Başbakan işçi atayacakmış!

6 Haziran 2006

TÜSİAD konuştu ve gerçekleri dile getirdi, uyardı ya Tayyip Erdoğan ertesi gün çıkıp "Bazı mahfillerin feryat edişleri var ya, bu hükümeti istedikleri gibi kullanamadıkları içindir" dedi.Bunu ilk yapan kendisi değildi, ondan önce de eleştiri kaldıramayan ve her tenkitte, uyarıda sivil toplum kuruluşlarına, basına ve diğer kurumlara saldıran başbakanlar, liderler gördük biz... Bugün tek fark Başbakan'ın istediği zaman her eleştiriyi büyükelçiden çiftçiye kadar hakaret boyutunda yapma özgürlüğünü ve hakkını kendinde görürken, kendisine yapılanlara anında itiraz etmesi...Oysa bir kerecik de dinlese. Acaba haklı oldukları noktalar var mı, bizim gidişimiz hatalı mı diye düşünse. Ve başkalarından beklediği saygıyı kendisi de göstermeyi denese.Bunu yapabilse o zaman belki gerçekten iktidar olabilirdi ama yapamıyor. Demek ki bu da bir yetenek...Herkes mi hortumcu?Örnek olarak Merkez Bankası'nda "Önce" ve "Sonra" rakamlarını vermiş. Onun hortumlardan çok ekonomik önlemlerle, IMF baskısıyla kemer sıkmayla ilgisi var ve bunu kendisi de biliyor. Hortumu önlemeye o kadar meraklı iseler daha önce büyük hortumlarla gündeme gelen bazı bankacıların, iş adamlarının ülkeye kaybettirdiği katrilyonlar bu kadar kolay affa uğramaz veya ödenmesi neredeyse sonsuz bir zaman dilimine yayılmazdı.Ayrıca TÜSİAD da uyarı yapan veya gidişten rahatsızlık duyan tek kuruluş, tek kurum değil. AKP iktidarı maalesef ülkenin tüm ciddi kurum ve kuruluşlarının rahatsızlığını ifade ettiği eylemlere imza atıyor. Sivil toplum kuruluşları başta olmak üzere hepsinin...Bunların tamamı hortumcu mudur?Sokaklara dökülen, gösteriler yapan onbinlerce vatandaş nedir peki? Hâlâ düşünme zamanı gelmedi mi? Erdoğan'ın konuşmasına bakılırsa gelmemiş ve galiba hiç gelmeyecek.Yeni bir yasa ve THY!TBMM Plân Bütçe Komisyonu yeni bir yasa tasarısını kabul etmiş. 'Yatırımların artırılması için" olduğu söylenen 'Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı" kurulmasını öngören bu yasa Meclis Genel Kurulu'nda da kabul edilirse bir ilk daha gerçekleşecek ve Başbakan işçi atayacakmış.CHP'den buna itiraz eden milletvekilleri olmuş ama dinleyen olmamış.Padişahlıkla yönetildiğimiz için doğaldır.Halihazırda da kendi kadrolarını işlere yerleştirmek için istediğini yapanlar şimdi daha da özgür olacaklar. (Bu "kadrolaşma" haksızlığına, hak edenin değil "partili"nin tercih edilmesine her dönemde karşı çıktığımı hatırlatmak isterim.)Bir önrek vereceğim (ve hemen tekzip gelecek); Türk Hava Yolları'na kabin memuru almak için yapılan sınavda İngilizce barajı 70 iken istediklerini almak için bunu 40'a indirdikleri bilgisi bana ulaştı. Bu nedenle ingilizce bilmeyen kabin görevlilerini yabancı yolcular da şikayet ediyormuş."Erkek kabin görevlilerinin sayısı çok arttı" dedik kabul etmediler. Ben uçarken sadece erkek görevlilerle karşılaştığım çok oluyor ve bunu THY mensuplarından da hâlâ duyuyorum. Peki İngilizce konusuna ne diyecekler?Yasalara göre bilgi edinme hakkımız var, kaç kişinin 40 puanla alındığını öğrenmek istiyoruz.Bu yasa kabul edilirse her şey ne kadar kolay olacak düşünebiliyor musunuz?Belediyecilik bu mudur?Ben Adana örneğini veriyorum, gördüğüm için... Başka illerde de benzer bir şehircilik anlayışı veya belediye başkanlarının siteler sahibi olma durumu var mıdır ve bunlara hep sessiz mi kalınmaktadır onu bilmiyoruz.Dün Adana'nın Seyhan gölü manzarasının en az Gökova koyları kadar güzel olduğunu fotoğraftan farkedebildiniz mi bilmiyorum. Ama farkettiyseniz bile orada gördüğünüz "yeşil" kısmı. Tepelerden bu yeşil kazınarak gelen binalar, siteler görünmekte. Yani böyle giderse birkaç seneye kalmaz o güzelliği de yerini şehrin içindeki "taş yığını" tablosunun alacağını düşünmek mümkün.Peki bir ilin (veya illerin) tüm çevre sorumluluğu tek bir kişinin, hele isterse imkânları kendisi ve ailesi için kullanacak kişilerin eline bırakılabilir mi?Bir yandan park ve bulvar açıp bir yandan şehirleri çarpık, çurpuk, yüksek, alçak çirkin yapılarla dolduran bir anlayışa Türkiye dışında hangi ülkede izin verilebilir?Adana'nın bir de "raylı sistem" ve "Palmiye" sorunları var. Metro yapılacağı söylenerek Almanya'dan getirilen trenler 5 yıldır çürümeye terkedilmiş. Mısır'dan Palmiye ağaçları getirtilmiş, onların da çoğu hastalıklı çıktığı için kurumuş. Hem de aldığım bilgiye göre tanesi 45 milyon TL olan palmiyelere tam 670 milyonluk faturalar kesilerek...Bir yanda sırf daha önceki belediye başkanı döneminde yapıldığı için kaderine terkedilen ve suç merkezi haline gelen koca bir alışveriş merkezi; Galeria, diğer yanda taşlaşmaya yönlendirilmiş bir şehir, çürüyen trenler, palmiyeler...Bu ülkenin kaynakları böyle yok edilir, imkânları böyle kullanılırken halkın neden yoksulluktan işsizlikten kırıldığına şaşmamak gerekiyor.

Devamını Oku

Asıl soru; silahı nereden buluyorlar?

5 Haziran 2006

Bu aileler çocuklarıyla hiç mi ilgilenmezler, eline silahı alıp 15-16 yaşında arkadaş öldüren o öğrenciler nasıl bir aile ve okul ortamında yetişir ki böylesine kolay cinayet işler?Okul çevrelerinde bile satılan uyuşturucu ve bütün bu sorular bir yana 16 yaşında cinayet işleyen çocuklar bu silahları nereden buluyor?Her evde silah mı var, varsa açıkta mı duruyor yoksa hepsi silahları pazardan mı alıyorlar?Gencecik pırıl pırıl evlâdını yitiren bir ananın daha, akıttığı kanlı gözyaşlarıyla söylediklerini duyuyoruz yine;"Yalvarırım, çocuklarınıza oyuncak silah bile almayın!"Çocuklara alınmasın, ya silah meraklısı büyükler? Silah sahibi olmayı erkeklik zanneden babalar?Pazarda satılan tabancalar ve kurşunlar?Senelerce yurt dışında yaşadım bir tane bile öğrenci cinayeti duymadım. Kendi ülkemizde hergün bir ya da bir kaç cinayet!Bir yanda kapkaççıların yerlerde sürüklediği, yaraladığı gençler, hamile kadınlar, öte yanda okul çocuklarının silahlı, bıçaklı cinayetleri... Türkiye nasıl bir ülke oldu? Biz bas bas bağırıyoruz, halk çırpınıyor, evlâtlarını terör belâsı gibi silâhlı saldırılara kurban veriyor, hırsızlar insanlar evdeyken işe çıkıyor, eee...? Hükümet nerede, bu memleketin Emniyet görevlileri, valileri nerede?Medya ve toplum olarak daha ne kadar bekleyeceğiz bu beylerin görevlerini hatırlaması için!Bulvar ve park açtın mı yeter!Adana'nın doğal güzelliğini, görmeyenler asla tahmin edemez. Burada size bir fotoğrafla yardımcı olmaya çalıştım.Ama bunun dışında şehrin nasıl bir taş yığınına çevrildiğini, yapılan park ve bulvarlar dışında nasıl bir yapılaşma olduğunu da görmeden tahmin etmek mümkün değil.Şehri dolaşırken yeni yapılan sitelerin, apartmanların çokluğu ve birbirine yakınlığı, aralarında tek bir ağaç olmayışı dikkatimi çekti. İnşaat halindeki birçok binanın üstünde "Durak" yazan tabelalar var. Evleri otobüs durağı yapmadıklarına göre bir nedeni olmalı..."Bu siteler ona ait" dediler sorunca.... "Hepsi mi" dedim hayretle, cevap geldi; "Hepsi"... Kime ait? Adana Belediye Başkanı Aytaç Durak ve müteahhit kardeşlerine... Remzi Durak, Erdoğan Durak, başka var mı bilemem.Birçok kişiden duyduğuma göre önce arsalarının olduğu yerlerde yollar yapılıyor, sonra inşaatlar başlıyormuş. Ne güzel değil mi?Bazıları için hayat oldukça kolay.Şehrin ortasında alışveriş merkezi "Galleria" var. Yıllar önce geldiğimde henüz inşaat halindeydi. Şimdi ise mağazaların çoğu boşmuş. Üst katı "Çarşı" mağazası istemiş ona vermemişler. Büyük markalar gelmediği için de alışveriş merkezi bir türlü istenen aktiviteye ulaşamamış.Durum böyle olunca, boş bir alan bulan işsiz güçsüz gençler orada toplanır, kapkaççılar, hırsızlar plânlarını orada yapar hâle gelmişler. Dahası var, yarına.

Devamını Oku

Bakan gibi karşılama!

3 Haziran 2006

Cuma günü, 1991 yılında bir doktor hatası nedeniyle kaybettiğim babamın ölüm yıldönümünde Adanalıların okutacağı mevlûde katılmak üzere Adana'daydım.Adana'nın 25 yıl milletvekilliği ve senatörlüğünü yapan, bölge halkının "çalışkanlığı ve dürüstlüğü" nedeniyle çok sevdiği ve bugün bile "Onun gibisi Adana'ya gelmedi" dediği sevgili babam için öyle bir hazırlık yapmışlardı, kızım Nazlı'yla beni öyle bağırlarına bastılar ki ikimizi de ağlattılar...Oldukça sarsıntılı bir uçak yolculuğundan sonra havaalanına indiğimde gözlerime inanamadım. Mehmet Ağar'ın katıldığı son TV programımı da büyük bir takdirle izlediklerini söyleyen DYP İl Merkezi başta olmak üzere en az 3040 kişi beni karşılamak için, ellerinde çiçeklerle oradaydılar.DYP İl Başkanı Nevzat Şaşkın, İl 2. Başkanları Bekir Keskin ve Bekir Yakışan, Yönetim Kurulu üyeleri Necmi Nalcılar ve İsmail Bozca, İl Kadın Kolları Bşk. Figen Toktaş ve üyesi çok sayıda hanım, babamla birlikte yıllardır çalışan Turgut Haseki yine onun parti arkadaşı Müzeyyen Olgun Hanım (80 yaşın üstünde olmasına rağmen gözyaşları ile orada ve camideydi) ve İl Muhasibi Mustafa Bey...Duygusallığın doruğunda...O günkü bütün programlarını iptal ederek zamanlarını bana ayıran baba memleketim Adana'nın sevgili insanlarıyla muhteşem bir gün geçirdik. Hem içtenliğin, duygusallığın zirvesinde saatler, hem de daha önce yalnız bir kez gördüğüm bu güzel şehrin her köşesini görebilme fırsatı yaşadığım muhteşem bir gün.Önce göl kenarında çok sevimli bir kafede; Kayıkhane'de oturarak ülke meselesini konuştuk. Olmazsa olmaz bir öncelik tabii...Sonra babamın namaz için tercih ettiği Salih Bostan Camii'nde Adana'nın en iyi hocalarından Mustafa Kaleoglu ve ekibinin okuduğu olağanüstü güzellikteki mevlût...Cuma günü olduğu için biz kadınlar cami avlusunda, erkekler içerde (oysa ne kadar isterdim ben de içerden dinlemeyi...) Neyse ki hoparlörle ses dışarı da verildi... Onun adını anons ettiklerinde Nazlı, ben ve onu tanımış olan herkes gözyaşları içindeydi. Dua bittiğinde yanımıza gelen baba dostu Turgut Haseki "İçerde koca adamlar ağlıyor Ruhat Hanım" dedi.İyi insan olmak!Böyle bir şey işte "iyi insan" olmak... "İyi baba" olursunuz evlâtlarınız özler ve dua eder arkanızdan... "İyi arkadaş" olursunuz dostlarınız... Ama özünde iyi, dürüst ve çalışkan biriyseniz tanıyan, bilen herkes arar, özler ve ağlar... Bugüne kadar onu tanıyan çok kişi bana "Ne mutlu size ki böyle bir adamın kızısınız" demiştir. Ama o gün, orada bunu tüm hücrelerimle hissettim. Ne mutlu bana... Ne büyük bir gurur duyuyorum onunla; Adana'dan bir Mehmet Onaldı geçmiş ama geçmekle kalmamış, yaptıklarıyla derin bir iz bırakmış.Hayatın anlamı da budur zaten...Adana'yı gezip (bu arada Dursun Haseki'nin enfes içli köftesini ve dolmalarını, akşam yediğim benzersiz Adana kebabının tadını unutmuyorum), özellikle de Çukurova Üniversitesi'nden Seyhan Gölü'nün inanılmaz güzelliğine baktığımda içim titredi. Onu ben de babamın gözleriyle gördüm ve sevdim. Ama Adana için başka söylenecek şeyler de var. Bunları da daha sonra yazacağım. Şimdilik bana ve aileme gösterdikleri ilgiden, sevgiden ve bir de...Bir de takdirle, içtenlikle ve defalarca yaptıkları "Lütfen milletvekili adayımız olun" tekliflerinden dolayı, ben şehirden ayrılırken Hasekiler'in evine beni görmek için gruplar halinde geldiklerinden dolayı Adanalılara, hemşehrilerime sonsuz teşekkürler ediyorum. Sağolsunlar, varolsunlar!(Not: Yarın bir fotoğrafı da paylaşacağım sizinle.)Horoz dövüşü ve göğüsler!Sabah programları kolay reytingin çaresini bulunca işi iyice azıttılar. Hangi kanalı açsanız ortada bir "horoz dövüşü" görüyorsunuz. Dövüş şimdi kanallar arası boyuta geldi.Bir tarafta Seda Sayan'ın programına çıkara çıkara şöhret yaptığı Lerzan Mutlu, Banu Alkan ve kızkardeşi, karşılarında Seda Sayan ve Banu Alkan'ın sevgilisi... Önceki gün birinci gruptakiler neredeyse Sayan'a açıkça hakaretler yağdırmakta ve Seda Sayan'ın söylediğini iddia ettikleri küfürleri "ilk harfleri" ile anlatmaktaydılar.Bir başka kanalda ise Ahu Tuğba, sevgilisi, onun kızkardeşi ve eski sevgilisi "seviyesiz" kelimesinin hafif kaldığı kavgalarını sürdürmekteydi. Burada zaten senaryo ilkokul çocuklarını bile aldatamayacak şekilde yazılmış olmasına rağmen büyükleri nedense aldatıyor ama bu tür yaşanan düzeysiz ilişki örneklerinin senaryo olarak topluma gösterilmesi bile inanılır gibi değil.Dikkati çeken (ama RTÜK'ün dikkatini nedense hiç çekmeyen) bir başka nokta da ekranda çıplaklık dozunun giderek artıyor olması. Verdiğim ilk örnekte üç kadının da göğüs dekolteleri neredeyse göğüsler dışarı fırlayacak şekilde hazırlanmıştı. Bu gidişle yakında çırılçıplak çıkacaklar!

Devamını Oku

İşadamlarına görev düşüyor!

2 Haziran 2006

Yazının başlığını görünce TÜSİAD'ın "Türkiye'deki son gelişmeler, laiklik tanımı tartışmaları, laiklik ekseninden sapma, reform yerine dini konuların tartışılması" gibi konularda yaptıkları açıklamalardan söz edeceğimi düşünmüş olabilirsiniz. "Türkiye'de eğitim laiktir" kaydının AB belgesinden çıkarılmasından sonra TÜSİAD'ın, önemli bir sivil toplum kuruluşu olarak bu konuya değinmesi, beklenen bir gelişme... Ben ise başka bir konudan söz edeceğim.Genel Yayın Müdürümüz Yavuz Semerci'nin reklâm verenlere yaptığı öneri senelerdir düşünülen ama bir türlü hayata geçirilemeyen bir çözümdü. Bu nedenle son derece önemli ve başta Koç Holding ve Eczacıbaşı olmak üzere büyük holdinglerden gelmeye devam eden destek de bu önemin paylaşıldığını gösteriyor.Ben bazı meslektaşlarım gibi okullara, öğrencilere inen şiddet olaylarının yalnızca "ekonomik sıkıntılar, okul ve ailelerin yeterli sevgiyi, paylaşımı verememesi" ne bağlı olduğuna inanmıyorum. Bu konuda yaptığım araştırma ve haberler sırasında öğrenci olaylarının arkasında okul civarında kolayca elde edilen uyuşturucu dan, "boş zamanların okul ve ailelerin desteğiyle doğru değerlendirilememesi ne, çocukların ve gençlerin zamanlarını sokak aralarında, internet kafelerde aylak aylak geçirmesine, yanlış tv yayınlarına kadar bir dizi neden olduğunu öğrencilerin kendi ağzından dinledim.Ayrıca daha önce de yazmıştım; psikologlar "görerek öğrenme nin, şuur altındaki taklit etme isteğinin ne kadar büyük önem taşıdığını bilirler ve bu konu üniversitelerin bazı bölümlerinde ders olarak da okutulur.Şiddet sadece Kurtlar Vadisi benzeri filmler ve dizileri izlemekle öğrencilerin kanına girmiyor, şiddet televizyonlarda en masum görünen "sabah" ve "kadın" programlarında da mevcut, masum görünen aile dizilerinde de. Gençlere, topluma düzgün ve doğru mesajlar içeren program hazırlamak yerine sırf "reyting ve ona bağlı olarak reklâm" anlayışıyla kolaycılığı seçen kanallar gözyaşı, hakaret, kıskançlık, kadına saldırı, erkek kavgaları, aile içi ama akıl almaz boyutta, düzeysizlik sınırını fersah fersah aşan kavgalar üzerine kurulmuş program ve dizileri ekrana getiriyorlar. Arada sırada ekranlarda gösterilecek şiddet de içeren filmler gibi değil, televizyonun en önemli saatlerinde ve sürekli olarak...Bu açıkça görüldüğüne, bilindiğine, ekrandan ne kadar etkilendikleri gençler tarafından dile getirildiğine göre büyük holdingler ve reklâm şirketleri bu tür programlara (gizli şiddete de) dikkat ederek reklâmları kestikleri ve kanallardan daha düzgün programlar istedikleri takdirde sorunun çözümüne ciddi bir katkıda bulunmuş olacaklar.Zor ama imkânsız değil... Ümitle bekliyoruz!Kap-kaç değil, kap-yürü!Hani adına "kapkaç" demiştik ya, artık o tanımı değiştirebiliriz. Kapıp kaçmıyorlar tam aksine kapıyor ve sakin sakin yürüyerek kayıplara karışıyorlar."Kaçan" genellikle (canını kurtarmak üzere) soyulan kişi oluyor.Benim programıma da çıkan genç ve başarılı bir müzisyen; Barbaros Büyükakkan perşembe günü, güpegündüz Taksim'in göbeğinde "kap-yürü"lerin saldırısına uğramış. Dört kişinin aynı anda etrafını sarıverdiği ve bunlardan birinin ellerini ceplerine daldırarak üstünde taşıdığı bütün parayı birkaç saniye içinde alıverdiği Barbaros, soyguncular ağır adımlarla uzaklaşırken şok içinde öylece kalakalmış.Ve aynı şoktan saatlerce kurtulamamış.Ne hoş değil mi, kendi memleketimizde sokakta bile yürüyemez olduk. Genç ve yapılı erkekler yürüyemiyorsa kadınların halini düşünün artık.En önemli şehrimiz İstanbul'un orta yerinde bunlar olurken "Ankara" ne yapıyor? Onlar milletin bu ciddi sorunlarını çözmeye kafa yoracaklarına Bilal Çetin'in dünkü haberinde anlattığı senaryoları hazırlamakla mı meşguller acaba?Bir yandan "bize giydirilmek istenen gömleği giymeyeceğiz" diyerek ve her gün bir başka "gömlek"le ortaya çıkarken, bir yandan da "karanlık güçler teorileri" üretiyor ve gazetecilere san zarflar mı dağıtıyorlar?Ben anlamam bu karanlık konulardan, anladığım "görünenlerden yorum çıkarmak"... Görünen ise maalesef bu!Peki onlar bu kadar meşgulken (!) bizim vatandaş olarak can ve mal güvenliğimizi kim sağlayacak? Ülke yönetenlerin öncelikli görevi aş, iş ve halkın güvenliği değilse nedir?Nedir ha?

Devamını Oku

Türkiye laiktir, Hükümet din eksenli değildir vs, vs...

2 Haziran 2006

İpin ucu kaçtı yine, bundan sonra toparlanmak zordur. İşte basının, özellikle VATAN'ın son iki yıldır "Yapmayın, etmeyin şu toplumu bölmeyin, işler kontrolden çıkarsa toparlayamazsınız" diye çırpınması bundandı.Başbakan Erdoğan da Tansu Çiller ve ondan sonrakiler gibi bunları "şahsına veya partisine düşmanlık" olarak algılamaktaydı ama aslında bu uyarıları yapanlar "onlara karşı" değil, "toplumun, ülkenin geleceğine taraftılar o kadar.Şimdi parti kongrelerinde "AKP din eksenli parti değildir. Partilerin değil, kişilerin dini olur. O giydirilmek istenen gömleği giymeyeceğiz" deyip duruyor. Oysa gömlek giydirmeye çalışan yok, kendisi gönüllü olarak giydi, giymeye devam ediyor.Giymek istemese çocukları 5-7 yaşında ele almaya başlayan tarikatlar, yasa dışı Kur'an kursları neden onun iktidar döneminde bu kadar rahat ortam buldular?O kanun dışı Kur'an kurslarına izin verdiğinde kendisini eleştiren TÜSİAD Başkanı'na "Dikkat edin, sonra size dinsiz derler" diyerek, türban tartışmalarını her an gündemde tutup "zenci/beyaz" benzetmeleri yaparak, bir türbanlının sözüyle Büyükelçi yuhalatarak, AİHM kararına karşı çıkarak toplumu neden bölüyor, kışkırtıyor ve sonra da hep başkalarını, "bilinmeyen birilerini" suçluyor?AB genel sekreterliği, Danıştay saldırısından sonra "AB müzakere belgesi" ne "Türkiye'nin eğitim sistemi laiktir" ifadesinin eklenmesini istemiş, Devlet Bakanı Babacan ise buna karşı çıkmış.Din ekseniDüşünün, bütün tartışmalarda "Ama Avrupa'da laiklik anlayışı bizimki gibi değil"in slogan haline getirilmesine rağmen o Avrupa gelecekten şüphe ettiği için bizim belgemize "laiklik" ilavesi yapılmasını istiyor ve bizim bakanımız buna karşı çıkıyor.Ali Babacan hangi nedenle ne sakınca gördüğü için karşı çıktığını açıklamalıdır. Laikliği benimsemiş, din ile devlet işlerinin ayrılma kuralını uygulayan bir ülkede eğitim neden laik olmasın? Olmadığı takdirde yakın gelecekte ortaya çıkacak sorunları kim, nasıl önleyebilecek?Hükümet ne kadar söylerse söylesin din ekseninden bir adım uzaklaşamıyor ve bu nedenle insanların laikliği yanlış anlaması, din karşıtlığı olarak algılaması, böylece kendilerinin o kitlenin sözcüsü gibi ortaya çıkması işlerine geliyor.İşsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, uyuşturucu, şiddet ayyuka çıkmış, Karun Hazinesi çalınmış, yerine her istendiğinde sahteleri konmuş, Dolmabahçe Sarayı'nın yasak bölümlerinde bile isteyen herkes cirit atıyormuş bunlar hükümet için hiç sorun değil!Ortam bu kadar güvensiz ve karışık hale geldikten sonra karanlık güçlerin ve olayların ortaya çıkması, suikast planlan hazırlaması ve bunları uygulamasının sorumlusu her zaman hükümettir. Konuşup yalanlamakla bu işlerin sorumluluğunu üzerlerinden atamayacaklarını bilmeleri gerekir!Bu gerçekten olabilir mi?Dün bir mail geldi... Elif Aslan isimli okurum şöyle diyor:"Malta'nın Vittorisa' bölgesine gezi için giden Temuçin Kızıltan isimli Türk genci ve arkadaşları tarafından çekilen resimde, bir papazın doğum günü nedeniyle dikilmiş bir heykel görünüyor.Malta ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ne alıp veremediği olmuş ki bu beyaz sakallı ama kara ruhlu insanın ayakları altına serilmiş bayrağımız.Buraya akredite Büyükelçiliğimiz bu konu ile ne kadar alâkadar olmuş acaba? Malta'ya tur düzenleyen tur operatörleri bu heykelden haberdar mı?Ben papazın ayağının altındaki Türk bayrağı, olsa olsa fotomontajdır, gerçek olamaz diye düşündüm... Yoksa bu kadar fahiş bir hakaretten herhalde Büyükelçilik habersiz olamazdı.Yine de bir kontrol etseler iyi olur!Babam için! Bugün Adana Salih Bosna Camii'nde cuma namazı öncesi rahmetli babam eski Adana Senatörü ve Senato Başkanvekili Mehmet Onaldı Adanalılar tarafından bir mevlüt töreni düzenlendi. Bütün hemşehrileri, isteyen herkes davetlidir. İlan verildi ama bir kez de ben duyurmak istedim. Bekliyoruz.Ferhat Göçer haklı!Magazin Gazetecileri Derneği'nin "Altın Objektif Ödülleri"ne Yıldız Kaplan ve Aylin Coşkun ile aynı kategoride aday gösterilmesine kızmış Ferhat Göçer... "Markasının zedelendiğini" söylemiş.Çok haklı... Pop müzik olduğu bile belli olmayan, benzerleri arasında ayrılabilecek bir özgürlüğe de sahip olmayan sıradan şarkılarla Ferhat Göçer'in özgün ve daha çok opera, müzikal tarzına yakın olan tarzı ve sarkılan ve dahi son derece özgün sesi aynı kategoriye alınamaz.Haydi alma hatasına düşüldü diyelim, SMS oylarında büyük farkla önde olan sanatçının ödülü başka birine nasıl verilebilir?Her türlü itirazda haklıdır sanatçı. MGD eğer saygın bir kuruluş olarak kalmak, ödüllerine de gölge düşürmemek istiyorsa önce bu hatayı düzeltmeli, sonra da ödül vereceği sanatçıları gruplara ayırırken dikkatli olmalı."Yorum" özgünlük demektir. Kendine göre farklı bir üslup, tarz demektir. Herkes yazabilir, söyleyebilir ama herkes yorumcu olamaz. Bunu ayırmamız gerekiyor!

Devamını Oku

Atatürk Havalimanı'ndan cevap

1 Haziran 2006

İki gün önce yazdığım "Radyoaktivite korkusu" başlıklı yazıda endişe içinde olduğumuzu ve kime inanacağımızı bilmediğimizi anlatmış ve gerçeklerin çoğu kez panik yaratmamak için halktan gizlendiğini belirtmiştim. Bu, aynı konuda son günlerde yazdığım ikinci yazıydı, zira kanser vakaları Türkiye'de hızla artmakta ve nedeni de anlaşılamıyor.Aynı gün Atatürk Havalimanı'ndan sorumlu Vali Yardımcısı Vedat Müftüoğlu aradı. Olay günü 14 saat, daha sonra 12 saat olay yerinde görev yaptığını söyleyen Müftüoğlu "saat başı ölçüm yapıldığını ve eğer bilime inanıyorsak olayın olduğu andan itibaren çevredekilerin aldığı radyasyonun bir röntgen sırasında alınandan fazla olmadığını" anlattı.Küçükçekmece Nükleer Eğitim Araştırma Merkezi'nin yaptığı çalışma sonunda Müdür Şevket Çan'ın 26 Mayıs'taki son ölçüm sonrası verdiği raporda da "Kaynağın hemen çevresinde analizler yapıldığı, radyasyonun çok düşük düzeyde olduğu, 26 Mayıs'ta onun da beton içine alınarak sabitlendiği" belirtilmiş.Olayda görev alan itfaiye erlerinin, nöbet tutan polislerin kıyafetlerinde bile ölçüm yapılmış.Vedat Müftüoğlu; "Siz de haklısınız, artık insanlarımız güvenmekte zorluk çekiyor ama burası uluslararası bir havalimanı, o riski göze almayız. Önce ben açıklar, alanın boşaltılmasını sağlardım" diyor.Benim içim rahatladı, sizin de aynı duyguyu paylaştığınızı umuyorum.Deprem önlemi ne oldu?Endonezya depreminde (6.2 şiddetindeki) tam 4 bin 611 kişi ölmüş. İki gün önce bu haber verilirken benim köşemin yanında da "Bakırköy'de çökme tehlikesi bulunan 30 yıllık Yonca apartmanının sakinleri 'Yıkılırsa da gündüz yıkılsın' diye dua ediyorlar. Belediyeler ise sorumluluğu birbirine atıyor" haberi vardı.Yonca apartmanında oturanlar "Bu binada oturan insanlar paraları olmadığı için ölüme terk ediliyorlar. Gidecek yerimiz yok" diyerek devletten imar haklarını istiyorlar.İstanbul Büyükşehir Belediyesi "hiçbir ödeme yapılmayacağını, eğer çökme tehlikesi varsa binanın mühürlenip 90 aileye para cezası kesilmesi gerektiğini" söylüyormuş.Okuyunca inanamıyor insan, yani on binlerce gecekonduyu sonradan yasal hale getirip, deniz manzaralı tepeleri bile hediye eden belediyeler demek ki parasını ödeyerek daire alan insanların evlerinden çıkarak bunu unutmasını istiyorlar ve onlara hiçbir ödeme yapılmayacağını söyleyip çaresiz bırakarak ölüme terkediyorlar.Acaba İstanbul'da kaç bina aynı durumda? Ve acaba insanların hayatını kurtarmak AKP'li belediye başkanlarının eşlerini Hilton'da ağırlayarak tatil hediye etmekten daha mı az önem taşıyor?6.2 şiddetindeki depremde 5 bine yakın insanın öldüğünü görmek acaba İstanbul Belediyesi'ne ve Hükümet'e deprem önlemlerini hatırlattı mı, yoksa deprem sonrasında üzüntülerini bildirerek sorumluluktan kurtulacaklarına mı inanıyorlar?İstanbul'da büyük bir depremin beklendiğini biliyoruz, onlar da biliyorlar. Ama 3.5 yıldır bu konuda neler yapıldığını halka somut olarak duyurmadılar, içimizi rahatlatmadılar."Herkes kendi önlemini alsın" dışında ne yapıldığını duymak istiyoruz. Zira bu kez "Nasılsa zaman içinde her şey unutuluyor" a güvenemeyecekleri kadar ciddi bir tehlike söz konusu!

Devamını Oku

Adanalılar Ağar'dan ne istiyor?

31 Mayıs 2006

DYP'nin Mehmet Ağar genel başkanlığa geldikten sonra yükselişe geçtiğini biliyordum ve onunla yaptığım programda da bunu söyledim ama inanın söylerken bu kadar seveni olduğunu tahmin etmemiştim.Ağar ve Kenan Doğulu'nun katıldığı, sezonun son programı yıllardır ekranda olan televizyoncuların programlarını, birçok kanalın anahaber bültenlerini, spor ve magazin programlarını (örneğin; Televizyon Makinası, Paparazzi (Total izleyicide bazı bölümleri, AB'de tümünü), Pazar Keyfi (AB), Spor Gündemi bunlardan birkaçı... Internet'ten diğerlerini görmeniz mümkün) açık farkla geçerek Her Açıdan'ın da en yüksek reyting alan programı oldu. Özellikle AB grubunda tüm gün (prime-time dahil), tüm kanal ve programlarda ilk 30 arasına girmek oldukça büyük bir izleyici kitlesinin beğeniyle takip ettiğini, tercih ettiğini gösteriyor.Ve gelen olumlu tepki mektupları... O kadar çok teşekkür geldi ki, son programdaki konu ve konuk seçimime ben de memnun oldum.İzleyenler hatırlayacaktır programda daha önceden beni arayarak Ağar'a önemli bir soru sormamı isteyen Adanalılardan söz ettim ve onlar başta olmak üzere isteyenlere canlı yayın telefon numarası verdim.Sonra da 'Adanalılar aramadı' dedim. Meğer onlar ilk dakikadan itibaren aramışlar ama çok arayan olduğu için telefonlar kilitlenmiş. Ben 'aramadılar' derken onlar sinirden saçlarını yoluyorlarmış.Soruyu daha sonra bana ilettiler;"Seçimde aday adaylarının parti merkezi veya lider tarafından değil, sandıkta belirlenmesini" istiyorlar. Bunu Mehmet Ağar'a aktardım, cevabı şu oldu:"Merak etmesinler parti içi demokrasiye saygı göstereceğim. Aday adaylarını da birçok yerde sandıkta seçeceğiz!"Bu arada, bana gelen mektup ve telefonlarda Mehmet Ağar'ın gerçekten de çok sayıda "Çiller döneminde DYP'ye küsmüş olan" DYP'linin tekrar partiye dönmesini sağladığı anlatılıyor. Aynı zamanda baba tarafından hemşehrim olan Adanalılar başta olmak üzere (DYP Adana İl Başkanı Nevzat Şaşkın, Adana DYP İl İşçi Komisyonlan adına Başkan Sermet Erden ve çok sayıda DYP'li) her ilden teşekkür mailleri yazan izleyici ve okurlarıma ben de gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkür ediyorum.Hemen hepsi Mehmet Ağar'ın "derin devlet ve diğer konularda" bugüne kadar söylemediği çok şeyi anlattığını ve kendilerinin de aydınlandığını belirtiyorlar. Bunu sağlayabildiysek ne mutlu bize!Güzel haber olamaz mı?Biz sürekli olarak "Haber kötü ise haberdir" diye bir özdeyiş mi yaratmaya çalışıyoruz anlamıyorum.Aslında hiç de böyle değil ve ben gazetecilik ve televizyonculukta bunca deneyimden sonra "hiç de böyle olmadığına" kesinlikle eminim.Haberin güzeli, yapıcı olanı da ilgi çeker ve zevkle izlenir.Geçen akşam kızımın izlemekte olduğu bir magazin programına bakıyorum; önce Teoman'ı köşeye sıkıştırdılar:"Yakanızdaki ruj lekesi kime ait?"... Soru bu...Peki; Milyonlarca hayranı olan, genç kızların üstüne atladığı, öpmeye çalıştığı bir müzik starına soru mu bu?O da mahcup, nazik "Bilmem ki kime ait" filân diye cevaplamaya çalışıyor.Sonra sıra Yalın'a geldi; bir başka starı rahatsız etmeye... MTV World Chart'a girmiş, Türkiye'nin adını dünya müzik listelerine yazdırmış bir sanatçıya...Bileğindeki dövme eski sevgilisi "Yeliz"e aitmiş. Bunu tekrarlayıp durdular. Söyledikleri doğru değil ve Yalın bunu TV'de açıklamıştı; Dövme "İnanmak başarmaktır"ın lâtincesi...Ama hayır, onlar israrla devam etmekteler. Sonra gazetelerde başladılar saldırıya; efendim Yalın, Tuğba Ünsal'la önceden berabermiş de, "Yuva yıkan adam" olmak istemezmiş de...Hepsi kafadan mizansen... Şu anda ikisi de bekâr insanlar ve öncesini kimse kanıtlamış değil.O zaman neden ve ne hakla alın teriyle, emeğiyle yükselmiş, çok başarılı, milyonlara müziğiyle mutluluk veren bir genç sanatçının hem hayranlarını olumsuz etkiliyor, hem de kendisini huzursuz ediyorsunuz?Magazin bu mudur? Bu mu olmalıdır mutlaka?Pop müzikten başlamışken bir güzel not düşeyim yazımın sonunda... Serdar Ortaç'ın son klibi gerçekten çok güzel olmuş. Kutluyorum onu!

Devamını Oku

Radyoaktivite korkusu!

30 Mayıs 2006

Atatürk Havalimanı'nda çıkan yangından hemen sonra "Bize gerçeği söyleyin" diye yazdım. Yazdım çünkü Türkiye'de birçok olayın "Aman halk paniğe kapılmasın" diye gizlendiğini biliyorum.Örneğin; 17 Ağustos depreminden bir süre önce Amerikalı arkadaşlarımdan Amerikan Konsolosluğu'nun İstanbul'da yaşayan vatandaşlarını "büyük bir deprem tehlikesi ne karşı uyardığını duymuş, bunu o sırada çalışmakta olduğum Sabah'a haber vermiştim. "Aman halkı paniğe kaptırmayalım" dediler... Büyük ihtimalle ABD'nin bildiği gerçeği bizi yöneten hükümet de biliyor ama gizliyordu.Ben bu haberi köşemde yazdım.Depremden sonra, yakında açılacak olan yeni havaalanı binasının hasar gördüğünü duydum. Yanımda deneyimli, havaalanı binası için verdiği proje ile de ödül kazanan bir mimarla, ağabeyimle giderek kolonları inceledim. Bir çoğunun hasar gördüğünü ama tamirinin açılışa yetişmeyeceğini öğrendim ve yazmaya hazırlandım.İnşaatı yapan firma önce benden yazmamamı istedi, kararlı olduğumu, yayımlayacağımı anlayınca yazımı tepeden durdurma yolunu seçti (bu, gazetecilik yaşamım boyunca engellenen tek yazıdır.) Sonra ne yaptılar, o kolonları tamir ettiler mi, etmeden üstünü mü kapattılar orasını bilmiyoruz.Çernobil patlaması olduğunda da dönemin bakanı Karadeniz bölgesinde çay içmişti hatırlayacaksınız. Ama yıllar sonra Türkiye'de kanser vakaları Karadeniz'de ve tüm bölgelerde hızla arttı. Tuzla da ortaya çıkan tehlikeli atıklar konusunda da ne kadar duyarsız davranıldığını gördük. Aynı tehlike Lüleburgaz, Çerkezköy ve Çorlu civarındaki yüzlerce sanayi tesisi için de geçerli.İki gün önce çok yetenekli, pırıl pırıl, başarılı bir tiyatro sanatçımız; Mübeccel Vardar henüz 46 yaşında, mesleğinin de en verimli çağında kanserden öldü ve dün toprağa verildi. Allah kalanları korusun ama her gün böyle kaç haber duyuyoruz.Bir yandan da uzmanlar çıkıp "Bu hastalıkların Çernobil'le ilgisi olmadığını" tekrarlayıp duruyorlar. Kim emin olabilir bundan? Rusya'ya kim hesap sordu ve bağımsız bir bilimsel araştırma istedi? Kim tazminat talep etti? Öylece, yaptığıyla kaldı...Nasıl inanalım?Havalimanında yangından sonra ortaya çıkan radyasyon sızıntısı için önce "Hiçbir tehlike yok" açıklaması yapan TAEK şimdi "Bölgede çalışanlara zarar gelmemesi için önlem aldık, çevreyi tehdit edecek bir tehlike yok" diyor. Oysa kaynağın üzeri betonlandıktan ve olaydan birkaç gün sonra bile kaynağın çevresinde radyoaktivite tesbit edilmiş.Peki o günler içinde havaya kansan radyoaktivite ne oldu? Devlet kurumu dışında bağımsız bilim adamları ilk günden başlayarak ölçüm yaptılar mı?Atom Enerji Mühendisi Prof. Tolga Yarman "Dışarıya radyoaktif maddeler sızmış olabilir" açıklaması yaptığına göre kime inanmamız gerekiyor?İnsanın kendi ülkesinde bu kadar güven duygusundan yoksun olması, her konuda şüphe yaşaması kadar acınacak bir durum olabilir mi?Gerçekleri öğrenmek hakkımız, deprem, radyasyon ve her konuda doğruyu söyleyin bize!BM "intihar" peşinde, biz yalanlıyoruz! (2)Dün başladığımız yazıya devam ediyorum. 16 Şubat 2006'da gazetelerde "töre cinayeti-intihar" ilişkisi Dicle Üniversitesi'nden Profesör Dr. Aytekin Sır'ın ağzından açıklanmış: "Birçok intihar olayında aile, kızını bir erkekle gördüğü veya benzeri bir nedenle öldürüp intihar süsü verebiliyor."13 Mart 2001'de Cumhuriyet gazetesi "Dünyanın her yerinde intihar edenlerin içinde kadınların oranı yüzde 25'lerde kalırken bu oran Batman da yüzde 75'i buluyor ve çoğunluğu köyden kente göç edenler oluşturuyor" haberini vermiş.Bu verilere bakarak Sayın Vali'nin tepkisinin, benim "Kadın intiharlarını önlemek için bir çalışma yapılıyor mu?" soruma verdiği cevapların haksız ve yanlış olduğunu söylemek mümkün. Bence görevleri BM'in araştırmasına yardımcı olmak ve genç kız ve kadınları baskıdan, intihardan, cinayetten kurtarmaya çalışmak olmalı!

Devamını Oku