ederek ilkokul çocuklarına bile "Biz türban istiyoruz" dedirtebiliyor, 9 yaşında evliliğin caiz olduğunu, kadınların cehennemlik olduğunu ilân edebiliyor ve Türkiye'yi daha şimdiden dindar olanlar/olmayanlar, harem-selâmlık diye ortasından bölebiliyorlar.Dün gazetelerde "Laik olmadığımız için geri kaldık diyerek 34 yıl sonra tekrar laikliğe dönmek istediğini söyleyen Bangladeş" konusu vardı. Bir örnek beyaz türbanlarıyla kadın kalabalıklarını gösteren fotoğrafla birlikte...O fotoğraf insana hemen AKP grubuna giren "beyaz türbanlı kadın çiftçiler"i hatırlatıyor.Türkiye'yi İran'a, Afganistan'a, Bangladeş'e çevirmek isteyen ve gayretlerini "o ülkelerde de olduğu gibi" kadının kıyafeti üzerinden sürdüren anlayışa elbette karşıyız.Ama bizi sürüklemek istedikleri ortamdan ancak bölünmeden, kutuplaşmadan ve siyasetçilere kendimizi kullandırmadan korunabiliriz.Doğruları, laikliğin anlamını, Müslümanlığın bir baskı dini olmadığını anlatarak, uzlaşarak... Ben buna inanıyorum.
Dün, üniversite öğrencisi Oktay Ungan'ın protesto gösterileri sırasında başörtülü bir kadına "Bunu çıkarmasının söylenmesi" ile ilgili gözlemini yazmıştım. Devam ediyoruz.***Tam teşhis!.. Türkiye, sınırlan içinde yaşayan herkesin demokrasi sınırları, kuralları içinde her türlü özgürlüğe sahip olduğu bir ülke... Bunu korumayı da ancak birbirimize saygı göstererek, bilinçli şekilde yok edilmeye çalışılan "sevgi'yi yeniden yeşerterek, kışkırtmalara izin vermeyerek sağlayabiliriz.Türkiye'de toplumun gösterdiği son infialin nedeni, rejime yönelik saldırılara olan tepkinin birikimi, siyasi bir simge haline getirilen "türban"dan yola çıkarak laik Cumhuriyet'in uzun süredir yıpratılmaya çalışılmasıdır. Her geçen gün daha çok kadının türban takmasını isteyen, bunu veya "harem-selamlık" oturmayı özgürlük, kadın hakkı gibi gösteren ama bir yandan da kadınları koruyan yasaları çıkartmayan veya çıkanları yeniden değiştirmeye çalışan iktidardır. Bu "siyasi simge" durumunu AKP grup toplantısına giren ve "çiftçi" olduklan ileri sürülen kadınların forma gibi bir örnek giydikleri tesettür kıyafetleri ve bağladıkları türban da açıkça göstermiştir.Karışamazsınız!Yoksa bu ülkede kimse kimsenin giyimine, başörtüsüne karışamaz, bugüne kadar da karışmamıştır. O başörtülü kadınlar içinde 19 yaşındaki öğrenci Oktay Ungan'ın dediği gibi ve "Danıştay saldırısını protestoya koşan kadın" gibi binlerce, on binlercesi vardır. Sonuç olarak; protesto sırasında başörtülü bir kadından bunu çıkarmasını isteyenlerin de, Türkiye'yi şeriatla yönetilen ülkelere çevirme amacı taşıyanlar kadar büyük bir yanlış içinde olduklan yadsınamaz. Hiç kimse böyle bir hakka sahip değil...Bu ülkede yalnızca "devletin her dine eşit mesafede durması, din ve devlet işlerinin ayrılması" anlamına gelen laikliğin gereği olarak "devlete ait alanlarda dini simge kullanılmaması" gibi bir kısıtlama vardır ve siyasetçinin bölücülük için kullandığı tek malzeme budur.Sınırlarımızı bilmek, birbirimize saygıyı öğrenmek ve kışkırtmalara pabuç bırakmamak zorundayız.Hepimiz aynı gemideyiz ve ortada "Nuh'un gemisi" gibi yalnızca bir gemi var, bunu aklımızdan hiç çıkarmayalım!Yalın'ın sürprizi!Pop müzikten, tiyatro-opera-baleye, resimden heykele kadar her sanat dalında yeteneğine hayran olduğum değerli sanatçılarımız var. Onlarla gurur duyuyorum ve ne yazık ki ancak bazılarını "Her Açıdan" programına konuk edebildim.Erol Evgin, Yalın, Dr. Ferhat Göçer, Emre Altuğ, Hüsnü Şenlendirici, Barbaros ve dün Teoman, gelecek Pazar Kenan Doğulu bu isimlerden birkaçı...Fırsat oldukça onların konserlerini de kaçırmam. Övünmek gibi olmasın müzikten iyi anlarım, bu nedenle örneğin Eurovision'da nasıl bir sonuç alacağımızı da önceden tahmin ederim. Bu tahminlere karşı çıkanlar sonucu alınca kimin haklı olduğunu anlamış olurlar.Son iki yıldır 'Bu şarkıyla asla kazanılamaz, ilk üçe bile girilemez, vakit varken değiştirelim' dedim, benimle birlikte usta müzisyenler de söylediler, dinleyen olmadı, sonuç ortada.Yalın ilk çıktığı günden beri genç sanatçılar arasında favorilerimden biridir. Cumartesi akşamı Park Orman'da binlerce kişiyi coşturan Yalın'ın konserin ortasında yaptığı sürprizi duyunca öyle hoşuma gitti ki telefon ederek kendisinden de dinledim.19 Mayıs tatili ve Cumartesi olması nedeniyle 7000 kişiye konser veren Yalın şarkılarının ortasında "Aranızda Atatürk'çü olan var mı" sorusunu sormuş... "Sorar sormaz 7000 kişi aynı anda 'Evet' diye bağırarak ayağa fırladı" diyor. Ve sonra üzerindeki montu çıkarmış, altından göğsünde Atatürk resmi olan bir tişört çıkmış. Bunu gören gençlerin hepsi ayağa fırlayarak sanatçıyı dakikalarca alkışlamış.Müjdat Gezen ve Ali Poyrazoğlu'nun Afife Ödülleri töreninde yaptıkları konuşmalar, Erol Evgin'in Atatürk temalı konserler dizisi, Yalın'ın konser sürprizi artik sanatçıların da rejimin yıpratılma çabalan karşısında yerlerini aldığını gösteriyor. Amerika'da, Avrupa ülkelerinde görülen sanatçı tepkisi bizde de ortaya çıkmaya başladı.Sadece basın, siyasetçi ya da sivil toplum kuruluşları değil, artık toplumun her kesimi demokratik tepkisini duyuruyor. Çok güzel bir gelişme bu!Daha neler duyacağız?Akıl almaz şeyler oluyor Türkiye'de... Bunlardan birini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, İbn-i Sina Hastanesinden yazan bir hasta anlatıyor.18 Mayıs Perşembe günü sabah ameliyat olacağı söylenmiş. Sonra da ameliyatın iptal edildiği o sabah kendisine bildirilmiş. Sebep; Anıtkabir'e yapılacak yürüyüş nedeniyle ve rektörün kararıyla bütün ameliyatların durdurulması... Hasta "Bir insanın psikolojik olarak ameliyat fikrine kendini alıştırması ve beklemesi takdir edersiniz ki çok zor bir olaydır. Bence hiçbir gerekçe bu olaya mazeret gösterilemez" diyor. Ve yerden göğe haklı. Hani böyle haberler duyunca "Bir yaşıma daha girdim" denir ya, biz bu gidişle çok çabuk yaşlanacağız. Bıktık bu saçmalıklardan artık. Acaba Sağlık Bakanlığı hastanelerde neler olup bittiğini hiç kontrol ediyor mu, yoksa onu da mı biz yapmalıyız?